Dogmatik Taklitçiliğin Kaderi: “Vicdansız Dindarlık” – I. Bölüm

Vicdan, Din ve Dindarlık

 

Peygamberlik/Vahiy kurumu, insanın yaratılışta Allah tarafından kendisine verilen vicdan kapasitesini diriltmeye-dinamikleştirmeye çalışır. Ancak bu çabanın başarılı olabilmesi için -paradoksal bir şekilde- vicdan kapasitesinin “diri” olması gerekir. Yani ilk/etkin sebep vicdandır: “Kur’an’ı, vicdanı diri olanları uyarman ve kâfirler için de azap vaadi gerçekleşsin diye indirdik.” (36/70). “İnsanın kendiliğine ve onu düzgün bir formda şekillendirip ona kötülük yapma ve ondan kaçınma/korunma kapasitesini verene and olsun ki, kendini, vicdanı ile arındıran kurtuluşa ermiş; kendini kötülüklere gömüp kirleten kimse de kaybetmiştir.” (91/7-10). Burada da kurtuluşu veya kaybı belirleyen ilk adım/sebep, insanın kendisi yani vicdanıdır. Din, özünde bu vicdanı aktüelleştirmek, aktif kılmaktır: “Özünü dürüstçe dine çevir: Allah’ın insanları üzerine yarattığı fıtrata sımsıkı tutun. Allah’ın yaratmasında bir değişme yoktur. İşte bu, dosdoğru ‘Din’dir; fakat insanların çoğu bunu bilmez.” (30/30). “Hakkında kesin bilgin olmayan şeyin peşine düşme; çünkü kulak, göz ve kalp (vicdan), ondan sorumludur.” (17/36).

 

Bireysel, daimî, dini bilginin kaynaklarının (kulak-göz-kalp) “vicdan” olduğu gayet açık. Vicdan, Allah’ın insanı yarattığında ona kendinden üflediği “Ruh”tur (15/29). Sorumluluk mercii olarak vicdan, gökler, yer ve dağların kabul etmediği; özgürlük ve sorumluluk olarak insanın kabul ettiği bir yetidir (33/72). “Ezeli misak” metaforunda Allah’ın: “Ben, sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusuna İnsanlık ruhunun (vicdan): “Bela: Tabii ki Rabbimizsin” cevabı (7/172), vicdanın, sorumlu tutulmanın esas/temel mesnedi olduğunu ifade eder. İnsanların: “Kıyamet günü: ‘Biz, bundan habersizdik’ diyemeyecek olmaları” (7/172), bunun kanıtıdır.

 

Vahiy, Allah’ın insan (peygamber) vicdanı aracılığı ile insanların vicdanına hitap ederek onları hidayete çağrısı, irşat etmesi, onlara nasihat etmesi ve vaaz etmesidir (72/2, 2/23, 11/34…) Vahyin mü’minlere çağrısı, onların daima hasbî (dürüst) ve muhasibi (eleştirel) olmalarıdır. Evrensel ve ebedi kurtuluşun yeterli şartları bunlardır. Bir peygamberle karşılaşmak, zorunlu değildir. Tarihsel olarak da akıl-baliğ olan herkes, bir peygamberle karşılaşmamıştır. Mu’tezile ve Matürîdilik ekolleri, “Fetret Dönemleri”nde insanların “denenme”sinin devam ettiği kanaatindedirler ki bu, doğru bir yorumdur. Peygamberlik/vahiy, bir lütuf ve rahmettir. Herkesi bağlayan evrensel sorumluluk: “Bütün sözleri dinleyip, en güzeline/doğrusuna uymak”tır (39/18). İnsanların, ibret verici olay ve olguları, yani Güneş Sistemi, Ekosistem ve insanın kendi mükemmelliğini ibretle gözlemeleri ve sözleri “can kulağı” ile dinlemeleridir (69/12).

Vahiy ve peygamber ile muhatap olmuş mü’minlerin ise, en güzel/iyi sıfatları (esmau’l-hüsna) ile Allah’ın karakterini tanıyarak ve Ahiret bilinci (Takva) ile sürekli tetikte ve teyakkuzda (ahlaklı) olmalarıdır. “Eğer siz muttaki olursanız, Allah size iyiyi kötüden ayıracak bir anlayış verir.” (8/29). Din, diri bir vicdan, canlı ve doğru/müstakim bir imanın sentezidir ve salt vicdandan daha etkindir. Sokak insanının/herkesin, dogmatik/taklitçi (kör-inanç sahibi) mü’minler değil; “Düşünen (tefekkür-taakkul-tezekkür-tafakkuh-tedebbür) Dindarlar” olmaları, asıldır. Yahudi, Hristiyan veya Müslüman olmak, hakikat konusunda boş kuruntulara/vehimlere saplanmayı engelleyemez (4/123). Hatta peygamberler bile, bu ayartıya kapılabilir (75/16, 20/114).

 

Kur’an ve Sünnet/Hadis, mü’minlerin vicdanını diriltmeye çalışmış iken; Mezhepler, bu iki kaynak aracılığı ile bunları dondurarak, birçok noktada da bunları yanlış yorumlayarak, yorumları dondurarak mü’minlerin bir kısmının vicdanını dumura uğratmışlar, onları taklide, dogmatikliğe, kör inanca boğmuşlardır. Peygamberlerin ölümünden sonra yorum/mezhep kaçınılmazdır denilebilir; ancak, yorumların dogmatikliğe/taklide, kör inanca, bağnazlığa yuvarlanmaları savunulamaz. Esas olan, vahyin ve peygamberin yaptığı tecdidin, mü’minler tarafından hasbi ve muhasibi olarak daima sürdürülmesidir. Vicdan dumura uğrayınca, vicdansızlık İslam dünyasında “Kitabına uydurma” ve “Hile-i Şeriyye”ler ile işbaşında olmuştur.

 

Vicdansız dindarlığın başlıca saikleri şunlardır: 1-Duyarsızlığın, cehaletin, tembelliğin oluşturduğu konformizm. 2- Zahmetsiz ve zorlanmaksızın mutlak hakikate malik olma zaafı, hamakati, kurnazlığı. 3- Fatura ödemeden Tanrının gözdesi olma garantisi. 4- Ebedi kurtulmuş olma zannının rahatlığı. 5-Güç istenci, tahakküm arzusu ve kemikleşmiş kibrin (gurur) benliği kaplaması.

 

 “Vicdansız Dindarlık” Eleştirileri

 

Peygamberlerin ölümünden sonra bütün dinlerin tarihi göstermektedir ki, mü’minlerin dar görüşlülüğü, cehaleti, bağnazlığı, taklitçiliği, bencilliği, kibri, zayıflığı, hercailiği, vicdan yerine sürü mantığını benimsemeleri yüzünden peygamberlerin davası, büyük ölçüde tam tersi bir muhtevaya bürünür: “İnsanlar, dinlerini kendi aralarında paramparça ettiler; her mezhep de, kendi yorumundan son derece emindir (23/53). Her yeni peygamber taklitçi/dogmatik, kör-inanç sahibi, bağnaz mü’minlerin kendileri üzerine koymuş oldukları “…ağır yükleri ve boyunlarına-ayaklarına bağlamış oldukları zincirleri kaldırır…” (7/157). Bu durum, ilanihaye sürüp gider.

Kur’an, Yahudileri, Hristiyanları ve onların din adamlarını (Haham, Ahbar, Ruhban, Papaz…) bahsetmiş olduğumuz vartaya düşmüş olmalarından dolayı sürekli ve kıyasıya eleştirir. Maatteessüf, Müslümanlar da, Hz. Muhammed’in ölümünden sonra Sünni-Şii-Harici mezhepler yolu ile büyük ölçüde aynı vartanın içine düşmüşlerdir. Müslümanların oluşturdukları “her mezhep de, dini hakikatin mutlak olarak kendinde olduğundan son derece emindir.” (23/53). Bu mezhepler, mü’minlerin kendi ahlaki yetersizlikleri yüzünden 100 sene süren iç savaştan (“Büyük Fitne”) sonra ortaya çıkmış; kemikleşerek, dogmatikleşerek, taklide yuvarlanarak ve donarak devam etmişlerdir. İslam’ın, şeriatların neshi ve yenilenmesi ile süren “Hareketli Cevher” özü, “Sabit Din Dinamik Şeriat” olarak devam ettirilememiştir. Şimdi, dinler tarihinde yaratılan “vicdansız dindarlıklar”a yapılan eleştirilerden bazı örnekler verelim.

 

Yahudilik Eleştirisi (Hz. İsa)

 

Kudüs’te mabetlerini ticarethaneye çeviren Yahudilere Hz. İsa şöyle demişti: “Benim evime dua evi denecek. Ama siz, burayı haydut evine çevirdiniz.” (Matta, 21. Baba, 12-13). Hz. İsa, Yahudileri ve din adamlarını sert bir şekilde şöyle eleştirdi: “Vay halinize ey din bilginleri ve Ferisiler, ikiyüzlüler! Göklerin egemenliğinin kapısını insanların yüzüne kapıyorsunuz; ne kendiniz içeri giriyorsunuz ne de girmek isteyenleri bırakıyorsunuz. Vay halinize ey din bilginleri, Ferisiler, ikiyüzlüler! Tek bir kişiyi dininize döndürmek için denizleri ve kıtaları dolaşırsınız; dininize döneni de, kendinizden iki kat daha cehennemlik yaparsınız… Sizi gidi yılanlar, sizi gidi engerekler soyu! Cehennem cezasından nasıl kurtulacaksınız? İşte bunun için size peygamberler, bilge kişiler ve din bilginleri gönderiyorum. Bunlardan kimini öldürecek ve çarmıha gereceksiniz. Kimini Havralarda kamçılayacak, kimini kentten kovacaksınız. Böylelikle, doğru kişi olan Habil’in kanından, tapınakla sunak arasında öldürdüğünüz Berakya’nın oğlu Zekariya’nın kanına kadar yeryüzünde akıtılan her doğru kişinin kanından sorumlu tutulacaksınız. Size doğrusunu söyleyeyim, bunların hepsinden bu kuşak sorumlu tutulacaktır. Ey Kudüs! Peygamberleri öldüren, kendisine gönderilenleri taşlayan Kudüs! Bir tavuk civcivlerini kanatlarının altına nasıl toplarsa, ben de kaç kez senin çocuklarını öylece toplamak istedim. Ama siz, istemediniz. Bakın, eviniz ıssız bırakılacak! Size şunu söyleyeyim: ‘Rab’ın adıyla gelene övgüler olsun’ diyeceğiniz zamana kadar beni bir daha göremeyeceksiniz.” (Matta, 23. Baba, 13-39).

