İpekböceği Kozası Olarak “Tekno-City” ve Solucanlaştırılan İnsanlık

İslam-Osmanlı Şehrinden Modern Kentleşmeye Türkiye’nin Serüveni

Ahmet Hamdi Tanpınar, “Beş Şehir (Ankara-Erzurum- Konya-Bursa-İstanbul)” adlı kitabında Selçuklu ve Osmanlı döneminde Anadolu kıtasında kurulan ve kendine has metafizik/İslami bir “ruh”u olan şehirleri anlatır. “Şehir”, mahalleleri (komşuluk) ile, iman ve ahlakın, dünya-görüşünün mücessem hale gelmesidir. İslam, Mekke ve Medine gibi, iki şehirde doğmuş bir şehir dinidir. Örneğin Kur’an, “ahiret” hayatını, Mekke’de tedavülde olan ticari vokabüler üzerinden kurmuştur. Henri Lefebvre’nin deyimi ile “Genellikle şehir ve toplum, bir organizma gibi algılanır. Tarihçiler, ‘şehir’ denen bu kendilikleri bir ‘evrim’e ya da ‘tarihsel gelişim’e bağlamışlardır. Sosyologlar ise bunları, tıpkı bir ‘toplumsal organizma’ olarak tahayyül etmişlerdir.” (H. Lefebvre, Şehir Hakkı. Çev: Işık Ergüder. İst.2017. s. 56).

İslam imparatorluklarında şehirler, coğrafyaya ve yapı malzemesinin değişmesine paralel olarak; mimari-estetik stilleri, kimliği ve ruhu ile birlikte böyle gelişmiş ve evrimleşmişlerdi. Metafizik kaygısı olan mimarımız Turgut Cansever, Osmanlı şehrini, İslami metafizik ile Batı metafiziği açısından değerlendirerek farkını şöyle ortaya koyuyor: “Osmanlı şehri, bu bakımdan hayatın, varlığın, yaradılışın gerçeğine uyan bir oluşumdu. Varlığın dinamik bir süreç olduğu, Helenistik Batı Felsefesinin durağan, statik varlık telakkisinde unutulmuştur. Aristo’dan İbn Rüşd’e ve Aquinolu Thomas’a, oradan da modern felsefeye geçen statik varlık görüşü, günümüzde en ciddi bir şekilde fark ve tenkit edilen bir husustur. Batı dünyası, bu yanlışlıktan kendini sıyırmak için en ciddi adımları atarken; Batı’yı taklit eden Türk aydınları, bunun tam tersini ortaya koydular.” (T. Cansever, Kubbeyi Yere Koymamak. İst. 2002. S. 99). Merhum Cansever, eleştirilerini şöyle sürdürüyor: “İnsanın bilinçlenerek ve sorumluluk yüklenerek dünyanın oluşmasına, gelişmesine ve güzelleşmesine katılmasını sağlayacak bir çevre (şehir-İG), yüzyıllardır despot Avrupa krallarının, aristokratlarının, sömürgeci bezirganların kültürünün ve bunların aleti olan teknolojinin, insanları şaşırtan, uyuşturan, kabaca eğlendiren, gösterişçi, temâşacı kültür türlerinin hâkimiyeti altına düşmüştür. Bu ortamda mimarlık, çeşitli spekülasyonların, sorumsuz faydacılığın aleti olarak kullanılmış ve mimariye, kültür hayatında ve başka herhangi bir alanda ve şekilde var olma imkânı bırakılmamıştır. Türk şehirlerinin sefaleti, konut sorunu ve mimari seviyesizlik karşısındaki kayıtsızlık ve duyarsızlık, gerçek çözümleme ve gerçek bilginin yol göstericiliği yerine, şekilciliklerin egemenliğinin tercih edilmesi, bütün Türk halkını kaba, sahte, seviyesiz ve çirkin bir biçim dünyasında yaşamaya mahkûm ederken; çok küçük azınlıkların yabancı, taklitçi, pahalı ve gösterişçi sözde sanat ve kültür faaliyetlerinin desteklenmesi, hâkim kılınmaya çalışılması, kabul edilemez bir yanılgıdır.” (Cansever, a.g. e. s. 95)

Cumhuriyet döneminde seküler kadrolarla başlayıp, son 25 yıldır da muhafazakâr kadrolarla “mahalle” yok edilerek, dörtnala (inşaat ya Resulullah!) devam ettirilen taklitçi şehircilik anlayışının doğurduğu sosyal çürümeyi, bilge mimarımız şöyle tasvir ediyor: “Bu yeni şehircilik anlayışı, Türk toplumunu en yaygın şekilde ahlaki değerlerin dışına iten rüşveti, her türlü suistimali en ücra köşelere kadar götürdü. İnsanların birine iki kat yapı hakkı verirken; diğerine 8, ötekine 10 kat (şimdilerde 50-60 kat-İG) vermek, topraktan farklı şekilde yararlanmaya müsaade etmek; şehirliden toplanan vergi ile vücuda getirilen altyapıdan kimisine 2 kat ölçeğinde, kimisine 30 kat ölçeğinde imkân vermek, hasedin doğmasına; hasedin arkasından, ‘ben de aynı şeyi neden yapmayayım?’ diye düşünerek, şeytan ile kol-kola giren bir toplumun ortaya çıkmasına sebep olacağı aşikârdır. Ticaret kesiminde 2.5 milyon insan çalışırken; yaklaşık 15 milyon insan, inşa ettiği ve edeceği evle ilgili olarak rüşvetle karşı-karşıya geldi. İnsanlar, şeytanla birlikte yaşamaya mahkûm edildi. Sonra her yapının tasarımı, bir gösterişçilik haline geldi. 30 katlı binayı yapıp, bütün dairelerini satarak oradan ayrılmak isteyenler ise yaptıkları tanıtım kampanyaları ile dünyanın en modern siteleri şeklinde yalanlar söylüyorlar ve bu yalanlarını tekzip etme imkânımız da yok.” (Cansever, a. g. e., s. 140). 

Ve bu Site-AVM-gökdelenlere de -ne hikmetse- hep yabancı isimler veriyorlar: Gamador-Galya, Arissa, Armada, Taurus, a-City, Next Level, Panoroma, Paragon, Pasifik….

