Türkiye’de Laik ve Solcuların Entelektüel-Etik Karnesi

Sosyoloğumuz Besim F. Dellaloğlu, Poetik ve Politik adlı eserinde Batı toplumlarının kültürel ve politik değişmesinin “Devrim” den ziyade; Rönesans, Reform, Aydınlanma, Sekülerizm, Muhafazakârlık kavramları ile toplumların tarihi ve geleneği ile eleştirel ve diyalektik ilişki içinde, parça parça ve tedrici olarak, herkesin okuduğu-paylaştığı “Klasik”ler ve “Kanon”lar yaratarak gerçekleştiğini ortaya koyar. Sağlıklı olan da budur. Marxist, İtalyan düşünür Althusser de, toplumun “Organik Aydınları”ndan bahseder. Organik aydınlar, geleneğin -Sunî/Devrimci değil-; yaratıcı ve organik yenilenmesini yaparlar. Cumhuriyet döneminde “İstiklal Marşı”, “Kur’an Meali”, “Ezan”, “Yemen Türküsü” dışında toplumun tümünün okuduğu veya dinlediği bir “Kanon/Klasik” oluşturulamamıştır. Ayrıca, sekülerler nezdinde “Nutuk”; Solcular nezdinde ise “Kapital”, kanon/klasik hüviyetini haizdir.

Meşrutiyet ve Tanzimat süreçlerinde de -epeyce geç kalmış olarak- Osmanlı aydınları bunu yapmaya çalışıyorlardı: “Üç Tarz-ı Siyaset” (Batıcılar, Türkçüler ve İslamcılar). Araya Birinci Dünya Savaşı’nın girmesi, Osmanlı’nın yıkılması ve Kurtuluş Savaşı’nı verme mecburiyetinde kalışımız, bu süreci akamete uğrattı. İttihat ve Terakki Partisi’nde toplanan Batıcı ve Türkçü asker ve aydınlardan “Batıcı”ların (M. Kemal ve arkadaşları) hegemonyasında radikal “Devrim”ler yapılarak seküler bir “Ulus Devlet” olarak Türkiye Cumhuriyeti kuruldu. Gelenek (Şeriat-Hilafet ve Tarikat) toptan ilga edildi. Batıcı ve Milliyetçi (Türkçü) aydınların, ontolojik var-kalma (Conatus Essendi/Spinoza) güdüsünü anlamak mümkün olsa da; giriştikleri işin, dünyada çok nadir olarak (Fransız Devrimi, Rus/Ekim Devrimi, Çin/Kültür Devrimi) girişilen bir macera olduğu malumdur: “Kimlik/Kültür Değiştirme”, “Toplum Mühendisliği”, “Jakobenizm”. Bunların içinde en kansız olanı da, “Türk Devrimi”dir.

Laikler

Yenilmiş bir toplumun, donmuş bir kültürün çocuklarının köklerinden koparak, egemen Batı kültürünü taklit yolu ile içine girdikleri bu yeni süreç, hayli sancılı olmuştur. Muhafazakâr halk yığınlarında ciddi bir uçuklama ve içerleme yaratmış; halkın çoğunluğu, -isyan etmese de- bu sürece gönüllü olarak katılmamıştır. Şair N. Fazıl Kısakürek’in “Sakarya (Anadolu)” şiiri/türküsü/ağıtı, bu içerlemeyi dile getirir: “…Bir şapka, bir maymun, bir eldiven ve inkılap.”

Devrime rağmen, bu süreci geleneksel kültür/kimlik köklerine bağlı olarak sürdürmek gerektiğini savunan aydınlar olmuştur. Erken dönemlerde Ziya Gökalp, Hamdi Tanpınar, Yakup Kadri, Fuat Köprülü, İsmail Hakkı Baltacı, Peyami Sefa, Şemsettin Günaltay, Hasan Ali Yücel, Mümtaz Turhan; geç dönemlerde Sabri Ülgener, Şerif Mardin, Fuat Sezgin, Alev Alatlı…, “Kökü mazide olan âti” sloganı ile, “Batı tarzı” bir modernleşmeyi savunmuşlardır.

Devrimin mottosu “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir.” olmasına rağmen; kurulan yeni üniversiteler, -ruh taklitçi olduğu için-, ne fen bilimlerinde ne de sosyal bilimlerde -sponsorluktan öte-, meraktan doğan ciddi bir başarı ortaya koyamamışlardır. Sanat ve mimari alanlarında da benzer bir başarısızlık söz konusudur. Erken dönemde devrim, taraftarlarında seküler-etik bir romantizm (Köy Enstitüleri) yaratmış olsa da (Vatanperverlik); fazla uzun sürmemiştir. Toprağın, Ruh’la olan metafizik bağı, derin olarak kavranamadığı için, “Yurttan Sesler” ya işitilmemiş veya “gürültü” olarak algılanıp bakımı ve sağaltımı yapılmamıştır. Genel olarak “yeni seslere” kulak kabartılmıştır.

Kurucu önder M. Kemal, son derece gerçekçi ve pragmatik bir kişilik olduğu halde; dogmatik bir “kişi kültü”ne dönüştürülerek (Atatürk), yaptıkları dondurulmuş ve dogmatik bir “ideoloji”ye dönüştürülmüştür (“Atatürkçülük/Kemalizm”). Türk tarihinin bir “parçası” olarak yaptıklarının değeri, eleştirel olarak ele alınamamış, hakkı ile takdir edilememiş, işlenmemiş ve ilerletilememiştir. Devrim, ancak bilge kişilerin elinde başarılı olur; dogmatik politik muhterislerin ellerinde kangrene dönüşür. Askeri bürokrasi, -onun “Ehli- Beyt”i olarak-, onun sembolik kapital değerini, politik olarak “Askeri Vesayete (Darbe-Müdahale)” ve ekonomik olarak da kurumsal konformizme (“Ordu Evleri”) dönüştürmüştür.

Solcular

Cumhuriyet döneminde oluşan Sol ideoloji de, Çağdaşlık/Batıcılık/Laikçilik gibi, katı-dogmatik bir veçheye bürünmüştür. “Bilimsel Sosyalizm”, “Tarihsel Materyalizm” ve “Alt Yapı-Üst Yapı” dogmaları, asla aşılamamıştır. “Frankfurt Okulu/Eleştirel Teori (T. Adorno, M. Horkheimer, J. Habermas, H. Marcuse, W. Benjamin, R. Luxemburg…)”, Türkiye’de pek fazla yankı bulmamıştır.

Komünist Parti, oluştuğu her toplumda, Tanrı’nın veya Kilisenin rolünü gasp etmiştir. Parti, kişisel yaşamı totaliter bir şekilde belirleyerek bireyleri ve toplumu karınca veya koyun sürüsüne dönüştürmüştür. Sonuna kadar “ideoloji” olan bir gövdeye “bilim” maskesi takmak, militanlara havariler veya sahabeler gibi bir kesinlik/hakikat ve üstünlük rüçhaniyeti vermiştir. Marxist düşünür Alain Badiou’nun dediği gibi hakikate -“bilim” iddiasında bulunarak- taklit yolu ile haiz olunduğu ve onu herkese teşmil etme ayartısı, kötülüğün/terörün/şiddetin temel kaynaklarından biridir. (A. Badiou, Etik, çev: T. Birkan. İst. 2016. S. 92). Marxizm, görünüşte bir eşitlik ve adalet arayışı iken; derinde/bilinçaltında çoğu zaman -Nietzsche’nin vurguladığı gibi- ayak takımının, zayıfların (proletarya) haset, kin, hınç, intikam, başkaları üzerinde tahakküm kurma, güç istenci ve tepesi her an atmaya hazır şiddet tutkusunun totalitarizmi olmuştur. Grup aidiyetinin verdiği huzur ve Mesihçi bir kibir, Marxist ideolojinin albenileridir.

Erken dönemde Hikmet Kıvılcımlı, Kemal Tahir, Mihri Belli, Nurettin Topçu; geç dönemlerde Atilla İlhan, İhsan Eliaçık gibi yerli değerlerle sosyalizmi sentezleme girişimleri olsa da; genel olarak Türk Solu, taklitçi ve dogmatik olmuştur. Şair Nazım Hikmet, şiirlerinde Anadolu ruhunu, kuru bir “Materyalizm” ile sentezleme garabetini işlemiştir. 60’lı ve 70’li yıllarda genç kuşaklar üzerinde hayli etkili olan sol ideoloji, “Devrimci/Öncü Şiddet” yorumunu benimseyerek, ciddi düzeyde militan bir terör estirilmiştir. (“Anarşi(s)t”). Leninist-Stalinist/Rusçu, Maoist (Goşist) ve Enver Hocacı (Pırasacı)… bin bir çeşit, her biri diğerinden kesin/keskin fraksiyonlar oluşmuştur. NATO ve Amerikan Emperyalizmine karşı ahlaki-politik bir duruş sergilemiş olsa da; Sovyetler Birliği’ne karşı aynı tutum sergilenememiştir.

1960-80 arası düşünce, sanat, edebiyat, roman, şiir, sinema alanlarında sol entelektüellerin diğerlerine nispetle görece üstünlüğünü kabul etmek gerekir.

1980’lerden itibaren Sovyet Rusya’nın ve Komünizmin çökmesi ile birlikte, Türk solu da entelektüel hegemonyasını kaybetmiştir. “Eski Tüfek” solcular, melankolik bir konformizme savrulmuşlardır. Eski “Mücahit”lerin, sonraları “Para”ya kavuşmaları gibi; onlar da, “Biraz da biz ölelim” moduna girmişlerdir. Bu arada “Birikim” dergisi ve “İletişim” yayınları etrafında kümelenen grup, varlığını hâlâ sürdürmektedir.

Sonuç

Gerek laiklerin gerekse solcuların, yerli değerleri ve Muhafazakârları muhatap olarak alıp ciddi bir şekilde “eleştirme” yerine “aşağılama”ları (irtica-mürteci söylemi), tarihi süreç içinde onlarda bir kin/hınç ve intikam duygusu yarattı. Son 20 yıldır AK Parti ve onun lideri sayın Erdoğan üzerinden şikâyet edilen “Kutuplaştırıcı/ayrıştırıcı/nefret söylemi”, işte bu geçmişin rövanşıdır, dışavurumudur. Umarım, bu badireyi atlatarak sağlıklı bir iletişim ve diyalog dili geliştirerek ortak “Kanon” ve “Klasik”ler yaratabiliriz. Toplumlar, gaflete düşerek askeri, ekonomik, politik, teknolojik alanlarda yenilgiye uğrayabilirler, kaybedebilirler. Osmanlı toplumu da böyle olmuştur. Önemli olan, toplumsal birliğin dağılmaması veya korunmasıdır. Osmanlı’nın siyasal aklı, dili ve dini birbirinden farklı milyonlarca insanı yüzyıllarca bir arada tutmayı başarmıştır. Bir toplumda politik-kültürel ihtilafların olması da normaldir. Önemli olan, herkesin iştirak edebileceği, kanon ve klasik yaratacak ahlaki ilkeleri ayakta tutabilmektir: Allah, her zaman “sizin ile, düşman olduğunuz kimseler arasına bir sevgi/yakınlık koyabilir. (60/7)”. Daha da önemli olan, şu ilahi çağrıya kulak asabilmektir: “Hep birlikte Allah’ın ipine (evrensel ahlak ilkelerine -İG) sımsıkı sarılın; parçalanıp bölünmeyin. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşmanlar idiniz de O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte onun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de; O, sizi oradan kurtarmıştı. Allah, ayetlerini, sizlere böyle açıkça bildiriyor ki, doğru yola erişesiniz.” (3/103).

Türkiye’de ‘İslamcılık’ın Ahlaki Karnesi

Hilafet-Şeriat-Tarikat kurumları ile varlığını sürdüren Osmanlı İmparatorluğu, Sanayi Devriminden sonra Batı ve Rusya tarafından saldırılara uğradı. Bu saldırılara karşı koyamayıp parçalanma sürecine giren imparatorluğu kurtarmak için “Üç Tarz-ı Siyaset” geliştirildi: Batıcılık, İslamcılık ve Türkçülük. İslamcılık ideolojisini II. Abdülhamit öncülüğünde “Sebilurreşat”, “Sırat-ı Müstakim”, “Volkan”, “İslam” … mecmuaları etrafında kümelenen aydınlar savundu. Abdülhamit, Batıcı ve Türkçü ağırlıklı “İttihat ve Terakki” partisi tarafından tahtından indirildi. Birinci Dünya savaşına sokulan devlet, dağıldı. Ülke işgal edildi. M. Kemal’in öncülüğünde Milli Mücadele başlatıldı. Bugünkü topraklarımız kurtarılarak bir dizi politik-kültürel devrimlerle bugünkü devletimiz Türkiye Cumhuriyeti kuruldu. Şeriat, Hilafet, Tarikat lağvedilerek seküler bir ulus devlet kuruldu. Bu yazıda Cumhuriyet döneminde tekrar yeşeren “İslamcılık” politik ideolojisinin ahlaki performansı üzerinde duracağız.

1- İKİ BİNLİ YILLARIN BAŞINA KADARKİ DURUM

İslamcıların entelektüel performansı devleti ve düzeni kurtarmaya yetmedi. Buna şahit olan Batıcılar ve Türkçüler, yeni devleti çağın egemen paradigması olan Milliyetçilik ve Seküler değerler üzerine kurdular. Şeriat, Hilafet ve Tarikat ilga edildiği gibi; toplumun bazı dinsel sembolik-kültürel kapitalleri ile de oynandı. Ezan, Türkçeye çevrildi, şapka giyme mecburiyeti getirildi, alfabe değiştirildi, Kur’an öğretimi yasaklandı, Hacca gitmeye sınırlamalar getirildi, Ayasofya camisi müzeye çevrildi. Devlet dairelerinde ve eğitimde başörtüsü yasaklandı. İllegal/yeraltı Cemaat (Nurculuk) ve Tarikat (Nakşilik) oluşumları cezaî takibata uğradı. Bu uygulamalar, muhafazakâr halk yığınlarında devlete ve seküler elitlere ve politikacılara karşı ciddi bir içerleme ve uçuklama yarattı.

1950 sonrası demokrasiye geçilince, Demokrat Parti, bu uygulamalarda bazı gevşetmeler yaptı. Muhafazakâr halkın sempatisini kazandı. Seküler elitler ve askeri bürokrasi, kendilerine “iç-hizmet kanunu” ile verilen “Devrimi kollama ve koruma” misyonu ile, bu adımları “karşı devrim” gibi algılayarak darbe ile seçilmiş hükumeti devirdi ve üç önderini idam etti. Bu olay, muhafazakârlardaki içerleme ve uçuklamayı derinleştirerek kangren haline getirdi. 1960-2000 arası sağcı muhafazakâr politikacıların (Demirel, Erbakan, Özal) daha dikkatli davranmalarını doğurdu. Çünkü Askeri vesayet devam ediyordu. Buna rağmen muhtıra ve müdahaleler devam etti (12 Mart muhtırası, 1980 darbesi, 28 Şubat…)

Osmanlı döneminde epeyce “Vahdet-i Vücut” şarabı içmiş mistik-mutasavvıf Türk Müslümanlığı, gayri müslim ahaliye son derece toleranslı olmuşken (Yunus Emre, Hacı Bektaş, Mevlana’nın söylemleri); Kur’an’da yaratılan “İman-Küfür” ve “Adalet-Zulüm” ikilemini de ciddi düzeyde sulandırdığı bilinmektedir.

Siyasal erk/Sultan, tarikatlar (tekke) ile simbiyoz bir ilişki geliştirmiştir (Derviş Devlet). Medrese ve Tekkede kristalleşen Sünnilik, bireysel vicdanı diriltmek veya Kur’an’a dayanan bir dindarlık yerine; “Amentü (Akaid)” ve “İlmihal-İbadet” e ve kişi kültüne (şeyh, veli, lider) dayanan ajandası belirlenmiş (İslam’ın beş şartı, 32 farz, 54, farz…) taklide/tekrara dayanan bir dindarlık oluşturmuştur. Oysa, Kur’an’da ortaya konan “dindarlık”, ayık olunduğu süre/gün boyu, her tekil ilişkide canlı bir iman ve diri bir vicdanı gerektiren, tetikte/teyakkuzda (takva) olmayı muhtevidir.
Siyasal, iktisadi, hukuki, ahlaki, bilimsel alanları son derece sorunlu olan; bu yüzden de devleti deruhte edemeyen, son yüz yılda bazı yenileşme çabaları gösteren bu teoloji, Cumhuriyet döneminde, anakronik olarak yeraltında korunmaya ve yeniden diriltilmeye çalışılmıştır. Cumhuriyet dönemindeki Cemaatler, Tarikatlar, Şairler (N. Fazıl, S. Karakoç, İ. Özel…) ve siyaset (Millî Görüş ve AK parti) bu çabanın failleridir. Dini hayatta bir tecdit, ihya, rönesans yaratılamamıştır; taklit, tekrar, itiyat, görenek, ezber ve taassup egemendir.