Tarikat ve Cemaatlerin İslami Meşruiyet Sorunu

Bütüncül Bir Yapı Olarak İslam

İslam, 610-632 tarihleri arasında Arap yarımadasında mevcut olan sosyolojik ve sosyal psikolojik olarak yerleşik dini, iktisadi, hukuki, politik örfler/gelenekler, toplumsal yapılar, kurumlar toplamına itiraz eden, başkaldıran, onların büyük bir bölümünü kıyasıya eleştiren, yeni bir “Dünya görüşü”, din ve kültür olarak doğmuştur. Kendisi metafizik, ahlaki, toplumsal yeni ilkeler koyarak bu kriterlere göre oluşmuştur. Yani her mevcut olanı, “olması gereken” olarak görmemiştir. Mevcut olanların bir bölümünü ilga; bir bölümünü de ıslah etmiştir. Hatta önceki şeriatlardan miadını doldurmuş hükümlerin bir kısmını dahi “nesh” ederek onların yerine yenilerini getirmiş, onları tecdit etmiştir.

İslam toplumu, Allah, peygamber, âlimler ve yönetici (Emir Sahipleri) otoritesi altında “Cami Cemaati” olarak müminler ve anlaşmalı olan (ahit) gayrimüslimlerden oluşmuştur. Toplumun genel hedefleri Allah yolunda cehd/cihat, kendi aralarında adalet-merhamet, infak ve ıslah (emir bi’l-ma’ruf) çabasıdır. Hristiyanlık, tarihe gizli/yeraltı bir “cemaat” olarak çıkarken; İslamiyet, bir “Cemiyet/Toplum” olarak çıkmıştır. Kur’an’da maddi-manevi olan, dünyevi ve uhrevi olan, ruhsal ve bedeni olan, akli ve nakli olan… yazı-tura veya bir kâğıdın iki yüzü gibi bir “bütün”dür.

Tarikatlar

Erken dönemde oluşan Fıkıh ve Kelam disiplinlerinin, Kur’an’da ortaya konan düşünce-duygu ve davranış boyutları ile dinsel ilişkiyi/hayatı bütüncül olarak ortaya koyamaması; yönetimde Kur’an’ın tavsiye ettiği “şura” yerine, Saltanatın ortaya çıkması ve neredeyse 100 yılı alan kabileciliğe dayanan iç savaş, bir içerleme ve uçuklama olarak “Tasavvuf” kristalleşmesini doğurmuştur. 2’nci yüzyılın ortalarından itibaren oluşan “Tasavvuf” eğilimi, İslam’ın bireylere biçmiş olduğu genel sorumluluklardan ciddi oranda koparak “Zühd” kavramı altında, dünyadan ve toplumsal sorumluluklardan uzaklaşarak “Allah’ı tecrübe etmeyi”, O’nunla “hem-hal olmayı” (aşk-fena, ittisal, vusul, hulul, istiğrak, vahdet…) dini bir amaç, hedef ve gaye olarak vazederken; otorite olarak da Yahudi ve Hristiyanlıkta oluşan din adamlarına (Ahbar-Ruhban) benzer Veli, Şeyh, Gavs, Kutup, Mehdi… denen kişileri icat etmiştir. Bunların kontrolünde örgütlü hale gelmiştir (Tarikat). Böylece İslam’ın “Cemiyet/toplum” halinde Müslüman bireye koymuş olduğu hedefler ile Tarikatların Müritlerine göstermiş oldukları hedefler arasında bir ayrışma/kırılma meydana gelmiştir.

Kur’an’ın oluşturmak istediği ahlaki topluma koymuş olduğu ajanda özetle şöyledir: “Mümin erkekler ve mümin kadınlar, birbirlerinin dostudurlar. İyiliği emrederler, kötülükten alıkoyarlar. Namazı içtenlikle eda ederler, vergilerini (zekât) öderler; Allah’a ve resulüne itaat ederler; işte bunlara Allah merhamet edecektir…” (9/71). Tarikatlar, yeni bir teoloji ve sosyoloji olarak bu toplumsal hedeften belli oranda saparak gruplar halinde bireysel-mistik/ruhsal maceralara sapmışlardır. Tarikatlar ile oluşan teolojik, sosyolojik ve politik kırılma şöyle sıralanabilir:

1- İslam, müminler için Allah, Peygamber ve politik yöneticileri meşru otorite olarak belirlerken; Tarikatlar, kerameti kendinden menkul, kutsallaştırılmış kişileri otorite ve İslam’ın “temsilcisi” olarak belirlemektedirler.

2- Dini konularda İslam’a göre âlimlerin iknaya dayanan ve mutlak olmayan, tartışmaya, eleştiriye ve itiraza açık otoriteleri geçerli iken; Tarikatlarda kutsanmış kişilerin mutlak otoriteleri geçerlidir.

3- İslam toplumunda bireyler, hukuki kurallar çerçevesinde hür kişiler iken; Tarikatlarda müritler, kutsal kişinin emrinde, gassalın (ölü yıkayıcısı) elindeki ölü gibidirler.

4- İslam, bireyleri her türlü dünyevi, ahlaki, politik sorunlar karşısında sorumlu tutarken; müritlerin dini ajandası, bu hedeflerden soyutlanmış, salt Allah ve Ahirettir. Yani dinin davası, “Mülk” âleminden “Melekût” âlemine kaymıştır. Dikey ve yatay olan arasında kurulan denge bozularak dikey (vertical) yürüyüş (miraç) asıl haline gelmiştir.

5- İslam, bireyler için cihadı, infakı ve ıslahı hedef olarak koyarken; Tarikatlar zikri, tesbihi, çileyi ve riyazeti dini “amel/ajanda” olarak vazederler.

6- Tarikatlar, zamanla kendilerinde politik güç gördüklerinde politik otoriteye başkaldırmışlardır. İslam toplumları (Selçuklu-Osmanlı) tarihi bu tür isyanlar ile doludur.

7- Tarikat şeyhleri, politik yöneticileri kendilerine mürit yaptıklarında onlara istediklerini yaptırmışlardır.

8- Tarikatlar, mümin bireyin karakterini, şahsiyetini, İslam’ın genel kurallarına göre şekillendireceği yerde; Şeyhin, Velinin, Gavsın, Kutbun, Mehdinin kişisel karakterine/meşrebine/psikolojisine göre şekillendirir. (Rabıta).

9- İslam’da ameller, hem “niyetler” ve aynı zamanda “sonuçlarına” göre değer kazanırken; Tarikatlarda niyetin samimi olması yeterli kabul edilerek, bu samimiyetin cehaletle birleşmesinin doğurduğu korkunç sonuçlar ıskalanmıştır.

10- Müritler, kendilerini “Sahabe” gibi seçilmiş Allah’ın en gözde, -hatta günahsız- kulları olarak görerek “tevazu” kisvesinde korkunç bir “kibir” ortaya koyabildiler. Gavs ve Kutuplara atfedilen ilahi tasarruflar hatırlanabilir.

11- Bazı tarikatlar, değişik dönemlerde örgütlü yapılar olarak meczup, zayıf, tembel, miskin insanların sığınağı olarak üretimden ve el emeğinden koparak bedava/beleş yaşama merkezlerine dönüşmüştür: “Tekkeyi bekleyen, çorbayı içer.”

12- Teolojik bir yorum hatasının, toplumsal (sosyal-psikolojik) bir hastalığın sosyolojik formasyon olarak yaygınlaşması ve uzun sürmesi, onun bir tür dekadans (çürüme/çöküş) olduğu gerçeğini ortadan kaldıramaz. Bunu görecek eğitilmiş gözlere (âlimlere-düşünürlere) ihtiyaç vardır.

13- Örgütlenmemiş Tasavvufta ve İbn Arabi’nin ortaya koyduğu Vahdet-i Vücut (Teo-Ontoloji) teorisinden devşirilen muazzam ve de birçok yanı ile “İslamî/Kur’anî” olmayan Hümanizm (Gel, ne olursan ol, yine gel…) Rabia, Mevlana, Yunus, Hacı Bektaş, Nesimi gibi figürleri ortaya çıkarmış ve Moğol İstilası sonrası Anadolu’nun birliğini sağlamıştır. Ancak aynı Teo-Ontolojiden devşirilen politik felsefe ve tarikat örgütlenmeleri, farklı totaliter yapılar da üretebilmiştir.

Özetle, tarihte oluşmuş bu teolojik ve sosyolojik yapılar, Osmanlı İmparatorluğu’nun sonuna kadar özellikle Türk Tasavvuf Sünniliğinin bir tezahürü olarak sosyolojik varlıklarını korumuşlardır. İmparatorluğun ekonomik ve politik olarak yıkılmasında bu yapıların rolünün ne olduğuna ilişkin kritik bakış açısı ile yapılan ciddi bilimsel çalışmalar oldukça azdır. Genellikle sosyoloji, kendiliğinden “olması gereken” olarak lanse edilmektedir. Cumhuriyet devrimlerini yapan politik önderlik, bu yapıları, çöküşten sorumlu tutmuş ve yasaklamıştır. Teolojik olarak ciddi bir eleştiri yapılmadığı için bir müddet sonra tekrar mantar biter gibi, bu sosyoloji, olduğu gibi geri gelmiş, tezahür etmiştir.

Cemaatler

Cemaatler, Türkiye Cumhuriyeti’nin yapmış olduğu kültür devriminin bir sonucu olarak ortaya çıkmışlardır. Geleneksel “dini” kurumlar olan Hilafet, Şeriat ve Tarikatın ilga edilmesi, dindar vatandaşlarda bir içerleme ve uçuklama yaratmış; dini hamiyeti olan vatandaşlar Nurculuk, Süleymancılık, Işıkçılık vs. adları ile dernek, vakıf kurumları ile Kur’an kursları, yurtlar ve evlerde dini faaliyetler yürütmüşlerdir. Mevcut siyasal yönetimi gayri meşru gördükleri için ona paralel birer yapı oluşturmuşlardır. 1960’larda, çok partili hayata tekrar geçtikten sonra muhafazakâr yönetimler, bunlarla işbirliğine girmiş, onlardan politik destek almış ve faaliyetlerine göz yummuşlardır. Çünkü seküler yöneticilerden farklı olarak onlarla aynı kültürel kodlardan gelmiştirler.

Tarikat dinsel bilinci ve örgütlenme tarzı, Osmanlı Devleti’nin çökmesinin önemli nedenlerinden biri olduğu halde Cemaatler, yeni kurulan seküler/laik devlette (T.C) aynı bilinç ile dinsel “çözüm” olma iddiasındadırlar. “The Cemaat” ve “15 Temmuz” bunun iyi bir örneğidir. Diğerleri de benzer sevdanın peşindedirler. 1950 sonrasında muhafazakâr iktidarın dinsel yasakları gevşetmesi, seküler elitleri “Karşı Devrim” korkusu/kuruntusu/vehmi ile darbe yapmaya ve muhafazakâr önderleri idam etmeye sürüklemiştir. 1960 ihtilalinden sonra muhafazakârlar tekrar iktidara gelerek dinsel yasakları zamanla ortadan kaldırdığı halde; Cemaatlerdeki “Daru’l-Harp” anlayışı, varlığını koruyarak illegal tasarruflar/paralel yapılar ile faaliyetlerine devam etmektedirler. İllegal medreseler, Kur’an kursları, denetimsiz yurtlar ve evler, bunun tezahürleridir. Buralarda işlemekte olan “samimi” dinsel habitusu ve sonuçlarının felaketini görmek gerekir.