1. Tekno-City, Satranç Tahtası, Megalopolis

Oswald Spengler, 20. Yüzyılın başında yazmış olduğu “Batının Çöküşü” kitabında, dünya kültürlerinin, özellikle Batı kültürünün çöküş aşamasında şehir ve mimarinin durumunu şöyle tasvir eder “Uygarlık aşamasında dünya şehri ortaya çıkar: Tamamıyla incelmiş zekânın canavarca sembolü ve içinde barındığı kap. Kültürlerin, kendi içlerine dönerek, içinde yaşam devrelerini sona erdirdikleri Megalapolis. Bu gibi dünya merkezlerinden bir avucu, bütün vatanı değersizleştirir ve kendi dışlarında kalan yerleri aşağılık ve önemsiz ‘taşra bölgeleri’ haline getirir. (Tarihsel örnekler olarak) Babil, Thebes, İskenderiye, Roma, İstanbul, Pataliputra, Bağdat, Uxmal, ilk dünya şehirlerinin örnekleridir. Paris, Londra, Berlin ve Özellikle New York, daha yakın örneklerdir.” (Aktaran: P.A. Sorokin, Bir Bunalım Çağında Toplum Felsefeleri. Çev: Mete Tunçay. İst. 1972. S. 100.) 

Biz bunlara ek olarak Kyoto ile birleşmiş ve 38 milyon nüfus barındıran Tokyo’yu, Çağdaş Çin’in, Singapur’un, Körfez krallıklarının… “satranç tahtası” şehirlerini ve Hindistan-Pakistan’ın birçok şehrini, Kahire, Tahran, İstanbul, Ankara, İzmir, Meksicocity gibi “termit kolonisi” veya “kanser uru” gibi yayılan-büyüyen şehirleri ekleyebiliriz. Almanların geliştirdikleri “galaxy” adlı –fazla büyümesine müsade edilmeyen- şehircilik tarzı, oldukça insani bir tutumdur.

Spengler, şöyle devam ediyor: “Bu şehirler, “tümüyle zekâ”dır. Ruhsuzluğun sembolü olan “satranç tahtasına” öykünürler. “Yuva” değildirler. Bu şehirlerin doğumu ve büyümeleriyle, zenginlik ve yoksulluk karşıtlıklarıyla, yapay uyarımlarıyla (haz-hız.İG), toedium-vita (yaşam sıkıntısı) ve nihayet megalapolis insanının gittikçe artan kısırlıklarıyla ölümlerini gerektirir. Dünya şehirleri, “ölüme-doğru” metafizik bir dönüşü gösterir. Megalapolisin insanı, artık yaşamak istememektedir. Köylü kadını, her şeyden önce ve her şeyden çok bir “Ana”dır. Megalapolis kadını ise, ister Paris ya da New York’ta olsun; ister Lao-tzu Çin’inde ya da Çarvaka Hindistan’ın da olsun, çocuksuz bir İbsen kadınıdır: bir Nora ya da Nana dır.” ( Sorokin, a.g.e, s. 100).

“Dünya şehirlerinin taş (bugün yaşıyor olsaydı “beton” derdi. İG) ve çelik kafesindeki Faustçu insanı, (nihayet) makinalardan ve uygarlıktan bıkıp usanmaya ve yaşamın daha yalın biçimlerine, doğaya daha yakın olmaya başlar. Okültizm, Spirtualizm, Hint felsefeleri ve Hristiyan ya da başka (İslam/tarikat-İG) biçimler altında metafizik gnostiklikler canlanır: İkinci dinsel dalga (vurgu bana ait-İG) hazırlanmaktadır. Doğuştan önderin (Batı-İG), makinadan kaçışı başlamıştır. Sömürülen koloni halkları, megalopolisin beyaz adamına karşı ayaklanmaktadır (Mağripli çocukların, Paris sokaklarını yakması hatırlansın. İG) Bu makine tekniği, kendini yıkmaya başlamıştır ve bir gün demiryollarımız ve buharlı gemilerimiz, Roma yolları ve Çin Seddi kadar ölü; dev şehirlerimiz, Gök-delenlerimiz, eski Mephis ve Babil gibi yıkıntı halinde parça parça unutulmuş yatacaktır. Megalopolis makine tekniğinin tarihi, hızla ve kaçınılmaz sonuna yaklaşmaktadır. Her kültürün ve bütün Kültürlerin büyük biçimleri gibi, içinden yenecektir; ne zaman ve nasıl? Bilmiyoruz.” (Sorokin, a.g. e., s. 101).

2. Solucanlaşmak veya İnsan Olmak

Çöküş aşamasında olan Batı Uygarlığı, dünyanın bütün kültürlerini sakatlayarak, fosilleştirerek kendine benzetmiştir. Nietzsche’nin “Çölleşme/Nihilist” dediği bu süreç, “Tanrı’nı Ölümü”nden sonraki “Hiçlik Çağı/Metafiziği”dır (Peter Watson). Başta söylediğimiz gibi, şehir/mimari, metafiziğin somutlaşması/tezahürü ise; İnsanlık,  ipekböceği kozasını andıran çağdaş “tekno-city”lerde solucanlaştırılmıştır. Osmanlı’dan Türkiye’ye miras kalan ve Balkan-Kafkas muhacereti ile çoğalan Anadolu’nun orta-boy şehirleri, çağdaş iğvanın etkisinde, iç göç ve dış mülteci baskısı altında, siyasal iktidarlar ve eğitimsiz muhteris müteahhitler tarafından, şehirlerin içindeki yeşil alanları (park-bahçe) “arsa/emlak” olarak görüp; göğü de gasp ederek (emsal) dikey mimari ile konut üretip, para kazanmışlar; tarlalara beton ağaçlar ekerek gri ormanlar oluşturmuşlar; şehirlerin “ruh”unu da yok etmişlerdir. “Kentsel Dönüşüm” projesi, “ruh”u olan semtler/mahalleler oluşturma yerine; “Rant” kapısına çevrilmiştir.

Uzun süre Anadolu’nun “kuş uçmaz, kervan geçmez” taş-kerpiç duvar, toprak-odun örtülü; Hititlerden kalma köy “dam/ev”lerinde yaşamaktan bıkmış olan halkımız, önce şehir kenarlarında inşa ettiği “Gece-kondu”lara mahkum; sonra da Apartman’a/Beton’a meftun olmuş; şimdilerde de Gök-delen “insan siloları”nın bilmem kaçıncı katında, ayağı yerden/topraktan kopuk/kesik; “kibrit kutusu”nu andıran “daire(?!)”lerde yaşamayı marifet sanmaktadır. Ne diyelim, “Alan razı, satan razı.” Adını hatırlayamadığım bir Rus düşünürün sözünü hatırlıyorum: “Nüfusu 100 bini geçen şehirlerde ‘insanlık’ olmaz.” Zira, altyapı ve üstyapı/mimari (şehir), karakteri büker. İbn Haldun’un “Coğrafya kaderdir” sözünün bir anlamı da budur: Solucanlaşmak veya insan olmak.

Türkiye’de Sosyal-Siyasal Çürümenin Semptomları

Küresel düzlemde bugün insanlığın tarihsel süreç içinde biriktirmiş/geliştirmiş olduğu Din, Bilim, Hukuk ve Demokrasi değerlerinin içi boşaltılmış, çürütülmüş ve dillere pelesenk edilerek “sözde” kalmıştır. Küresel düzlemdeki tezahürlerine, daha önce yazmış olduğum “Çağdaş Kötülüğün Metafizik Çanağı” adlı makalemde değinmiştim. Bu yazıda Türkiye’deki tezahürlerine odaklanacağım.

