Türkiye’de siyasetin ‘her şey’leşmesi ve şahsi-zümresel çıkara dönüşme süreci

Modern dönemde (19 ve 20. Yüzyıllar) siyaset, Marxizm, Nasyonal Sosyalizm (Nazizm) ve Milliyetçilik ile “Her şey” olarak kodlandı. Ulus Devletlerin Giyotin gibi işleyen “Kimlik Teknolojileri (M Foucault)” böyle doğdu. Bu ideolojileri yansılayan dini fundamentalist politik ideolojiler de benzer şekilde siyaseti “Her şey” olarak gördüler. Hele politik “İslamcı” lar, “Tevhid” ve “Hakikat” kavramlarına haiz olmaları hasebiyle; bu eğilime kolayca ve adamakıllı teşne oldular. Filistin Kökenli Amerikalı Akademisyen Wael Hallaq, Türkçeye “İmkвnsız Devlet” olarak çevrilen kitabında bu serüveni anlatır. Arapça kökenli olan “Siyaset” kavramının etimolojisi ise, -Türkçedeki “Seyis”, buradan gelir- “At Terbiyeciliği”dir: “Toplum Mühendisliği” (?!). Algı ve aldatma ile toplum yönetme. Oysa, Kur’anî bir kavram olan “Tedbiru’l-Emr” ifadesi, politik faaliyeti bu kavramdan daha doğru ifade eder. Hele “Şura” ile yapılırsa.

II. Dünya savaşından sonra Avrupa’da Liberal-Demokratik, Laik, Anayasal “Hukuk Devleti” fikri gelişmeye başladı. Böylece Siyaset hukuk, iktisat, din, sanat, bilim ve askerlik gibi toplumsal formasyonların yanında “Bir şey” olarak görülmeye başlandı. Bu atmosferde, Dış politika olarak siyaset, “Çobanlık (Güvenlik)”; İç politika olarak da, -Liberal teoride- “Gece Bekçiliği” veya diğer teorilerde toplumsal formasyonların “Koro Şefliği”dir. İdeolojik “Koro” kurmak veya “Konser” vermek değil. Siyasetin “Her Şey” leşmesi, medeni hayatın narin/nazik, ihtimam gerektiren birçok veçhesini, alanını, boyutunu hoyratlaştırır.
Türkiye, yirminci yüzyılın başında politik ve kültürel bir “Devrim” ile kurulmuş bir devlet-toplumdur. Dolayısıyla Türkiye’de siyaset, iktidar ve muhalefet açısından baştan beri “Her şey (Hayat-Memat)” olarak gerçekleşmektedir. Siyaseti deruhte eden kesim ise, iki binlerin başına kadar, kendini M. Kemal Atatürk’ün “Ehl-i Beyt”i olarak gören Askeri Bürokrasiydi (Vesayet Rejimi). Yukarda saymış olduğumuz toplumsal formasyonların tamamı, siyasetin altında şekillenmekte ve işlemekteydi. Siyaset, vesayet altında olsa bile; Türkiye’de uzun süre boyunca Bakan, Milletvekili olmak; Hâkim, Âlim, Prof., Düşünür Sanatçı, Zengin… olmaktan daha saygın ve nüfuzluydu. Buralardan siyasete bir eğilim/akış vardı.

Dünyada olduğu gibi, Türkiye’de de politik yelpaze yani “Merkez (Liberal-Demokrat)”, merkezin “sağı” olarak “Milliyetçi” ve “Muhafazakâr”lık; merkezin “solu” olarak da Sosyal Demokrat, Sosyalist, Komünist partiler ve ideolojiler vardı. Sosyalizmin çökmesi ve 1980 Askeri ihtilali ile birlikte siyaset, Türkiye’de yeniden formatlandı. Ancak yine “Her şey” idi. İki binlerin başından itibaren “The Cemaat/Hizmet Hareketi” ve Ak Partinin işbirliği ile “Her şey” olarak siyasetin “Vasi”si olarak “Askeri Bürokrasi” tasfiye edildi. Siyaset, sivilleşti. İki binli yılların başından itibaren “Avrupa Birliğine Uyum Yasaları” ile, siyasetin dışındaki toplumsal formasyonların nispi özerkliğine şahit olduk, sevindik ve umutlandık. Ancak Fetullah Gülen (Cemaat) ile Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın teolojik yorum farkları ve politik hedeflerinin örtüşmemesi, iç çatışma yarattı ve Fetullah, “FETÖ” olarak tasfiye edildi. Bundan sonra “Her şey” olarak siyasetin kontrolü, büyük ölçüde sayın R. Tayyip Erdoğan’ın eline geçti. Siyasi rejim olarak da “Parlamenter Sistem”den “Başkanlık Sistemi”ne geçtik.

Pandemi, Göç Sorunu ve Küresel Ekonomik Kriz, dünyada olduğu gibi Türkiye’de de siyaseti büyük ölçüde ekonomileştirdi. Siyaset, normatif bir disiplin ve formasyon olarak içinde ahlak barındırır. Kamusal bir etkinliktir. Kamu maslahatını temin etme çabasıdır. Oysa, arzuların şelale; kaynakların kıt ve erişimin zor olduğu bir dönemde, etkinlik olarak salt “Ekonomik” saik, siyaseti çürütür. “Devlet” yapılanmasının, politik olarak güçlü ve ekonomik olarak geniş imkânlara (Kamu Hazinesi) sahip olduğu Türkiye gibi toplumlarda, iktidar ve muhalefet olarak “siyaset” rant, çıkar maksimizasyonu etkinliğine dönüşür; sermaye el değiştirir. Ekonomi, büyük ölçüde reel üretim icat çıkarma (teknoloji), ticaret ve “alın-teri/emek” kaynaklarından uzaklaşarak spekülatif (faiz, emsal/emlak, döviz, altın, borsa, şans oyunları, define avcılığı, kara-para…) hale gelir.