Muhafazakâr siyasal iktidarlar, bu yapılar ile işbirliğine girip onlardan oy devşirdikleri için onların ıslahı ve denetlemesi işine iltifat etmemektedirler. Cemaatler, Anadolu insanının dinsel bir habitusu olarak, ne dinsel yaşam tecrübesini yenileme, ne de toplumsal örgütlenme tarzını yenileme başarısını gösterebilmiş anakronik yapılardır. Anadolu’da bu tecdidi başarabilecek teolojik-entelektüel bir birikim de henüz oluşmamıştır. Zaman zaman buralarda yaşanan trajik intihar, ölüme sebebiyet verme-öldürme ve cinsel tecavüz olayları, bunun tipik göstergeleridir. Bu yapılar, aynı zamanda birer politik ve iktisadi formasyonlar olarak varlıklarını sürdürmektedirler. Özetle, cemaatlerin Türkiye Cumhuriyeti’nde oluşmasının politik-teolojik nedenlerini anlamak mümkün. Bu gerçek, buralarda süren dinsel yaşamın, İslami sahihliğini onaylamak anlamına gelemez.

 

Dinde Samimi Niyet ve Muhtemel Felaket Sonuçları

1- TEOLOJİK VE TARİHİ ARKA PLAN

Samimiyet, insani ilişkilerde, ahlakta ve dinde önemli bir hususiyettir, gerekli bir şarttır; fakat yeterli değildir. Samimiyetin, şuur/bilinç ve anlama ile birlikte olması gerekir. Cehalet ve taklit/dogmatizm ile birleşmesi halinde sonuçları hüsran ve felaket olur. Sünni doktrin, “Ameller, niyetlere göredir” hadisini şiar edinmiştir. Ancak, işin diğer yarısını yani amellerin sonuçlarını ihmal etmiştir. Başka bir sahih hadis, “Ameller, sonuçlarına göredir” der (el-Buhari, Sahih, er-Rikak. Hadis no:6493). Samimiyet/iyi niyet ile girişilen ilişki veya eyleme/amele, uyanık-aktif bir bilinç ve keskin bir vicdan ile birlikte yanısıra ilişki ve eylemin, faile ve topluma karşı doğuracağı muhtemel maslahat-menfaat veya mefsedet-mazarrat hakkında bir ön-görüye sahip olması gerekir. Kur’an, gerekçesiz ve cehalet-taklit-dogma içeren samimiyet ile bağlanılan batıl itikad ve batıl amellerin sonuçlarının makbul olmadıklarını; hüsran ve felaket olduğunu defaatle vurgular. Birkaç örnek verelim: “Onlara: “Yeryüzünde fesat çıkarmayın” dendiğinde; “Ne münasebet! Biz, sadece ıslah edicileriz” derler. Dikkat edin, onlar, bozguncudurlar; fakat kendileri, bunun farkında değiller.” (2/71). “Sana amellerinde en büyük zarara uğrayacakları haber vereyim mi? Onlar, bütün çabaları dünya hayatı peşinde koşarken heba olmuş kişilerdir. Fakat kendilerine sorsanız, iyi işler yaptıklarını söylerler. “ (18/103-104). Medyen halkı, Şuayb Peygambere şöyle itiraz ediyorlardı: “Senin dinin mi bizi babalarımızın taptığı ilahlardan vazgeçmemizi ve mallarımızı istediğimiz gibi harcamaktan vazgeçmemizi emrediyor? Oysa sen, yumuşak huylu ve akıllı bir adamsın.” (11/87).

Erken İslam tarihinde Haricilerin dogmatik, düşüncesiz, kör samimiyetleri, şiddete teşne tabiatları ile birlikte, başta güzide halifelerden Hz. Ali olmak üzere, binlerce insanın katledilmesi sonucunu doğurdu. Samimiyetlerinden ne kendileri, ne de başkaları kuşku duymuyordu. Ancak, itikatları ve amellerinin doğurduğu sonuçlar, İslam’ın makasıtları ile bağdaşmıyordu. Bunun sebebi, edindikleri-oluşturdukları itikatlarının ve eylemlerinin doğuracağı sonuçları, anlamlı ve şuurlu bir şekilde, düşünce ile hesaba katmamalarıdır. Niyetlerinin halis/samimi olmasının din/denenme için yeterli olduğuna inanmaları idi.

Benzer bir durum, ortaçağlarda Hristiyan Katolik kilisesi tarafından ortaya konmuştur. Samimiyetle/Allah rızası için ve fakat dogmatik-kör inanç ile yüz binlerce insanı katlettiler ve akıl almaz işkencelere tabi tuttular. Benzer şekilde, 19. ve 20. Yüzyıllarda seküler Faşizm ve Komünizm ideolojileri de samimiyetle milyonlarca insanın katledilmesine sebebiyet verdiler. Dünyanın değişik tarihlerinden ve değişik kültürel-dinsel coğrafyalarından yüzlerce örnek vermek mümkündür.

2- GÜNÜMÜZDEN ÖRNEKLER

Türkiye’de 1970’li yıllarda Fetullah Gülen “Hoca Efendi” diye çağrılan kişinin başlatmış olduğu “Hizmet Hareketi” diye isimlendirilen örgüt, samimiyet ve Allah rızası motivasyonlarına dayandığını söyledikleri ve İslam’a-Türkiye’ye, -hatta Dünya’ya- “Hizmet” etme iddiasında idiler. Ancak Hariciler ve Kilisede olduğu gibi, itikatlarının ve eylemlerinin doğuracağı ahlaki sonuçları, İslam’ın genel maksatları ile mütenasip olarak bilinç/şuur, anlam ve keskin bir vicdan ile hesaba katmadıkları/gerekçelendirmedikleri için; soru çalmadan, kurumlara ve insanlara “kumpas” kurmalara, kamu kaynaklarını hukuksuzca (adalet), “Kanun”lar ile kendilerine tahsis ederek ve “takiyye” yaparak devletin içinde “Paralel Yapı” kurmalara ve sonun da ABD/CIA ile işbirliğine girip Türkiye’nin seçilmiş meşru iktidarına darbe yapacak bir “ihanet” noktasına vardılar (15-Temmuz/FETÖ).

İki binli yılların başında kurulan “Muhafazakâr” Ak Partisi, yine samimiyetle, -“Alnı Secde Görme” ortak paydasında- bu “Hizmet Hareketi” ile işbirliğine girerek, onların palazlanması için her türlü devlet ve kamu kaynaklarını onlara tahsis etmede bir mahsur görmediler. Yaptıkları haksızlıklara ve hukuksuzluklara uzun bir süre göz yumdular. Bunun sebebi de, kendilerinin ve onların “dini samimiyet” lerine inanmaları idi. Ancak, amellerinin doğurdukları ve doğuracakları sonuçların 84 milyon vatandaş açısından neye mal olduğunu düşünüp hesaba katmadılar.
Ak Partisinin Suriye Politikası, başka bir örnek olay olarak verilebilir. Samimiyetle, “Gönül Coğrafyamız”da önceden dost oldukları Beşar Esat rejimini devirmek ve “Ümeyye camisinde cuma namazı kılmak” için, “Arap Baharı” dalgasına kanıp, kendilerine daha yakın gördükleri Suriye muhalefetini (İslamcıları) destekleyerek ülkenin iç savaşa sürüklenmesine ve parçalanmasına sebebiyet verip; sonucunda beş milyon mülteciye sığınak olmak ve güney sınırlarımızda bir “Terör Devleti (YPG)”ne katlanmak kaderimiz oldu. Oysa Suriye’nin iç ve dış dinamikleri, iyice hesap edilebilseydi, bu vartaya düşülmeyebilirdi. HAS partisinin, o günlerde böyle bir rapor hazırlayarak kamuoyuna sunduğunu biliyorum. Hükumet, iltifat etmedi.

Son örnek, samimiyetle olduğuna inanmak istediğim “Faiz Yasağı”ndan kalkarak uygulanan ekonomi politikalarının, döviz, altın ve borsalarda doğurduğu çalkalanmalar ve bunların vatandaşlar ve ülke ekonomisinde doğurduğu ekonomik zararlardır. Atılan adımların doğurabileceği muhtemel zararlar ve maslahatlar, yani “sonuçlar” hesap edilmeden; samimiyetle “Nass var” diyerek atılan adımlar, bu sonuçları doğurdu. Faizi düşürmek ve –gelişmiş ekonomilerde olduğu gibi- sıfıra indirmek hedefi doğrudur; fakat “Attığın taş, ürküttüğün kurbağaya değecek.”; “Dimyata pirince giderken, evdeki bulgurdan olmayacaksın.” Yani sonuçları da hesap edeceksin: “Zaruretler, mahzurlu olan şeyleri mubah kılar.” diye bir Fıkıh Usulü ilkesi vardır. Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan, bu sonuçları “hesapladığını” söylüyor. İnşallah, hesaplar doğrudur.

3- ÇÖZÜM

Fransız filozof Alain Bodiou, “Etik” adlı kitabında ahlaki kötülüğün başlıca üç kaynağı olduğunu söyler: 1- Taklit, yani sahte bir olayın terör saçan takipçisi olmak. 2- İhanet, yani kendi çıkarı uğruna bir hakikatten vazgeçmek. 3- Felaket, yani adlandırılması zor olanı zorlamak; ahlaki hakikatin –parça parça, biricik değil- bütüncül gücüne inanmak. Birinci kötülükten kurtulmak için, taklite düşmeden, tetkike, tahkike, analize “Devam et!” buyruğuna ferasetle kulak asmak. İkinci kötülükten kurtulmak için, çesaretle dürüstlükten “Vazgeçme!” buyruğuna sadakat göstermek. Üçüncü kötülükten kurtulmak için de, itidali tercih ederek “Bütünlük aşırılığına kapılma(mak)!” buyruğuna bağlı kalmaktır. (Alain Bodiou, Etik. Çev: Tuncay Birkan. İst. 2016. S 92).

Dindarlar, bu kötülüklerden genellikle birincisine ve üçüncüsüne düşerler. Müslümanların, bunlara düşmemeleri içi, Kur’an’ın “İman” konuları (Tevhit-Ahiret-Nübüvvet) ile amel-muamelat/ahlak konularını birbirinden ayırıp; ikincilerin, “İman” konusu değil; gerekçeleri ve maksatları ile “anlama-yorumlama-tecdit” konusu, yani “şeriatların birbirini neshetmesi”nde olduğu gibi; gerekçeli olarak yeni şartlara göre “nesh”edilebilip yenilenebileceğini kabul etmeleri gerekiyor. Hz. Ömer’in, Ata b. Ebi Rebah’ın, Ebu Hanife’nin, Ebu Yusuf’un, N. Tufi’nin görüşleri bu doğrultudaydı. İmam Matüridi, buna “İçtihadi Nesh” demişti. Ben de “Sabit Din Dinamik Şeriat” demiştim. Ancak, İmam Şafii’nin kurmuş olduğu ve daha sonra bütün Sünni fıkıh mezheplerinin benimsemiş olduğu “Fıkıh Usulü”, bu dinamizmi yok etmiştir. Zira Şafii’ye göre, hakikat, sadece Allah’ın ve Resulünün söyledikleridir. Gerisi, şeytanın vesveseleridir. Yani dinde ahlaki-hukuki hüküm (doğru-yanlış/helal-haram) koyma yetkisi (Şari) sadece Allah ve Peygamberindir. Bu teori de, müminleri “samimiyetle” ve kolayca birinci ve üçüncü kötülüğe sevk etmektedir.