Türkiye’nin yaşamış olduğu iki politik “Olay”, bu durumu gözler önüne sermektedir. Her iki olayda/olguda da taraflar (iktidar-muhalefet), masum değildir. Birinci olayda Din-Demokrasi ve Hukukun çürütülmüş olduğuna; İkinci olayda da Hukuk ve Demokrasinin çürütülmüş olduğuna şahit olmaktayız. Birinci olayın taraflarını (Muhafazakârlar), “Kendileri tam alırken; başkaları için ölçüp biçerken/tartarken, hak edilenin daha azını vererek aldatanların vay haline; onlar, diriltileceklerini düşünmüyorlar mı?” (83/1-4) uyarısının muhatabı olurlar. Hukuk, İktisat ve Siyasetteki terazilerinin (vicdan ayarları) bozukluğu barizdir. Bu olayda muhalefeti (FETÖ), cehaletle birleşmiş dini samimiyet (Okültizm), kurnazlık (Takiyye), hukuksuzluk, zorbalık/şiddet (Darbe teşebbüsü) istiğna, dogmatizm… suçlarını/günahlarını işlemiştir. İktidar tarafı ise, bu “Paralel Yapı” ile iktidar tutkusu ve çıkar maksimizasyonu saikleri ile son ana kadar işbirliği yapmıştır. Beslediği karga, sonunda gözünü oymaya kalkışmıştır.

İkinci “Mutlak Butlan “ olayında Muhalefet, iktidar tutkusu ve çıkar maksimizasyonu saikleri ile kendi içinde seküler ahlakı, hukuku, demokrasiyi tağşiş ederek karpuz gibi ikiye bölünmüştür. Ana Muhalefetin durumu, akıl ve ahlaken (inanç olarak değil): “…Aralarında çetin bir savaş vardır; sen birlik sanırsın; oysa kalpleri paramparçadır; onlar, akıldan yoksun bir topluluktur.” (59/14) yorumunu hak etmektedir. Bu olayda iktidar kanadı, olayın içinde olmadığını söylese de; bu yönde ispatlanmış bir kanıt olmasa da; hukuku kullanarak, muhalefeti/demokrasiyi diskalifiye etme yönünde dahli olduğuna dair güçlü bir kamuoyu kanaati mevcuttur. “Bizim bir dahlimiz yok” demekle birlikte; süreç hakkında her gün konuşmak, medya aracılığı ile tahrik etmek, bu kanıyı güçlendirmektedir.

-Politik ahlaki karakteri, dogmatik ve kibir küpü/hınç estetiği hakkındaki eleştirilerimizi saklı tutarak- N. Fazıl Kısakürek’in 1960’larda yazmış olduğu “Destan” adlı şiiri, yazıldığı tarihlerden daha çok, bugünkü siyasal ve sosyal çürümemizi veciz bir şekilde dile getirmektedir. Giriş mısraları, son yüz yılda etkilendiğimiz “Çağın Ruhu”nu da yankılamaktadır.

“ Haykırsam, kollarımı makas gibi açarak:
Durun, durun, bir dünya iniyor tepemizden,
Çatırtılar geliyor karanlık kubbemizden,
Çekiyor tebeşirle yekûn hattını âfet;
Alevler içinde ev, üst katında ziyafet!
Durum diye bir laf var, buyurunuz size durum;
Bu toprak çirkef oldu, bu gökyüzü bodrum!
Bir şey koptu benden, her şeyi tutan bir şey(Ruh-İman-İG)
Benim adım bay Necip, babamın ki Fazıl bey;
Utanırdı burnunu göstermekten sütninem,
Kızımın gösterdiği kefen bezine (şimdilerde o da yok. İG) mahrem.
Ey tepetaklak ehram, başı üstünde bina;
Evde cinayet, tramvay arabasında zina!
Bir kitap sarayının bin dolusu iskambil;
Barajlar yıkan şarap, sebil üstüne sebil!
Ve ferman, kumardaki dört kralın buyruğu;
Başkentler haritası, yerde sarhoş kusmuğu!
Geçenler geçti seni, uçtu pabucun dama,
Çatla Sodom-Gomore, patla Bizans ve Roma!
Öttür yem borusunu, öttür, borazan!
Bitpazarında sattık, kalkamaz artık kazan!
Allah’ın on pulunu bekleyedursun on kul!
Bir kişiye dokuz, dokuz kişiye bir pul.
Bu taksimi kurt yapmaz, kuzulara şah olsa,
Yaşasın kefenimin kefili karaborsa.
Kubur faresi hayat, meselesiz, gayesiz,
Heykel destek üstünde, benim ruhum desteksiz.
Siyaset kavas (yasakçı), ilim köle, sanat ihtilaç (çırpınma);
Serbest verem ve sıtma; mahpus, gümrükte ilaç (şimdilerde serbest; fakat hastalıklar çoğaldı. İG)
Bülbüllere emir var: Lisan öğren vakvaktan!
Bahset tarih, balığın tırmandığı kavaktan.
Bak, aslan hakikate, ispinoz kafesinde;
Tartılan vatana bak, dalkavuk kefesinde!
Mezarda kan terliyor babamın iskeleti;
Ne yaptık, ne yaptılar mukaddes emaneti?
Ah, küçük hokkabazlık, sefil aynalı dolap;
Bir şapka, bir eldiven, bir maymun ve inkılap”

20. yüzyılın başlarında yazmış olduğu “Batnın Çöküşü” adlı kitabında Oswald Spengler, Tanrı vergisi tartışılmaz niteliklere sahip olduklarına inanan Aristokrasi ve Rahipler yönetiminden sonra yükselen Burjuva Demokrasisinin zaman içinde kültürel motivasyonlarını yitirerek “Sezarizme” nasıl kayacağını, adeta bugünleri görerek büyük bir uz-görü ile tasvir etmişti. Söyledikleri, Küresel yozlaşma olarak, başta Amerika ve Avrupa olmak üzere, bizim demokrasimizi de tasvir ediyor; özellikle başlıktaki “Olay”lar açısından kulak verelim: “Şehrin yükselişiyle zekâ, para ve burjuvazi, önderlik rolünü devir alılar. Toplumsal zümrelerin yerine “parti” boy gösterir. Başlıca parti de, para ve zihin partisidir; liberal megalopolis partisi. Ömrünü tamamlamış (Batı) kültüründe Aristokrasi ile Demokrasi budala, kozmopolit uygarlıkta Sezarizmle batıncaya kadar birbirlerine karşıt dururlar. Yönetici azınlığın içine girdiği biçimler, sosyal zümre aşamasından, -parti üzerinden- diktatör bireyin izleyiciliğine doğru düzenli olarak gelişir. Sosyal zümrenin güdüleri, partinin programı, fakat kitlenin efendisi vardır….