Gel ki, Tayyip bey, Belediyeden geldiği için, siyaseti hep rant-ticaret (Win-Win=Al Gülüm-Ver Gülüm) kapısı olarak gördüğünü; “Krizleri Fırsata Çevirme” konusunda uzman olduğunu biliyorduk. Siyaset, merkezi iktidarda olduğu gibi; Yerel Yönetimler/Belediyelerde de rant/çıkar elde etmenin aparatlarına dönüştü. Normal olan, Ekonominin siyaseti izlemesi iken; Ülkemizde siyaset, kişisel ve zümresel çıkara bağımlı hale geldi. Ekonomi teknolojiye, üretime, ticarete dayanmaktan ziyade; -Tarım’ın zayıfladığı- Toprağa/Doğaya bağımlı (İnşaat-Enerji/Hes-Madencilik-Turizm) bir Ekonomik politika tercih edildi. Para kazanmak uğruna, Avrupa’nın “çöplüğü” olmaya bile razı olduk. “Tabiat Ana”mız, “Köstebek Yuvası”na dönüştü.

Son seçimlerde Belediye başkan adaylığı için partilerde verilen mücadelenin yoğunluğu, Siyasetin, şehir rantlarını kontrol etme ve şahsi-zümresel çıkara dönüştüğünün belirgin bir kanıtıdır. Seçilmek isteyenlerin, kıran kırana savaşı dışında; seçmenlerde fazla bir umut ve heyecan yoktur. Bu durum “Siyaset”in bittiğinin somut bir kanıtıdır. Son dönemlerde İstanbul’un Uluslararası Uyuşturucu kartellerinin ve mafya babalarının barınağı haline gelmesi; yabancı şirketlere kontrolsüz ve sıkı denetimsiz maden işletme ruhsatlarının verilmesi (Sömürge Madenciliği), Ekosistemin ve insanların, salt ekonomik “Kaynak (Altın-Para)” olarak görünmeye başladığının kanıtıdır. Heidegger’in dediği gibi, Teknolojik-(Pragmatik/Kapitalist) düşünme, doğayı el-altında hazır stok, rezerv, kaynak, teçhizat, donanım olarak görmeye başlar. Şirketlerdeki “İnsan Kaynakları” departmanı (isimlendirmesi), bunun kanıtıdır. Onun bir ayet, rızık, inam, ihsan, ikram, lütuf ve rahmet olduğu unutulmuştur.

Bu atmosferde “Parti”, artık politik bir organizasyon olmaktan çok, ekonomik-anonim bir “şirket”tir; “Partili”ler de âdeta ortaklardır. Siyasetin “Her Şey” olduğu iklimde Sol-Sağ siyasetin birer onur/itibar ifadeleri olan “Partizan” veya “Militan” olmanın canına ot tıkanmıştır. “Eski Tüfek”, “Ağır Abi” solcular, şirket yönetim kurullarında üye; “Mücahit”lerin çoğu, müteahhit; bir zamanlar: “Vatanım, ha ekmeğini yemişim; ha da uğruna bir kurşun” diyen “Ülkücü”lerin çoğu, mafyöz ilişkilere bulaşmış ve savrulmuştur. Örneğin, uyuşturucu mafyasına karşı olan bir ülkücü (Sinan Ateş), güpegündüz Başkentin göbeğinde kurşunlanarak öldürüldü ve failleri, hâlâ bulunamadı. “Irmağının akışına ölürüm Türkiyem” türküsünü söyleyenlerin, “gümüş dere”lerin kirlenmesine/zehirlenmesine/ziftlenmesine, ormanların-zeytinliklerin talan edilmesine, toprağın satılmasına, dağların köstebek yuvasına dönmesine, şehirlerin beton ormanına çevrilmesine, sahillerin peşkeş çekilmesine… gıkları bile çıkmıyor.

Muhalefete gelecek olursak, CHP, siyasetin etkin olduğu dönemlerde “Hizipler Partisi” iken; Kılıçtaroğlu ile “Mezhep Partisi”ne ve giderek de “Meşrep (Yeme-İçme) partisi”ne dönüştü. MHP den kopup, “Merkez” e oynayan İYİ Parti, bunu başaramadı ve “Ayak Oyunları” merkezine dönüştü. Kürt siyasal partileri ise, “Dağ (Şiddet)”ın etkisinden ve kontrolünden çıkıp, demokratik bir zemine gelemediler. HÜDAPAR ise, teokratik bir siyaset yapmaktadır. SP ve YRP, “Millî Görüş” genetiğine bağlı olarak siyaset yapmaya devam ediyorlar. DEVA ve Gelecek Partisi ise, Ak Partiye olan öz-eleştirilerini zamanında yaparak bir “Manifesto” ile ayrılmak yerine; Reis tarafından trenden atılma sonucu dışarı çıktıkları için; topluma inandırıcı ve alternatif bir siyaset üretemediler. Zafer Partisi, göçmen karşıtlığının odağı olarak yeşerirken; sayıları bir avuç olan Komünistler (İşçi Partisi) ise, “Gazoz Ağacı” olarak salt vicdanı temsil ediyorlar.

SONUÇ

Siyaseti, önce “Her Şey” olmaktan; sonra da “Ekonomi” olmaktan çıkarıp; Aristo ve İlahi Dinlerin vazettiği gibi “Pratik Ahlak” olarak konumlandırmaktan başka bir yol yoktur. “Tanrı, İnsanın, elinin ”dolu” olup-olmadığına bakmaz; Tanrı, insanın elinin “temiz” olup-olmadığına bakar.” Kaynaklar, ihtiyaçlarımızı fazlası ile karşılar; ama ihtiraslarımızı asla. Siyaset, dış politika olarak bir “Güvenlik” aparatı; iç politika olarak da değişik toplumsal formasyonlar arasında bir “Koro Şefliği”dir. Gerisi tağutluk-tuğyan, israf, fitne-fesat, zulüm ve şeytanlıktır.

AK Parti’de “Biz ve Öteki” İmgelerinin Değişim Serüveni

“Çalıyorlar; ama, çalışıyorlar” 

Anonim

Devrimden sonra şair N. F. Kısakürek, devrimin yarattığı kültürel yarılmayı, sınırlar içindeki “Biz ve Öteki”yi yani çağdaşçı laikler (Kemalist/Atatürkçü) ile muhafazakâr dindarları “Bir şapka, bir maymun, bir eldiven ve inkılap” ve “Sakarya: Saf çocuğu masum Anadolu’nun” metaforları ile dile getirdi. Yedi düvel ve Yunan, işgalci ve can düşmanı büyük “öteki” ise; inkılapçılar, din düşmanı küçük “öteki”lerdir: “Öz vatanında garipsin/Öz vatanın da parya.” Devrimcileri “öteki”leştiren N. F. Kısakürek, kendi çıkardığı Büyük Doğu dergisinin 17.7.1959 tarihinde yayınlanan 20’nci sayısında “Amerika, Dünya ve Biz” adlı makalesinde şöyle diyordu: “Amerikan politikalarını korumakla mükellefiz… Amerikan siyasetini tutmak biricik yoldur… Amerika’dan nazlı bir sevgili muamelesi görmek, biricik dikkatimiz olmalı. Yoksa, bir Amerikan bahriyelisinin iki yana açık bacakları arasında mütalaa ettiği kadrodan (!-İG) ileri gidemeyiz. Dış siyasetimizde Amerikan siyaseti ve iç bünyemizde Amerikan politikasını, kendimize tecezzi etmez bir siyaset birliğinde her şeye hâkim bir mana gizlidir.” Türk sağının “Amerikan muhibliği”, tahlil edilmesi gereken, son derece ciddi ve bir başka bahistir.