“Kitabına Uydurma” veya “Hile-i Şeriyye” (III)

3-Çözüm

Müslüman zihninin “helal-haram” konusundaki zihin dağınıklığının ve tutarsızlığının sebebi Kur’an’ın ahlaki-hukuki muhtevasını yorumlamadaki “parçacı-lafızcı” Şafii fıkıh usulü teorisidir. Bu teori bütün hukuki hakikati “edille-i şeriyye/edille-i erbaa” (Kaynaklar: kitap-sünnet-icma-kıyas), Kur’an ve sünnete/hadise indirgemiş, insan vicdanını/aklını kaynak (istihsan-zaruret-maslahat) olmaktan çıkarmış, kıyas da zamanla  “kitabına uydurma” ve “hile-i şeriyye”ye dönüşmüştür. Çünkü kaynakların parçacı ve lafızcı yorumu, yeni doğan sorunları kaynakların altına çekme veya bunların çözümlerini kaynakların altından çıkarma (istinbat-istihraç-istismar)  kapasitesini haiz değildir. Zira kaynaklarda sınırlı sayıda “pozitif hukuk” yasası (helal-haram) bulunmaktadır. Kur’an ana hatları ile bir iman (dünya görüşü) ve ahlak kitabıdır. Diğer taraftan Şafii’nin istihsan, maslahat ve zaruret yani “fetva (vicdan-akıl)” kaynaklarından kaçınmasının gerekçesinin “keyfilik”  veya “sekülerleşme” kaygısı olduğu ayrı bir gerçektir.

Bu çıkmazdan kurtulmanın yolunu Fazlurrahman şöyle izah ediyor: “Kur’an’ın emir ve yasaklarının illetlerini ortaya çıkaran ve onları genel prensip veya değerler şeklinde ifade eden bu prensip ve değerleri sistemleştiren ve nihayet onlardan hüküm/kanun (helal-haram-İG) çıkaran bir hukuki yöntem ile aynı ve aslında daha geçerli sonuçlar elde edilebilirdi… Eğer Kur’an’a dayalı bir ahlak sistemi kurulabilseydi ve hukuk ona dayandırılabilseydi; … görüş farklılıkları daha sağlam temellendirilebilirdi ve daha güzel kontrol edilip nihayetinde hukuk alanındaki karmaşa en aza indirilebilirdi. Dahası, hukuk gelişimi, daha düz bir satıhta yürüyebilirdi… Kur’an’ın mesajı birbirinden bağımsız bir dizi emirler ve yasaklar (helaller-haramlar) olarak değil de; bir birlik/bütünlük şeklinde anlaşılmalıdır… Kur’an’ın teolojisi (Dünya görüşü-metafiziği) ve Kur’an’ın ahlak sistemi ile başlanmalı ve sonra hukuk alanına el atılmalıdır. Tarihte bunun tersi yapılmış ve işe hukuk ile başlanmış; hukuk ile hiçbir irtibatı olmayan bir “Kelam (teoloji)” geliştirilmiştir… Oysa Kur’an’a uygun bir kelam/teoloji/dünya görüşü/metafiziğin ortaya konması, bilhassa “Allah-İnsan ilişkisi”ni belirlemek için zorunludur. Kur’an’a dayalı bir ahlak ilmi, Müslümanlar tarafından hiçbir zaman oluşturulmamıştır… Evet, günlük hayatın yapısı ayrıntılardan ve ufak tefek şeylerden oluşur; ama bunlar, ancak nihai/ezeli (evrensel) prensiplere göndermede bulunarak halledilebilir ve uygun şekilde yönlendirilebilir… Nihaî/temel prensiplerle canlı bir bağlantı olmayınca; özellikle ikinci asırdan itibaren peygamberin yanılmaz otoritesi (Şâri oluşu-İG) yani Sünnet ve Hadis, yardıma çağrılmak zorunda kalındı” (Fazlurrahman, “İslam’da Hukuk ve Ahlak”. Çev: Adil Çiftçi. Ankara. 1997. Allah’ın Mesajı ve Elçisi adlı kitabın içinde. S.145-147).

Başka bir makalesinde Fazlurrahman, Kur’an’da değişmez ahlaki sınırlar anlamına gelen “Hududullah” kavramının İslam hukukçuları tarafından “değişmez/sabit ceza” anlamına kaydırılarak yukarıda bahsi geçen çıkmaza nasıl düşüldüğünü tasvir etmektedir. Kur’an’da “Hududullah” kavramının her geçtiği yerde “Ahlaki değişmez kurallar” anlamına geldiğini çeşitli örneklerle gösteren Fazlurrahman şöyle demektedir: “Bu gerçekler, bizi, Kur’an’ın nasıl “Hududullah” kavramının hukuki yanı ile son derece az; fakat ona ahlaki bir nitelik vermeyle ne kadar fazla ilgilendiğini durup düşünmeye zorlar. Hukuki yön şüphesiz adildir ve elverişli hukuki yan, geliştirilmek zorundadır. Fakat bu kanunların formülasyonu, sabit ve katı kanunlara çok az eğilim gösteren Kur’an tarafından, kendinin ahlaki ruhu ve ışığı tarafından topluma bırakıldı. Allah’ın hukukunu kendi ellerine alıp, onu harfi harfine uygulamaya çalışanların iddiası, iki kere yanlıştır: Birincisi, açıktır ki onlar, Kur’an’ı az anlıyorlardı; ikincisi, bu hukukun formülasyonu, herhangi bir kişinin yetkisinde değildir; “şura” kurumunun bütüncül bir ifadesi olarak bir toplumun elindedir.” (Fazlurrahman, The Concept Of “Hadd” In İslamic Law”. İslamic Studies. Vol. IV. September. 1965. No: 3 s 237-251)

Hâsılı günlük hayatta helal ve haramların Kur’an’ın ruhuna göre belirlenmesi, onun metafizik/imani ve ahlaki evrensel-değişmez ahlaki ilkelerinin belirlenmiş olduğu bir metodolojiye göre aktif olarak sürdürülmek zorundadır. Geçmişte bu başarılamadığı için bugün kitabına uydurmaya veya Hile-i şeriyyeye başvurulmaya hâlâ devam edilmektedir.

“Kitabına Uydurma” veya “Hile-i Şeriyye” (II)

2- Kitabına Uydurma veya Hile-i Şeriyye

Kur’an’da “zina” fiili haram kılınmış olduğu halde “tecavüz” fiilinden bahsedilmemiştir. Sağduyu-vicdan, akıl, bu fiilin, zinadan daha zararlı ve adi bir suç olduğunu, haram olduğunu idrâk eder. Kölelik ve cariyelik, Kur’an’ın nazil olduğu ortamda, toplumsal-iktisadi ve ahlaki hazır-bulunuş koşullarından dolayı kesin olarak “haram” edilmemiş olsa da bugünkü insanlık vicdanı köle ve cariye edinmeyi “haram” olarak görmektedir. Benzer şekilde bugün insan sağlığına zararları herkesçe bilinen sigara ve uyuşturucu kullanmanın -Kur’an’da mevzubahis edilmediği için- “haram” olmadığını hangi aklı başında insan söyleyebilir? Sigara ile şarabın muhtevaları analiz edildiğinde hangisinin daha zararlı ve dolayısı ile daha “haram” olduğuna doktorlar karar verebilir; Tanrının gözüne girmek isteyen işgüzar din adamları değil. Kur’an’ı nazil olduğu ortamda Mekke’nin para babası tüccarların yoksullara tüketim amaçlı verdikleri ve bugün “tefecilik” olarak nitelediğimiz “faiz”in haramlığı ile bugünkü bankaların –enflasyonu hesaba katarak- vermiş oldukları “kredi”lerin “faiz” olup-olmadığı, eğer faiz ise günahının (zararının) derecesini tayin edecek olanlar ilahiyatçılar değil, dürüst “iktisatçı”lardır. Faiz ve “kumar” konusunda “nass” olduğu için hassas olanlar, kapitalist sistemin diğer ekonomik aparatları olan borsa ve döviz spekülasyonları ile -durduk yerde/havadan- para kazanmanın hükmünün ne olduğunu asla umursamamaktadırlar.

İslam hukukçuları, mukavvim-menkul ve koruma altındaki sahibi gerçek kişi olan malların çalınması suçu olan “hırsızlık”ı (bir baklava dilimi dahi olsa) kılı kırk yararcasına tahlil ettikleri ve cezasının ne olacağını tartışmışlardır. Ancak kamuya/herkese ait/devlet mallarının ve mülkiyetlerinin çalınmasında “haram”ın ne olduğu ve bu suçun gerektirdiği cezanın ne olacağı konusuna pek iltifat etmemişlerdir.

Dogmatik dinsel bilinç “şâri”nin bahsetmiş olduğu “haram”ları tabulaştırarak onları “şeytan”laştırırken, onlar kadar veya onlardan bin beter olan nesne veya fiillerin “haram”lığı karşısında kılını bile kıpırdatmamaktadır. Onları ahlaki-vicdani bir tutum ile adını koyup kavramsal-değersel bir statüye kavuşturamamaktadır.

Dogmatik dinsel bilinç helal-haram konusunda gerekçesiz “ya hep-ya hiç” ve “siyah-beyaz” mantığı ile hüküm verirken, helali ve haramı belirleyen Allah örneğin şarap ve kumar konusunda son derece gerçekçi ve nesnenin-olgunun doğasını dikkate alan (gri alan barındırabilen) gerekçeli bir açıklama yapmaktadır: “Sana içkiyi ve kumarı sorarlar. De ki: ”Onlarda hem büyük günah (mahzur-zarar), hem de insanlar için bazı yararlar vardır. Ama zararları, faydalarından çoktur…” (2/219). Başka bir örnek domuz etinin haramlığıdır. Müslümanlar zavallı domuzu “şeytan”a ve “günah keçisi”ne çevirmişlerdir. Domuz etinde zararlı unsurlar vardır. Hijyen ve sağlık açısından etinin yenmesi zararlıdır, bundan dolayı da haram edilmiştir. Ancak ondaki zararı abartarak domuzu ontolojik olarak “kötülük” odağı/kaynağı haline getirmek, başka alanlarda ondan yararlanmamak ne kadar doğrudur? Onun etini yiyen insanlarda doğurduğu zararın miktarı ne kadardır? Kitap Ehli (Yahudi-Hristiyan) konusunda benzer bir şeytanlaştırmaya Kur’an karşı çıkmış ve şöyle demiştir: “Kitap ehlinden öylesi vardır ki, ona yüklerle mal emanet etsen, onu sana eksiksiz iade eder; fakat onlardan öyleleri de vardır ki, ona bir dinar emanet etsen, tepesine dikilip durmadıkça, onu sana iade etmez. Bu da onların: “Bizim dinimizden olmayanlara (Ümmilere) karşı ahlaki bir sorumluluğumuz yoktur” demelerinden dolayıdır. Onlar, bile bile Allah’a karşı yalan söylüyorlar.” (3/74). Bu titizlik ve insaf karşısında, Sünnilerin geliştirdiği “Daru’l-Harp”ta haramları helal sayma, örneğin faiz alıp-verme “fetvası”, ahlaksızlık anlamında “kitabına uydurmak” değil de nedir?