Yozlaşan demokraside “doğru” nedir? Basının/Medyanın irade ettiği şeydir. Medyanın buyrukları, istediği doğruları, gerçekleri ortaya koyar, dönüştürür ve değiştirir. Üç haftalık bir basın çalışması(medya kampanyası) yapılmaya görsün; herkes, “gerçeği” kabul eder. Kütle eğitimi, kitleleri medyanın kontrolüne alma eğilimindedir. Tabiatıyla demokrasi de fikir özgürlüğü vardır; fakat medya da, vatandaşın söylediklerinden hangisini dikkate alıp almayacağında özgürdür….Diri diri yakmanın yerini, şimdi büyük sessizlik almıştır….Para, zekâyı yıktıktan sonra, yine para yoluyla demokrasi kendi kendinin yıkıcısı olur. Demokrasinin başlangıcındaki soylu fikir ve ahlak önderlerinin yerini, şimdi gözünü budaktan esirgemeyen ve aydın olmayan politikacılar alır(Türkiye’de genellikle Mühendis ve Müteahhitler-İG). Bir patronu, bir başkası devirir. Kavgalar, huzursuzluklar ve güvensizlik müzminleşir. Sonuç olarak insanlar, para değerlerinden, bütün bu çekişmelerden usanır ve iğrenirler; eski değerlerin canlanmasından, fedakârlıktan, şereften, soyluluktan, yeni bir “Kurtarıcı” dan medet ummaya başlarlar. Böylece “Sezarizm”, soysuzlaşan demokrasi toprağında büyür ve er-geç onu yener. Para ekonomisini ve salt bir siyasal düzen iradesini yerleştirir. Bu suretle Sezarizm toplumsal, ekonomik ve siyasal örgütlenme alanında Uygarlığın son perdesi olmaktadır. Yavaş yavaş barbarlaşma iner ve Kültürün toplumsal biçimi, artık hiç durmamacasına çözülür. Bu sürecin sonu “ikinci dincilik (Okültizm-Spiritüalizm)” ile kilisenin, Kültürün yaşam döngüsünün kalıntıları üstüne zorladığı biçimlerdir.” ( Aktaran: Sorokin, P.A. Bir Bunalım Çağında Toplum Felsefeleri, Çev: M. Tunçay. İst. 1972. S 101-102.)

Sezarizm’e çoktan yuvarlanmış ABD’nin Sezar’ının (Trump) Ortadoğu temsilcisi Tom Barrack, Türkiye için, Demokrasi yerine, Muhafazakâr-Müşfik (İslamcı) Monarşi (Hanedanlık-Sultanlık) önermesi, bizim çoktan geçtiğimiz “Başkanlık Sistemi” ile paraleldir. Hem Trump, hem de Tanrı ile (“YA Allah-Bismillah”) arası iyi(dost) bir yönetimle gidiyoruz. “Devlet Aklı” diye bize lansa edilen bu sürecin, ABD ve Batı ile işbirliği içinde yürüdüğü, gözlerden kaçmamaktadır. Allah, sonumuzu hayreylesin.

Parti/Lider Devleti-Hukuk Devleti

Devlet dil-din, soy-sop, coğrafya/kader ve çıkar birlikteliğinin oluşturduğu politik bir kategoridir. Toplumun güvenlik ve adalet ihtiyaçlarını karşılar. İslam’da “Makasidu’ş-Şeria’nın” (can, mal, din, akıl, namus) korumaya çalıştığı maslahatlar, “devlet”in görevleri ile örtüşür. Tarihi süreç içinde ahlaki bağlamda üç formasyonu vardır: Kerim devlet, hukuk devleti ve parti/polis devleti.

“Kerim,” yüce gönüllü ve cömert kişi anlamına gelir. Augustinus’un “Tanrı Şehri” ve Farabi’nin “Medinetu’l-Fazıla”sı, böyle bir “devlet-toplum” ütopyasıdır. Bilge ve adil kişilerin yönettiği devleti kast eder. Tarihte Nuşirevan, Marcus Aurelius, Hz. Ömer, Ömer b. Abdulaziz, Aliya İzzetbegoviç gibi örnekleri vardır. Osmanlı İmparatorluğu’nda da halkın bir kesimi, bazı padişahlara/devlete bu niteliği münasip görmüştür. Yönetim prosesi, hukuktan/zorlamadan ziyade, vicdana dayanır. “Kerim” kavramının aynı zamanda Allah’ın sıfatı olduğunu unutmamak gerekir. Bunun karşıtı ise Firavunlar, Neron, Nemrut gibi zalim krallıklardır.

Hukuk devleti, Fransız Burjuva İhtilalinden sonra gelişmeye başlamıştır. Geçmişi İngiliz lordlarının ortaya koydukları “Magna Carta”ya kadar dayanır. Bir “anayasa” ile “devlet”in ve onu yöneteceklerin sorumlulukları ve yetkileri yazılı olarak belirlenir. Burada “hukuk” kavramı, “adalet”e gönderme yapar; yoksa, yazılı kuralların ve kurumların olması, -kendi başına- “adalet”i gerçekleştirmeyi garanti etmez. Adil olmayan, kamunun vicdanında meşruiyet oluşturmayan devlet ve kurallar “kanun devleti” olarak nitelenir ve zulmü-zorbalığı meşrulaştırmaya çalışır. Demokratik rejimlerde, “kuvvetler (yasama-yürütme-yargı) ayrılığı” prensibi, bu tip zorbalıkları engellemek için geliştirilmiştir. Demokrasilerde “çok partililik” prensibi, yönetme işini halka vermiş; “devlet”i “hükûmet”ten ayırmıştır. Hükûmet, devlet denen tüzel/hukuki-kurumsal aygıtı yönetir. Kaptan-uçak-yolcu üçlüsü, hükûmet-devlet-halk üçlüsüne benzer. Kaptanın, kendini uçak zannetmesine veya uçağın kendisinin olduğunu sanmasına hakkı yoktur. Parti, “parça” demektir. Toplumun bir kesiminin beğendiği programı, çıkarlarını, kültürünü-ideolojisini, kimlik tercihlerini… ifade eder. Ancak iktidara geldiğinde, toplumun tümünün ortak maslahatını gözetmesi esastır; bu beklenir, racon budur. İslami açıdan “hukuk/adalet”, Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi olduğu için bu tarz siyasete ben “rahmani siyaset” diyorum. Rahman olan Allah, “denenme” sürecinde kullarına karşı “mü’min-kâfir” demeden, adil davranır. Politik ve hukuki bağlamda “biz” kategorisinin, en temel belirleyicisi “haklı/hukuklu/adil” olmaktır. Öteki “biz”ler (dil, din, soy, sop, çıkar birlikteliği), buna göre hizalanır; yok olmaları gerekmez.