Geleneksel fıkıh mirasından “Daru’l-Harp” kavramına haiz olan muhafazakâr bilinç, Cumhuriyeti/devleti “meşru” görmediği için, devletle ilişkisinde bazı “haram”ları kendilerine “mübah” görmüştür. Oysa Kur’an, Müslüman olup, -Hicretten sonra- Mekke’den Medine’ye sığınan mümin kadınlara müşrik kocalarından aldıkları mehirleri geri vermelerini; mümin erkeklere de müşrik karılarını boşadıktan sonra, harcadıkları mehri, yeni evlendikleri müşrik kocalarından geri almalarını emretmiştir (60/10). Yani, savaş hali veya düşmanlık durumu dahil, hiçbir koşulda ahlaksızlık yapılamaz. Bilge devlet adamı A. İzzet Begoviç’in dediği gibi: “Savaşta düşmana benzediğimiz takdirde, “savaş”ın anlamı kalmaz.”

Siyaseti “Harp/Hile” olarak gören bu bilinç, “Takiyye” yapmayı da meşru görerek, kendini siyasal ahlaka karşı ciddi düzeyde “kayıtsız” addetmiştir. Fetö, bunun en tipik örneğidir. Seküler devlet elitlerinin muhafazakârlara karşı uygulamış olduğu “Kurucu şiddet” veya işlemiş olduğu asli günah (aşağılama), muhafazakârlarda bir kısas/rövanş, hınç/kin, intikam duygusu yaratmıştır: Devleti ele geçirmek için, -şiddet hariç- adetâ her yol meşrudur.

2- SON YİRMİ YIL

İki binlerden sonra kurulan Ak parti ve onun “çatal yürekli”, “gözünü budaktan sakınmayan”, “omurgalı”, “dik-duran” “karizmatik” lideri (halife/sultan), bu rövanş politikasını demokratik seçimlerle iş başına gelip, devlet gücünü önce parti ile sonra da kendisi ile özdeşleştirerek yürütmektedir. Muhafazakârlar, aradığı “Lider”i bulduğu için, peşini bırakmamıştır. Bahsetmiş olduğumuz tarihsel bagaj/hafıza, onu, hikmetli bir “Devlet Adamı” olmak yerine; bir “Kahraman” olmaya sevk etmiştir. Kahramanlığının başlangıcında okumuş olduğu şiir (“Minareler, süngü-Kubbeler, miğfer/Camiler, kışla-müminler, asker”), bunun dışavurumudur. Sayın Erdoğan’ın, kendini “Hakikat (Sünni İslam)” ile özdeşleştirmesi, siyaseti, “Hukuk” yani Anayasal çerçevede, kurum, kural, istişare, uzlaşma, icma ile yürütme yerine; daha ziyade, kendi “doğru”ları çerçevesinde yapmaktadır: ”Kanun Devleti”. Bu durum, örneklik olarak vatandaşlara da sirayet eder: “Balık, baştan kokar.” Vatandaşlar, aralarında bir anlaşmazlık çıktığında “polis çağırma”, “mahkemeye başvurma/verme” yerine; mafyöz ilişkilere girme, kendi sorununu kendi çözme, intikam alma, sokak çatışmalarına girme artmaktadır.

Mutlak hakikate haiz olma vehmi, elinden geldiğince, gücü/iktidarı/devleti elde tutma güdüsünü doğurur. Kamuoyunda sık sık dile getirilen “Nefret söylemi”, “Kimlik siyaseti”, “Kutuplaştırıcı dil”, iktidarda kalmanın “siyasi” bir aparatıdır. Bu durumda, da siyasal ahlakın ciddi düzeyde ihlale açık olduğu, izahtan varestedir.

Cumhuriyetin erken döneminde İslam dünyasına sırtını dönüp (“Ne Arap’ın yüzü; ne Şam’ın şekeri”); yüzünü Batı’ya çeviren bir dış politika takip edildi. 1950 sonrasında NATO’ya girdik; daha sonra da Avrupa Birliğine girmek için kapıda elli sene bekletildik. Son yirmi yılda bu politika yavaşça değiştirildi (“Eksen Kayması”). Yüzümüzü İslam coğrafyasına, Afrika’ya ve Doğu’ya çevirdik (“Sıfır Sorun”, “Stratejik Derinlik”, “Gönül Coğrafyamız”). Batı ile de “Eşit Onura dayanan”, “Win-Win” politikası izlendi. Hakkaniyete, eşitliğe, maslahata dayanan bu politikalar, kanaatimce doğrudur. Son yirmi yılda “Kürt Sorunu” konusunda da –öncesi ile mukayese edilince- ciddi ahlaki adımlar atılmıştır. “Alevilik” konusunda aynı performans gösterilememiştir. Bütün İslam imparatorluklarında gayri müslimlere dahi devlet bürokrasisinde görevler verildiği halde; son yirmi yılda, örneğin, bir tane dahi Alevi “Vali” veya “Rektör” atanmamıştır. Halbuki, Alevi vatandaşlarımız da, Sünniler kadar eşit haklara sahip ve “Müslüman”dır.

Muhafazakârlık veya İslamcılığın iktisadi alandaki performansına gelecek olursak, kamu kaynaklarına/malına (Beytu’l-mal/Hazine) karşı sıfır bir duyarlılığa sahip olduğunu söylemek, dürüstlüğün gereğidir. Bunun, 1400 yıllık tarihsel bir geçmişi/bagajı/ajandası vardır. Fütuhatla birlikte devletin gelirleri, halktan toplanan vergiler (zekât, cizye, haraç, öşür…) ve savaşlar ile ele geçirilen ganimetlerden oluşmaktadır. “Ganimet”in Kur’an’da müşriklerin saldırılarına karşı haklı/koruma savaşında elde edilmesi hasebi ile “Helal” oluşu ile; Dört Halife dönemi (Hz. Ömer) ile başlayan savaşları/seferleri, birbirine karıştırmamak gerekir. Tarım toplumunda “mülk” büyük ölçüde topraktan oluşmakta ve “mülkiyet”i devlete aittir. Halife/Sultan ise, “Zıllullah” olarak mülkün “sahibi”dir; “Allah’ın hazinelerinin anahtarıdır”; tasarruf yetkisi, onundur. Mülk, “Allahlık”tır, Arpalıktır, Hiç kimsenindir. Miri malıdır. “Hay’dan gelen, Hu’ya gider.” Fıkıh literatüründe devlet malına karşı işlenmiş “Hırsızlık” suçu ve cezası yoktur. Halk, da bu durumu: “Devlet malı deniz; yemeyen, domuz” olarak yorumlamıştır. Osmanlı’da “Vakıf”lar, siyasilerin, devlet mülkünü-“Herkesin/Kamunun” mülkü olarak görülmediği için-, kendi avenelerine, akrabalarına, destekleyicilerine peşkeş çekmenin bir aparatıdır. Osmanlı veziri Sokullu Mehmet paşanın 1500 parça gayrimenkulü olduğu rivayet edilir. Padişahların, kendilerini destekleyen Tarikatlara devlet mülklerini “Vakıf” üzerinden transfer ettiği bilinmektedir. Vakıflar, doğuş gayelerinden büsbütün uzaklaştırılarak, kamudan çalınan malların meşrulaştırılması/aklanması aparatına dönüştürülmüşlerdir. Cumhuriyetin kuruluşunda da Devlet, en büyük mülkiyete haizdi. Yöneticiler, bu malı/mülkü, istedikleri gibi tasarruf edebiliyorlardı. Muhafazakâr/sağcı iktidarlar ve “İslamcılar” da aynı itiyadı sürdürmektedirler. 1970-80’lerde yaşanan göç ile ortaya çıkan “Gecekondu” olayı, halkımızın da bu duyarsızlığa teşne olduğunun kanıtıdır.

AK Partinin muhafazakâr tabanı, cumhuriyet döneminde görece ekonomik kaynaklardan uzakta/periferide tutulduğu için, oldukça yoksul kitlelerdi. İki binli yıllardan sonra devletin ele geçirilmesi – “The Cemaat”le iş birliği halinde- tamamlandıktan sonra, devlet kaynakları, taraftarlara dağıtılmaya başlandı. İhale kanunun iki yüz kere değiştirilmesinden tutun da, memur sınavlarında “mülakat” a varıncaya kadar, bin bir çeşit “yol/yöntem” bulundu. Muhafazakârlar arasında sözde “Tüyü bitmemiş yetimin hakkı” edebiyatı dolaşımda olduğu halde; pratikte çoğunluğu, gözünü kırpmadan “Kamu malı” na el uzatabilmektedir: Çünkü “Hay’dan gelen, Hu’ya gider.” Oysa, “Hay” da “Hu” da Allah’tır; O da: “Emaneti (kamusal olan işleri) ehline/liyakatlisine verin (4/58)” ve “Mallarınızı aranızda batıl (haram) yollarla yemeyin ve onu, hakim olanlara vermeyin (2/188)” diye buyurur.

Tevhit-Şirk Bağlamında Siyaset

Tarihsel-Teolojik Arka Plan

Kendisine ortakların koşulduğu bir ortamda Tanrı, kendini ortakları olmayan mutlak muktedir (“Meikin muktedir”-54/42,55), siyasal bir Kral gibi tanıtmıştır: O, “İnsanların melikidir” (114/2); “mülkü dilediğine veren, dilediğinden çekip alan; dilediğini aziz, dilediğini zelil eden; her şeye hakkıyla gücü yetendir” (3/26). “Putlar, yaptıkları (varsayılan) fiillerden sorumlu tutulacağı halde; O, yaptıklarından sorguya çekilemeyen” (21/23) biridir. “Allah, adaleti, iyiliği ve yakınlara yardım etmeyi tavsiye eden; utanmazlığı, her türlü kötülüğü, her türlü azgınlığı yasaklayan” (16/90); “bilgelerin en bilgesi bir kral gibidir” (95/8).

Oysa, Sebe Krallığı’nın “Senato”ya dayanan yönetim tarzının zıddına, “Doğu Despotizmi”nin kralları, Sebe melikesinin yorumu ile: “… bir memlekete girdiğinde; orayı harap ederler ve halkının ileri gelenlerini zelil hale getirirler; onlar, böyle yaparlar.” (27/34). Bu, Sebe Kraliçesi’nin, her ikisi de Tevrat’ın adalet ilkesine bağlı birer “Bilge Kral” olan Davut ve oğlu Süleyman’ın (27/16-44, 21/78,38/17-30) yönetim tarzını yanlış yorumlamasıdır.

Kur’an, Kabile asabiyetine dayanan müşrik toplumu, iman kardeşliğinde eşitleyen bir müminler topluluğuna (millet) çevirdi. Politik yönetime gayrimüslimleri de ortak etti (ümmet). Kabile şeyhlerinin politik ve kültürel/dinsel “Kanaat Önderliği” veya oligarşik (“Daru’n-Nedve”) yönetim pozisyonlarını reddederek (33/67); bireysel sorumluluğu ve politik sorunlarını çözme konusunda da Yemen’den gelen ve herkesin siyasal sorumluluk üstlendiği “Şura” ilkesini tavsiye etti (3/159,42/38). Yani Kur’an, teolojide reddettiği şirki/şeriki (ortaklığı) politikada şart koştu. Din, bir yönü ile “Ticaret” olarak vazedilirken (2/14-16,282; 4/29; 9/24 …); siyaset de, “Şura” üzerinden “Şirket” olarak vazedildi. Halkın, politik iradesini/onayını adalet ve hakkaniyet karşılığı olarak yöneticilere vermesi de, “Bey’at=Alış-Veriş” kavramı ile ifade edildi. (48/10, 18; 60/12).

Hz. Muhammed’in ölümünden sonra Araplar, Allah tarafından ona tevdi edilen ve mutlak olmayan, eleştiriye-itiraza açık Karizmatik otoritesini siyasette sürdürmeye çalıştılar. Hariciler, karizmatik otoriteye/kişi kültüne itibar etmeyerek “Takva” kriterini benimsediler. Ancak, objektif kurallara dayanan kurumsal bir yapı oluşturamadıkları için; sübjektifliğe gömülüp, “Tekfir”ciliğe/dinsel-teokratik şiddete kaydılar. Şiiler, Hz. Ali soyundan/irsiyet yolu ile karizmatik kişi kültünü devam ettirdiler (İmamet). Sünniler ise, Hz. Muhammed’in karizmasını/dinsel otoritesini, Kabile/Kureyş kültü üzerinden -onun “temsilcisi” olarak- “Halifelik” olarak sürdürdüler: “Hülefa-i Raşidin” Muaviye’nin zorla iktidarı ele geçirmesi ile Ümeyye oğulları, “Halife”liğe itibar etmeyip; Kabileciliği, Pers ve Bizans’tan etkilenerek Krallığa dönüştürdüler: Emevi İmparatorluğu. Abbasiler ise, kabilelerini tekrar “Halifelik” dolayımı/temsili ile kutsayarak karizmatik/teokratik bir kisveye büründürdüler (Zıllullah).

Mısır’da, Mezopotamya’da ve Doğu Akdeniz’de politik ve dinsel hayatta egemen olan Pastoral “Çoban-Sürü” kodu, Müslümanlara da egemen oldu. Yemen’de gelişen Şura/Senato, Arap kabilelerinde devam edip Kur’an’da aktüelleştirilmeye çalışılırken; Doğu Despotizmi ve kişi kültü, Müslümanlara da galip geldi. 1400 senedir de devam ediyor; Hz. Osman’ın iktidara geliş ve iktidardan düşürülüş biçimi ile; Humeyni’nin, Saddam’ın, Kaddafi’nin… iktidara geliş ve gidiş biçimleri aynı (devrim-darba=güç). Doğu cephesinde/despotizminde değişen bir şey yok.

Modern Batı’da Siyaset

Batı’da 1200’lerde İngiltere’de Kralın yetkileri belli oranlarda sınırlanırken (Magna Carta); 1789’da Fransız İhtilali ile birlikte, kendini Tanrı’nın temsilcisi olarak gören Kilise ve Krallığın politik yetkilerine son verilerek; yönetim yetkisi, “Cumhuriyet” kavramı ve “Parlamento” kurumu ile birlikte halka geçmiş oldu. Yunan demokrasisi, yeniden keşfedildi. 20’nci yüzyıl, “Seçimle Gelen Krallar”a (Duverger) şahit oldu. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra demokrasi, kurumsal olarak daha da gelişti: Anayasal Demokrasi, Sivil Toplum, Muhalefet, Hukuk Devleti, İnsan Hakları, Kuvvetler Ayrılığı… gibi kavram ve kurumlar gelişti. Temsili Demokrasinin sorunları ortaya çıktıktan sonra; Yerel Demokrasi, Radikal Demokrasi, Yerinden Yönetim, Yönetişim (Governance) …pratikleri gelişti.