Sahibi bireyler olan mukavvim mal (örneğin: baklava dilimi) çalmanın “hırsızlık” olduğu ve hırsızın elinin kesilmesi gerektiği konusunda son derece titiz ve dikkatli olanlar, konu devlet malı ve mülkiyetinden, yani hazineden, kamudan, herkese ait olandan, devletten, tüyü bitmemiş yetimin hakkından çalmaya gelince oralı bile olmamaktadır. Oysa birincisi “küçük”, ikincisi “büyük” günah (zarar doğuran suç)tır, haramdır. Bunun sebebi Müslümanların tarihinde, hazine/devlet/kamu malı ve mülklerinin/tarım arazilerinin, çoğunlukla “ganimet” olarak “kâfirler”den elde edilmesidir. Aslında herkese/kamuya/devlete ait olan bu kaynaklar, hiç-kimseye ait olmayıp “Allahlık” veya onun yeryüzündeki gölgesi olarak görülen “Sultan”ın malı olarak görülmüş, yani keyfi olarak dağıtılmasında (Arpalık) veya elde edilmesinde “haram”lık görülmemiştir. “Türkçeye yerleşmiş “haydan gelen, huya gider” sözü bu kayıtsızlığı ifade eder. Osmanlı şairi Şeyh Galip’in bir beytinde: “Esrarımı Mesnevi’den aldım/Çaldımsa “miri malı” çaldım” demesi devlet malına karşı o günkü tebaanın genel tutumunu ifade eder.

Avrupa’da aynı dönemlerde mal-mülk, çoğunlukla feodal derebeylerine, krallara ve kiliseye aitti. Burjuva sınıfının yükselmesiyle ve Fransız İhtilali’nden sonra bunların hâkimiyetine ve mülkiyetine son verildi. Özel mülkiyet hukuki garanti altına alındı. Devlet gelirlerini -ağırlıklı olarak- vatandaşların ödediği “vergi”lerden oluşturmaya başladı. Kamu alanı (devlet), “herkesin” hissesi olduğu bir alan olarak kodlandı ve yetkileri-sorumlulukları hukukla belirlendi (Hukuk Devleti).

Cumhuriyet kurulduğunda Osmanlı’dan kalan ve devlete geçen toprak arazileri ve vakıf malları vardı. Siyasal iktidarlar bu mülk ve malların bir kısmını hakkaniyete ve hukuka fazla bağlı kalmadan taraftarlarının mülkiyetine geçirdiler. 1970’li yıllardan itibaren kamu arazilerinin talan edilmesine sıradan vatandaşlar da iştirak etmiştir (Gecekondu). Türkiye’de vergi ve elektrik kaçakçılığı sıradan insanların kamu malı çalma, yani “haram” yeme itiyadını gösterir. Siyasal iktidarlar kamu ihalelerinde yakınlarına ve taraftarlarına/partililere özel çıkar sağlamayı normalleştirmiştir. Bu itiyatlar “haram” olarak görülmez. Belediyeler “emsal” adı altında kamuya ait gökyüzünü –hiç kimsenin olduğu gerekçesi ile-  şehir sakinlerinin ufkunu, güneşini, rüzgârını, manzarasını örtecek şekilde, çoğunlukla da özel-grupsal (partizan) menfaat temin edecek şekilde satmaktadırlar. Belediye meclisinin oy çokluğu ile aldığı karar (kanun) meşruiyetin (helal oluşun) gerekçesi olmaktadır. Oysa her kanunun hak-hukuk-adalet (helallik) olmadığı bilinmektedir. Bu yüzden şehirler mimari-insani, estetik özellikleri olan meskenler olmaktan çıkıp beton çöplüğüne, beton ormanına dönüşmüştür.

“Kitabına Uydurma” veya “Hile-i Şeriyye” (I)

1- Kavramın Delaleti ve Otorite (Şâri) Sorunu

Haram, dinen yenilmesi, içilmesi, yapılması ve söylenmesi uygun olmayan, kesinlikle yasaklanmış fiillerdir. Hak edilerek kazanılmayan şeydir. Mükelleflerden yapılmaması kesin olarak istenen bağlayıcı hüküm demektir. Sünnîlikte helal-haram koyma yetkisi, “Şâri (kanun koyucu)” sıfatı ile sadece Allah’a (Kur’an) ve O’nun peygamberi olan Hz. Muhammed’e (Sünnet-Hadis) verilmiştir. Bundan dolayı da “Helal-Haram”lar, 610-632 arasında Kur’an ve Hadis-Sünnet oluşurken, onlar tarafından belirlenen hususlardır. Âlimlerin veya Müslüman bireylerin vicdanlarına/içtihatlarına/fetvalarına dayanarak “Helal-Haram” koyma yetkisi yoktur. Bunun sebebi İslam’da “Eşyada aslolan ibahadır=Hayatta asıl olan davranışların veya nesnelerin helal oluşudur, haramlar istisnaidir” ilkesi ve din âlimlerinin/adamlarının haramları çoğaltabileceği kaygısıdır. Böylece helal-haram koymanın kriteri/ölçeni/miyarı/mihengi nesnelerin veya fiillerin her bir insan tekine veya toplumun tümüne/kamuya sebebiyet verdiği zarar, acı, ıstırap, sıkıntı, zorluk ve onlara sağladığı menfaat, maslahat, fayda, rahatlık, kolaylık olmaktan çıkıp; dinin kurucu otoriteleri (Allah ve Hz. Muhammed), veya oluşum kaynakları (Kur’an-Sünnet/Hadis) ve bunların oluşum zamanı (610-632) olmaktadır.

Din adamlarının veya din âlimlerinin Tanrının veya dinin “temsilciliği”ne soyunarak kendi içtihatlarına, zanlarına veya keyiflerine göre dogmatik olarak, yani gerekçesiz olarak “şu helaldir; bu haramdır” demeleri dinlerde ciddi bir sorundur. Özgürlükleri yok eder, hayatı mü’minler için zindana çevirir, onların iki ayağını bir pabuca sokar. Tanrının otoritesini istismar eder. Dinler tarihi bunun örnekleri ile doludur.

Kur’an bu konuda muhataplarını uyarır: “Dilleriniz yalana alışageldiğinden dolayı, -Allah’a iftira ederek- rastgele: “şu helaldir; bu haramdır” demeyin. Allah’a karşı yalan uyduranlar, kurtuluşa erişemezler.” (16/116). “Ey iman edenler, Allah’ın size helal kıldığı şeyleri, kendinize haram etmeyin ve Allah’ın koyduğu ahlaki sınırları aşmayın.” (5/87).

Dinler bu tehlikeden kaçarken,  kutsal kitaplar oluşurken gündemde olmayan veya icat edilmemiş, üretilmemiş yeni ve mahzurlu/zararlı şeylerin ve fiillerin meşrulaştırılması tehlikesine düşer. Yani yağmurdan kaçarken doluya tutulur. Örneğin Müslümanlar Kur’an’da bahsi geçen “riba/faiz”, içki/şarap, zina, domuz eti, kumar, ölü hayvan eti, kan, koruma altındaki sahibi olan menkul malın çalınması (hırsızlık) gibi şeyleri haram sayarlar. Kur’an’da veya hadislerde bahsi geçmeyen, onlara konu teşkil etmemiş, o gün gündemde olmayan şeyleri “haram” saymazlar. Bu durumda yürürlükte olan “otorite/şâri” kriteridir. Helalı ve haramı belirleyen kriter, fiillerin ve nesnelerin yukarıda bahsetmiş olduğumuz doğası ve insanın gerekçe/delil gösteren vicdanı olmaktan çıkıp tek başına “Şâri” olduğunda, bu sefer başlıkta adı geçen “hile-i şeriyye” ve “kitabına uydurma”lar devreye girmektedir. Bu da düpedüz kendini ve Tanrıyı kandırma girişimidir. Şâri’nin helal-haram koyma kriteri, nesnelerin tabii doğası (pis-temiz) ve ahlaki eylemlerin fitne-fesat-fücur-mazarrata veya saadet, hayır, bereket, menfaat, maslahat doğurmaları iken; dogmatik dinsel bilinçte bu, Şâri’nin sebepsiz, kaprisli (tavakkuf-taabbud-imtihan) keyfi iradesine dönüşmektedir. Kur’an, yiyecek ve içeceklerde “helal” ve “haram” koymanın gerekçesini “temizlik-fayda (tayyibat)” ve “pislik-zarar (habisat)” olarak koymuş ve buna muhalif olarak Kitap Ehli’nin keyfi bir şekilde veya işgüzarlık olsun diye müntesiplerine koymuş oldukları haramları/ağırlıkları-zincirleri/boyunbağlarını kaldırmıştır (7/157).

Günümüzde yiyecek ve içeceklerde temiz-faydalı ve pis-zararlı kriterlerine göre hangilerinin “helal” ve hangilerinin “haram” olduğunu din âlimleri-ilahiyatçılar, müftüler, hocalar değil; doktorlar, diyetisyenler, ziraat ve gıda mühendisleri belirlemelidirler. Genetiği değiştirilmiş, raf ömrünü uzatmak için aroma vb. katılarak üretilmiş yiyeceklerin ve içeceklerin zararlı-zararsız olanları ancak laboratuvar tahlilleri ile anlaşılabilmektedir.

Türkiye’de Siyasal Partiler Neden ‘Cemaat’leşiyor? (I)

BATI İCADI OLARAK CUMHURİYET VE DEMOKRASİ

Siyasal parti, Demokrasinin en temel unsurlarından biridir. Toplumun kültürel kimliği, ekonomik gelişmesi ve devletin yönetilmesi hususunda fikri, ideolojisi ve programı olan insanların bir araya gelerek oluşturdukları bir örgüttür. Seçimler sonucu iktidara gelir, ortak olur veya muhalefette kalarak programı doğrultusunda topluma, ülkeye, devlete hizmet eder. Demokrasi, doğası gereği “Tek Parti” değil; çok partili bir rejimdir. Parti, doğası gereği ortak akıl, istişare (şura) yolu ile fikir-çözüm üreten bir yapıdır. Demokrasi ve Parti, geleneksel Kilise ve Feodal bağlılıkların çözüldüğü, şehirleşmiş, mesleki olarak uzmanlaşmış ve bireyleşmiş toplumsal yapılarda ortaya çıkmış bir olgudur. Parti başkanı, kendine partinin iç tüzüğü gereği bazı yetkiler verilmiş bir temsilci ve sözcüdür. Başbakanlık yapacak bazı özel yeteneklerinin bulunması gerekir. Ancak Parti başkanı, karizmatik “Lider” niteliklerine sahip olsa da, düşüncelerini, partinin organlarından özgür tartışma ve oydaşma ile geçirir. Bir “Çoban” değildir. Cumhuriyet ve Demokrasi, bireysel ahlaki sorumluluklarını müdrik insanların oluşturdukları katılımcı rejimlerdir. Diğerleri, bireysel güç istenci veya toplumsal cehalet-sürü niteliklerinin ürünleridir. Cumhuriyet ve Demokrasi, Avrupa’da uzun süren Aristokrasi-Krallık, Feodalite ve Kilise egemenliğinin Fransız İhtilali ile sona erdirilmesinin akabinde Burjuva sınıfı tarafından geliştirilmiştir. Doğu toplumlarında ise, istisnasız, genellikle “Çoban-Sürü İlişkisi” siyasetin egemen kodudur.