Otokratik/totaliter, karizmatik/tek lider veya “tek parti” yönetimleri, -doğası gereği- zorba ve çıkarcı örgütlenme ve yönetim tarzlarıdır. “Kanun”lar olur ancak “hukuki/adil” değildir. Bir kişinin güç istenci veya “hakikat” sanıları/vehmi, toplumun tümüne dayatılmaya çalışılır. Tek parti, ideolojik/dogmatik veya bir menfaat örgütlenmesidir. Tek partinin “tek”liği, liderin tekliğinden kaynaklanabileceği gibi partililerin çıkar “ortaklığından”dan da kaynaklanabilir. Demokrasilerde “iktidar-muhalefet” denklemi, rekabet-yarışmadan kaynaklanır. Parti-lider devletinde ise bu denklem “dost-düşman” ilişkisine dönüşür. Demokrasinin “fazilet”i, yönetim sürecinde iç-savaşı ve düşmanlığı ortadan kaldırmasıdır; Hükûmet/yönetici değiştirmenin, kan dökmeden başarılmasıdır. Avrupa Birliği bunun iyi bir örneğidir.

İki dünya savaşının arasında tüm dünyada genellikle otokratik/totaliter, karizmatik lider veya Tek Parti yönetimleri egemendi (Hitler, Mussolini, Mao, Stalin, Gandi, Nasır…) II. Dünya Savaşı’ndan sonra 2000’lere kadar yaklaşık 50 yıl -özellikle Avrupa’da ve nispi olarak Türkiye’de- demokratik hukuk devletleri ve siyaseti egemen oldu. 2000’lerden sonra hem dünyada hem de Türkiye’de tekrar “tek parti” ve “tek adam” rejimleri yükselmeye başladı. Bunun teknolojik (silah sanayi), küresel ekonomik (gelir dağılımı dengesizliği) ve sosyal psikolojik sebepleri vardır.

Türkiye Gerçeği

Türkiye Cumhuriyeti, bir “tek parti” ve “tek adam” rejimi olarak kuruldu. 1950’lere kadar da böyle devam etti. Bir “kültür devrimi” ile kurulması, toplumda bir bilinç yarılması/yaralanması ve bir içerleme-uçuklama/travma yaratmıştır. Bu kültür devriminin kültürel-politik zorunluluğu-zorunsuzluğu tartışmalarına girmiyorum. Şair Necip Fazıl’ın “Sakarya Türküsü” adlı şiiri, dindar/muhafazakâr kesimlerdeki bu içerlemeyi dile getirir: “Öz yurdunda garipsin/Öz vatanında parya”.  Onun, M. Kemal Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’ne nazire olarak yazdığı “Gençliğe Hitabe” adlı metin, “dindar” gençlere “kin”lerini korumalarını ve devrimcilerden intikam/rövanş almayı öğütler. 1950’lerden sonra demokrasiye geçiş ile Demokrat Parti, yani muhafazakârların iktidara gelmesi, askerî ve sivil bürokrasi tarafından “karşı devrim” olarak algılanmış ve ihtilal ile görevden uzaklaştırılmış ve önderleri (Menderes-Polatkan, Zorlu) idam edilmiştir. Bu olgu, muhafazakâr cenahtaki travmayı daha da derinleştirmiştir. İhtilali yapanların, tekrar demokrasiye dönmeleri, muhafazakârları “gözleri korkmuş” olarak siyasi faaliyet yapmaya zorlamıştır. 1960-2000 arası, icazetli demokrasi ve ihtilal anayasası/hukuku ile geçmiştir. Tek Parti döneminde devletin ekonomik kaynaklarının en azından bir kısmının, taraftarlara peşkeş çekildiğini de unutmamak gerekir.

2000’lerin başında kurulan AK Parti ve onun karizmatik lideri haline gelen R. Tayyip Erdoğan’ın icraatlarını, bu arka plan eşliğinde yorumlamak gerekir. Bu partinin, ağırlıklı tabanı, periferi/taşradır (“ayağı çarıklılar”). Menderes, Demirel, Özal, Erbakan hayranıdır. Onları kendinden görmüştür. Ekonomik açıdan da: “Biraz da biz ölelim” modundadır. Erdoğan, N. Fazıl’ın, “Gençliğe Hitabe”sindeki tavsiyeye uyarak/sözünü tutarak, politik söyleminde muhalefete karşı kinini “dindarca” dile getirmiştir. “Devr-i sabık” yaratmasa da rövanş duygusu ile siyaset yapmıştır. Demokrasinin “seçim-sandık” amentüsüne sadık kalmıştır. Sandıktan çıktıktan sonraki icraatı ise toplumsal “Biz”likten ziyade ideolojik (muhafazakâr) ve ekonomik “çıkar birlikteliği”ne evrilmiştir. Partiyi konsolide eden temel iki husus/güdü, muhafazakâr din dili ve çıkar birlikteliğidir. Dolayısıyla, AK Parti iktidarı döneminde bir “sermaye transferi” gerçekleşmiştir. Bu süreç, Sünnî bağlamda “kitabına uydurularak” yapılmıştır. Ekonomik olarak da, üretime dayanan teknoloji-ticaret-tarımdan çok, inşaat-rant ile yapılmıştır. Belediyelerde onları taklit etmeye çalışan CHP’liler, ellerine-yüzlerine bulaştırmışlardır. Bu süreci muhafazakâr taban: “(Olsun); çalıyorlar, ama çalışıyorlar” şeklinde ve memnuniyet modunda dillendirmiştir.

Tarihi rövanş modu, iç politikada özellikle “hukuk” alanında, Rahmani olan af, adalet, hakkaniyet, tarafsızlıktan uzaklaşan; toplumun tümünü kucaklayamayan bir “parti/polis devleti” imajı yaratmıştır. Hukuk uygulamalarında bir “çifte standart” yaratılmıştır. FETÖ yargılamalarında sap ile samanın/yaş ile kurunun birbirine karıştırıldığı hususunda, neredeyse umumi bir konsensus vardır. Politik muhaliflere karşı da benzer tutumlar sergilenmektedir. Hukukun, “herkese/her eve lazım olduğu” ahlaki makamına bir türlü gelinememektedir.