Çağdaşçılar, dindarları çarıklılar/köylüler, gerici, şeriatçı, bağnaz/yobaz, örümcek-bidon kafalı, göbeğini kaşıyan adam gibi ifadeler ile yaftaladılar. 1950’lerde DP (Menderes) ile iktidara gelen muhafazakârlar, ötekilere herhangi bir yafta üretmediler. Zira, ortada bir (askeri) vesayet rejimi vardı. Bu rejim, sonunda (1960) muhafazakâr/sağcı iktidarı devirdi ve Menderes başta olmak üzere üç yöneticisini idam etti. Bu olgu, muhafazakârlardaki içerlemeyi/uçuklamayı iyice derinleştirdi. Böylece, bir taraftan tarikat ve cemaatlerde; diğer taraftan da 1970’lerde kurulan “Millî Görüş” siyasi hareketinde “araziye uyarak”, “düşmanın silahı (dernek-vakıf, seçim-sandık) ile silahlanarak”, “saman altından su yürüterek”, yani “takiyye” ile -şiddete başvurmadan- devlete sızma ve onu bir biçimde “ele geçirme” saiki güçlenmeye başladı. Nurculuk ve Millî Görüş öncülüğünde 1970-2000 arası, bu mücadele ile geçti.

2000’lerden itibaren “Millî Görüş”ten kopan bir gurup, “gömlek değiştirerek” (Bu metaforun derin, -doğru ve yanlış- ahlaki, psikolojik, politik analizine burada girmeyeceğim), merkez sağın ahlaki-politik çöküşü ile orayı doldurmak için, kendini “muhafazakâr demokrat” olarak isimlendirip orayı doldurdu. “Nurculuk”tan filizlenen Fetullah Gülen öncülüğündeki “Hizmet Hareketi”, 80’lerden itibaren devlete sızma ve “Paralel Yapı” kurma faaliyetlerine başlamıştı. 2000’lerin başından itibaren bu iki hareket el ele vererek, “Alnı Secde Görenler (Biz)” olarak “vesayet rejimi”ni, yani iktidardaki “öteki”ni kumpaslarla (takiyye) değiştirmeye-düşürmeye başladılar. Bu süreçte “siyaset”: 1- Kandırma (hile-takiyye) ve 2- “Her şey (To be or not to be)” olarak görüldüğü için; demokratik rejimlerdeki “iktidar/hükümet” ve devlet (kurumlar) ve hukuk (kurallar) ayrımları yavaş yavaş gevşetildi, buharlaştırıldı. Bu süreçte politikanın genetiği olan “dost-düşman” ayrımının (C. Schmitt) kriteri, din üzerinden “laik-dindar” olarak oluştu. Siyasetin ontolojik ve ahlaki özü için “dost-düşman” ayrımı tanımı, doğru bir tanımlamadır. Önemli olan kriterin ne olduğudur; etnisite/ırk mı, dil mi, din mi, çıkar/güç istenci mi, yoksa ahlak/adalet mi? “Zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur.” (2/193,28/28).

Bu süreçte Kürt ve Alevi kökenli vatandaşların, devlete karşı olan şikâyetleri veya mağduriyetleri dikkate alınarak, onları da kucaklayan geniş bir koalisyon oluşturuldu. kor/esas “biz”i belirleyen temel kriter “Sünnilik” olduğu için, dış politikada “Ümmet” kavramı üzerinden İslam dünyası ile (İhvan-ı Müslimin) yakın-sıcak, stratejik-derin ilişkiler geliştirildi. Türk Dünyası ile de yakın ilişkiler kuruldu. Bu idealizm/romantizm (“Gönül Coğrafyamız”), yer yer reel politikanın pis gerçeklerine çarpınca da geriye dönülüp “Rabia”, yani Tek Devlet, Tek Millet, Tek Bayrak ve Tek Vatan ile yeni “biz” revize edildi.

Hizmet Hareketi, bukalemunluğunun mükemmelliği ile “devlet”teki gücünü fazla artırınca/abartınca, ortağı olan meşru politik ekiple ters düşmeye başladı. ABD aşkı içirilmiş bu ekip, Yahudi Cemadatından “Cesaret Madalyası” almış, ABD’nin stratejik ortağı Reis’e “Yezid”; İran ile olan yakın dış ilişkiler için de: “Pers; bize ters” demeye başladılar ve sonunda olanlar oldu.

Darbe teşebbüsünden sonra Reis, iyice “ipleri” ele almaya başladı. “FETÖ”yü diskalifiye ettiği gibi kendine muhalif olanları (karşı fikir beyan edenler) da diskalifiye etti. Artık partide parti içi “muhalefet”, yani “çatlak ses” veya “fitne-fesat” çıkaran kimse kalmadı. Herkes, Reis’in pozisyonuna göre hizalanmaya başladı. Reis, kendinin trene bindirdiklerini, tek tek trenden attı: “Bu uzun hizmet maratonunda yolda kalan, yolunu kaybeden arkadaşlarımız oldu; daha da olacak. Onları, tarihe havale ediyorum.”