TÜRKİYE’NİN SOSYOLOJİK GEÇMİŞİ-GENETİĞİ

Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlıdan gelen ve Aile-Kişi kültüne (Osmanoğulları) dayanan “Saltanat” rejiminin ilga edilmesi ile kurulmuştur. İlk otuz yılı, bu genetiğe yaslanan “Tek-Adam/Tek-Parti” rejimi ile idare edilmiştir. Türklerin tarihsel-toplumsal yaşam formasyonları “Asker”lik (Garnizon), Akraba-Kabile (Yedi sülale) ve Mezhep-Tarikattır. Cumhuriyet döneminde bunlara “Cemaat” ve göçten doğan “Hemşehricilik/Getto”lar eklenmiştir.

Türkler, asker bir millettir. Yani “emir-komuta” zincirine bağlı olarak hareket eder. Hakan, Han, Kağan, Başbuğ, siyasi ve aynı zamanda askeri bir otoritedir. Toplumun tümü de “Er” veya “Ordu”dur: “Bütün Türkler bir ordu/Katılmayan, “kaçak”tır/Töremizde yazılı/Harpten kaçan, alçaktır.” (Z.Gökalp). Kadınlar, evlendikleri zaman, buna: “Er’e gitmek” denir. Hoca, efendi, cenaze namazını kıldırırken, ölen kişi, eğer erkek ise, “Er-kişi niyetine” diye cemaate hatırlatma yapar.

Boylar-Soylar-Obalar halinde göçebelikten yerleşik hayata geçeli uzun bir süre geçmiş olmasına rağmen; tarım ve hayvancılık sürdüğü, endüstri ve şehirleşme gelişmediği için, akrabalık ve sülale/kabile-aşiret yapıları kolayca çözülmemiştir. Küfrederken “Yedi Sülale”nin işin içine karıştırılması, bunun ifadesidir. Evliliklerde akraba içi evlilikler korunmuştur. “Bizim kepeğimizi, bizim köpekler yesin” deyimi, bunu ifade eder.

“Dayanışma” anlamında “Mezhepçilik”, Türklerde daha ziyade Türkmen kökenli “Alevilik” olarak tezahür eder. Bunun sebebi ise, Alevilerin, Osmanlıda takibata uğratılmaları ve dini bağlamda aşağılanmalarıdır. Sünni iktidardan uzak tutulmalarıdır. Sünnilerin bu tavrı da, tersten “Mezhepçilik”tir. Bu sosyoloji, Cumhuriyet döneminde de çeşitli şekillerde devam etmektedir. Diyanet kurumu, “Sünniliği” esas alarak kurulmuştur. Sayın Erdoğan, Muhalefet partisinin başkanının “Alevi” kökenli oluşunu, aşağılama iması ile kendi seçmenlerine ilan etmiştir.
“Tarikat”, Türklerin en yaygın dini örgütlenme tarzıdır. Bir şeyhin etrafında örgütlenmiş müritler topluluğu, sıkı bir şekilde –sorgusuz-sualsiz- birbirine ve şeyhe bağlıdır. Bu bağlılık, siyasal otoriteye olan bağlılıktan daha sıcak ve güçlüdür. Bu örgütlenme tarzı, “dini” olduğu kadar, aynı zamanda “iktisadi”dir. Yoksul kitlelerin hayata tutunma vesilesi olmuştur: “Tekkeyi bekleyen, çorbayı içer.”
“Cemaat” yapıları, Cumhuriyet döneminde Şeriatın-Tarikatın ve Hilafetin ilga edilmesine ve seküler yaşam tarzı telkinlerine-baskılarına karşı ortaya çıkmış, “Tarikat” örgütlenmesine benzer, sosyolojik yapılardır. Reislerini “Hoca”, “Efendi”, “Hoca Efendi”, “Ağabeyi” diye çağırırlar. Dini ve –gizli olarak da siyasi- olan otoriteye ve kendi aralarında birbirlerine bağlılığı, tarikatlardakinin aynıdır.

Hemşehricilik, 1950 sonrası büyük şehirlere doğru oluşan göçün ürettiği dayanışma yapılarıdır. Önceleri, şehirlerin kıyılarında “Gecekondu” şeklinde gettolaşırken; daha sonraları “kentsel dönüşüm”den sonra apartmanlara (TOKİ) taşınsalar da, dernekler-vakıflar şeklinde varlıklarını sürdürmektedirler. İktisadi ve siyasi alanlarda birbirleri ile dayanışmakta ve yer yer “mafyöz” ilişkiler geliştirmektedirler.

Türkiye’de Siyasal Partiler Neden ‘Cemaat’leşiyor? (II)

SOSYOLOJİNİN SİYASAL TEZAHÜRLERİ

Bütün bu sosyolojik genetik, Türkiye’de demokratik kurumların geliştirilmesinin önündeki tarihsel-toplumsal, kültürel ve politik bagajdır. Tek-adam ve Tek Parti dönemini, “Devrim”den doğan, anlaşılabilir bir kırılma momenti olarak yorumlayabiliriz. 1950’den sonra resmen demokrasiye geçilmiş, muhafazakâr kitleler, Egeli bir çiftlik ağasının oğlu, seküler bir şahsın (Adnan Menderes) önderliğine bir “cemaat” şuuru ile bağlanmış ve onun haksız yere idam edilmesinden sonra, onu “Veli” mertebesine çıkarmıştır. Altmış ihtilalini yapan ordu kurmayları, kendi aralarında ideolojik bir “cemaat” gibi davranmış; ancak nispeten demokratik bir Anayasa yapmışlardır. 1970-80 arasındaki “sol-sağ” ideolojik örgütleme tarzları, demokratik olmaktan çok, “para-militer-militan”, hiyerarşik yapılardı. 1960-2000 arasında “Askeri Vesayet” otoritesi altında sağ-muhafazakâr kitleler, Demirel-Erbakan-Özal ve Türkeş önderliğinde demokrasi oyununu meşru yollardan sahici olarak oynamaya çalışmışlardır. Ancak, Demirel, parti “başkan”ı olduğu kadar “Baba”; Erbakan, “Hoca”; Türkeş ise, “Başbuğ”idi.

M. Kemal’in kurup iktidar yaptığı CHP, 1950 sonrasında “Kemalist” bir ideolojik cemaate dönüşmüş, parti içi demokrasiyi “Kurultay” lar ile sürdürmesine rağmen; muhafazakâr kitleler ile sağlıklı bir köprü kuramamıştır. “Karaoğlan” B. Ecevit’in karizmatik (dürüst-nazik) önderliği, CHP’ye kısa bir dönem iktidar olma şansı vermiş; D. Baykal’ın parti başkanlığı döneminde parti “Katır Kuyruğu”na dönüşmüştür. K. Kılıçdaroğlu’nun başkanlığında Aleviler, kendilerine sığınılacak siyasal bir liman elde etmiş; ancak parti, muhafazakâr kitleler ile sağlıklı bir bağı yine kuramamıştır. Kılıçdaroğlu’ nun bu yönde bir gayret gösterdiği gözlenmektedir. “Hata yaptık” ve “Muhafazakârlarla helalleşmemiz gerekir” ifadeleri, bunun göstergesidir.

1970’lerden itibaren Fethullah Gülen “Hoca Efendi”nin “Mehdilik” misyonu ile yaratmış olduğu “Paralel Yapı (The Cemaat)” hiyerarşik örgütlenmesi, devlet kurumlarına sızarak devleti içerden ele geçirmeye çalıştı ve sonunda Partneri Ak Partiye darbe yapma teşebbüsü ile sona erdi. (15-Temmuz-FETÖ). Ahlaki açıdan kendi içine kapalı ensest benzeri bir ilişki ağı oluşturan bu yapı, soru çalmada ve askeri bürokrasiye “kumpas”lar hazırlamada bir beis (kötülük) görmemiştir.

İki binli yılların başlarında kurulan ve merkez sağın dağılması ile bu boşluğu doldurarak iktidara gelen Ak Partisi, yirmi yıllık iktidarının ilk yarısında demokrasiyi daha da geliştirmiş ve politik partneri The Cemaat ile birlikte askeri vesayeti tasfiye etmiştir. Ancak, Ak Partisinin ikinci on yılında yukarıda saydığımız sosyolojik genetik tekrar nüksetmiş; parti, Sayın R. T. Erdoğan’ın karizmatik önderliğinde cemaatleşmeye-tarikatlaşmaya başlamıştır. Demokrasi, sadece seçim ve sandık olarak onaylanıp; sonrasında Sayın Erdoğan, kendi deyimi ile “çoban”lık rolüne soyunmuştur. Politik kültür olarak çobanlığın arkasında 1400 yıllık “Halife” ve “Sultan”, “Biat (koşulsuz itaat)” kodları bulunmaktadır. Son on yıldan itibaren parti içinde bir de “Bizim Uşaklar” olarak nitelenen Karadeniz bölgeciliği hâkim hale gelmiştir (“Bize her yer Trabzon”). Ayrıca bürokraside “partizanlık” ve “Akrabacılık” had safhaya ulaşmış durumdadır. Objektif sınavlarda alınan puanlara itibar etmeden, “Mülakat” ile partililerin, cemaat ve tarikatların akrabaları işe alınmaktadır. Erzurum’da KPSS sınavlarında birinci sırada olduğu halde mülakatlarda elenip işe giremeyen genç, bir tür “Nurcu” cemaati olan “Kırkıncı Hoca”ya intisap ederek iş bulduktan sonra: “Birinci olduğumda iş bulamıyordum; “Kırkıncı” olunca buldum” demiştir. Bu ifade, bugünkü Türkiye’yi özetler niteliktedir. Bu gidişattan rahatsız olan A. Davutoğlu ve Ali Babacan, ayrılarak yeni partiler kurdular.