Dış politikada AK Parti, -Türkiye’nin “alî menfaatleri” gereği- NATO ve ABD çizgisinde durmaya devam etmiştir. Rahmetli Necmettin Erbakan, ölümünden önce, Erdoğan’ın ABD-İsrail politikasını şiddetle eleştirmişti. Erdoğan, “diklenmeyen ama, dik duran” bir dış politika izlemeye çalıştığını söylemektedir. Onun “Dünya, 5’ten büyüktür” özdeyişi, dünya halklarında vicdani bir makes bulsa da fiilen bir etkisi olmamıştır. Toplumun tümünü kucaklayabilen bir “devlet adamı” olmaktan daha çok bir halk deyişi ile “dostlarını omuzunda, düşmanlarını cebinde taşıyan”  bir  “siyasetçi”dir. Devlet adamı olmanın kriteri, gelecek seçimleri değil gelecek nesilleri düşünmektir.

AK Parti’nin, seçim-sandık ile iktidara gelip, yaklaşık 25 sene iktidarda kalması ancak, Türkiye’nin politik tarihi ve bu tarihin yarattığı içerleme-uçuklama ile açıklanabilir. Toplumun büyük bir kesiminin “çatal yürekli”, “delikanlı”, “efe”, “karizmatik” bir lider arayışının ve onu bulduktan sonrasında da arkasında durmasının psikolojik ve ekonomik sebepleri vardır. Ancak, Türkiye yoluna böyle devam etmemeli. Rövanş, alınmıştır. Artık Türkiye’nin “Hakem-Hâkim-Hekîm” yani Rahmani bir politik akla ihtiyacı vardır. Artık karizmatik Lider (Çoban) arama zayıflığı, kurnazlığı korkaklığı ve çocukluğundan çıkıp, “Reşit” insanlar olarak, sorunlarını çözecek kurumlar geliştirmesi ve ortak akla/icmaya/konsensüse itibar etmesi gerekmektedir: “…münazaa/münakaşa/münafereti bırakın; dağılırsınız, gücünüz gider…” (8/46).

Bir de -politik bağlamda- bir “dindarlık” tanımı yapayım:  Dindarlık, Allah, “İnsanların özel hayatına burnunuzu sokmayın / tecessüs etmeyin.” (49/12) dediği halde muhaliflerin özel hayatlarına kamera sokarak itibar suikastlığı yapmak değildir. FETÖ bunu çok yapardı. İtikat-ibadet pratiği ve din diline eşlik eden bir nüfuz hırsızlığı da değildir. Sahih bir iman ve kamunun maslahatını gözeten salih amel/ahlaktır. Kamu istihdam süreçlerinde eleman alırken “Bizden (inanç, mezhep, parti)” olup olmadığı değil; ehliyet ve liyakati göz-önünde tutmaktır (4/58).

Savaşın Safları – 2: ‘Dine karşı din’

Merhum İranlı sosyolog Ali Şeriati, -Aydınlanma sonrası hariç-, tarih boyu savaşların asıl dinamiğinin, “Din” ile “Dinsizlik” savaşı değil; “Dine Karşı Din” savaşı olduğunu iddia eder (Ali Şeriati. Dine Karşı Din. Çev: Doğan Öztürk. Ank. 2024). Tevhit-Vicdan Dinine karşı: 1- Aleni Çok Tanrıcılık/Paganizm, Şirk, Totem-Tabu, Mana, Ruhlar. 2- Tek Tanrıcılığa sızan “Gizli Şirk Dini”: Heva (arzu) ve Şeytani İstiğna. Şeriati, bu “Karşı Din”e örnek olarak Hz. Musa’nın vazettiği dine karşı gizli şirk olarak tezahür eden Ferisileri; Hz. İsa’nın vazettiği Havarilerin İseviliğine karşı Ruhbanlığı/Kiliseyi; Hz. Muhammed’in vazettiği “Asr-ı Saadet/Hulefa-i Raşidin” döneminde yaşanan İslam’a karşı, Emeviliği, Şia’nın kendi tarihinde de Ali taraftarlığına karşı Safavileri örnek olarak verir (Ali Şeriati, Ali Şiası- Safavi Şiası. Çev: Prof. Dr. Hicâbi Kırlangıç. Ank. 2024).
İran’a yapılan son saldırıyı, -asıl olan iktisadi-siyasi saikleri saklı tutarak-, dinsel açıdan, genel olarak Yahudillik ve Hristiyanlığın İslam’a saldırısı olarak mı; yoksa, Şeriati’nin dediği gibi, Tevhid- Ahiret ve Vicdan dinine karşı, Gizli Şirk Dininin (Heva ve Şeytani İstiğna/Tağutluk) saldırısı olarak mı yorumlamak gerekir? Bence ikincisi. Savaşta teolojik kavram ve sembollerin kullanılması, mazlum cenahta (İran) içtenlikli; zalim cephede (İsrail-ABD) işlevseldir.

Şia -“İmamet” mitolojik teolojisini dışarda tutarak-, Hz. Ali ve Muaviye savaşındaki Ali’nin haklılığını; Yezit ve Hüseyin arasında yaşanan savaşta (daha doğrusu katliamda) da Hüseyinin mazlumiyetini/şehadetini yani “Vicdanı/hakkaniyeti” temsil ettiğine inanır. Şiilik, bu iki şehadeti/ölümü ve acıyı “Yas” olarak tutan/teolojikleştiren ve “Mersiye”ler ile unutmayan, sürekli dile getiren, yaşatan bir dinsel bilinçtir.

Bugünkü savaşın/saldırının taraflarından İsrail/Siyonizm, Hz. İsa’nın: “Sizi gidi yılanlar! sizi gidi engerekler soyu! cehennem cezasından nasıl kurtulacaksınız” dediği (Matta-23/33) Ferisilerin çağdaş temsilcileridir. Tanrı’ya (Yahwe) bir türlü teslim olmayan; Ahiret’e inanmayan/güvenmeyen (2/96), kendilerini, Tanrı’nın gözdeleri ve “seçilmiş ırk” olarak gören ırkçı (İbrani) heva ve şeytani istiğnanın somutlaşmış halidir (Gizli Şirk). Tarih boyu varlığını koruyan Muvahhit-vicdani Museviliğin (örneğin: Hazar Türkleri-Habeşliler/Falaşlar) bu “Karşı Din” ile hiçbir ilgisi yoktur. Kur’an’da oğluna yaptığı öğütleri iktibas edilen Lokman (31/12-19), muhtemelen, Habeşistanlı bir “Musevi” idi (Mevlâna Muhammed Ali, Kur’an-ı Kerim Tercümesi ve Meali. çev: Ender Gürol. Ohio (U.S.A). 2008. S. 775).