Türkiye’de Durum

Cumhuriyet devrimleri Hilafet/Saltanat, Şeriat ve Tarikatları ilga etti. Seküler bir “Cumhuriyet” kuruldu. 1950’ye kadar “Tek Parti/Tek-Adam” yönetimi vardı. 1950’den sonra Demokrasiye geçildi. 1960’ta ordu, ihtilal yaparak yönetimi devirdi. 1960’tan 2000’li yılların başına kadar “Askeri Vesayet” altında demokrasi kör-topal kurumları ile devam etti. 2000’lerin başından itibaren iki dinsel figür belirdi. Biri, demokratik parti örgütlenmesi ile R.T. Erdoğan; diğeri, Cemaat örgütlenmesi ile Fetullah Gülen. İkisi işbirliğine girerek Askeri Vesayet yönetimine son verdiler. Daha sonra aralarında ihtilaf çıktı. 2015’te Fetullah-Cemaat, darbe girişiminde bulundu ve tasfiye oldu. Akabinde, referandumla “Başkanlık” sistemine geçildi. Bu sistemin -Batı’da olduğu gibi- gerektirdiği yasal düzenlemeler yapılmayarak fiilen “Tek-Adam” yönetimine geri dönüldü. Adına da “Türk Tipi Başkanlık” dendi. Sayın Erdoğan, seçilmiş “Halife/Sultan” rolünü benimsedi: “III. Abdulhamit”. Diğer partilerin de pek farklı olduğu söylenemez. Belki, biz niye böyle güçlü bir “Lider” çıkaramıyoruz diye hayıflanıyorlardır.

Bu yönetim tarzı, müşriklerin Allah ve putlar arasında kurmuş oldukları “Şefaat” sistemine hayli benziyor. Müşrikler, putlar için: “Bunlar, Allah katında bizim şefaatçilerimizdir” diyorlardı.” (10/18). “Biz, onlara, sadece bizi Allah’a daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz.” (39/3). Allah, mutlak kozmik egemen güç; putlar ise, ondan aldıkları yetki/pay ile insanların arzu-ihtiyaçlarını Allah’a ulaştırıp, onları Allah’a yaklaştırıyordu (zülefa).

Türkiye’de bugünkü yönetim tarzında da Saray’daki müşavirler, danışmanlar, bürokratlar, akrabalar (Nepotizm), Karadenizliler, bakanlar, milletvekilleri ve nihayet partililer, adetâ birer “Şefaatçi” rolünde “Başkan”ın nüfuzunu, mutlak gücünü, imgesini kullanarak -“Devlet”-“Başkan” dolayımı ile- kendilerine iş, itibar, menfaat, prestij devşiriyorlar ve etraflarında bağlılar (putperestler/çıkarcılar) oluşuyor. Yukarda sayılan gurupların hepsi böyledir demiyorum. İstisnalar çıkabilir.

Mutlak güç atfedilen Reis/Başkan, Tanrı gibi mutlak bilgi sahibi olmadığı; normal insan olduğu için, doğal olarak aşağıyı her zaman kontrol edemiyor. Onlar da, bu zaaftan istifade ederek, onun yetkisini/nüfuzunu istismar ederek birer “Şefaatçi”ye dönüşüp kendilerine bağlı kullar/çıkarcılar oluşturuyorlar.  Özetle, “şirket” olarak vazedilen siyaset, Cahiliyye dönemindeki gibi dinsel “şirk”e dönüştürülmüş gibi. Partililer ve geniş halka olarak milliyetçiliğin de dahil olduğu “Cumhur İttifakı”, haklı-doğru “Biz/Dost”u oluştururken; muhalefet, bâtıl ve yanlışı, yani “Ötekiler/Düşman”ı oluşturuyor: “Hak geldi, batıl zail oldu”. Böylece siyaset; adalet, özgürlük ve güvenlik arayışı olarak bir “rekabet” süreci olmaktan çıkarak; âdetâ -Sahabe arasında olduğu gibi- iç “savaş” havasına dönüşüyor.

Olması Gereken

Kur’an’ın önerdiği “Şura” ve “Biat”, siyasalın, yönetimin (güvenlik ve adalet arayışı) ahlaki ve hukuki gerekçeler ile halka devredilmesiydi. Batı da, bu işi, Yunan demokrasisine dönerek ve menfaatin altın kuralı olan: “Sana yapılmasını istemediğin şeyi, başkasına yapma”yı keşfederek başardı. Yoksa, Kur’an’ın önerdiği ahlaki gerekçeler (şura, biat, emanet, adalet, ehliyet) ile değil. Batı’nın, kendi evinde kurduğu barışı, dış politikada fesat çıkarma olarak icra etmesinin nedeni budur. Bugün Türkiye’nin yapması gereken, Kur’an’ın önerdiği ve Batı’nın da kendi evinde uyguladığını, hem iç politikada hem de dış politikada benimsemektir. Türkiye, dışarda yaptığını (Cihanda barış), içeride de yapmalıdır (Yurtta barış).

Türkiye’de ‘Tarihselcilik’in Asaleti ve Sefaleti

1- TEORİK-TEOLOJİK TASVİR

Tarihselcilik”, teolojik/Kur’anî temelini Nesh-Tebdil-İmha (2/106, 16/101, 13/38-39) uygulamalarından alan; Sahabeden Hz. Ömer ve Tabiinden Ata b. Ebi Rebah ve Ebu Yusuf, Necmeddin Tufi gibi âlimlerin içtihatlarında mülhem; İmam Maturidi’nin “İçtihadi Nesh” olarak isimlendirdiği yorum metodolojisinin çağdaş Hermenötik disiplininin katkıları ile yeniden isimlendirilmesidir. Tarihselcilik, İslam’ın evrensel ruhunun, doğmuş olduğu yedinci yüz yılın Arap bedeni ve elbisesinden(şeriat) çıkarılarak yeni bedenlerde tezhür/tecelli etmesini(tecdit-update) sağlamaktır: “Sabit Din Dinamik Şeriat”. Mutezilenin geliştirmiş olduğu “Mahluk Kur’an” teorisi, bu metodoloji ile paraleldir. Ahmet b. Hanbel’in dogmatik “Kelam-ı Kadim” görüşü ve İmam Şafii’nin “er-Risale” adlı kitabında geliştirdiği Fıkıh Usulü yani “Kaynaklar” ve bu kaynakları yorumlama teorisi/teolojisi (Edille-i Şeriyye)” siyasal iktidarların desteği ile Sünniliğin resmi görüşü haline gelmiştir.

Tarihselciliğin çağdaş yorumunu, Pakistanlı İslam âlimi Fazlurrahman yapmıştır. Bu teoriyi Fazlurrahman şöyle özetliyor: “Bu teori, İslam’ın bugün uygulanabilmesi için, ilk planda yapılması gerekenin Kur’an’ın arka planını anlamak olduğunu; böylece onun ahlaki, manevi ve sosyo-ekonomik alanlarda ulaşmak istediği hedefleri ve gayeleri belirleyebileceğimizi ileri sürer. Onun vurguladığı noktalardan biri de Kur’an’ın uygulanmasının günümüz şartlarında lafzi olamayacağı; çünkü, bunun Kur’an’ın bizzat gayelerini yok etme sonucunu getireceğiydi. Ve yine diğer yandan, geçmiş on üç küsur asır boyunca Fukaha ya da Ulemanın ulaştığı veriler ciddi bir biçimde incelemekle ve kıymetlerinin teslim edilmesi ile birlikte, birçok durumda bu bulguların ya hatalı; ya da, bugünün ihtiyaçlarını karşılayamayacağını iddia eder.

Bu (Tarihselci) yaklaşım, öylesine devrimci ve şimdiye dek kullanılan yaklaşımlardan o kadar köklü biçimde farklıdır ki; yalnızca Fıkıh ve Sünnet değil, Kur’an’ı da sıkı bir tarihsel incelemeye tabi tutmaktadır ve, bu sebeple de, yalnızca gelenekçiler değil; modernistlerin çoğu da, onu kabullenmekten cidden kaçındılar. Fakat bu yaklaşım, Müslümanların tarihi serancamını değerlendirmenin ve Kur’an ve Peygamberin hedeflerini gerçek anlamda uygulayabilmenin tek dürüst yöntemi gibi görünmektedir. Bu tür bir yaklaşıma ve onunla ulaşılan sonuçlara şiddetle karşı koyuş olacaktır… Eğer böyle olmazsa, biz, İslam’ın bir süre daha duygusal bağlılığı cezbedecek olan bir ibadetler setine indirgenmesi dışında başka bir seçeneğin bulunmadığını düşünüyoruz.” (Fazlurrahman, İslami Yenilenme. Çev. A. Çiftçi. Ank. 2003. S. 86)

2- TÜRKİYE’DE TARİHSELCİLİĞİN SERÜVENİ

Fazlurrahman, yetmişli yıllarda bir müddet Erzurum’da (İslami İlimler Akademisi) ve Ankara’da (İlahiyat Fakültesi) bulundu. Ankara İlahiyattaki seküler hocalar, onu “gerici/şeriatçı” olarak nitelerken; muhafazakâr hocalar, “modernist/oryantalist” olarak nitelemişlerdir. Ankara İlahiyat Fakültesinde Hadis hocamız M. S. Hatipoğlu, onunla fikri münazaralarda bulunmuş ve onun Tarihselcilik görüşlerini benimsemiştir. M. S. Hatipoğlu, seksenlerde yayınlanan “İslami Araştırmalar” dergisine yazdığı “İslam’ın Aktüel Değeri Üzerine” (Cilt:1, Sayı:1.1986) adlı makalesinde kendi çalışmaları ile Tarihselcilik (Mahallilik) teorisine katkı yapmıştır. Daha sonra aynı dergide yazan İlhami Güler, “Fazlurrahman’ın Kur’an’ı Yorumlama Metoduna Kur’an Açısından Kelâmi Bir Katkı” (Cilt:5, sayı:2.1991) adlı makalesi ile tarihselciliği aleni olarak benimsemiştir. Daha sonra Ömer Özsoy, “Kur’an Hitabının Tarihselliği ve Tarihsel Hitabın Nesnelliği Üzerine” (İslami Araştırmalar, cilt: 9. Sayı:1-4. 1996) adlı makalesini yazarak Tarihselciliği savunmuştur.

Fazlurrahman’ın “İslam” adlı kitabı ilk kez 1981 de M. Dağ ve M. Aydın tarafından çevrilmiştir. “Ana Konuları ile Kur’an” adlı çalışması ise, 1985 de A. Açıkgenç ve H. Kırbaşoğlu tarafından çevrilmiştir. İslami Araştırmalar dergisi, “Fazlurrahman” özel sayısı yayınlamıştır (1990. Cilt. 4. sayı: 4) Doksanlı yılların ikinci yarısından itibaren yayın hayatına başlayan “İslamiyyat” dergisi ve daha önce faaliyete başlayan “Ankara Okulu” yayın evi Fazlurrahman’ın kitaplarını çevirterek bu görüşün Türkiye’de neşv-ü nema bulmasını sağlamıştır. İstanbul Belediyesi, 1997 de “İslam ve Modernizm: Fazlurrahman Tecrübesi” adlı bir uluslararası sempozyum düzenlemiştir. Doksanlı yıllarda “Bilgi Vakfı” nın düzenlediği “Kur’an Sempozyumları”nda “Tarihselcilik” teorisi, ana tartışılma konusu olmuştur. Tarihselcilik yorum teorisi, İlahiyat Fakültelerinde teveccühle karşılanmış ve birçok Lisans, Yüksek Lisans, Doktora, Doçentlik tez konuları ile taraftar bulmuştur. İki binli yıllara gelinceye kadar, bu teoriyi çekinmeden benimseyerek, kitap yazarak katkı verenler: M. S. Hatipoğlu (“İslam’ın Aktüel Değeri”), Adil Çiftçi (“Fazlurrahman ile İslam’ı Yeniden Düşünmek” –Doktora tezi-), İlhami Güler (“Sabit Din-Dinamik Şeriat”) ve Ömer Özsoy (“Tarihselcilik Yazıları”) dır.

İki binlerden sonra ise, M. Öztürk (“Kur’an’ın Dili ve Retoriği”) ve Hayri Kırbaşoğlu (“Müslüman Kalarak Yenilenme”) katkı vermiştir. Mustafa Öztürk, tefsir malzemesini kullanarak yapmış olduğu birçok çalışma ile “Tarihselcilik” in kitap okuyan muhafazakâr camiada tanınmasına katkıda bulunmuştur. Ayrıca medyada (Tv-Video) yaptığı programlar ile bu teorinin ilgili kamuoyuna ulaşmasına vesile olmuştur.
Fazlurrahman’ın “Tarihselcilik” teorisi, Türkiye’de Hadis çalışmalarına da ciddi katkılarda bulunmuştur. Başta Hayri Kırbaşoğlu’nun çalışmaları olmak üzere (örneğin: “Sünneti Çağa Taşımak”) birçok çalışma yapılmıştır. İstanbul’da kurulan “Kur’an Araştırmaları Merkezi (KURAMER)” Tarihselcilik teorisi merkezli bir çok sempozyum düzenlemiş ve yayınlar yapmıştır. Ayrıca Türkiye’de İslam Tarihi ve Siyer çalışmaları da Tarihselcilikten ciddi düzeyde etkilenmiştir. Mehmet Azimli, İsrafil Balcı, Enver Arpa, Adnan Demircan’ın… çalışmaları, buna örnek olarak verilebilir.

Bazıları da, “Tarihselcilik” kavramının, yerli-geleneksel değil; Batı kökenli “Hermenötik disiplinine ait olmasından irite olarak benzer görüşleri, “Makasıt” kavramı ile ifade etmeye çalıştılar. Makasıt teorisi, Tarihselciliğin yaslandığı netafizik-ahlaki zemindir. Ancak, Tarihselcilik, buradan kalkarak somut adım atma ve söz/hüküm vermek iken; Makasıta vurgu yapanlar, -çekindiklerinden mi bilinmez- somut bir şey söylemiyorlar. Örneğin: Şahitlikte iki kadının bir erkeğe denk olmasının(2/282) bugünkü “makasıt”ı hakkında ne düşündüklerini bilmiyoruz.

3- GENENEKSEL-KATI MUHAFAZAKAR TEPKİ

İlahiyat Fakültelerinde veya dışarda (Tarikat-Cemaat) Gelenekselci veya katı Muhafazakâr çevreler, bu yaklaşıma şiddetle tepki göstermiştir. “Babam öyle diyo” çocuk psikolojisi ile geleneksel sünni teoriyi (Kelam-ı Kadim) şiddetle korumaya çalışmışlardır. Fazlurrahman’ın dediği gibi “dürüstçe” Tanrının muradını aktüel olgular içinde arama cüretini ve cesaretini gösteremeyen bu tepkinin, arkasında biri ” samimi olarak” Tanrının sözünden çıkmamak saiki; biri de, sözden çıkmama olarak “çocukça bir korku” barındırdığı kanaatindeyim: “Selefilik”. Bunlar, Tarihselciliği, Kur’an’ı “tarihe gömmek” olarak itham ettiler. Tarihselcilerin cümlelerini cımbızlayarak sosyal medyada linç kampanyaları düzenlediler. Çalıştıkları kurumlardan atılmaları için davalar açtılar. Tarihselcilik, tarihsel olguları yorumlamada sosyal-bilimsel bir teori olduğu halde (Historical-Critical Approach); onlar, bunu, yeni bir “sapıklık” veya “mezhep” olarak algıladılar.

Oysa, yetişkin/âkil-baliğ olanlar, sözden değil; yoldan çıkmamakla mükelleftirler. Yoldan çıkmamak için, gerektiğinde sözden çıkılır. Tanrı, hikmetle buyurur. “İman” konusu ve değişmez buyruklar (Tevhit-Mead-Nübüvvet), “anlama” konusu buyruklardan (ahlak-hukuk-siyaset-iktisat) farklıdır. Tanrının bütün buyrukları, bir kere ve bütün zamanlar için değişmez değildir; vahiy tarihi, bunun şahididir.

4- ‘ONLY KUR’AN’CILAR

Bir de “Only Kur’an” diyen “Evrensel Kur’an”cılar var. Bunlar, Fıkıh ve Hadis konusunda kolayca Tarihselci oluyorlar. Hatta zahmete girmemek için bu malzemeyi “Emevi Uydurması” deyip toptan reddederek kolayca işin içinden sıyrılıyorlar. Bunlar, Tarihselciler gibi; Kur’an’ın bazı hukuki hükümlerinin, bugün aynı ile uygulanamayacağına vicdanen kanaat getirmiş oldukları halde; bunların yenilenmesi gerektiğine –Allahtan veya İnsanlardan korktukları veya dogmatik oldukları için- dilleri varmadığından dolayı; kelimelere, kavramlara ve ifadelere çeşitli dil cambazlıkları ile takla attırıyorlar. Örneğin “vadribuhunne”(4/34) ifadesindeki “da-ra-be” fiilinin bin dört yüz senelik tarihsel ve toplumsal bağlamdaki “dövme-vurma” anlamından kaçmak için, lügatte bulunan otuz anlamından beğendiklerini verdiler. Bir başka örnek, “Fektau eydiyahuma=Ellerini kesin” (5/38) ifadesini, sentaks (kullanım) ve tarihsel bağlamından kopararak/kıvırarak, ona mecazi bir anlam olan (ellerini çekin/engelleyin) anlamını yüklediler. Böyle yüzlerce örnek mevcuttur. Oysa Wittgenstein’ın dediği gibi anlam, lügatte değil; kullanımdadır, sentaksta ve tarihsel bağlamdadır.