Bu süreçte pandemi ve “ekonomist” Reis’in uygulamaya koyduğu “heterodoks” ekonomi politikaları enflasyon, faiz, döviz dengelerini, yani ekonomiyi altüst etti. Orta sınıf eridi; ancak, “sosyal yardım” alan “mustazaf”ların Reis’e bağlılığında bir gevşeme olmadı. Bu sayının hayli kalabalık bir “seçmen” kitlesi olduğu bilinmektedir. Bu aşamada partideki” Biz ve Öteki” imgelerinde ciddi bir değişme oldu. Şöyle ki parti ve onun aktif destekçileri olarak cemaat ve tarikatlar, “biz” olarak iki katmanlı hale geldi: 1- “Üye-mürit”ler, 2-“ Seçmen”ler. Üyeler-müritler, “parti”yi -cemaati ve tarikatı da- şirket olarak ve kendilerini de “ortak” olarak görüyorlar. Çıkar, iş birliği, akrabalık, kollama-gözetme, hemşehrilik (Rize-Trabzon/Karadeniz) ortak paydayı oluşturuyor. Seçmenlere gelince, onlar da üç katlı bir “güvenlik” davası -ve de istismarı- ile “partili/biz”e katılıyorlar: 1- Fakirlik, geçim kaygısı (hayat-maaş davası), 2- Din/ahiret (memat/meat davası), 3- Ülke güvenliği (beka davası). Bir örnek vermek gerekirse, 30.10.2019 tarihinde yapılan bir karşılaştırmada Türkiye’deki hukuk fakültelerindeki profesör, doçent, doktor, öğretim görevlisi ve asistanların toplam sayısı 1.956 iken ilahiyat fakültelerindekilerin toplam sayı 4.121’dir.

Devlet ile Saray/Reis özdeşleşince, yerleşim yerlerindeki il-ilçe başkanları, yani “partili”ler, giderek mülki amirlerden (devlet) daha önemli ve otoriteli (nüfuzlu) hale geldiler. Bürokratlar ve siyasiler de, “devlet” otoritesi dolayımından ziyade; Saray/Reis dolayımı ile “otorite (nüfuz)” ve “güç” elde ettiler. Temsilde hata olmaz; putperestlikte de Tanrı-put-mümin arasında benzer bir fenomenolojik ilişki söz konusudur: “Kendilerine güç devşirmek için, (inanalar), Tanrı’nın yanında putlar oluşturdular (19/81).” “Kendilerine yardımcı olsun diye, Tanrı’dan başka putlar oluşturdular” (36/74). “Dünyevi çıkar uğruna Allah’tan başka putlar edindiniz” (29/25). Burada “put” rolünü oynayanlar, -Saray’a yakınlığına paralel olarak- “partili” siyasiler ve bürokratlardan oluşuyor; zira: “Hal, sâridir.”

Darbe teşebbüsünden sonra oluşan “ittifaklar” sistematiği ile “Cumhur İttifakı”ndaki “biz” imgesi dindar, yerli-milli, vatansever, has vatandaş; muhalefet ise, “öteki” olarak zillet ittifakı, şer ekseni, vatan haini, işbirlikçi vb. haline dönüştürüldü. Son 20 yılda Türkiye’de yapılan AVM, kule, rezidans ve sitelere konan isimlerin kahir ekseriyetinin yabancı dilden alınmış kelimeler olmasını, “yerlilik ve millilik” ile bir türlü bağdaştıramamışımdır. Örneğin: Ankara’da bir inşaat kompleksinin adı: “Gamador-Galya”. Muhalefetin ahlak, hukuk ve güvenlik gibi köklü sorun alanlarında sağlam/sahih bir politika üretememesi, onu politik bir özne olmaktan çıkarıp salt “Erdoğan karşıtlığı” olarak müzmin-muhalifliğe sevk etti.

Aynı süreçte dünyada oluşan değişmeleri de dikkate almak lazım. Türkiye’deki politik dönüşümü, dünyadaki dönüşümden bağımsız olarak anlamak zordur. 20’nci yüzyılın başından itibaren oluşan liberal, sol (sosyalist-sosyal demokrat) ve muhafazakâr politik-ideolojik yelpaze, bütünü ile çöktü. Pandemi süreci, ekonominin kötüye gitmesi ve göçmen sorunundan dolayı, dünyada popülist politikalar/liderler ve ırkçı/milliyetçi politikalar yükselişe geçti. Siyaset, Aristo’nun ve ilahi dinlerin tanımladığı anlamda -içerde ve dışarda- “pratik ahlak” olmaktan büsbütün uzaklaşarak; bütünü ile güç/iktidar istenci, hile-kurnazlık-kumpas, “Altta kalanın canı çıksın”, “Ya ben ya sen” güdülerine dönüştü: “İnsan insanın kurdudur”, “Kurtlarla Dans”. Dünya, süper güçlerin “it dalaşı” sahnesine dönüştü. İki dünya savaşından sonra kör-topal olarak oluşturulan BM’nin (hukuk-ahlak) hiçbir anlamı, önemi ve otoritesi kalmadı. ABD desteğindeki İsrail’in Gazze işgali ve katliamları, bunun somut bir kanıtıdır. Siyaset, Rahmani niteliğini (pratik ahlak) kaybederek, bütünü ile şeytanileşti.

Sonuç

Türkiye-Türk toplumu, başından inkılap geçtiği veya başına geldiği için, ortadan ikiye yarılmış şizofren bir toplumdur. Bilinci yaralıdır. Coğrafya/sınırlar/ulus-devlet kaderimiz olduğuna göre, medeni bir toplum oluşturmak için kimlik-ideoloji politikası değil; dini-mezhebi, dili-ırkı ne olursa olsun eşit vatandaşlık ilkesine bağlı, adil/hukuki bir şiraze/racon, “fikr-i müdir”, atmosfer, iklim oluşturmak gerekir: “Devletin dini, adalettir.” Bana göre, “şeriat” da budur. Geçen yüzyıllardan kalma teokratik veya ırkçı “kimlik teknolojileri” oluşturarak, asimilasyonlara-tehcirlere başvurmak zorbalıktır, barbarlıktır. Temsilde hata olmaz; “Kanı, kanla değil; su ile yuymak (yıkamak) gerekir”. Kendinden emin, müstağni, kibirli ve kirli şişinmek yerine; suya sabuna dokunmak, mütevazı bir şekilde ötekine gitmek, onu dinlemek, durmak ve gerekiyorsa geriye bir adım atmak gerekir. Yakın geçmişimizin etkin ve önemli iki önderi olan II. Abdulhamit’i ve Mustafa Kemal’i birlikte düşünmek, takdir etmek ve eleştirebilmek gerekir. “Kızıl Sultan” veya “kefere-fecere” gibi yaftaları unutmak, terk etmek gerekir.