SONUÇ

Seçim ve sandık, demokrasinin “Elif-Ba”sıdır. Ahlaki bir fazilet olarak demokrasi yani ortak akıl, şura, kurumsal yapılar, emaneti ehline tevdi etmek, kuvvetler ayrılığı, yasama ve yürütmede uzlaşma/konsensüs/icma arayışı, muhalefetin denetleme sorumluluğu, bütçe hakkı (vergilerin nerelere harcandığını vatandaşın sorgulaması) çoğulculuk…tur. Batı, bu kurumları, uzun bir tecrübe sürecinde yaşadığı iç çatışmalardan damıtarak geliştirmiştir. Bizim demokrasiyi içselleştirmemiz için daha bir fırın ekmek yememiz gerekiyor. Demokrasi, her iklimde yetişen bir bitki değildir. İradi-ahlaki bir çaba ve kültürel iklim/atmosfer, eğitim gerektiriyor. Türkiye’nin, Osmanlı bakiyesi, çok etnisiteli, Müslüman toplulukların sığındığı bir ülke olması, demokrasiyi, vatandaşlığı, uzlaşıyı kurmanın bir dinamosu/avantajı olması gerekirken; yukarıda bahsi geçen sosyolojik genetikten dolayı, demokrasiye köstek olmaya devam etmektedir. Kürt sorununun bir türlü çözülemeyişi, bunun göstergesidir.

‘İhanet’ ve ‘İşbirlikçilik’in Sebebi Olarak Aile İçi Şiddet

1- TEORİK ÇERÇEVE

Politik birer kavram olan “İhanet” ve “İşbirlikçilik”, kendi toplumu veya devleti aleyhine kişisel veya grupsal menfaati uğruna, yabancılarla işbirliğini veya içinde yaşadığı devletin-toplumun aleyhine, onların menfaatine olacak şekilde hareket etmeyi ifade eder. Bu tutumun arkasında çıkar güdüsü olabileceği gibi, ideolojik nedenler de olabilir. Vatanseverlik veya Milliyetçilik duyguları taşımayan, kişisel veya grupsal çıkarlarını, içinde yaşadığı devletin veya toplumun aleyhine olacak şekilde önceleyen insanların bu tutumları, normal olarak/ahlaksızlık olarak kınanır ve aşağılanır. Ajanlık, böyle bir şeydir. Her toplumda –azınlık- olarak böyle insanlara rastlanır. Bizim üzerinde duracağımız konu bu değil. Bizim üzerinde duracağımız konu, Kendi devleti veya bu devleti yöneten iktidara karşı toplumun hatırı sayılır bir kesiminin veya muhalefetin, iktidar aleyhine başka devletler ile işbirliğine yeltenmesinin arkasında iktidar ile bu toplum kesimleri arasındaki yukarıdan aşağıya doğru yaşanabilen baskı ve şiddet ilişkisidir. Tek yanlı, zora dayanan bu ilişkinin sebebi, grupsal (aile, kabile, mezhep, din, ordu, parti…) çıkar olabileceği gibi; ideolojik farklılık da olabilir. Bu tutuma genellikle Tek Parti, Askeri, Kabilevi, Totaliter yönetimlerin olduğu toplumlarda rastlanır.

Aile, akraba, kabile, millet, mezhep, din ve devlete bağlılık, insani yaşama formasyonlarıdır. Medeni toplum, bu bağlılıkların birbiri ile dengelendiği; birine bağlılığın, diğerinin aleyhine olmadığı, ona zarar vermediği toplumdur. Kur’an şöyle der: “Ey iman edenler, kendiniz, ana-babanız ve akrabalarınız olsa da Allah için şahitlik yaparak adaleti ayakta tutun. Muhataplarınız zengin veya fakir de olsalar, adaletten ayrılmayın. Çünkü Allah, bu ikisine sizden daha yakındır. Adaleti yerine getirmede hevanıza (başıboş arzular) uymayın. Eğer şahitlik yapmaktan çekinir veya sahtekârlık yaparsanız, Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (4/135).

Aile baskısından dolayı Anadolu’da erkek veya kız çocukların evden kaçtıkları bilinmektedir. Bazı kız çocuklarının da, sevmediği bir erkekle evlendirilmek istenmesi durumlarında sevdiği erkeğe kaçtığı da bir olgudur. Ensest ilişkilerin de, mağdurlar tarafından itiraf edilmesi zor olduğu için, gizli kalan bir olgu olarak yaşandığı ve zamanla psiko-patolojik olarak dışa vurduğu bilinmektedir. Demem o ki, politik düzlemde de iktidar ve muhalefet, demokratik olarak meşru kurumsal yapılara kavuşturulmamış ise; iktidar, diğer toplum kesimlerine baskı ve zulüm yapıyorsa; mağdurlar, yabancı-dış güçler ile kolayca ilişkiye/işbirliğine girebilmekte ve kendi devletlerine ve siyasal iktidara karşı “hainlik” yapabilmektedirler. Siyasal baskılardan dolayı “mülteci” durumuna düşmüş insanlarda da bu tutum oldukça yaygındır. Avrupa ve ABD, Demokrasiyi, Hukuk Devletini, Laikliği ve İnsan Haklarını kendi içinde yerleştirerek bundan kurtulmuştur. Ancak, dünyanın her yerinden hainlerle ve işbirlikçilerle iş tutmayı dış politika açısından yeğlemektedir.

Maiyyetinde bulunan kişilere şiddet uygulayan bir babanın veya politik bir liderin psikoanalizini Erich Fromm şöyle izah etmektedir: “Freud, içimizdeki gerçeklerden büyük bir kısmının bilinçli olmadığını; buna karşın, bilinçli olanların da gerçek olmadığını farketmiştir… Şiddete eğilimli olduğu için çocuklarını döven bir baba, genellikle çocuklarına erdemli olmayı öğretmenin ve onları kötülüklerden korumanın en iyi yolunun bu olduğuna inandığı için çocuklarını cezalandırdığını söyler. Aslında baba, sadist doyumunun farkında olmadığı gibi, çocuklarını eğitmenin tek doğru yolunun bu olduğunu ve bir baba olarak sadece görevini yaptığı inancındadır. Başka bir örnek olarak savaşçı bir lider üzerinde de durulabilir. Böyle bir lider, güttüğü politikanın ve aldığı kararların temelinde vatanseverlik duygusu ve yurduna hizmet sorumluluğu gibi yüce ülkülerin yattığına içtenlikle inanmasına karşın gerçekte kendine onur sağlamak amacıyla böyle davranıyor olabilir.” (Erich Fromm, Çağımızın Özgürlük sorunları. Çev: Bozkurt Güvenç. İst. 1973. s 110-111)

Bu konuda G. Jung ise şöyle diyor:

“Hükumetin en yüksek konumunda bulunan kişiler, devlet politikası kisvesi altında devletin öğretilerini kendi iradeleri doğrultusunda manipüle ederek kendi bireyliklerini işe koşabilirler. Ama böylesi bireyler, topluma kendi değerlerini ve dolayısıyla devlet politikasının kendisini dikte eden “Üstinsan” benzeri kişiler, kendi kurgularının köleleri olmaya daha meyillidirler. Lider, neredeyse her zaman kendi şişkin ego-bilincinin kurbanı olur. Bu, tüm ulusun bir koyun sürüsü olduğu, kendilerini iyi eyleme yönlendirmesi için her zaman bir çobana ihtiyaç duyduğu anlamına gelir. Bir süre sonra çobanın kadroları sert bir yönetime geçer ve çobanlar kurda dönüşür.” (Lucy Huskinson, Nietzsche ve Jung. çev: M. Çetin. İst. 2021, s. 192)

Benzer bir durumun grup üyeliklerinde de ortaya çıkabildiğini Fromm şöyle izah ediyor: “Bir kişinin içinde yer aldığı toplumu, grubu, cemaati, tarikatı eleştirel bir göz ile değerlendirebilmesi için, ensest türü bağlarını koparmış olması gerekir. İster ilkel kabilevi, ister ulusal, isterse dinsel yapılarda olsunlar toplulukların çoğu, kendi varlıklarını sürdürmek ve önderlerinin gücünü yüceltmek isterler. Üyelerini, grubun dışında yer alan ve kendileri ile çatışan başkalarına karşı ayağa kaldırmak için üyelerinin yapısında var olan ahlak duygusunu sömürürler. Ama bir yandan da üyelerinin ahlak duygusunu ve yargılama yeteneğini boğmak için, kişiyi kendi grubunun ahlaksal tutsağı durumuna getiren ensest türü bağlardan yararlanırlar. Böylece kişiler, ahlak ilkeleri başkalarınca çiğnendiğinde şiddetle karşı çıkarken; aynı ilkelerin kendi gruplarınca çiğnenmesine ses çıkarmaz duruma gelirler.” (E. Fromm, Psikanaliz ve Din. Çev: Ş. Alpagut. İst. 1990. S. 82)

2- ORTADOĞU’DAN ÖRNEKLER

Bu duruma, örneğin Ortadoğu’nun totaliter rejimlerinde sıkça rastlanır. Bazı örnekler verelim. İran’da Şah rejimi, muhaliflere şiddetle muamele ettiği için, Ayetullah Humeyni Fransa’ya yerleşti. Fransa, onu korudu ve sonunda uçakla Tahran’a indirdi ve devrim gerçekleşti. Devrimden sonra muhalifler, dünyanın değişik ülkelerine giderek gittikleri ülkelerin istihbarat örgütleri ile işbirliğine girerek devrimi devirmek için faaliyetlere giriştiler. Irakta Saddam, muhaliflere zulmetti, muhalifler, başta ABD ve İsrail olmak üzere dış güçlerin istihbarat örgütleri ile ilişkiye girerek onun devrilmesi için çalıştılar. Afganistan’da Babrak Karmal, Rusya ile ideolojik işbirliğine girerek mevcut rejimi devirdi. Arkasından mücahitler, ABD ile işbirliğine girip onu devirdiler, Daha sonraları ABD, Afganistan’daki rejimi içerden bulduğu işbirlikçilerin (H. Karzai) de yardımı ile devirdi. Sonunda Taliban, Pakistan ile girdiği etnik-dinsel işbirliği ile ABD’nin desteklediği yönetimi devirdi. Libya’da Muammer Kaddafi’yi muhalifler, Fransa ve ABD’nin desteği ile devirdiler. Suriye’deki totaliter rejim, muhaliflerin başka ülkelerin desteği ile devrilmeye çalışıldı, başarılı olunamadı. Yemen’de benzer durum yaşandı; iç savaş, “işbirlikçilik” ve “ihanet”ler hala devam ediyor…

3- TÜRKİYE’DE DURUM

Türkiye’de tek parti yönetiminin yarattığı baskı, dinsel kesimde belli bir içerleme ve uçuklama yaratmıştır. Ancak muhalefet, daima meşru-demokratik yollardan mücadele etmeyi tercih etmiştir. 1961 askeri darbesinden sonra oluşturulan askeri vesayet rejimine karşı Ana muhalefet, yine demokratik yollardan mücadele etmeyi tercih ederken; “The Cemaat”, ABD ile işbirlikçiliğine girmiş, meşru yollardan seçilmiş ve kendisi gibi muhafazakâr olan iktidarı darbe ile devirmeye kalkışmıştır (FETÖ). Önceleri Kürtler üzerinde tek parti yönetimi ve askeri vesayet rejimi tarafından belli oranda bir baskı yaratılmış; ikibinlerden sonra muhafazakâr iktidar bu baskıyı azaltmaya başlamıştır. Ancak, 1980’lerde kurulan PKK, İsrail ve ABD ile işbirliğine girerek terör ve bölücülük politikası yürütmeye başlamıştır.