5- İPİNİ KOPARANLAR

Tarihselcilik tartışmaları, bir de “İpini kırmak” veya “Evden kaçmak” isteyenler için, bulunmaz Bursa kumaşı olmuştur. Geç öğrenenlerin sesi çok çıkar. Bunlar, soyut, felsefi, derin düşünme yerine; kolay ahkâm kesmeyi marifet sanan, sığ silahşörlerdir. Tarihselciliği vesile yaparak “Deizm”e kaymışlardır. Türkiye’de Deizm tartışması, felsefi-teolojik bir tartışma değil; mevcut teolojik(sünni) ve pratik temsilcilerin performansından doğmuş bir dinden soğuma-nefret ve kopma durumudur.

Fazlurrahman’ın teorisini yazdığı “Tarihselcilik” ile hiçbir ilişkisi olmayan bir tarzdaki yorumlarda ya “Lafız-mana ayrımı” yaparak, vahyin Hz. Muhammed’e bütün olarak veya mana yolu ile geldiği; onu cümlelere dökenin kendisi olduğu yollu ılımlı veya Kur’an’ın doğrudan Hz. Muhammed tarafından vazedildiği gibi iddialarda bulundular. Bunlardan bazıları, Kur’an’daki bazı konuları veya bazı ifadeleri, kendi kafalarındaki Tanrı tasavvuruna yakıştıramayarak, bu cümlelerin, olsa olsa, Hz. Muhammed’e ait olduğunu iddia ettiler. Tarihselciliği “mal bulmuş Mağribî” gibi harcadılar. Kendi kişisel itibarlarına malzeme yaptılar. Çarçur ettiler.

Fazlurrahman’ın gayesi, Kur’an’ın evrensel mesajını tarihin enkazı altından çıkarıp, modern çağın metafizik, etik ve sosyo-politik sorunlarına bir “mukabele”de bulunmak iken; bazıları, her gün Kur’an’dan veya Tefsir kaynaklarından yeni bir “tarihsel” mevzu bulup, Kur’an’ın “mesajının”, halk nezdinde buharlaşmasına, itibardan düşmesine katkıda bulundular. Fazlurrahman’ın yöntemi, Kur’an’ın nazil olduğu çağa gidip, ondaki tarihsel olan unsurları teşhis edip, evrensel mesajı alıp buraya gelmeyi ve somut-pratik ahlaki, hukuki, iktisadi ve politik sorunlarımızı, bu ilkeler ışığında çözmeyi içerirken; onlar sadece oraya gidip, buraya gelemediler. Fazlurrahman’ın dini bir kaygısı, derdi-davası varken; onlar bu teoriyi salt akademik tartışma malzemesi, tebliğ konusu, program mevzusu yaptılar.

6- SONUÇ

Hasılı, Tarihselciliği, -benim formüle etmemle “Sabit Din Dinamik Şeriat” -,Türkiye’de asaletini koruyan ve tarihin enkazı altında olan Kur’an’ın evrensel mesajını, çağın metafizik, ahlaki, hukuki, iktisadi ve siyasi sorunlarının çözümü için bir “mukabele” de bulunma “dava”sı olarak görenler ve bu uğurda emek harcayanlar olduğu gibi; onu, evden kaçmak veya ipini koparmak için, izin olarak görenler ve kişisel itibar için malzeme olarak kullananlar da mevcuttur.

İslam ve Kişi Kültü

Kültürel-Tarihsel Arka Plan

Mezopotamya, Ön-Asya, Doğu Akdeniz ve Mısır’da siyasal ve dini düşünceye “Çoban-Sürü” kodu egemendir. Bu durum, doğal olarak toplumsal hayatta “örnek” yerine “ölçü”; kurum kurma, kural koyma yerine “Kişi-Kahraman”; toplumsal-ahlaki hakikatin tekilliği/biricikliği ve bunu görmek için göz, kulak, fuad/kalp, düşünme yerine dondurulmuş, dogmatik (dinamik olmayan) kutsal Kitap/Yasa/Şeriat; teori yerine Teokrasi; içtihat yerine İcma; Nesh yerine Nass; tetikte-teyakkuzda (Takva) olma yerine taklit; şura yerine sultan… üretir. Çoban-Sürü ilişkisinin dezavantajı, bir Macar atasözünde ifade edildiği gibi: “Çoban yolunu kaybettiğinde; sürü, bunu bilemez” olmasıdır. Bu kodu benimseyenler ise, çobanın kişisel sorumluluk bilinci üzerine güzelleme yaparlar; insanları hep “sürü” olarak görürler. Oysa “Cahilin sofusu/sürüsü, şeytanın maskarasıdır.” Cenap Şahabettin’in dediği gibi: “Zavallı koyun sürüsü; çobanı, çoban köpeklerini, kurtları ve sahibini besler.”

Arapların politik hayatında Şeyh, Halife, Sultan, Zaim, Emir, Kaid…; Perslerin politik hayatında Şah, Padişah, Şahinşah, Kisra…; Türklerinkinde ise Hakan, Kağan, Han, Bey, Başbuğ, Hünkâr, Hükümdar… mutlak politik-askeri otoritedir. Kişi kültü oluşturmak, evrensel bir insan doğası değil; antropolojik/kültürel, sosyal-psikolojik bir mizaç meselesidir.

İslam’ın tarihsel politik hegemonyasını üstlenen Araplar, Türkler ve İranlılar, genellikle Kabileler, Sülaleler, Boylar, Klanlar ve Beylikler halinde yaşamışlardır. Dinsel hayatları ise, genellikle mezhepler, tarikatlar ve cemaatler halinde olmuştur. Şiîlikte “İmam”lar, “Molla”lar “Ahunt”lar, “Ayetullah”lar, “Seyyit”ler, “Şerif”ler; Türklerde-Tarikatlarda Şeyhler, Veliler, Gavslar, Kutuplar… ortaya çıkmıştır. Sünnilikte ise Âlimler, Allameler, Müçtehitler oluşmuştur. İlmi otorite, dinsel otorite gibi katı/kapalı/kutsal değildir.

İnsanlarda salt güç istenci ve şiddet eğilimi, Efendi-Köle ilişkisinde olduğu gibi, korkuya dayanan gayri meşru bir otorite oluşturur. Uzmanlık/beceri, bilgi, adalet, cesaret ve fedakârlık (kahramanlık) ise meşru bir itibar, saygınlık ve otorite yaratır. “Karizma”, Tanrı tarafından aleni olarak desteklenen insanlarda (peygamber) oluşan otoritedir. İslam’da “Âlim”ler, peygamberlerin karizmatik olmayan varisleridir (el-Ulema, veresetu’i-Enbiya- Hadis). Herhangi bir kutsiyetleri yoktur. Otoritelerini, -eleştiriye açık olarak- ilmi derinlikleri ve ahlaki kemallerinden alırlar. Hz. Muhammed’in Karizmatik otoritesi, Sünni siyasette Kabile/Kureyş üzerinden “Halife” olarak devam ederken; Şiilikte Hz. Ali üzerinde (sıhriyet) “İmamet” olarak devam etmiştir. Her iki yapı da, özgür/gönüllü “Biat”, “Ahit/Misak” ve “Şura”ya dayanması gereken siyasi alanın kutsallaştırılarak/karartılarak/kapatılarak istismara boğulmasıdır. Tasavvufta ise, “Sırları Kutsanmış (Kuddise Sırruhu)” -Rahiplere/Papazlara benzer- “Temsil” makamında olan bir “Ulular/Veliler” sınıfı oluşturularak (Şeyh-Gavs-Kutup…) din istismarına kapı açılmıştır.

Taklit/Dogmatizm, “Hakikat” adına terör saçan bir psikoloji yaratır. Oysaki din ve siyaset alanları, herkesin bireysel sorumluluk üstlenmesi gereken alanlardır. Bu alanlarda dinsel “karizma”nın oluşması, sürekli istismar ve şiddet doğurur. Bunun istisnası yoktur. Dinler tarihi, bunun şahididir.

“Kâhin, Papa, Sultan ve Emir…: Bir av için, yüz avcı.”

“Taç giyenler ve mabetteki rahipler, onun harap tarlasından vergi alıyorlar.” (M. İkbal)

Kur’an’ın Önerisi/Öğretisi

Kur’an, peygamberleri ve onlara inanan mü’minleri “Örnek” kişiler olarak sunmuş (60/4, 6; 33/21) ve sonradan gelenlerin de onlar gibi, sorumluluklarını bireysel olarak üstlenmiş mü’minler olmalarını istemiştir. Peygamberlere devredilen “otorite”, hiçbirinde mutlak-sorgulanmaz/kapalı/kutsal olmamıştır. İçimizden birileri olarak hata yaptıklarında Allah tarafından uyarılmış, eleştirilmiş, hatta kınanmıştır (9/43, 28/10 80/1-10). “İsmet” sıfatları, onların samimi-dürüst kişiler olduklarını; din davasına ihanet etmediklerini ifade eder. Yoksa yanılmadıklarını veya günah işlemediklerini değil. Onlardan ve bağlılarından mutedil, aşırılıklardan uzak “vasat” ve “örnek” bir “toplum” olmalarını istemiştir (2/143, 3/104). Bir grup “Âlim”in (Rasih-Fakih) düşüncede derinleşmesini ve onların da, halkı tebliğ ve irşat ile kendilerine “çekerek” aynı seviyede eşit sorumluluk üstlenen kişiler olmalarını istemiştir (9/122, 3/7). Tanrı’nın tavsiyesi/önerisi sokak insanının Lokman, Davut, Süleyman, Havariler, Mağara Arkadaşları, Akhenaton, Ali, Ömer, Ebubekir, Osman, Hasan-i Basri, Sokrates… gibi, “Rüşd”üne ermiş, “Hikmet” sahibi olmalarını istemiştir. Allah, insanların özgürleşmesini istemiştir; biri ile özdeşleşmesini (kişi kültü yaratma) değil. Böyle bir sokak insanı düşünür genci (Feta)/İbrahim’i (21/60) Allah peygamber yapmış ve onunla birlikte olanları, insanlara örnek göstermiştir: “İbrahim ve onunla birlikte olanlarda sizin için bir ‘örneklik’ vardır. Onlar, toplumlarına: ‘Biz, sizden ve Allah’ı bırakıp taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz. Siz, bir tek Allah’a inanıncaya kadar, sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve nefret belirmiştir’ demişlerdi.” (60/4). Aynı şekilde, Hz. Muhammed’e inananların, inanmayan akrabalarına ve kabilelerine olan bağlılıklarını koparmalarını istemiştir (60/1-3). Allah’ın insanı yaratırken ona verdiği iyiliği kötülükten ayırma kabiliyetini (91/7-8) aktif hale getirerek, insanı aklı başında, yaptıklarından sorumlu, rüştüne ermiş bir hale getirmek, Kur’an’ın ana çabası olmuştur.

Kur’an, Arapların cahiliye dönemindeki katı-muhafazakâr dinsel tutumlarını defaatle ve şiddetle eleştirmiş; onları yüzlerce, binlerce kez düşünmeye (tefekkür, taakkul, tezekkür, tafakkuh, tedebbür, taabbur…), söylenenleri işitmeye, duymaya, dinlemeye, kulak kesilmeye ve ahlaki-dinsel hakikatleri görmeye (nazar, rüyet, basiret) çağırmıştır. Dinsel kanaat önderlerine-büyüklerine taklit ile körü körüne itaat etmelerini meşru görmemiştir (33/67). Haklarında bilgi/fikir/idrâk/düşünce sahibi olmadıkları hususların peşinden körü körüne gitmelerini, “mukallit” olmalarını kınamıştır. Ahirette bilgi aktlarının, bundan sorumlu olacağını hatırlatmıştır. (17/36). Kur’an, özgür-sorumlu bireylerden oluşan özgür ve sorumlu bir toplum/millet (Biz) oluşmasını tavsiye eder. Çil yavrusu gibi dağılmış, kum tanesi gibi başıboş “birey” olmak, marifet olmadığı gibi; sünepe ve sürü olmak da, marifet değildir. Her biri bir enstrüman çalan bir “orkestra” oluşturmak, İslam’ın birey-toplum hedefidir. Koro şefi de, semboliktir; temsilci değil.  “Temsilcilik” düşüncesi, “Kişi kültü”nü doğurur. “Kurum” sallaşma (kural-hukuk), bunu önler. İslam toplumları, bunu başaramamıştır.

Bu konuda merhum Hasan Hanefi şöyle diyor: “Tabii bir din olarak İslam, ferdiyetçidir. Tabii bir din, bireyin otonomisini ve dini sistemle direkt kendi başına ilişki kurmasını kabul eder. İnsan, kendi kişisel sorumluluğuna sahiptir. Onun adına kimse günah işleyemez ve onu kimse kurtaramaz. Tabii bir din, “Aslî Günah”ın, Biri aracılığı ile kurtuluşun (şefaat) ve kendi yerine birini feda etmenin (Kefaret) olmadığı bir dindir. İnsan, niçin Hz. Adem’in işlediği günah ile Hz. İsa’nın, onu bu günahtan kurtarmasının arasında öylece pasif olarak kalıyor? Adem’in sorumluluğu sadece kendine aittir. O, günah işledi ve pişman oldu ve tövbe etti; Tanrı da, bağışladı. Herkes, günahsız olarak doğar; sadece, akil-baliğ olduktan sonra yaptığından sorumludur. Hz. İsa, yaptığı iyilikler ile sadece kendini kurtarabilir; başka bir kimseyi değil. İlkel dinlerde ise insan bir kurtarıcıya muhtaçtır: Bir Mesih’e, bir rehin kurtarıcıya. Tabii bir din olarak İslam, insanı Allah ile doğrudan ilişkiye sokar. İslam, rahiplere, papazlara ve Kiliseye sahip değildir. Bir kurumun ve onun tarih içindeki sapmasının doğurduğu tehlike yoktur. (Tarikat ve Hilafet hariç. İ.G). Tabii bir din reformasyona ihtiyaç duymaz; çünkü o, başlangıçtan itibaren reformist, rahipsiz ve papazsız bir dindir. İnsanın otonomisi, açıkça beyan edilmiştir. İtaat, yalnızca Allah’adır. İnsan aracılığı ile günah çıkarılmaz. Dua ve istiğfar, yalnız ona yapılır. İlkel dinler, gelecekten haber verirler. Kişi ile Tanrı arasında tavassutu zorunlu görürler; akla dayanan ince bir tavassutu başaramazlar. Aracılar canlı veya tabii nesnelerdir. Tabii bir din olarak İslam’da Tanrı ile insan ve insan ile yeryüzü arasında sağlam bir bağ kurulmuştur…” (Hasan Hanefi. Dini Değişme ve Kültürel Tahakküm. Çev. İlhami Güler. İslami Araştırmalar. Cilt:6, sayı: 3, 1992. S. 158-159.)

Türkiye’de Durum

Osmanlı İmparatorluğu (“Derviş Devlet”) hem siyasal bağlamda hem de dini bağlamda kişi kültünün egemen olduğu bir yapıydı. Siyasette “Sultan”, dinde “Şeyh” hayata egemendi. Hatta bazı Sultanlar, şeyhlerin kontrolünde idi. Birisi dünyanın sultanı; diğeri ruhların sultanı. Ahali, sultanın kulları; müritler, şeyhin kullarıdır.

Türkiye Cumhuriyeti’ne gelince, devrimler Hilafet, Şeriat ve Tarikatı lağvetti. M. Kemal Atatürk, bir Osmanlı paşası, Kurtuluş Savaşı’nın mümtaz önderi (kahraman) ve devrimlerin banisi olarak “Tek-Adam” şeklinde kristalleşti. Giderek “yüce”, “ulu” sıfatları kazandı. “Anıt Kabir”de anıtsallaştı. Kalplerde minnettarlık/saygı mercii olma yerine; ritüeller ile tapınım nesnesine dönüştürüldü.