Son dönemlerde ulusal medyada yayında olan Kızılcık Şerbeti ve Kızıl Goncalar dizileri, içinde bulunduğumuz her iki cenahtaki eksikliği itiraf; olması gerekenin de arayışı olarak umut verici gibi gözüküyor. İnkılapçıların uzun süren muhafazakârları aşağılaması; diğer taraftan “vesayet rejimi”nin ilgası ve 20 senelik rövanş çabası, ufukta bir toplumsal “normalleşme” umudunu doğurabilir; siyaset esnafının “işine gelmese” veya Tayyip Bey’in kavramsallaştırması ile “ekmek çıkmasa” da.

Tek Adamlık

“Kesin Kanaat, Herkesi Gafil Avlar”
Xenophones

Tek adamlığın bir politik versiyonu, bir de dini-ahlaki versiyonu vardır. Eski Mısırda politik versiyonu, Firavun; dinsel versiyonunu da Hâman karşılar. İkisi birlikte toplumu kontrol altında tutarak, toplumun kimlik, kültür ve diğer toplumsal formasyonları belirler. Hz. Musa, bu iki otoriteye birden, her iki misyon ile karşı çıkar. “Hz. Musa’nın yaşadığı çağda Mısır‘da “Amon” kültü hâkim olduğuna göre, bu kültü temsil eden en yüksek dereceli rahibin de, yönetimde Firavun’dan sonraki ikinci adam olması tabiidir. Bunu, 28/38 ve 40/36-38 ayetlerinde Firavun’un, ondan Musa’nın Tanrısını görmesi için bir kule yapması talebinden anlaşılabilir.” (M.Esed, Kur’an Mesajı. Çev: C. Koytak-A. Ertürk. İst. 1997. S. 782.). Firavun, tek adamlığını Hz. Musa karşısında şöyle ifade ediyor: “Bırakın da, onu öldüreyim; inandığı Tanrıyı yardıma çağırsın da görelim. Ben onun düzenimizi değiştireceğinden/bozacağından, toplumda fesat çıkaracağından çekiniyorum.” (40/26). Sonunda tekebbür ve istiğnası: “Ben, sizin en büyük Rabbinizim” deme noktasına vardı.

Kur’an, politik veya dinsel olarak oluşmuş mutlak iktidar-otorite sahibi kişisel veya kurumsal yapıları şiddetle eleştirir. Örneğin, bu tip kanaat önderi veya politik liderlere koşulsuz, sorgusuz-sualsiz itaat edip dalalete düşerek cehennemlik olan kişilerin Ahirette Allah’a: “Ey Rabbimiz, biz, liderlerimize ve kanaat önderlerimize uyduk; bizi doğru yoldan uzaklaştıranlar onlar; onlara iki kat azap ver; onlara büyük bir lanet ver.” şeklindeki serzenişleri, kendilerine meşru bir mazeret oluştur(a)mamaktadır. Yine cehennemlik olan Müstekbir (lider ve kanaat önderleri) ve cahil-zayıf bırakılmışlar (Mustazaflar) cehennemde birbirlerini şöyle suçlarlar: “Mustazaflar: Doğrusu biz, sadece size uymuştuk; o halde, cezamızı azaltabilir misiniz? Müstekbirler ise: “Biz hepimiz, cezanın içindeyiz.” derler.” (40/47-48). Başka bir tartışma sahnesi: “(Ayartılmış olanlar): kendilerini ayartanlara: “Siz, bize suret-i haktan göründünüz” derler. Ayartanlar: “Hayır, siz kendiniz inanmadınız; üstelik sizi zorlayacak bir gücümüz de yoktu; siz de küstahça bir kibre kapılmıştınız. Sizi sapıklığa sürükledik (doğru); çünkü kendimiz de sapıktık.” (37/328-32). Xenephones’in yazının ser-levhası yaptığımız sözünü doğrulayan bir müminin, Hesap Günündeki şu itirafı, manidardır: “Dünyadayken benim bir arkadaşım vardı; bana şöyle derdi: ”Sen de, tekrar dirileceğimize inananlardan mısın; ölüp toprak ve kemik yığını olduktan sonra, tekrar hesaba çekileceğimize mi inanıyorsun?” Allah’a yemin olsun ki, neredeyse/az kalsın beni de mahvedecekti (ayartacaktı).” (37/51-56).
Kur’an, ahlak ve dini alanda Allah’ın öğretmesi (vahiy), peygamberin içtihatları ve bu ikisine bağlı Ulemanın gerekçeli (ilmi-hikmetli) görüşlerine itaat etmeyi tavsiye etmekle birlikte; müminlerin kendi vicdani, iradi inisiyatifleri ile de düşünerek (tefekkür, tafakkuh, taakkul, tezekkür, tedebbür, rey, nazar, dinleme…) karar vermelerini, dini-ahlaki hayatlarını oluşturmalarını ister: “Hakkında bilgin olmayan şeyin peşine körü körüne düşme; göz, kulak ve kalp, bundan dolayı hesaba çekilecektir.” (17/36) Politik alanda da işlerini ortak akıl (şura) ile çözmelerini tavsiye eder (42/38, 3/159).

Müslüman toplumlar, politik alanda bu ilkeyi hayata geçiremeyip “Saltanat” denen tek-adam rejimleri kurdukları gibi; dini-ahlaki alanda da Ulemanın içtihatlarını mutlaklaştırarak (dogmatizm/taklit) ve “din-adamları (imam, mehdi, veli, şeyh, gavs, kutup, baba, dede, efendi…)” oluşturmuşlardır. Bu durum, müşriklerin “put” oluşturma gerekçesi ile hayli yakınlık arz etmektedir: “Allahtan başkalarını “Evliya” edinenler: “Bizim onlara saygımız (ibadetimiz)ın nedeni, bizi, Allah’a daha fazla yaklaştırmalarından dolayıdır.” (39/3).