Diğer saldırgan ortak ABD-Evangelikler’e gelince; onların da, ne Hz. İsa’nın vazettiği İsevilik; ne de Kilisenin vaz ettiği Katoliklik ve Ortodoxluk ruhu ile bir ilgisi yoktur. Siyonistler tarafından ayartılan ve “Dolar” dolayımı ile Tanrı’yı kendilerine –hâşâ- “Gardiyan” (Doların üzerine yazdıkları: “We Trust In God” sözü bunu ifade eder) olarak görmeye çalışan bu zevzekler/meczuplar, “Tanrı’yı Kıyamete Zorlamak” için, yeryüzünde fesat çıkarıyorlar. Kur’an, Peygamberliği Hz. Muhammed ile “mühürlemiş” iken (33/40); bu kapıyı açmaya zorlayan “Mesih-Mehdi-Deccal”, “Armageddon” ve “Nüzul-i İsa” mitolojisi, her üç dine de tekrar musallat olmuş durumdadır. Oysa, vicdanın tezahürü olarak Katolik İspanya, İran’dan yana tavır koyarken; Katolikliğin merkezi “Vatikan/Papa”, Barış için dua etmeyi tercih etti. Ortodox Rusya ise, -çıkarları gereği de olsa- İran’ın arkasında duruyor.

Sünni Araplara gelince (Suud ve Körfez Krallıkları), Petrolü ve Parayı (Dolar) keşfettikten sonra, Emevi ruhuna (Karşı Din-Heva-Şeytani İstiğna) uygun olarak İsrail-ABD safında yer aldılar. Yemen-Umman, Kuzey Afrika, Irak ve Suriye Arapları, hiç olmazsa “tarafsız” kaldılar. Pakistan ve Türkiye Sünniliği ise, “Arabulucu/Barış” çabaları gösteriyor.

1-KARAKTER ANALİZİ

Tarafların önderlerinin yüzlerinden de bu savaşın karakterini okumak mümkündür: Bir tarafta yüzlerinden meymenet/masumiyet/ruh/asalet akan Ali Hamaney, Laricani, Pezeşkiyan, Arakçı…; diğer tarafta meymenetsiz, mendebur, maymun suratlı (“Kûnû kiredeten hasiin: Alçak maymunlar olun”. 2/65) müstağni/şeytani suretler: Netenyahu ve çömezi Trump.
Savaş boyunca İranlı Müslümanlar, ölüme meydan okuyarak “Her yer Kerbela, her gün Aşûre” sloganları ile sokaklara dökülürken; ölümü, hiçliğe karışmanın kapısı olarak gören İsrailliler, sığınaklara doluştular. Hedef seçmede de aynı asaleti ve rezaleti/hoyratlığı/vahşeti görmek mümkündür. İran, askeri-ekonomik hedef seçerken; ABD-İsrail, çocukları öldürdü ve Üniversite vurdu. Köprüleri vuracaklarını söyleyen ABD-İsrail Şeytanlarına (Tağut) karşı, İran halkının –ölümü göze alarak- köprüleri tutması, muhteşemdi. Bombardıman harabelerinde sanatını icra eden İranlı genç müzisyen ve kameralar önünde viski içip sesli yellenen Amerikalı bürokrat; İran medeniyetini yok edip Taş Devrine döndürme söylemi/barbarlığı…

2-SONUÇ

Bu savaşın çıkışını da nihai kaderini de belirleyecek olan, insanların “ölüm”den sonrası hakkındaki düşünce veya inançlarının karakteridir. Ölüm, Tevhit-Vicdan dininde ebedi yaşam olan “Ahiret”e açılan bir “Kapı”dır. “Şehadet” yani “haklı” olduğu halde öldürülmek ise, -ödül olarak- “Cennet”e açılan kapıdır. Heva ve Şeytani İstiğna, yani “Karşı Din”de ise, -“inanç” olarak var olsa da-; “Hesap Günü” olarak “iman” edilen ahlaki bir kategori değildir: “…Kıyametin kopacağını sanmıyorum; -velev ki Rabbime döndürülsem bile-, benim için güzel şeyler vardır…” “Kendine zulmeden, bahçesine girince: “Bunun sonsuza dek yok olacağına inanmıyorum; kıyametin kopacağını da sanmıyorum; -Rabbime döndürülsem bile-, daha iyi bir sonuç bulurum.”(18/35-36). Evangelik Trump ve Yahudi Netenyahu’nun “dindar” pozisyonları, aynen böyle değil mi? ”Gizli Şirk/Karşı Din”, Müstağni/Şeytani insanın, “Tanrılık” taslamanı olarak Tanrı’yı kandırma girişimidir.
İranlı Şiilerin direnişinin saiki ise: “Başlarına bir musibet gelince: “Biz, Allahtan geldik; Allah’a döneceğiz” (2/156) demektir. Tanrı ve Ahiret “İnanç”ı, -öz-Araplarda (Suud-Körfez) olduğu gibi-, “ölü” hükmündedir. Sahih/hakiki bir “İman”a dönüşmediği için; ahlak, aksiyon, amel yaratamıyor; işbirlikçilik doğuruyor.

Savaşın Safları -1: İran-İspanya veya Trump-Netanyahu

1-Metafizik Zemin

“Tanrı”yı ve “Şeytanı(Tağut)” Hz. Nuh ve Hz. Muhammed çizgisinde vahiy ve peygamberler geleneğinin tanıttığı “Esmau’l-Hüsna” ve “İstiğna-İstikbar” olarak tanıyorsak; bu savaşın safları da gayet açıktır. Platon(Eidios/İdea) ve Aristo(İlk Neden) dan beri –Tanrı dahil- varlığı “Metafizik” veya “Onto-Teoloji” olarak; Descartes ve Nietzsche’de itibaren de “Özne” ve “Güç İstenci” olarak tasarlayan “Batı”, Felsefe-Bilim ve Teknoloji ile nesnelerin/kendiliklerin/şeylerin –insan dahil- hiçlikten çıkagelmelerini, var-oluşu/kâinatı Tanrı’nın “yaratması” veya lütfu, ihsanı, ikramı, rahmeti, emri/işi, ayet, nimet, rızık.. olarakdeğil; mutlak mülkiyet olarak, “Huzura getirme(Huzur Metafiziği)” olarak(J.Derrida),“Ğayb(Öteki)dan dehşete düşme”(E.Levinas) olarak, var-olanları “Ge-stell=Çerçevelenmiş”(M.Heidegger) ve el-altına alınmış kaynak, rezerv, stok, teçhizat, tertibat… olarak görmüştür. Ekonomi(Kapitalizm), para ve silah teknolojisi başta olmak üzere “Yapay Zekâ” ve “Trans-Hümanizm”, bu Metafiziğin “Ruhsuz” ve “Tanrısız” meyveleridir. Heidegger’in dediği gibiYeniçağ Felsefesi(Aydınlanma-Endüstri/Teknoloji) ile öne çıkan “Avrupa, küresel olanın ön biçimidir. Avrupa’ nın yeni düzeni, “Küresel”liğe dair olan, sondur ve tamamlanmadır…Yahudiliğin zaman zaman kudretinin artmasının nedeni, öncelikli olarak Yeniçağdaki gelişimiyle Batı metafiziğinin aslında boş bir akılcılık ve “hesaplama” yeteneğinin(hem ticaret hem bilim-İG) gelişmesini sağlayan bir eklem yeri sunmasında yatar.”(Heidegger ile Bir-Arada.Edit: K.Çüçen, Ç. Yıldızdöken.İst.2025. s 72-73). Nükleer silah teknolojisi kullanan ABD ve Nükleer deposu haline gelen İsrail, “Avrupa”nın küresel uzantıları ve Dünya’nın hegemonlarıdır. Giderek Dünya’nın/Doğu’nun kadim kültürlerini de(Rusya-Çin-Hindistan…) kendilerine benzettiler.