Dindar muhalefet, “Said Nursi”nin dinsel karizması ile “Nurculuk” olarak bir “Cemaat” şeklinde kristalleşti. 1950’lerden sonra da Adnan Menderes, muhalefetin politik önderi olarak değer kazandı. Askeri bürokrasi tarafından idam edilmesi, onu muhafazakâr halk hafızasında “Karizmatik” kıldı. Bir de “Sultanu’ş-Şuara”mız vardı (N. Fazıl). 1960-2000 arasında Demirel, Erbakan, Özal, Türkeş (Başbuğ), politik “lider”ler olarak belirginleşti. 2000’lerin başından itibaren Şeyh figürünün yeni tipi karizmatik Fetullah Gülen; halife ve sultan tipinin yeni karizmatik figürü olarak da Recep Tayyip Erdoğan parladı. Birincisi “Cemaat” kurmuştu; ikincisi “Parti”. Önce ortak oldular, sonunda düşman. Kozlarını paylaştılar. İkinci, birinciyi püskürttü ve birincisi “FETÖ” oldu. İkincisi, adı konmamış halifemiz ve sultanımız olarak devam ediyor.

Sonuç

Allah, Kur’an’da sokak insanından Lokman gibi, Sokrates gibi insanlar yetiştirmeye çalışıyordu. Oysa Müslümanlar, Kitap Ehli gibi (23/53) dinlerini parçaladılar, mezheplere, tarikatlara, cemaatlere bölünerek, taklitçi sürülere dönüşerek din adamlarını veya kendilerini Allah’a nispet eden (Zıllullah, Kaim Biemrillah, Muiz Lidinillah…) siyasi-teokratik/karizmatik “Halifeler” oluşturarak kendi sorunlarını “Şura” ve özgür/gönüllü itaat/seçim (Biat) ile çözmekten vazgeçtiler. İşlerini bir kişiye havale etmeyi, zorla boyun eğdirmeyi marifet sandılar. Aslında sorumluluktan kaçarak tembellik ettiler. Tek kişinin, yanılabileceğini veya insanları kandırabileceğini, kolayca kandırılabileceğini hesaba katmadılar. Ortak akıl ile, içtihat ve icma ile, kurallar ile çalışan kurumlar kurmadılar. Kendi vicdanlarını ayık tutarak (takva), bilmediklerini bilenlere sorup “öğrenmek” yerine; sürü içgüdüsü ile taklitçi oldular. Allah da, “Sünnetullah”ı gereği: “Aklını kullanmayanların üzerine pislik yağdırır.” (10/100).

Maveraünnehir Müslümanlığı

Türk Müslümanlığı, klasik dönemde Mâverâünnehir ve Orta Asya’da Hanefî-Mâtürîdî-Yesevî-Nakşibendî çizgisinde oluşmuştur. Hanefî-Mâtürîdî çizginin Hindistan’da-Pakistan’da ve oradan etkilenen, modern dönemde Taliban’daki yorumu-pratiği, etnik köken ve coğrafyanın farklılığı ile farklılaşmıştır. Türk Müslümanlığı, Hive, Buhara, Semerkand, Horasan’da…, dinin düşünce-duygu ve davranış boyutlarını birlikte içerir. Anadolu’daki “Âhilik”, bu yorumun pratiği ve uzantısıdır. Klasik dönemdeki Medreseler, Selçuklu ve Osmanlıda olduğu gibi, ağırlıklı olarak birer “dini tedris” mekânları değil; “Üniversite” kavramına daha yakındılar. Timur’un kurmuş olduğu devlet, kendinden sonra da, uzun bir süre ilmi ve bilimi birlikte deruhte etmiştir. Uluğ bey, Ali Kuşçu, onun soyundan gelen bilim insanlarıdır. Timur, Anadolu’yu istila ettikten sonra, geri dönmeseydi, kaderimiz nasıl olurdu diye insan merak etmiyor değil.

 

Medrese, minare, cami ve türbe, şehirlerin abidevi-mimari yapılarını oluşturuyor. Yatay mimariyi hala sürdürüyorlar. Medreselerin ve taç kapılarının mimari haşmeti ve büyüklüğü, dünyaya “evet” demeyi ifade ederken; türbelerin haşmeti, -Tasavvufun etkisiyle- kişi kültüne bağlılığı, onları kutsamayı yansıtıyor olsa da; bir türbenin taç kapısına “Kâle Sokrates…” diye Sokrates’ten bir cümleyi yazma cesaretini/özgüvenini de göstermişler. Minarelerin mimari kalınlığı, tuğla/toprak yapısı, süslemesi ve uzunluğu, -ezanın ötesinde- metafiziğin, fiziğe dönüşmesini ifade ediyor; Çelikten yapılmış Paris’teki materyalist “Eyfel Kulesi”ne zıt-inat bir şekilde. Klasik dönemde Mâverâunnehir’de ortaya konan yaşam, zanaatın-sanatın-mimarinin, ipekböceği kozası olarak “teknoloji”ye dönüşmeden öncesine ait olarak; İslam’ın, pratize ve estetize edilmesiydi.

Türkler, Kur’an’da vücut bulan “Şeriat”a Araplar’da (Şafii-Eş’âri) olduğu gibi lafzi/literal itibar etmekten çok; Hz. Muhammed’in ahlaki örnekliğine ve Kur’an’ın akli yorumuna (Rey Ehli) daha fazla itibar etmişlerdir. Türkler, Kur’an’ı ve Peygamberi “örnek” olarak alırken; Araplar (İmam Şâfii-Eşâri) “Edille-i Şeriyye”yi vazederek Hadisleri “ölçü” seviyesine çıkarmışlardır. En büyük hadis toplayıcıların Buharalı (Buhari) ve Tirmizli (Tirmizî) olmaları, tesadüf değildir. Anadolu Türkleri, bu sevgiyi, sarayda ve medreselerde “Buhari” okumak yerine, biraz daha popülist/vulger olarak, “Mevlid-i Şerif” okumak-dinlemek -adetâ bir ibadet- olarak sürdürmüşlerdir. Neyzen Tevfik’e izafe edilen “Şeriat, bu kuluna kaba geldi, ya Resulullah” cümlesi, -şikâyet mercisi olarak peygamberi seçerek- Türklerin sosyal psikolojisini ve şeriatla ilişkisi hakkında bize bilgi verir.

Moğol istilası ve yıkımından sonra, kültür ve mimari, kendini kısa sürede tekrar toparlamayı başarmıştır. Geç dönemlerde Rus ve Çin işgalleri, ikinci bir kültürel yıkım ve ekonomik değişim getirmiştir.
Rusya, seküler modernitenin alt bir önermesi (Marxizim-Komünizm-Sosyalizm) ile Ortodoxluktan çıkıp bir müddet burada eylendikten sonra, Kapitalizme evrildi. Çin de, aynı önerme ile (Mao’nun kültür devrimi) Budizm’den çıkıp, Kapitalizme evrildi. Türkler, Rusya ile Çin arasında bu maceralara girmeyip “Müslüman” kalmaya devam ettikleri için, Rusların ve Çinlilerin esiri oldular. Medreseler, ortaçağlarda ortaya koydukları “Aydınlanma”yı sürdüremediler. Çin’deki Uygur Türkleri hala esir. Rusya’da Komünizm çöktükten sonra, Türkler, kendilerini Rusya baskısından kurtarmaya çalışıyorlar. Bağımsızlaşmaları ve kendi kültürlerine/kişiliklerine bağlı, hukuki olarak adil, ekonomik olarak eşit fırsatlara haiz bir toplum oluşturmaları zaman alacaktır. Rejimleri, hala tek parti/otokratik olarak devam ediyor. Rusya’nın Komünizm döneminde demografi ile oynaması, etnik problemler olarak devam ediyor.

 

Özbekistan’da İslam Kerimov, -despotluğuna rağmen- tarihi yapıları eski görkemine kavuşturmak, Fetullah’ı ülkeden kovmak, Selefilerin ülkeye girmesine mani olmak ve sigara yasağı ile çok doğru işler yapmış.

Geziyi düzenleyen İslam tarihçisi Prof. Dr. Mehmet Azimli ve Prof. Dr. Fatih Erkoç, tur için doğru bir lokasyon (Hive-Buhara-Semerkad-Taşkent) ve iyi bir zaman (altı gün) belirlemişler. Otel, ulaşım, rehberlik ve lokantalar da mükemmeldi. 2022 Eylülünün ilk haftasında 23 kişilik grubumuzla geldiğimde burada gördüklerime gelince, aynı dilin biraz değişmiş lehçelerini konuşmak ve etnik köken aynılığının yarattığı empati-sempati ile birlikte, aynı dine/mezhebe/yoruma inanmanın doğurduğu yakınlık, “kanın (canın) kaynaması”nı doğuruyor: Kendini “yabancı” olarak görmediğin, ata yurdu ziyareti. Rusların dayattığı Kiril Alfabesinden Latin alfabesine geçmeleri, levhaların yarısını anlamamızı sağlıyor. Türkiye’den geldiğimizi duyunca, yüzleri gülüyor. Sıkça selam veriyorlar, selam alıyorlar. İnsanların yüzünden meymenet-masumiyet akıyor. Yaşlı amcaların ve teyzelerin yüzünden nur ve hüzün akıyor. Çocukların yüzleri çok masum ve sevimli. Biz “teşekkür” ediyoruz; onlar, “rahmet” diliyorlar. Onlarınki daha derin.

Semerkant’da mihmandarımız El Nur’un akrabalarının bir düğününe davet edildik. Biz de, aramızda para toplayıp hediyemizi alarak katıldık. Mükellef düğün sofrası, görülmeye değerdi. Yok, yok. Adet gereği katılan aileler adına birer konuşma yapılıyormuş. Bizden de rica ettiler. Bir arkadaşla ben, kısa birer konuşma yapıp intibalarımızı anlattık; oğlumun, Namangam’da mühendis olarak çalıştığını ve onların eniştesi olduğunu söyleyince, salonu alkışa boğdular. Müzik, bize çok yakın, hepimiz ayak uydurarak oynadık.

Arapların Peçe-Çarşaf, İranlıların Çador, Afganlıların Burka, Anadolu Türklerinin Türban takıntılarına karşı, Özbek kadınları, boğaz-diz-altı, tek parça pamuk-ipek, değişik desenli giysileri (elbise), bana göre İslam’ın “tesettür” emrine daha yakın. Kadınlar, dişiliklerini ve doğurganlıklarını/anaçlıklarını koruyorlar.

Özbek pilavı, Semerkand (kırmızı değil, sarı havuç kullanılıyor) versiyonu ile tek başına mükemmeldi. Bizim bulgur pilavı, fakir işi. Diğer yemekleri de öyle. Yemeklerde –besmele çekmede mahsur görmeden-alkollü içki tüketimi, Ruslardan kalma bir itiyat olsa gerek. Yaygınlığının derecesini bilmiyorum.
Çocuklarına genellikle peygamber, sahabe ve İslam’a-Allah’a izafetle oluşturulan isimler(Necmeddin-Abdullah, Medine, Elif…) koyarak, akil-baliğ çağına gelinceye kadar, “isim-müsemma etkis”i ile çocukları “dindar” yapıyorlar.

Bize şimdiye kadar “İslam Medeniyeti” olarak hep “Endülüs” ve Bağdat-Basra-Kufe (Abbasi-Arap) propagandası yapıldı. Mâverâünnehir’de Türklerin ortaya koyduğu performansın, onlardan geri yanı olmadığı gibi; fazlası vardır. İslam ve Tasavvuf yorumları, -ben, bu parçalanmaya teolojik olarak karşı olsam da- Selçukluların (Ahilik müstesna) ve Osmanlıların (“Derviş Devlet”) yorumundan daha sağlıklı ve doğru olduğuna inanıyorum: Ebu Hanife-Mâtürîdî-Yesevî-Nakşî çizgisi/sentezi (Düşünce-Duygu-Davranış).

Taşkent’in göbeğinde muhafaza edilen yeşil alanın genişliği, beni hayrete düşürdü. Anadolu şehirlerinin Muhafazakâr siyasetçi ve müteahhit Belediye başkanlarımız tarafından betona boğulmasından utandım. Bizdeki şehir “meydan”ları, burası ile mukayese edilemez. Bizim müteahhitler, onları da kandırarak çok katlı binalar dikmeye başlamışlar bile.

“Müstakillik Meydanı”nda, önünde sürekli ateş yanan yaşlı bir ana heykeli, adları tek tek yazılmış İkinci Dünya savaşında Ruslar tarafından ön cepheye sürülüp geri gelmeyen 1.5 milyon Özbeğin anısını yaşatıyor. Yerel tezyinatla süslenmiş Taşkent metrosu, Rusların Özbeklere yaptığı nadir iyiliklerden biri.
Özbekistan’ın zengin ekonomik kaynaklarına rağmen, gelir dağılımının dengesizliği, bütün Türk cumhuriyetlerinde ve Araplarda olduğu gibi, İslam adına utanılacak bir husus. Alt kesimin iş bulmak için Rusya’ya ve Türkiye’ye aktığı bilinmektedir. Umarım, aç-gözlü, muhteris politikacıları, kendi kese-kasalarını doldurduktan sonra, ülke gelirlerini, halka dağıtırlar. Üretim yetersizliğinin temel neden olduğunu unutmamak gerekir.

Din konusunda FETÖ, Taliban, El-Kaide, IŞİD tecrübelerinden sonra ürkek olmaları, son derece anlaşılır bir şey. Bizim tarikatçılar, buradaki paçozluklarını, “Kaynağımız sizsiniz” diyerek oraya taşımak istiyorlar. Umarım, buradaki “İlahiyat” birikimi ile sağlıklı bir etkileşim geliştirirler. Özbeklerin, Türk devletlerinin/kavimlerinin en “Medeni/Terbiyeli”si olduğuna dair Türkiye’de bir kanaat mevcut. “Medeniyeti”, gezegenler arası yolculuk değil; “insani ilişkiler” ve içinde huzurla yaşanan “Şehir kurma” bağlamında tanımlarsak; -onca badireye rağmen- Özbekler, acaba bizden de daha medeni olmasınlar? Onların Rus hayranlığı, bizim Batı taklitçiliğimizden daha zayıf.

Karadeniz Dindarlığı

“Türk Müslümanlığı” üzerine eleştirel bir yazı yazmış (Özgürlükçü Teoloji Yazıları, Ank. 2022, s. 127-132) birisi olarak, bu yazıyı, toplumun bir kesimini aşağılamak saiki ile değil; bu bölgenin dinsel sosyal-psikolojisini tasvir amacı ile kaleme aldım. “Dost, acı söyler”. Umarım Karadenizliler, söylediklerimi, kendilerinin cesaret edemediği bir dost eleştirisi ve bir “komşu hakkı/hukuku (sorumluluk)” olarak algılarlar. Yazı, ağırlıklı bir karakter/mizaç analizidir; doğal olarak herkesi kapsamaz.

Karadeniz dindarlığının, biri etnik köken (Gürcü-Laz-Rum); diğeri coğrafyadan kaynaklanan kendine has özel bir niteliği vardır. “Karadeniz” kavramı ile daha çok Rize ve Trabzon’u (Of) kastetmekteyiz. Rize’nin komşusu Artvin ilinin kendine has seküler-sol bir kültürü olmuştur. Ağırlıklı olarak Trabzonlu göçmenlerden oluşan Samsun, Ordu ve Giresun da, kastetmiş olduğumuz tipik “Karadeniz” kavramına doğrudan girmez.

Karadeniz’de coğrafya, dinin araçsallığını; etnik köken ise, genellikle psikolojisini/karakterini belirlemektedir. Karadeniz’in, bir iç-deniz oluşu, Trabzon limanının önemini azalttığı gibi; balıkçılık da, mevcut demografiye ekonomik “kaynak” olarak yetmemektedir. Çay üretimi, bölgeye çok sonraları (1945) girmiştir. Bölge sürekli yağmurlu; dik/yamaç-ormanlık ve tarım için imkânsız bir arazidir. Bu koşullar, dinin bir “meslek” olarak araçsallaşmasının önemli kaynaklarından biridir. Ayrıca Karadeniz “Kabadayısı” ve “Mafyası”nın oluşmasının arkasında da bölge insanının gözü pekliğinin yanında, bu iş-üretim ve mesleksizlik yatmaktadır. Bölgede el yapımı silah teknolojisinin gelişmesi ve bir mezar taşına yazılan: “Vurdi, vurdi; vuruldi” cümlesi, bölge insanının mizacı/huyu hakkında bize bilgi verir.