Politik olsun, ahlaki-dinsel olsun her iki alanda da “Tek adam”lığı doğuran şey, tek adamın karizması, kahramanlığı, öz-verisi yanında; onun güç istenci, istiğnası, narsizmi, zorbalığı ve ona itaat edenlerin cehaleti, zayıflığı, fakirliği, korkaklığı ve güven arayışı da olabilir; bu durum kendini, kişiliğini, karakterini, onurunu hiçe saymadır. Oysa medeni insan olmanın kriteri, politik alanda ortak akıl (şura) ile karar alma, oydaşma, kurum (bürokrasi) ve kural (hukuk) oluşturmaktır. Ahlaki-dinsel alanda ise, vicdani kapasitesini sürekli tetikte, teyakkuzda tutmak ve kül yutmamaktır; körü körüne ve korkakça itaat etmekten, boyun eğmekten, teslimiyetten kaçınmaktır. Politik alanda bütün sorunların, nihai çözümünü bir kişinin inisiyatifine/iradesine bırakmak, bütün toplumun aklını yok saymak ve onu iptal etmektir. İç ve dış politika, ortak akıl ve ilgili kurumlar-kurallar tarafından bir “Kaneviçe” gibi işlenmesi gerekirken; Tek Adam politikası/kararları, bir “ilmek” veya “düğüm” atma işlemi gibidir. Toplumlar için bu tutum, çok tehlikeli ve risklidir. Onulmaz ve geri dönülmesi zor sonuçlar doğurur. Tek adamlık, zorla, dayatma ile tepeden aşağı olabileceği gibi; toplumun kendi kararı/kararsızlığı (seçimi) ile de olabilir: “Tencere yuvarlanır, kapağını bulur.” Avrupa, Fransız Devriminden yani Krallığın ve Kilisenin ortadan kaldırılmasından sonra, 19. ve yirminci yüz yıl boyunca “Seçilmiş Krallar” (M. Duverger) veya “Tek Parti” ler ile yönetildi. Napolyon, Hitler, Mussolini, Franko Avrupada; Lenin, Stalin, Mao, Tito, Enver Hoca Sosyalist blokta Tek adam iktidarları kurdular.

Aynı dönemlerde İslam dünyasında da Tek Adam, Tek Parti, Tek Kabile, Tek Komutan/Kaid (asker) yönetimleri oldu. Körfez Krallıkları, Suud Ailesi, C.A. Nasır, Kaddafi, Saddam, Şah Rıza Pehlevi, Zahir Han, Humeyni, Ziyaulhak… Tek Adam-Aile yönetimleri idi. Avrupa’da kurumsal/Anayasal demokrasi, daha kolay gelişirken; İslam dünyasında bu olmadı. Osmanlı imparatorluğunda padişahlar ve paşalar birlikte yönetiyorlardı. Meşrutiyetten sonra, II. Abdulhamit ile birlikte “Tek Adamlık iyice yerleşti. Cumhuriyet Devrimlerinden sonra ise, M. Kemal (Atatürk) ve İsmet İnönü (Milli Şef), tek adam yönetimleri kurdular. Tek Adam yönetimi Tek Adamların iyiliği, bilgeliği, kahramanlığı, öz-verili olabileceklerinden, imkânından öte; “Tek Adamlık”ın kendisi, tehlikeli ve büyük risk barındıran bir durumdur. Kurtuluşu, sorunların çözümünü birlikte arama, birlikte sorumluluk üstlenme yerine; bir kişinin boynuna yükleme tembelliği, kurnazlığıdır söz konusu olan. Yahudilerin tarihinde Hz. Davut ve oğlu Hz. Süleyman; Perslerde Enuşirnevan, İslam tarihinde Hz. Ali, Hz. Ömer, Ömer b. Abdulaziz, Selahattin Eyyubi, Fatih Sultan Mehmet; Modern dönemlerde Gandhi, Nelson Mandela, Aliya İzzet Begoviç… gibi ‘Bilge Kral’ların çoğu, semalarında “tek yıldız” olarak kalmayı bilinçli olarak tercih etmişlerdir.

Son yirmi yıldır Recep Tayyip Erdoğan da, seçilerek/oylanarak, demokratik kurallarla iktidara gelmektedir. 15 Temmuz darbe girişiminden sonra geçilen ‘Başkanlık Sistemi’ -ilgili kanuni düzenlemeler, bilinçli olarak yapılmadığı için- giderek ‘Tek Adamlık’a doğru evrilmektedir. Tek adamlığın tehlikesi, ona verilen yetkinin (iktidar) fazlalığı ve tek başına vereceği kararların doğruluk ihtimalinin -çoğunluğun vereceği karara nispetle- yanlış olma ihtimalidir. Sayın Erdoğan’ın -kendisinin de itiraf ettiği gibi- gerek iç politikada FETÖ ve PKK (çözüm süreci) gerekse dış politikada ABD tarafından (Suriye politikası) aldatılmıştır. Bundan sonra da aldatılmayacağına dair bir garantisi yoktur. Ciddi ekonomik ve politik hatalar yapmasının faturasını da hep birlikte toplum olarak ödemekteyiz. İyi bir ‘ekonomist’ olmadığını, ‘nass’ı yanlış anladığını, bugün itibariyle faiz oranlarının yüzde 45’e çıkmasıyla hep birlikte gördük.

Sayın Erdoğan’a olan desteğin, yirmi küsur yıldır devam etmesi, destekleyenlerin bu ceremeyi (zararı) bile-isteye devam ettirmeye teşne olduğunu gösterir. Meşhur bir hadis: “Siz, nasıl iseniz; öyle yönetilirsiniz” der. Demem o ki “Her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen birisi vardır (12/76) ayeti ve “Akıl akıldan üstündür”. “Bir elin nesi var? İki elin sesi var” özdeyişlerinde söylendiği gibi, politik hayatta herkesi ilgilendiren kararların ortak akıl ile/oydaşma ile alınması; yönetme işinin uzman kurumlara tevdi edilmesi ve yönetirken yerleşik kurallara/hukuka uyulması; dinsel-ahlaki alanda da aktif bir vicdan (düşünme) ile birlikte “Sözü dinleyip, en güzeline uymak” (39/18), sorgusuz-sualsiz birilerine teslim olmamak, daha doğrudur.