4- SONUÇ

Demokratik yollardan seçilen muhafazakâr iktidarın yirmi yıldır iktidarda olması, şimdilerde muhalefetin bazı unsurlarını FETÖ, PKK ve ABD ile işbirliğine yönlendirmektedir. Türkiye’de demokratik prosedürler yerleşmiş ve aktiftir. Muhalefete tavsiyem, bu yollara tevessül etmemeleridir. İçerde baskı hissediyorlarsa bunu, Türkiye halkına şikâyet etmeleridir. Halkımızın sağduyusu, bunu kavrayacak ve aşacak kapasitededir. İktidara tavsiyem de, kendilerine muhalif olan her çıkışı “ihanet” ve “işbirlikçilik” ile yaftalamamalarıdır. Muhalefeti, yabancıların kucağına itmek, marifet değildir. Marifet, muhalefeti “yerli” yerinde tutmaktır.

Karar Gazetesi Röportaj: Hasan Hanefi’nin Ardından (1. Bölüm)

İslami sol hareketinin kurucusu, Mısırlı yenilikçi düşünür Prof. Dr. Hasan Hanefi 21 Ekim’de Kahire’de vefat etti. İslam düşünce dünyasında ilk kez 1940’larda, sosyalizmin yükselişte olduğu bir dönemde Suriyeli Mustafa Sibai tarafından gündeme getirilen ‘İslami sol’ yorumu Şiilikte de İranlı sosyolog Ali Şeriati ile anılıyor. Prof. Dr. Hanefi ise Sünnilikte bu yorumu yapan, İslami sol hareketinin kurucusu olarak ardında iz bırakan bir isim. Yaşamı boyunca 60’ya yakın eser ortaya koyduğu halde Türkçede ne yazık ki yalnız 6 kitabı bulunan Hanefi’yi, onu Türkiye’deki düşünce dünyasına tanıtan bir isim olan Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. İlhami Güler ile konuştuk.

Saliha Sultan

hasan-hanefi.jpgProf. Dr. Hasan Hanefi

İlhami hocam, öncelikle Hanefi’nin ‘İslami sol’ söyleminin arka planındaki düşüncesi neydi, anlatabilir misiniz?

Hanefi bu söylemi özellikle Filistin’in İsrail tarafından işgal edilmesine, İslam dünyasının Batı tarafından sömürge haline getirilmiş olmasına karşı, İslam’ın özünün haktan, hukuktan, emekten yana olduğunu öne çıkarmak için oluşturmuştu. Bu konular esas İslam’ın sorunudur demek istiyordu. Arap dünyasında biliyorsunuz iktisadi bir sınıfın hegemonyası söz konusu. Bu söylem, onların hegemonyasındaki kitlelerin haklarını savunma amaçlı bir söylemdi. Dogmatik bir düşünce yerine, aklı, tecrübeyi, tümevarımı esas alan bir düşüncenin İslam’ın özünde olduğunu vurgulayan bir görüştü. Yani çağın gerçekliğini takip etme, ondan kopmama anlamında… Ancak Hanefi Sovyetler Birliği’nin yani sosyalizmin çöküşünden sonra artık sol jargonunu artık kullanmamaya, ‘aydınlanmış İslam’ kavramını kullanmaya başladı.

Bizdeki İslami düşünce dünyasında geleneksel ekolü sürdüren isimler negatif olarak ele alır bu kavramı. Hanefi’nin bu ‘aydınlanmış İslam’ kavramı Arap dünyasında nasıl karşılandı?

‘Aydınlanma’ kavramı Arap dünyasında pozitiftir. Yeniliği ima eder. Kendi çağdaşları Muhammed Arkon, Muhammed Abid Cabiri, Taha Abdurrahman, Nasr Ebu Zeyd gibi isimler de bu yenilikçi ekoldeydi. Fakat Hanefi aynı zamanda politik bir yanı, ideolojisi de olan bir isim olarak diğerlerinden ayrılır. Hanefi’nin projesi genel anlamda İslam düşüncesini yenileme üzerineydi. Çünkü Ehl-i Hadis ekolü metni ve dogmayı merkez alır, Hanefi bu düşüncenin Orta Çağlarda o günün toplumsal koşullarına göre şekillendiğini savunur. Ama o dönemde rey ehli dediğimiz vicdanı, vakayı, düşünceyi, tümevarımı, olguyu da esas alan bir düşüncenin de ortaya çıktığını fakat aktif olamadığını belirterek, bugünkü İslam dünyasının bu düşünceye ihtiyacı olduğunu savunur. Yenilenmeyi bu ekol damarı üzerinden güncellemeye, aktif hale getirmeye çalışmıştır.

İNSANIN İHTİYACINI DİKKATE ALAN BİR DÜŞÜNCE ORTAYA KOYDU

Hanefi’nin bu projesinin üç ayaktan oluştuğunu biliyoruz. Özetle neydi üzerinde durduğu konular?

Evet üç ayaktan oluşuyor. İlki geleneksel kültür karşısında konumumuz ne olacak sorusu üzerinedir. İkincisi çağdaş Batı karşısında düşüncemiz ne olacak, üçüncüsü ise İslam dünyasının ve Mısır’ın bugün içinde bulunduğu gerçeklik yani vaka karşısında takınacağı tutum ne olacak… Kitaplarının hepsinde bunları anlatıyor.

İlkinde, yani geleneksel kültür karşısındaki tutum konusunu ise dört maddede ele alıyor. Kelam, felsefe, fıkıh ve tasavvufun yenilenmesi üzerine düşüncelerini yazıyor.

Kelam hakkındaki ‘Akideden Devrime’ kitabında Eş’ariliği ve tasavvufu esas alan geleneksel Sünniliği kritik ediyor, yerine Mu’tezileliği, akılcılığı, gerçekliği esas alan bir teolojinin oluşturulması gerektiğini savunuyor.

Felsefe konusunda ise 9 cilt ‘Nakilden Yaratmaya’ adlı bir çalışması var. Bunda da klasik İslam felsefesinin içeriklerin arkaik kaldığını belirtiyor ve nasıl yeni bir felsefeyi inşa edebileceğimizi anlatıyor.

‘Nastan Vakaya’ adlı iki ciltlik fıkıh çalışmasında ise, geleneksel fıkıhın nastan hareketle hüküm verdiğini belirterek, bugün vakadan, yani bugünün gerçekliğinden yola çıkan bir fıkıh kurulması gerektiğini, yani metropolün sorunlarının bu yolla nasıl çözülebileceğini ele alıyor. Tasavvufla ilgili ise ‘Fenadan Bekaya’ adlı bir çalışması var. Tasavvufun dünyadan el etek çekme gibi negatif içeriklerin bugünün ihtiyacı olan ama aynı zamanda insanın sezgisel kapasitesini de göz önünde bulunduracak, toplumsal, iktisadi, siyasi sorunları derinden sezerek toplumların devam etmesini sağlayacak çözümler üretmesi gerektiğini savunuyor. Yani tanrıyı ve ahireti esas alan düşünce yerine, insan ihtiyaçlarını, gerçekliğini dikkate alan bir düşünce tarzı ortaya koyuyor.

Kur’anla ilgili de ‘Vahiy ve Vaka’ başlıklı bir makalesi var. Kur’an-ı Kerim döneminde ayetlerin bir toplumsal gerçekliği esas olarak oluştuğunu, yukarı ve aşağı arasında bir diyalektik yani diyalog olduğunu savunuyor. Tanrının kelamında insanların sözlerini iktibas ettiğini ve onları yorumladığını söyleyerek ‘Kur’an sadece gökten inmedi aynı zamanda yerden bitti’ diyor. Yani Kur’an dogmatik değil, aynı zamanda insani bir şey diyor. Mesela bir örnekte Allah’ın toplumdan soru aldığını hatırlatarak ‘Sana ayın hallerinden soruyorlar’ gibi ayetleri örnek göstererek, insanlara cevap verdiğini belirtiyor. Ve ‘Allah bugün konuşsaydı nasıl konuşurdu?’ sorusuna ‘Sana Filistin’den soruyorlar’ diyebilirdi ve Filistinli çocukları kastederek ‘Taş atmaya devam edin’ diye ayet inebilirdi diyor. Yani bugünkü vakalarda da Kur’an tarzında düşünmemiz gerektiğini söylüyor işin gerçeği.

“KUR’AN SADECE GÖKTEN İNMEDİ AYNI ZAMANDA YERDEN BİTTİ”

Kur’an-ı Kerim’e yönelik ‘yenilikçi’ bakış açısı neydi?

Kur’anla ilgili ‘Vahiy ve Vaka’ başlıklı bir makalesi var. Kur’an-ı Kerim döneminde ayetlerin bir toplumsal gerçekliği esas alarak oluştuğunu, yukarı ve aşağı arasında bir diyalektik yani diyalog olduğunu savunuyor. Tanrının kelamında insanların sözlerini iktibas ettiğini ve onları yorumladığını söyleyerek “Kur’an sadece gökten inmedi aynı zamanda yerden bitti” diyor. Yani Kur’an dogmatik değil, aynı zamanda insani bir şey diyor. Mesela bir örnekte Allah’ın toplumdan soru aldığını hatırlatarak ‘Sana ayın hallerinden soruyorlar’ gibi ayetleri örnek göstererek, ‘Allah bugün konuşsaydı nasıl konuşurdu?’ sorusuna “Sana Filistin’den soruyorlar diyebilirdi ve Filistinli çocukları kastederek ‘Taş atmaya devam edin’ diye ayet inebilirdi” diyor. Yani bugünkü vakalarda da Kur’an tarzında düşünmemiz gerektiğini söylüyor işin gerçeği.

‘BATI BİLİMİN NESNESİ HALİNE GETİRİLMELİ’ DEDİ

Projesinin ikinci ayağı günümüzün önemli meselelerinden biri hala. Çağdaş Batı karşısında düşüncemiz ne olacak? Ne öneriyordu?

Bu konuda 800 sayfalık ‘Oksitandalizme Giriş’ adlı bir eseri var. Oryantalizmin İslam dünyasını ve dünyanın her yerini kendine nesne yaptığını vurgulayarak “Onlar alim oldu biz öğrenci” diyor. Bugünkü Müslüman dünyasının entelektüellerin özgüvenle Batı’yı bilimin nesnesi haline getirmesi gerektiğini savunuyor ancak bir şart koşuyor burada, ‘Onlar sürekli tepeden bakarak yaptılar, biz daha hakkaniyetli, araya mesafe koyarak onların hatalarını da doğrularını da gören bir disiplin oluşturmalıyız” diyor. Batı biliyorsunuz kendini tarihin sonu olarak lanse ediyor. Hanefi, bunu ortadan kaldıracak, Batı’ya haddini bildiren, insanlığı bugün getirdikleri yerin hayırhah olmadığını anlatacak bir disiplin öneriyor.

ilhani.jpg(Prof. Dr. İlhami Güler ve Saliha Sultan)