Trabzon’un “Of” ilçesi, Karadeniz’in dinsel başkentidir. Of, Şiîliğin dinsel merkezi olan “Kum” kentinin, seküler-sünnî versiyonudur. “Of’li Hoca”, bu dindarlığın karakteristik özelliğini temsil eder. Ofluların Tanrı’ya “doğrudan” bağlılığı, bu bölgesel-dinsel ayrıksılığın mizahi ifadesidir. Oflu Hoca, dine “melekûtî” değil; büyük ölçüde bir “meslekî” göz ile bakar. “Müteahhit” tipinin dinsel versiyonudur. Karadeniz dindarlığında duygusallık-ruhsallık oldukça zayıftır. Ağır basan şekilcilik, ritüel ve pratik faydadır.

Cumhuriyet’in kuruluş aşamasında (1926) “Şapka Devrimi”ne karşı Rize’de gelişen sivil direnişe karşı Hamidiye Zıhrlısı’nın şehri top ateşine tutması, halkta rejime karşı bir dinsel-psikolojik içerleme-uçuklama yaratmıştır.

Karadeniz’e komşu olan Erzurum-Bayburt, -yoksulluktan dolayı- dine meslek olduğu kadar; saf bir “maneviyat” olarak da bakar. Oflu Hoca ile Bayburtlu imam fıkraları, bu gerçeği gözler önüne serer. Her defasında “Ofli Hoca”, Bayburtlu imamı kandırır.

Karadeniz Dindarlığının Tezahürü

Karadeniz dindarlığı, Cumhuriyet döneminde biri illegal “Medrese” yolu ile diğeri, meşru Akademik olarak tezahür etmiştir. Akademisyen tipi, genellikle “Kur’an” vurgusu yapar. Hepsi “Profesör” olan, Hüseyin Atay, Y. N. Öztürk, M. Öztürk, M. Okuyan, B. Bayraklı… bunlardan bazılarıdır. Medrese tipinin örnekleri ise Mahmut Hoca (Efendi), Cübbeli Ahmet, İhsan Şenocak, Nurettin Yıldız, Şevki Yılmaz, Kadir Mısıroğlu, İsmail Kahraman, Süleyman Karagülle, Hasan Mezarcı…dır.  Profesörlerde genellikle geometriye yakın soyut/kuru bir teori/teoloji tecelli ederken; alaylılarda (medreselilerde) genellikle kaçak kat çıkma (illegalite) olarak “müteahhit” tipi zuhur eder. Mutlak hakikat hastalığı (Radikallik) hepsini kesen ortak paydadır. Akademisyen tipi, -“Tarihselci” M. Öztürk hariç- Kur’an’ı bütünü ile evrensel bir kategori olarak görüp, onu, modern akıl ve bilimle özdeşleştirmeye çalışır. Alaylılar/medreseliler ise, -S. Karagülle ve H. Mezarcı hariç- Sünni geleneği “Selefi” bir mantıkla bütün insanlık için bir değer olarak görürler. Artvinli olan S. Karagülle, Refah Partisi’nin “Adil Düzen” adlı modern “Şeriat” programının teorisyenidir. H. Mezarcı ise, bilindiği gibi, son “Mesih”(!)imizdir.

Karadeniz dindarlığında “mistiklik” Cübbeli Ahmet’te olduğu gibi, sahici değil; ticari ve mizahidir. Cami-Minare, Medrese, Kur’an Kursu, Hafızlık-Hatim, Karadeniz dindarlığının maneviyatı ve muhtevası zayıf şiarlarıdır; şekilciliğidir. Pratik zekâlı, sert mizaçlı, tez canlı ve çalışkan olan Karadeniz insanı, Cumhuriyet döneminde Türkiye’nin her yerine göç ederek gittiği yerde başarılı olmuştur (“Bize, her yer Trabzon”). Etnik köken farklılığını birçoğu unutmasa da, Devrimin tanımladığı kültürel/dilsel “Türklük”e aleni itiraz etmemiştir. Vatanperverlikte bir kusur etmemiştir.

İstanbul’a Cumhuriyet döneminde en erken göç eden Karadenizliler, ağırlıklı olarak emlak-inşaat üzerinden parayı bulduktan sonra, önce belediye yönetimini (R. T. Erdoğan) ele almış; sonra da ülke yönetimine talip olmuşlardır. AK Parti’nin kuruluşunda Karadenizlilerin önderliğinde bir “koalisyon” oluşmuş olsa da; giderek parti ve ülke yönetiminde Karadenizlilerin dominasyonu ağır basmıştır. Diğerleri, “taşeron” durumuna düşmüştür. Parti, muhafazakârların tarihte yaşamış olduğu travmayı (Devrim, Altmış İhtilali, Üç İdam) kullanarak İslam’ı/Dini sembolik kapital olarak halkı ikna etmek için seçmiştir. Karadenizliler, şirket (parti) sahibi (işadamı, bakan, milletvekili, belediye başkanı, yüksek bürokrat…)”; diğerleri ise, işçi (seçmen-memur) olarak kalmıştır. Karadenizliler, “şeyh/hoca” makamına talip olurken; diğerleri “mürit/cemaat” makamına talip olmuşlardır. “Kazan-Kazan (Win-Win)” mottosu, sadece dış politika ilkesi değil; içerde de siyaset yapmanın ticari tarzı olmuştur: “Hizmet-Eser (Rant) Siyaseti”.

Karadenizlilerdeki “Müteahhitlik” mesleğinin ve her şeye “Rant” gözü ile bakmanın sosyal psikolojisini şöyle izah etmek mümkün: Coğrafya dik/yamaç ve ormanlıktır. Tarım için “tarla” veya yerleşmek için “arsa/emlak”, son derece kıttır. Bu durum, yeşili ve ormanı, istenmeyen “düşman öteki” olarak kodlamayı doğurur. Karadeniz şehirleri, silme beton-bina yığınıdır; çünkü arazi, yerleşim yeri (arsa-emlak) kıttır. Bir doğa harikası olan “Uzun Göl”ün etrafının betonla çevrilmesi, bunun kanıtıdır. Karadenizli müteahhitlerin ve belediye başkanlarının, göç ettiği yerlerde “yeşil”i gözlerinin görmemesi, “Emsal” adı altında “Şehir Hakkı”na uymayan (kaçak) kat çıkmaları, buradan kaynaklanıyor olabilir.

Sonuç

Kültürel, sosyal-psikolojik karakter ve coğrafya dini kendine göre şekillendirir. Hangi din ve hangi toplum olursa olsun, bu durum kaçınılmazdır. İslami açıdan önemli olan, dinin temel iman ve ahlaki değerlerine sadakat göstermek ve sahip olunan dinsel görüşün doğruluğu hakkında sürekli teyakkuzda olmaktır; kendine yeniden bakmaktır; tecdit ve tövbe edebilmektir. Nietzsche’nin dediği gibi: “Dürüstlük, gerektiğinde, kendine saldırma cesareti ve düşmanlarını takdir etmeyi gerektirir.”

Muhafazakâr İktidar ve Kültür: Paçozlaşma

Paçozluk, küresel düzlemde, son 100 yıldır giderek artan, insan ruhunun hayret veya meraktan doğan din, bilim, sanat, siyaset, iktisat ve hukuk alanlarında dert/dâvâ edinme; vaatte bulunma, hedef/gaye (teleoloji) koyma ve “uğrundalık” modundan uzaklaşarak; teknolojinin yaratmış olduğu ipek böceği kozası içinde (Ge-stell/Heidegger) insanları haz ve hız peşinde (…için) koşan böceklere (Nihilizm) dönüştürmesidir: “Post-Truth”, “Post-Hümanizm” ve “Post-Modern Durum”. Cumhuriyet tarihi boyunca T. Özal’a veya 2000’lerin başına gelinceye kadar toplumun ve devletin kör-topal, doğru-yanlış, iyi-kötü bir derdi/davası vardı. Ancak, dünyadaki gelişmelerin ülkemize de yansıyan ve son dönemlerde yoğunlaşan semptomları mevcuttur. Bu yazıda bunlar üzerinde durulacaktır.

1-Din Alanında: Dinin özü, hasbî ve muhasibî olmaktır. Yani canlı, müstakim bir imana ve insani ilişkilerde titiz, teyakkuzda, tetikte, külyutmaz, uykusuz/uyanık bir vicdana sahip olmaktır (takva). “Allahtan korkup, kullardan utanmadır.” Türkiye’deki mevcut dindarlık/dinsellik, büyük ölçüde bu kriterlerden fersah fersah uzakta; çeşitli paçozluklar içinde dalgalanmaktadır. İman, 1400 yıllık tarih içinde çeşitli ve sahihliği tartışmalı ölü itikatlara (mezhep-tarikat-cemaat) dönüşmüş; “Salih Amel” ise, sayılı ritüellere ve haramlara indirgenerek, özü olan -her gün, her yerde- ahlak kaybedilmiştir. Örneğin, bir “Cemaat”, saman altından su yürüterek devlete sızmış; bu süreç içinde her türlü ahlaksızlığı yapmış ve sonunda ülkeyi bombalayarak yüzlerce insanın ölümüne sebebiyet vermiştir. Çeşitli “Tarikat”lar, vakıf adı altında kamu mülkünden mal tırtıklayan iktisadi işletmelere; biri de, “yanmaz kefen” satan dükkâna dönüşmüştür. Teorisi gereği tevazu, tolerans, tesamuh iddiasındaki Tasavvuf, ülkemizde “tekfir” modunda “Selefi” bir psikolojiye-teolojiye kaymıştır. Metropollerde ve Doğu Anadolu’da faaliyet gösteren merdiven altı medreseler, dogmatik imam, vaiz ve müftüler yetiştirmekteler. Allahtan korkmaz, kuldan utanmaz (mürai) dindarlarımız, insanları “Allah” ile aldatmaktadırlar (31/37). “Örgütlü Dindarlığın” dışındaki samimi dindarları tenzih ederim.

Diyanet reisinin sarığı, göğe değmesi gerekirken; siyasal iktidarın eteklerine değmektedir. İlahiyat fakültelerinin ve İmam-Hatiplerin sayısı artırılarak, birer İlim-bilim yuvası olma; dinsel düşünceyi tecdit etme ve eleştirme veya meslek elemanı yetiştirme yerine; -medreseye öykünerek- muhafazakâr iktidarların “arka bahçesi” olarak dindar nesil/seçmen yetiştirme ocaklarına dönüştürülmüştür. “Minareler süngü; camiler kışla; müminler asker” olarak görülmektedir. Şehirlerin tepelerine soğan kubbeli, kalem minareli, hoparlörleri sonuna kadar açık, içi boş camiler çakılmakla dindarlığın artırılacağı sanılıyor.

2- Bilim ve Düşünce Alanında: Osmanlı’nın yıkılış döneminde Teolojinin/Medresenin (İlim), doğayı, insanı ve toplumu tanıma-tasvir etme anlamında “Bilim”den/keşiften kopup giderek skolastisizme kayması (tahsil-tedris-talim, takrir), “Üniversite”yi meraktan doğan keşif yeri olmak yerine; Batı’da üretilen bilgilerin taklit ve talim edildiği mekânlar (okul) olarak kurmuştur. “Üniversite Reformu”na rağmen, Cumhuriyet döneminde “Bilgi” üretilememesinin, icat çıkarılamamasının nedeni merak, şüphe ve eleştiriden uzak, pozitivist veya dinsel dogmatizmdir. Üniversiteler, devlete bağlı; fakat siyasal iradeden bağımsız; hür düşüncenin kaleleri olma yerine; 1980’lerden itibaren, “YÖK” denen, siyasal iradenin gözetimi altında tutulmuştur. 1960’lı ve 70’li yılların lise mezunlarının kalitesini, son yılların mebzul miktardaki üniversitelerin Profesörlerinin kalitesiyle mukayese etmek lazım.

Çok katlı otoparklardan, apartmanlardan dönüştürülen, cadde üzerinde binalarda özel/vakıf üniversiteleri, birer “ticarethane” mantığı ile faaliyette bulunmaktadırlar. Her şehre bir üniversite kurmanın arkasında “Bilim” merakından ziyade; inşaat rantı, şehirlere -öğrenci müşterisi ile- ekonomik katkı ve partililere istihdam kaygısı yatmaktadır. İlahiyatçı veya Tarikatçı olmasına özen gösterilen Rektör atamaları, Üniversiteyi “hizada” tutma kaygısının bir ifadesi olsa gerek. Üniversite dışında gelişen son yıllardaki “silah teknolojisi”nin ayrı ve haklı bir motivasyonu olduğu, herkesçe bilinmektedir. Üniversitelere doktor yetiştiren Tıp Fakülteleri açma yerine; illere ve ilçelere devâsâ “Şehir Hastahaneleri” yapmanın arkasındaki müteahhit (rant) mantığını anlamak zor değildir.

2000’li yılların başlarına kadar sivil dini düşünce alanında hatırı sayılır entelektüel bir canlılığın olduğu bilinmektedir. Yayınevleri, dernekler, vakıflar, düşünce kulüpleri sempozyumlar, konferanslar, paneller düzenliyorlardı. Düşünce ürünü kitaplar ve dergiler (İlim ve Sanat, Bilgi ve Hikmet, Tezkire, İslami Araştırmalar, İslamiyyat, Divan, Liberal Düşünce, Türkiye Günlüğü…) yayınlanıyordu. Son 20 yılda ciddi bir çoraklaşmanın olduğu gözlemlenmektedir. Siyaset, Bürokrasi ve ticaret, herkesi kolayca ayarttı. Demek ki, toprak verimli, kökler derin değilmiş. Günlük politika ve ideolojiden uzak, merak veya hayretten doğan derin/hasbî düşünce, “Entel-Dantel” ve “Fildişi Kulesi” kavramları ile kınanmaktadır. Sosyal medya, kahir ekseriyeti düşünmeyi sevmeyen halkımızın, dırdır ve dedi-kodu mekânı oldu: “Tüfek icat oldu, mertlik bozuldu”.

3- Sanat ve Mimari Alanda: Sanat damarı Sünniliğin teolojik kuruluşunda tâ baştan hayli kurumuş muhafazakârlık süsleme, tezhip, ebru, minyatür, kaligrafi ve şiir dışında yaratıcı sanat çeşitleri olan müzik, resim, heykeli, çocukça bir “Şirk” korkusu ile baştan beri reddetmiştir. Bugün muhafazakârlar, mizah ve müzik yaratamadığı için, müzisyenleri ve mizahçıları cezalandırmakla meşguller. Sinema sanatı, “Filim icabı” tabiri ile alaya alınmaktadır. Muhafazakâr televizyon kanallarının programları, ibret ve eğitim içeriğinden ziyade; eğlence ve dedikodu ağırlıklıdır. Tarım ürünleri veya tarihi kahramanları ile meşhur kasaba ve şehirlerin meydanlarına veya girişlerine yapılan karpuz, kavun, kabak… Karacaoğlan, Köroğlu, Nasrettin Hoca, Ferhat… maketleri ve heykelleri, insanları sadece güldürmektedir. Halı ve kilimin mekânı olan Anadolu’da, muhafazakâr ailelerin evleri makine halısı ile bezelidir. Devletlularımız (zenginler), Kapitalistler gibi paralarını yatırıma dönüştürme, kültür-sanat koleksiyonlarına veya hayra harcama yerine; Kadillakı, gayrimenkulü önceliyorlar.