FETÖ Genetiği: Türk Tasavvuf Sünniliği

“FETÖ teolojik-politik olayı”nın skandallığı, Türkiye’de mevcut siyasal iktidar tarafından kendine karşı girişilen “darbe teşebbüsü” ve sebebiyet verdiği can kayıpları açısından ortaya kondu. Olayın, ülke açısından sebebiyet verdiği ekonomik kaynakların heba edilişi ve yetişmiş insan kaynaklarının yurt dışına kaçışı, hapse düşüşü ve iş kaybı açılarından bilinçli olarak ele alınmadı ve irdelenmedi. Türk vatandaşlarının -PKK da olduğu gibi- ABD ve Batı tarafından, kolayca devşirilerek “terörist” haline getirilişinin politik-kültürel-teolojik muhasebesi yapılmadı; FETÖ – işlediği “büyük günah”tan dolayı- “günah keçisi”ne dönüştürülerek bütün “günah”lar ona yüklendi. Hep şeytan suçlandı veya şeytana uymaktan bahsedildi. Evin, ailenin, atmosferin ve ebeveynin/devletin özeleştirisine girişilemedi; hep kaçınıldı, ıskalandı. Genelde Müslümanlığın, özelde Türklüğün içinde bulunduğu skolastik düşünce kısırlığı, iman yanlışlıkları görülmedi (“Bizim oğlan ‘Bina’ okur; döner döner, yine okur.”-“Et-Tekraru ahsen, velev kâne yüz seksen”). Eşit vatandaşlığa bağlı Anayasal demokrasinin, hukukun ve kurumların egemen olduğu, adalete-ahlaka bağlı şeffaf-denetlenebilir bir toplum-devlet kurmayı başaramadık.

“FETÖ olayı”nın oluştuğu zemin, Selçuklu ve Osmanlı’da oluşmuş Türk Tasavvuf Sünniliğinin Tarikat-Siyaset zeminidir. Tarihçi akademisyen Prof. Dr. Zekeriya Işık, tarikatların Osmanlı’daki iktidar mücadelesini Tekkedeki İktidar (Konya, 2017); devlet-tarikat ilişkilerinin ideolojik-politik zeminini Devlet ve Tarikat (Konya-2017); devlet-iktidar ilişkilerinin değişimini Şeyhler ve Şahlar (Konya-2017) adlı çalışmalarında ortaya koymuştur. Devletin kuruluşundan çöküşüne kadar bu ilişki, “simbiyoz” bir ilişkidir. Siyasal iktidar, tarikatları vakıflar üzerinden ve özel tahsis-teşviklerle besler; tarikatlar da siyasal iktidarı destekler. Cumhuriyet döneminde tarikatlar, yeraltında faaliyetlerini sürdürdükleri gibi; dini hamiyet duygusu ile yeni “Cemaat” örgütlenmesi ile Nurculuk, Süleymancılık, Işıkçılık… gibi yapılar oluşmuştur. Bunların devlet ve siyasetle ilişkileri de tarikatların ilişkisi ile aynı tabiattadır.

Cumhuriyet devrimleri, bu zemini “Şeriat-Tarikat-Hilafet” olarak ilga etmeye çalışmış; 1950’lerden itibaren halının altına süpürülen bu zemin, muhafazakâr-sağ iktidarlar döneminde yavaşça yeşillenmiş, çiçeklenmiş, palazlanmış, geri gelmiş ve 1980 ihtilalinden itibaren de diriliş-ihya ve inşa dönemine girmiştir. Sünni Bohça açılıp içine bakılmadan; söküğüne, dikişine, yamasına, yıpranmasına, eskimesine, çürümesine, kirlenmesine bakılmadan; bakımı yapılmadan, olduğu gibi “Kutsal”, “Din”, “İslam”, “Şeriat” kavramları ile onanmıştır. Elde olan-gelen gelenek, “olması gereken” olarak görülmüştür. Bu zeminin teolojik-politik karakterini başlıca şöyle nitelemek mümkündür:

Kutsal-Karizmatik Kişi Kültü

İslam, mabedi ve din adamı sınıfını zorunlu olmaktan çıkarıp “Ulema”yı takvası ve ilmi derinliğinden doğan şeffaf-ahlaki bir “otorite” haline getirmiştir. Ancak, Yahudilikte ve Hristiyanlıkta oluşmuş olan din adamı sınıfı, İslam toplumlarında da aynıyla Halife, Sultan, İmam, Veli, Şeyh, Gavs, Kutup, Baba, Dede, Efendi, Şerif, Seyyid, Ayetullah… kavramsallaştırmaları ile oluşmuş ve kitleleri sorgusuz-sualsiz kendilerine bağlamışlardır. Bu bağlamda İbn Arabi’nin geliştirmiş olduğu politik teosofi, Osmanlı İmparatorluğu’nun siyaset pratiğini hayli belirlemiştir: “İbn Arabi’nin Tedbirat-ı İlahiyye adlı eseri, birçok açıdan önem taşımakla birlikte, asıl olarak İslam siyaset geleneğinin, tasavvufi esaslar üzerine inşa edilmesi bakımından öne çıkar. İbn Arabi, bu eserinde ‘Kutup’, ‘Halifetullah’ ve ‘İnsan-ı Kâmil’in varlık alemindeki tedbir ve tasarrufunu göz önünde bulundurmuş, böylece şer’î ve manevi siyaset anlayışını gayet veciz ve kısa ifadelerle ortaya koymuştur. Eserdeki ‘âlem-i ekber’ ile ‘âlem-i insan’ mukayesesine dayanan analoji, bir yandan insanın mertebesini yüceltirken; diğer yandan, hükümdârın ‘halifetullah’ sıfatıyla meşruiyetine dini bir dayanak sağlar” (A. Fuat Bilkan, Kültürün İktidarı (Siyasal Teoloji ve Kültürel Egemenlik). İst. 2023. s.150).

İbn Arabi’nin kendisi “Vezirin ve Onun Sıfatlarının, ‘Tedbir-i Rabbani’ ve Hikemi Cereyanı Nasıl olmak İcab eylediğinin Zikrine Dair” başlığı altında şöyle diyor: “Adette melikin (hükümdarın) emrinin mülkte (yönetimde) ancak mâlik (efendi) ile memlûk (köle) arasında vasıta olan vezir-i müdebbir ile olması müstakim olur. İmdi, hikmet (bilgelik) böyle iktiza eder ki, biz bu halife-i mezkuru (anılan) ibraz ettiğimizde, ona “akıl” tesmiye (adlandırma) olunan bir vezir ittihaz edelim. Ve Allah Teala canibinden (tarafından) hitab-ı ilahi ona teveccüh eder.” (İbn Arabi-Ahmet Avni Konuk, Tedbirat-ı İlahiyye (Tercüme ve Şerh) Haz: Prof. Dr. Mustafa Tahralı. İst. 2018. s. 197) Aynı genetik, Cumhuriyet döneminde Mustafa Kemal’i Kurtuluş Savaşı’nın mümtaz bir “önder”i ve bir “kahraman” olmaktan çıkarmış; onu, “Ulu/Yüce” dinsel-pagan bir kişiliğe büründürmüştür. Muhafazakâr kesimde devam eden dinsel-politik karizmatik/kutsal kişi (lider) kültü de bu genetiğin devamıdır.