Savaşın Politik Ekonomi veçhesine gelince: 1- ABD, İsrail ve Batı, İslam dünyasının Nükleer silaha sahip olmasını istememektedir. 2- ABD, İran’a saldırarak Çin’i bloke etmek istemektedir. Yani Zengezor koridoruna karşı Çin’in oluşturmak istediği alternatif lojistik-ticaret güzergâhı bloke etmek istemektedir.

2- Saflar

Araplar(Suudi Arabistan ve Körfez Krallıkları), Petrolü ve Doları keşfettikten sonra Allah’ı ve Ahireti(İslam’ı) satarak Amerika ile ortak oldular. Filistinlilerin yüz yıla yaklaşan kan kusmalarının ve katliama tabi tutulmalarının gerçek nedeni budur. Gazze katliamı ve İran’a yapılan son saldırılar, bu rezil işbirliğini göz önüne sermiştir. Nükleer silah kullanma suçu işlemiş olan ABD ve aynı tıynette olan İsrail, İran’ın aynı silaha sahip olmasından korkmaktadırlar. “Ele verir talkını; kendi yutar salkımı.”

Bugünkü İran, kadim “İmparatorluk” medeniyetinin, karakter haline gelmiş “Acem Oyunu”nun ve haklı olduğu halde öldürülmüş Hz. Ali ve oğlu Hüseyin(Kerbelâ)’in davasını “Din-Teoloji-Mitoloji” haline dönüştürmüş bir halktır. Ölüm(Şehadet), onlara vız-gelir, tırıst-gider(“Her yer Kerbelâ; her gün Aşure”). Mezheplerini “din” olarak görüp, Sünnileri tarih boyu “öteki” olarak algılayıp yayılma emelleri güden “Şii”ler, şimdi gerçek düşmanları ile sınamaktadırlar. Allah, yardımcıları olsun. Çünkü, şu anda onlara yardım edebilecek güçte ve cesarette Müslüman kimse yok. Riyad’da toplanan Sünnilerin, ABD ve İsrail’i kınayan bir cümle sarf edemeyip; sadece İran’ı eleştirmeleri, ibretamizdir.

Ölümü, “Bin yıldan daha fazla yaşamak isteyen”(2/96) Yahudiler düşünsün. Bombardımanlardan sonra İran halkı sokaklara dökülürken; İsrailliler, sığınaklara doluşuyorlar. Tanrı’nın yarattığı “Gök-Kubbe” nin altına ördükleri “Demir-Kubbe”, ölümden tırstıklarının kanıtıdır: “Sizlerle tek bir vücut halinde savaşamazlar; ancak mustahkemkentlerde ya da surlar arkasında savaşırlar; kendi aralarındaki çekişmeleri şiddetlidir; sen onları birlik sanırsın; oysa, kalpleri, birbirlerine karşı soğuktur. Çünkü onlar, akıllarını kullanmayan bir toplumdur.”(59/14). “Allahtan başkasını dost edinenlerin durumu, gökten aşağı düşen, kuşların didikleyip kapıştığı, rüzgârın ıssız bir yere savurduğu kimseye benzer.”(22/31).

İspanya, ABD ve İsrail’e meydan okuyarak ve Hz. İsa’nın –çarpıtılmış da olsa(Katoliklik)-vicdan, merhamet, barış davasına sadık kalarak “Avrupa” nın Promethausçu, “Sarışın Canavar”(Nietzsche) “Geist(Ruh/Hortlak)”ine isyan etmiştir. Avrupa ise, her zamanki gibi ikiyüzlüce sendelemektedir.

Ortadoxluk ruhuna(Dostoyewski-Tolstoy-Puşkin…) ihanet edip Önce komünist/materyalist, sonra kapitalist olan Rusya; aynı şekilde, önce Budist ruhuna ihanet edip komünist/materyalist; sonra kapitalist olan Çin de, “İş”lerine geldiği için İran’ı desteklemektedirler. Olsun. “Dinsizin hakkından imansız gelir.”

3- Sonuç

Osmanlı(İslam) bakiyesi olan “Türkiye”, öteden beri sürdürdüğü arabuluculuk/barış faaliyetlerine devam etmelidir. Savaşa sürüklenme tuzaklarına kapılmamalıdır. Bu savaşta saflar bellidir. Bu savaşın dini veçhesi, ta başından beri Tanrı(Yahwe) ya karşı savaş açmış; ona asla teslim olmamış; yeryüzünün ilk “Dünyevi” ve “Irkçı” halkı ve onun ile işbirliğine girerek Tanrı’yı kıyamete zorlamaya çalışan “Avrupa” nın taşrası ve domuz çiftliği olan ABD’li Evangeliklerin(cehalet ile birleşmiş samimiyet), yeryüzüne Tanrılık taslamaya çalışan Tağutların(Şeytanların), müslüman Filistinliler ve Şiilere karşı savaşıdır. ABD’nin, bütün dünyada “Savunma” olan Bakanlığın adını, “Savaş Bakanlığı” olarak değiştirmesi, Şeytanlığın/Tağutluğun tezahürü ve tecellisidir.

Vicdanlı Avrupalıları ve Amerikalıları tenzih ederim. İslam “Dünyası”(!?)nın durumu ise, ortada. Yeryüzünde hak/hukuk/hakkaniyet(adalet), ancak Hakkın/Rahmanın(Allah) “Emr”iolarak O’na inananların marifeti olarak tecelli/tezahür edebilir. Tağutun/Şeytanın peşinde gidenler, ancak zulüm, fitne-fesat, sömürü, savaş, silah ve yıkım yaratırlar: “Öyle kimseler vardır ki, bu dünya hakkında söyledikleri senin hoşuna gider. Tanrı’yı da kendilerine şahit tutmak isterler; oysa, onlar, düşmanların en amansızlarıdır. Hakimiyeti ele geçirince, yeryüzünde fesat çıkarmaya, eko-sistemi(hars) ve insanları helâk ederler. Allah, fesat çıkaranları sevmez.”​(2/204-205): Gazze Katliamı, Epstein Adasında öldürülen kız çocukları ve Tahran’da bombalarla öldürülen kız çocukları hatırlansın: “Sadakallahu’l-azim”