Siyasi ve bürokratik ekibin son 20 yılda ağırlıklı olarak Karadenizli müteahhitlerden oluşması, iç göçün ve şehirleşmenin hızlı olduğu ülkemizde, Ekonomiyi “inşaat” ağırlıklı bir yapıya dönüştürmüştür (“İnşaat Ya Resulullah!”). Bilge mimarımız rahmetli Turgut Cansever ve Saadettin Ökten’in yazdığı kitaplar ve katıldıkları televizyon programlarında yaptıkları uyarıları, sümen altı edilerek; şehirler, birer “beton ormanına” dönüştürülmüştür. Konut açığı ile birlikte rant içgüdüsü, “TOKİ” adı ile örgütlenerek, İslami metafiziğin yarattığı Anadolu’nun ve İslam şehirlerinin ahlaki-sosyal dokusu olan “Mahalle”yi tarumar ederek; çok katlı “İnsan Siloları/Siteler” ürettiler. Genellikle yabancı afili isimler taktıkları “Cam Kuleler” ile şehirlerin göğünü-güneşini örtüp, ufuklarını kararttılar. Havadan (kat irtifaı) “Emsal” adı altında para kazandılar. Çoğunluğu Karadenizli müteahhit olan belediye başkanları, şehir ve kasabaların yeşil alanlarını park-bahçe yapma yerine; “Kupon Araziler” olarak imara açarak arsa-emlak ürettiler. Şehrin dışına devâsâ “Millet Bahçeleri” yaparak halkın oralarda “yatıp-uzanması”nı salık verdiler. Yassı Ada’nın “Demokrasi Adası” adı altında betona boğulması, peyzaj açısından ibretamizdir. Avusturya’nın “Hallstat”ına benzeyen “Uzungöl”ün; Karadağ’ın “Sveti Stefan” adasına benzeyen Bursa’nın “Gölyazı” beldesinin mimari mukayesesi, coğrafi benzerliklere karşı ortaya koyduğumuz hoyratlığı ve mekân organizasyonundaki kapasitesizliğimizi gözler önüne serer. Osmanlı’nın kerpiç, taş, ahşap ev mimarisinin en zengin stokları, bugün Balkanlarda ve Yunanistan’dadır. Tarihi bir film çekmek isteyen, platform/plato olarak oralara gitmek zorundadır. “Turizm” olarak sahillerdeki koy, köy, kasaba ve şehirlerin doğal güzelliklerine uygun bir mekân/mimari organizasyonu yerine; şemsiye-şezlong, lokanta-bar işletmeciliğine dönüşmesi, kültürel yapımıza mümasildir, paçozluktur.

4- Siyaset ve Ekonomi Alanında: Siyaset, İslami açıdan, toplumsal adaleti ve güvenliği (makasidu’ş-şeria) sağlamak için “Farz-ı kifâye” olarak, bir kesim insanın ahlaki sorumluluk saiki ile (honorial duty) fiilen yerine getirmesi; toplumun da, “Farz-ı ayn” olarak, takip ve denetlemesi gereken ahlaki vazifedir. “Halka hizmet, Hakka hizmettir. Siyaset, -netameli uzun Müslüman tarihini atlayarak- bugün Türkiye’de pejoratif olarak “yalan-dolan” anlamına kaymıştır. Büyük ölçüde mesleksiz muhteris insanların cirit attığı/at oynattığı bir arenadır. Devrimin yarattığı kültürel şizofreni (“Yaralı Bilinç”), siyaseti Türkiye’de normal rayından çıkararak, sürekli bir kavga-hakaret, dalaşma-boğuşma, devleti “başka”larına karşı baskı aracı olarak kullanma veya ona sızma, onu ele geçirme faaliyetine dönüştürmüştür. Bir türlü “birlikte yaşama” pratiği oluşturulamamaktadır.

Toplum, herkesin hakkını-hukukunu koruyacak kurum, kural, denetleme, “Devlet adamı” talep etme yerine; kendileri gibi düşünen, kendi kişisel veya zümresel menfaatlerini koruyan çatal yürekli “Lider”ler talep ediyor: Ata binen, kendini “Padişah”; dokuz keçisi olan, kendini “Ağa” sanıyor.

Endüstri devrimini yapamamış bir toplum olarak Türkiye’de iktisadi faaliyet, büyük ölçüde  “Politik İktisat”tır. Özel sektörün zayıflığı veya Avrupa’dakine benzer bir “Burjuva (Sanayici-Tacir)” sınıfının oluşmaması; üretim, icat çıkarma, ticaret yapma, emek-alın teri yerine; herkesin gözünü devlete, onun ekonomik imkânlarına dikmesini doğurmuştur (Devletlu). Rasyonel ekonomik kurallara göre, -sömürüye başvurmak zorunda olmadan- “sermaye”nin oluşturulamaması, devleti, zenginlik oluşturmanın, mevcut sermayeyi -hukuksuz olarak- el değiştirmenin aparatına dönüştürmüştür. Bazı siyasiler veya bürokratlar, -hukuk tanımadan- devlet gücünü/yetkisini kullanarak özel sektörün kazancına “ortak” olmakta; olmadı, onlara “çökmek”teler. Uzmanlık alanını: “Korku iklimi oluşturma ve şiddet tarzı organizasyonlarla zengin olma” olarak tanımlayan Sedat Peker, bu “politik iktisadın” amiyane deyimle “Mafyöz ilişkilerin” -bir dönem içinde bulunması hasebi ile- nasıl işlediğini ifşa ederek, toplumda “vicdanın sesi olarak” karizmatik bir kahramana dönüştü. “Danışmanlık” bürosu kuran partizanlar, rüşvet çarkı ile özel sektörün işlerini halletmekteler. “Kırık Cam Teorisi” gereği, temiz kişiler de, ortamın/çarkın pisliğinden dolayı pisleşmekteler: “Üzüm, üzüme baka baka kararır.”

5- Hukuk Alanında: Devletin dini Adalettir. Hukuk, Rahmaniyetin tecellisi olarak adalettir. Yasama ve Yargı, millet-toplum adına, onun ortak maslahatı gözetilerek uzmanlık ve vicdanlılık ile yapılır. Bu işi, vicdanı hür, irfanı hür insanlar yapar. “Tanrılık” bir iştir. Hukuk güç istenci, iktidar tutkusu ve kâr maksimizasyonu olarak, mesleksiz muhteris siyasetçilerin emrinde bir “değnek”e veya “Dog”a dönüştüğünde, bunun adı paçozluktur. Bir devlet, yazılı kurallara riayet, etkin denetim ve şeffaflığa dayanıyorsa, “Hukuk Devleti”dir; ya da, mafyöz ilişkiler toplamıdır. Bu ilişkilerin “Siyaset”, “Derin Devlet”, “Hikmet-i Hükumet” olarak nitelenmesi, durumu değiştirmez.

6- Sonuç: Allah, şöyle buyurur: “Bir toplum, kendini değiştirmedikçe; Allah, onların durumunu değiştirme (k için yardım etme)z.” (13/11). “Herkes, yapıp ettiğinin rehinidir.” (74/38). Peygamberimiz de şöyle buyurmuştur: “Siz, nasıl iseniz, öyle yönetilirsiniz”. “Amelleriniz, yöneticilerinizdir.” (Acluni, 1/146; II/127).

Ahlaksızlığımızın İki Kökeni: Ajandacılık ve Fırsatçılık

Hiçbir etnik köken ayrımı yapmaksızın yurdum/Anadolu insanının bazı güçlü ahlaki meziyetleri vardır. Örneğin misafirperverlik, yardımseverlik yani yakınını, yetimi, yoksulu korumak ve vatanperverlik bunlardandır. Yaygın olan ahlaksızlığımızın da iki kökeni vardır. Bunlar da “Ajandacılık” yani ezber, taklit, düşüncesizlik ve “Fırsatçılık”. Bu yazıda bu iki kültürel, sosyal-psikolojik kod-genetik üzerinde duracağım.

1- AJANDACILIK

Ezber, taklit ve düşüncesizliğe dayanan Ajandacılığın biri dinsel, diğeri seküler iki versiyonu mevcuttur.

a- Dinsel Ajandacılık

Dinsel ajandacılığın da bir “Sünni”, bir de “Alev”i versiyonu mevcuttur. Sünni ajandacılık, dindarlığı “İlmihal” dindarlığı olarak imanın “Altı Şartı (Amentü)” ve “İslam’ın Beş Şartı (Namaz, Oruç, Hac, Zekât, Kelime-i Şehadet)” veya “32-45 Farz” ve belli “Haram”lara (içki, kumar, zina, domuz eti, faiz…)” indirger. Alevilerde de benzer bir ajanda mevcuttur: “Eline-Beline-Diline hâkim ol”, “Muharrem” merasimleri, “Üçler-Yediler-Kırklar”, ”Ehli Beyt Sevgisi” vs.

İtikat ve ibadet ağırlıklı bu ajandalarla “dindarlık” kâmil olarak addedilince; dinin aslı olan insani ilişkilerde somut ahlak (adalet-merhamet), büyük ölçüde ıskalanmış oluyor. İbadet-i mersume, bir nevi ahlaksızlığın sigortası oluyor. Spinoza’nın dediği gibi: “Kitleler, Tanrı’yı kandırma peşindedir.” yargısı doğrulanmış oluyor. Sokak insanı, -yükte hafif, pahada ağır- bazı seremonilerle sorumluluğunu ifa ettiğini düşünerek, hemcinsine karşı kolayca katil, gasıp, zorba ve zalim olmaya bir nevi “fetva” çıkarmış oluyor. Ergün Poyraz, “İvana Sert’in: “Müslüman değilim, ama namaz kılıyorum” sözüne, “Hiç merak etme, bizim çoğumuz da öyleyiz” yorumunu yapmış. Bu yorum, meramımı bir nebze ifade ediyor.

Oysa insani-ahlaki ilişkiler, gün boyu siyaset, iktisat, hukuk başta olmak üzere, her alanda, her yerde ve hep tekil/biricik olduğu için, hakkaniyete/adalete uygun olması için bir vicdan titizliği, tetikte ve teyakkuzda olmayı (takva), düşünmeyi, kılı kırk yarmayı gerektirir. Benim deyimim ile “Hesabî değil; Hasbî Ve Muhasibî olmayı” gerektirir. Kur’an’ın, müminlere öğretmeye çalıştığı şey budur. Bunu, Kur’an’ın her sayfasında görmek mümkündür. Örnek vermeyi zait görüyorum. İsteyenler bakabilir. Kur’an’da Müşriklerin şiddetle eleştirilmelerinin sebebi de, bu tutumu reddederek, atalarından devraldıkları taklide, ezbere ve düşüncesizliğe dayanan “Ajandacılık” larını sürdürmede ısrar etmeleridir. Sünnilikte, Selefîlikte, Şiîlikte ve Alevîlikte olan, ajandanın değişmesi; fakat “Ajandacılık”ın büyük oranda devam ettirilmesidir. Ajandacılık veya İlmihal dindarlığı, “Kerrat Cetveli”ni ezberlemeye benzetilerek faydalarından bahsedilebilir. Ancak, ben, doğurduğu zararın faydasından kat be kat fazla olduğu kanaatindeyim. Her şeyden önce Kur’an’a ters. Taklit haramdır (17/36). Taklitçinin istikamet üzere olması, körün rehberine bağımlılığı gibi, tahkike değil; tesadüfe, taklide dayanır. Dinde bireysel sorumluluk esastır. Kimse kimsenin günahını yüklenemez (35/18). Kanaat önderlerine uymak, ahirette mazeret olarak kabul edilmeyecektir (33/67). Cehennemlikler, ahirette şöyle diyeceklerdir: Şayet -can kulağı ile (69/12)- “dinleseydik ve akletseydik, burada olmayacaktık” (67/10). Hâsılı, “dindarların” ahlaklı olabilmesi için, ölü itikattan canlı iman edinmeye; ezber, taklitten ve düşüncesizlikten düşünmeye ve vicdanlarını diriltmeye geçmeleri gerekiyor.

b- Seküler Ajandacılık

Seküler Ajandacılık, CHP’nin “Altı Ok”unda sembolize edilebilir. “Çağdaşlık” olarak kodlanan ve Batıyı taklide dayanan bazı tutum ve davranışlar ile –ahlaki bağlamda ne yapıldığına değil- “Medeni” olunduğu varsayılır. Devrimler, çok az sayıdaki seküler halk kesiminde dinamik ahlaki bir telos yaratabilmiştir. Burada da ezber, taklit ve düşüncesizlik kol gezmektedir. Mustafa Kemal’in “Atatürk” olarak yüce-kutsal ve dogmatik bir itikad nesnesine dönüştürülmesi söz konusudur. Onun kişiliği ve yaptıkları düşüncenin, icap ediyorsa eleştirmenin ve ıslahın konusu yapılamaz. Kurtuluş savaşının mümtaz önderi ve devrimlerin banisi, dogmatik bir külte dönüştürülmüştür. Bir “insan” ve “kahraman” olarak Türk tarihindeki hak ettiği yere yerleştirilememiştir. Muhafazakârların, onun hakkındaki yorumları da, tersinden/negatif olarak benzerdir, ezberdir.

Sünniler, “Râşid” halifeleri; Sekülerler, Atatürk’ü, Aleviler, Ali-Hüseyin ve Hacı Bektaş’ı kendilerine “Örnek” adı altında birer ölüm ağı olan “Örümcek ağı” gibi (29/41), -taklitle- önlerinde tutarak, onları aşacak kahramanlar çıkaramıyorlar. Oysa: “Onlar, bir topluluktu; geçip gittiler. Onların kazandıkları, kendilerine; sizin kazandıklarınız, sizedir.” (2/134).

1960-1990 arasında Türkiye’de etkin olan Marxist solda da benzer bir ezber, taklit ve düşüncesizliğin/slogancılığın egemen olduğunu herkes biliyor: Komünist, Sosyalist, Leninist, Stalinist, Goşist, Revizyonist, Maoist… kavramları, birer düşünce içeriğinden ziyade; dogmatik kavramlardı. Diğerlerine nispetle, solda biraz düşünce kırıntılarının mevcut olduğunu itiraf edelim.

2- FIRSATÇILIK

Tarihte büyük çoğunluğu, -“kuş uçmaz, kervan geçmez- köy ve orta boy kasabalarda yaşayan Anadolu insanının, Osmanlı tarafından ekonomik ve eğitim bakımından büyük ölçüde ihmal edildiği, yoksul ve cahil bırakıldığı bilinmektedir. Şair Şükrü Erbaş’ın “Köylüleri Neden Öldürmeliyiz?” adlı şiiri, bu trajediyi resmeder. Bu şiirin başlığı yanlıştır; belki “Neden Eğitmeliyiz?” olmalıydı. Ağrımıza gitse de, yapılan tasvirin, oldukça gerçeklik payı vardır: “Çünkü onlar, ağırkanlı adamlardır; değişen bir dünyaya karşı kerpiç duvarlar gibi katı, çakırdikenler gibi susuz, kayıtsızca direnerek yaşarlar. Aptal, kaba ve kurnazdırlar. İnanarak ve kolayca yalan söylerler. Paraları olsa da, yoksul görünmek gibi bir hünerleri vardır. Her şeyi hafife alır ve herkese söverler. Yağmuru, rüzgârı ve güneşi bir gün olsun, ekinleri akıllarına gelmeden düşünmezler. Birbirlerinin sınırlarını sürerek topraklarını büyütmeye çalışırlar. Onlar, karılarını döverler; seslerinin tonu yumuşak değildir; dışarda ezildikçe, içerde zulüm kesilirler. Gazete okumazlar ve haksızlığa ancak kendileri uğrarsa karşı çıkarlar. Karşılığı olmadan kimseye yardım etmezler. Adım başı pınar olsa da; köylerinde temiz giyinmez ve her zaman bir karış sakalla gezerler…” Şiir, uzun; isteyenler, internetten tamamını okuyabilir. “Eski köye yeni adet getirmeme”, “İcat çıkarmama”, “Erken öten horozun başını kesme” …deyimleri, yurdum insanının bilgeliğinin (“Anadolu İrfanı”!) incileridir.

“Fırsatçılık” a gelince, bu kod/karakter, asker-göçebe Türk tarihini; Fütuhat ve Ganimet gelenekleri ile bütün bir Müslümanlar tarihini kesen bir yapıdır. Yönetim/Devlet denen yapının, Hz. Muhammed’in ölümünden sonra, halk (Şura) ve onun maslahatı yerine; Allah-Peygamber-Halife (Kabile-Kureyş) ve Sultan/Saltanat ile dolayımlanan “kutsal” bir yapı olması; Beytulmalın/Hazinenin, herkesin malı/hakkı olmaklığı yerine; hiç kimsenin (Allahlık) malı olması, yani bir “Kamu Hukuku” nun geliştirilmemiş olması, bu kodun teolojik, politik ve ekonomik kaynağıdır. İslam fıkhında “Hırsızlık”, bireysel mülkiyete karşı işlenmiş bir suç olarak kodlanmış; kamu malı/herkesin malı hesaba katılmamıştır.

“Ganimet Ekonomisi”nin genel mottosu: “Hay’dan (Allahtan-ganimetten) gelen, HU’ya (israf-boş) gider”dir. Kamuya (herkese) ait olan devlet mülkiyetini özel mülkiyete geçirmek; siyasi elitlerin, onu “Vakıf” adı altında veya doğrudan yakınlarına “peşkeş çekmesi”, “Arpalık” olarak bağışlaması, “Ulufe dağıtması”, itiyattandır.

Emek sarf etme, alın teri dökme, çalışma, üretme, ticaret yaparak mal-mülk edinmenin yanı sıra fırsatçılığın Türkiye Cumhuriyeti döneminde “Anadolu İrfanı” ndaki yansımaları şöyledir: “Sallabaşını, al maaşını”, “İş buldun, sıvış; aş buldun, giriş”, “Nerde beleş, orda yerleş”, “Bedava pekmez, baldan tatlıdır”, “Elin tavuğunun, ele “kaz” olarak görünmesi”, “Köşeyi dönmek”, “Köprüyü geçinceye kadar, Ayı’ya: “Dayı” de”, “Gemisini yürüten, kaptandır.”, “Bana değmeyen yılan, bin yıl yaşasın”…

Siyasetin Türkiye’de “ikiyüzlülük, yalan söyleme, kurnazlık, kumpas, kandırma; Bürokrasinin, adam bulma, adam kayırma, torpil yapma anlamlarına kayması, bu karakterin yansımalarıdır. 1960 sonrası yaşanan iç-göç sonucu ortaya çıkan “Gece Kondu” olayı; son dönemlerde Enflasyonu bahane ederek her türlü emtiadaki “fahiş” fiyat artışları, dindar (Hacı, Oruç tutan, alnı secde gören…) veya değil, “Esnaf” kesiminin genel ahlaksızlık (fırsatçılık) örnekleridir.

3- SONUÇ

Muhafazakâr Sünnîler, Sekülerler ve Alevîler, düşünerek, dürüstçe “insan” olmanın ahlaki sorumluluğunun azametini keşfetmek ve bunu üstlenmekle mükelleftirler. Hepimiz için, neye ve nasıl inandıkları, -bir sorun olarak- ikinci sırada gelir. Hz. İsa efendimizin dediği gibi: “Ağaç, meyvesinden belli olur.”

Muhafazakâr Siyasetin Savrulması

“Savrulma” kavramı ile kastımız, ahlak ve hukuk dışına çıkmadır. Ahlak dışına çıkmanın teolojik nedenleri olduğu gibi; hukuk dışına çıkmanın, artı politik ve iktisadi nedenleri vardır. Bu yazıda bunlar üzerinde durulacaktır. Yazı, zımnen veya mefhum-i muhalif olarak Türkiye’de seküler saiklerle siyaset yapanların ahlaki kapasitelerinin kategorik olarak onaylanmasını ima etmez.

1-Tarihsel-Teolojik Arka Plan

Tanzimat aydınları, Jön Türkler, İttihat ve Terakki Partisi, Osmanlı İmparatorluğu’nun çökmesinden, onu deruhte eden dini ideolojinin ve kurumlarının, yani Medresenin, Sünniliğin, Tasavvuf ve Tarikatların, Hilafetin, Şeriatın çökmesini sorumlu tuttular ve Cumhuriyet’i kuran kadro, bu kurumları ilga ederek milliyetçilik ideolojisi ve devrimlerle seküler bir “Ulus-Devlet” kurdular. Mehmet Akif, “Safahat” adlı manzum eserinde ve düz yazılarında bu çöküşü anlatırken; N. Fazıl, kitaplarında ve şiirlerinde devrimcilerin bu çöken dinsel ideolojiye yaptıkları “ihanet”i ve “Şanlı Mazi”ye olan nostaljik bağlılığını terennüm eder.

Mustafa Kemal ve İsmet İnönü “Yerli/Bağımsız ve Milli/Ulusal” idiler. Adnan Menderes, muhafazakârların ilk politik önderi; Necip Fazıl ise, Türk muhafazakârlığının politik ideologlarından biridir: “Bir şapka, bir maymun, bir eldiven ve inkılap (devrim)”. “Surda bir gedik açtık, mukaddes mi mukaddes; Ey kahpe rüzgâr, artık ne yandan esersen, es.” Her ikisi de Amerikancı idi. N. Fazıl’ın Amerikancılığını aşağıdaki cümleleri gayet açık bir şekilde ortaya koymaktadır: “Amerikan politikasını korumakla mükellefiz… Amerikan siyasetini tutmak, biricik yoldur… Amerika’dan nazlı bir sevgili muamelesi görmek, biricik dikkatimiz olmalı. Yoksa bir Amerikan bahriyesinin iki yana açık bacakları arasında mütalaa ettiği kadrodan ileri gidemeyiz. Dış siyasetimizde Amerikan siyaseti ve iç bünyemizde Amerikanizm politikasını kendimize tecezzi etmez bir siyaset vahidine göre ayarlamakta büyük ve her işe hâkim bir mana gizlidir.” (Büyük Doğu, Sayı: 20, 17. 7. 1959)

Muhafazakâr ruh, 1950’ye kadar yer altına çekilerek Cemaat ve Tarikatlarla varlığını sürdürür. 1950’den sonra demokrasi ve çok partili hayata geçişle birlikte Anadolu’nun muhafazakâr ruhu, kendini “Demokrat Parti” olarak örgütleyip siyasete katıldı. 1960’ta da ihtilal ile devrildi ve üç önderi idam edildi. Bu olay, muhafazakârlarda ikinci bir uçuklama ve içerleme yarattı.

Sünniliğin siyasal aklını belirleyen “Fütuhat” olgusu, -kılıç elden düştükten sonra- fiilen sona ermiş olmasına rağmen; “Daru’l-Harp” kavramı hafızalarda mevcuttu. Yeni yönetim meşru görülmediği için, birçok dindar (cemaat ve tarikat), bireysel ilişkilerinde Daru’l-Harp “hukuku”nu uyguladı. Fütuhat, fiilen bitmiş olsa da “Ganimet” kavramı, itiyadı, kodu, kişiliklerde ve bilinçaltında diri idi. Halifelik ilga edilmişti; ancak kavram, kişi kültü olarak (Şeyh, Şair, (Hoca) Efendi, Başbuğ, Lider…) zihinlerde canlı idi. “Harp, hiledir” (Buhari, Cihad- 157) meşhur hadisi, Sünnilikte siyasetin bir tür “harp” olduğu yorumu ve hilenin, takiyyenin, “saman altından su yürütme”nin, siyasette ikiyüzlülüğün, kandırmanın, pusu kurmanın… meşru olduğuna inanılıyordu. Muhafazakârlar, demokrasi oyununa katılmalarının faturasının ihtilal ve idam olmasından sonra, “Siyaset yaparak/Siyasi davranarak” devlete “sızma”ya ve onu “ele geçirme”ye koyuldular.

2- “Hizmet Hareketi”- Fetö

Fetullah Gülen, Cumhuriyet’in erken döneminde Said Nursi ve Nurculuğun başına gelenlerden dersler çıkararak, Cemaati için  (Hizmet Hareketi) “Saman altından su yürütme” siyasetini, yani devlete “sızma (takiyye)” yöntemini benimsedi: “Paralel Yapı”. Cemaatin 70’li yıllardan itibaren çıkarmış olduğu “Sızıntı” adlı kültür dergisi, bu politikanın kod adıdır. Hanefilerin geliştirmiş olduğu “Daru’l-Harp Hukuku”nu, devlet ile ilişkilerinde uyguladılar. Bu hukuk, normal şeriat yönetiminde -örneğin, faiz alıp vermenin- “Haram” olduğu birçok eylem ve davranışa “meşruiyet” veren bir hukuktur. Bunun, düpedüz “çifte standart” olması hasebi ile; temel kurucu metinler olan Kur’an ve Hadis ile bir ilişkisinin olmadığı, ayrı bir bahistir. Özetle, “The Cemaat”in “Fetö”ye evrilmesi, özünde Sünniliğin teolojik-ahlaki defoları ile ilgili bir mevzudur. Bu olgu, bütün bir Türk tarihini kesen mistisizmin siyaset içinde yozlaştırılması veya siyasetin, hastalıklı bir şekilde mistisizm seviyesine çıkarılmasıdır.

Politik perspektiften Fetullah’ın Amerikancılığı üzerine laf söylemek zaittir. Said Nursi’nin Amerika sempatisinden geliyor olmalı. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra “Yeryüzü Tanrılığı” taslayan (Süper-Güç) Amerika, sekülerlerin ve muhafazakârların melcei olmuştur. Demirel, “Soğuk Savaş” döneminde haddini bilerek her iki gücü de idare etmesini bilmiştir. Özal ise, Menderes’in izinden giderek Türkiye’yi “Küçük Amerika” yapmaya özenmiştir.

3- Millî Görüş

Gelelim “Milli Görüş” hareketine. Rahmetli Erbakan, kendi karizması ile bir “parti” kurarak, seküler siyasi elitlerin ve Askeri vesayet yönetiminin uygulamalarına karşı demokratik prosedür içinde mücadele etti. Partilerinin kapatılmasından sonra, asla illegaliteye tevessül etmedi. Onun, “Milli Görüş” kavramı ile kendince “İslam”ı kastettiği bilinirdi. İcraatlarını ahlaki-dini (ibadet) saik ile yapardı. Partililerle özel konuşmalarında ve kamuya karşı söylemlerinde bir “iki dil”lilik mevcuttu: Meşhur “Patates Dini- Gerçek Din” ayrımı. Ancak o, oyunu, Demokrasinin kurallarına göre oynadı. Devleti “ele geçirme” veya ona “sızma” diye özel bir ajandası ve gündemi yoktu. Kafasındaki şeriatı “Adil Düzen” diye dile döktü, program yaptı. Devleti benimsemişti; onunla bir sorunu yoktu; iyi bir “Devlet adamı” idi. “Batı taklitçisi” diye isimlendirdiği seküler siyasi kadrolarla kendi doğruları ile aleni mücadele ediyordu.

4- AK Parti

AK Parti’ye gelince, 2000’li yılların başında merkez sağın ahlaki çöküşünden sonra, orayı ikame etmek için, Milli Görüş geleneğinden gelen bazı siyaset erbabının “Gömlek Değiştirerek”, merkez sağdan devşirdikleri tecrübeli politikacılarla kurdukları bir partidir. Partinin kuruluşunda Amerika onayını herkes bilmektedir. Sayın Erdoğan: “Ben, BOP’un eş başkanıyım” diyerek bunu tescillemişti. Parti kurulduktan sonra Liberallerin desteğini aldıkları gibi; bir kısım Kürtlerin, Alevilerin ve Sol-liberallerin desteğini de almışlardı. Buradaki “Gömlek Değiştirme” kavramı, semantik olarak, rahmetli Erbakan’ın, Askeri vesayetçe “İrtica ve Şeriatçılık” olarak gayri meşru görülen “Milli (İslami)” ve açık-anlaşılır dilini terk ederek, “Muhafazakâr Demokrat” bir dil benimsemeyi ifade ettiği gibi; bir yandan iktidar olarak devlet imkânlarından iktisadi olarak nemalanmayı (“Biraz da biz ölelim”); bir yandan da The Cemaat’in “Saman Yolu” yüce(!) idealine varmak için “Saman altından su yürütme/takiyye”  politikasının başarısına öykünerek ve onunla işbirliğine girerek politika yapmayı, devleti ele geçirmeyi ifade eder. Askeri vesayet elimine edildikten sonra, Fetullah, Sayın Erdoğan’ı kendi “Amerikancı-Dindar” politik hedefleri karşısında “engel” görmeye başlayınca, “kavga” çıktı ve sonunda 15 Temmuz darbe girişimine kadar uzandı. Hâsılı, Fetö’yü Amerika’nın Erdoğan’ı -kendi çizgisinden çıktığı gerekçesiyle- tasfiye için kullandığını, sayın Erdoğan biraz geç anladı ve bundan sonra onunla mücadeleye başladı.

İslamcılığın sembolik kapital değerinin zamanla iktidarda kalmaya yetmemesi veya yıpranması üzerine, kendini “Milliyetçilik/Vatanperverlik” sembolik kapitalinin “sponsoru” olarak gören MHP ile koalisyona gidilerek “Cumhur İttifakı” oluşturuldu: İslamcılığın sembolik işareti olan “Rabia”nın yerlileştirilerek “Bozkurt” işareti ile ittifakı.

AK partideki “Cemaat” ve “Tarikat”ler, “Daru’l-Harp” tortusu ile dinsel “Biz”liği kullanarak devlete sızmaya ve devletten “Vakıf” maskesi ile kamu malı elde etmeye (istimal-intifa) çalışırken; “Parti”li “Biz” (partizanlar), devletten ihale, arsa/emlak, iş alıyorlar; yedi sülalelerini -KPSS yetmiyormuş gibi; “sadakat-ihanet” gerekçesi ile özel “Mülakat”la- “iş”e yerleştiriyorlar. Devrimden gelen travmadan dolayı “Devlet”, hâlâ “öteki” olarak görülüp, “ganimet” kodu ile kamu mülkleri ele geçirilmeye çalışılıyor. Partinin tabanının genellikle periferiden, yoksul Anadolu’dan geliyor olması, liderinin “kendinden” olması, “alan memnun, veren/satan memnun” şeklinde pragmatik bir yönetim pratiği ortaya koyuyor. Siyaset, kendini ahlaktan kopardığı oranda, “Hikmet-i Hükumet” olarak güç istencine dönüşüyor.

Partinin, özellikle “Karadenizli-Gürcü” ağırlıklı siyasi-bürokratik kadrosunun ve kamu kaynakları üzerinden rant dağıtan mekanizmasının, bunların dışına çıkmaması, gözlerden kaçmamaktadır. Diğer etnik kökenliler ve bölgeliler, partide biraz “taşeron” niteliğindedir. Resmiyette “Muhafazakârlık”, kendi aralarında “İslamcılık” söylemi, partinin “Kültürel-Sembolik Kapital”idir. (Bourdieu). 20 yıldır bu kültürel-sembolik kapital, politik-ekonomik sermayeye dönüştürülmektedir: “Bize her yer Trabzon”, “Çalıyorlar; ama, çalışıyorlar.”

5- Sonuç

Siyaset alanı başta olmak üzere iktisadi ve hukuki alanlardaki ilişkilerin ilkelerini tanzim eden Kur’an ayetleri şöyledir: Anlaşma/sözleşme yaptığınızda Allah’a karşı verdiğiniz sözü/hukuku/ilkeyi yerine getirin. Allah’ı kendinize kefil kılarak pekiştirdikten sonra yeminlerinizi bozmayın. Şüphesiz, Allah, yaptıklarınızı bilir. -Bir topluluk (Parti-cemaat-tarikat?) diğer topluluktan daha “güçlü” veya “çok” diye-, yeminlerinizi aranızda bir hile ve fesat sebebi yaparak; ipliğini iyice eğirip büktükten sonra tekrar onu çözen-bozan kadın gibi olmayın; Allah, bununla sizi imtihan etmektedir… Yeminlerinizi aranızda hile ve fesat sebebi yapmayın. Sağlamca bastıktan sonra, ayaklarınız kayar da; Allah yolundan sapmanız sebebi ile kötü azabı tadarsınız…” (16/91-92,94). Bu ayetler, mümin-kâfir ayrımı yapmadan; güçlü-zayıf ayrımı yapmadan; her hâlükârda adil ve dürüst olmayı tavsiye ediyor.

Bu teori karşısında “Kitabına uydurarak” ve “Hile-i Şeriyyeler” ile, “Daru’l-Harp”, “Harp=Hile=Siyaset”, “Takiyye” ve “Ganimet” kavramları ile kendini kandırıp ahlaksızlık, hukuksuzluk yapmak, “savrulma” dan başka nedir?