Takiyye-Siyaset

Şiiliğin, “Batinilik” olarak geliştirmiş olduğu siyasal-teolojik muhalefet refleksi olarak “Takiyye”, Sünni tarikat ve cemaatlere de sirayet etmiş; siyaset daima gizlilik, kumpas, kurnazlık, kandırma, aldatma, saman altından su yürütme, nifak, yalan-dolan olarak icra edilmiştir. Cumhuriyet döneminde tarikatların ve cemaatlerin politik faaliyetlerinde bunu müşahede etmek mümkündür. Özellikle Fetullah Gülen’in önderliğindeki “Hizmet Hareketi”nin devlet kurumlarına sızması ve siyasal bir “Paralel Yapı” oluşturması bilinmektedir. Diğer tarikat ve cemaatler, mevcut siyasal iktidarla organik ilişkilerinden dolayı, artık bu işi aleni olarak yapıyorlar. Devlet kurumlarını aralarında paylaşıyorlar. Mevcut Millî Eğitim Bakanı, bu tarikat ve cemaatleri “STK” olarak kabul edip onlarla resmî protokoller imzalayabilmektedir. Bu protokollerde “kamu”nun (herkes) aldığı ile verdiğinin ahlaki/hakkaniyetli-hukuki bir muhasebesi yapılmamaktadır.

Kamu Mülkiyetinin Tarikata-Cemaate Transferi

Osmanlı döneminde edinilen itiyat aynıyla günümüzde devam etmektedir. Herkese ait olan kamu kaynakları (“Tüyü bitmemiş yetimin hakkı”) vakıf adı altında veya özel teşvik ve tahsisler ile bu yapılara aktarılmaktadır. Bu yapılar da, aldıkları rüşvet karşılığı, siyasal iktidarı desteklemektedirler. FETÖ’ye yapılan tahsis ve teşvikler, herkes tarafından bilinmektedir (“Ne istediler de vermedik”, RTE). Bir zümrenin “tarikat”, “cemaat” ve “kutsiyet” boyası ile “herkes”in malı olan kaynaklara çökmesi veya siyasal iktidarın, bu kaynakları, bu kişilere “peşkeş çekmesi” din-İslam adına utanılacak bir gasp ve hırsızlık olayıdır. Bu yapılar, elde ettikleri çıkar, mal, zenginlik, mülkiyet karşılığı -kendi dar zümreleri dışında- ne gibi bir “kamu hizmeti” yapmaktadırlar? Bu yapıların, ta başından beri devletin yürüttüğü “Gazâ-Fetih” politikasının dayanağı olan “Şehadet” ocağının tütmesini sağladıkları ileri sürülecekse; rahmetli iktisat tarihçimiz S.F Ülgener’in çalışmaları (İktisadi İnhitat Dünyamızın Ahlak ve Zihniyet Meseleleri, İst. 1980 ve İktisadi Çözülmenin Ahlak ve Zihniyet Dünyası”, İst. 1981) şahit tutularak, devletin çökmesinin önemli bir nedeninin, bu yapılarla devlet arasındaki politik iktisat ilişkisi olduğu da söylenebilir.

Kuvvetler Birliği

Politik bağlamda modern toplumlar Yasama-Yürütme ve Yargıyı kurumsal olarak birbirinden ayırdığı gibi; toplumsal formasyonlar olarak Siyaset, Hukuk, İktisat, Bilim ve Din kurumlarını da birbirinden ayırmıştır. İslam dini söz konusu olduğunda toplumsal formasyonlar ile din arasındaki ilişki ışık, ısı ve oksijen/temiz hava ilişkisidir. Örgütsel ve kişisel (din adamı) bir ilişki değil. Oysa tarihsel tecrübe dini örgütsel olarak bulut, sis, duman, pus, ateş, çamur ve sele dönüştürerek içinde debelenmiştir. Bugün aynı durum devam etmektedir. Muhafazakâr dindarlar, yukarda sayılan alanları birbirine karıştırarak mafyöz ilişkiler üretmektedirler. “FETÖ olayı”, bunun iyi bir örneğidir. Hiç ders alınmamış gibi, aynı ilişkiler devam etmektedir. Dini yorumlar/mezhepler karşısında yansız (laik) devlet ve demokrasi, Avrupa’nın “Din Savaşları” bataklığından çıkışının yolu olmuştur. Türkiye’nin toplumsal barışını kurmak için bu tecrübeden istifade etmek dışında başkaca bir yolu yoktur.

Sonuç

Vakıf, İslam toplumlarının erken dönemlerinde özel mülkiyetin kamu menfaati/maslahatı (hayır) için hibe edilmesi idi. Osmanlılarda ve Türkiye Cumhuriyeti’nde bugün kamuya ait bir taşınmazın, malın, değerin “hayır-kutsal” kılıfı ile özel mülkiyete-çıkara dönüştürülmesidir. Bugün uygulanmakta olan vakıf, haksız iktisap ile elde edinilen kamu malının üzerine “kanuni” bir zırh ile meşrulaştırılması çabasıdır. Tarikat ve cemaat de, Allah rızası için kendini kamu hizmetine adama iken; bugün devletten iş bulma ve kamudan ihale, teşvik, tahsis alarak zengin olma, holding kurma aparatına dönüşmüş durumdadır. İnsanın, kendi vicdanını kandırması kadar sefil bir ahlaki seviye(sizlik) yoktur.

Yasa-Kanun ve Hakkaniyet-Hukuk Farkı Üzerine

1- TANIM

Yasa veya kanun, politik iradenin zorla veya prosedürel olarak “meşru” görülen yöntemlerle oluşturduğu ve ilgili kişileri bağlayan veya serbest bırakan kurallar demektir. Hukuk ise, Allah’ın bir sıfatı da olan “Hak”ın çoğulu olarak, kamunun/herkesin hayrına iyiliğine olan, bunu temin eden “Helal” ve “Haram”ların, meşru/mubah veya gayri meşru, mekruh/munkerlerin toplamıdır. Bu bağlamda her “Kanuni/Yasal” olan, “Hukuki” olmayabilir.

Hukuk, ilgili şahıslar tarafından kılı kırk yaran bir irdeleme, vicdan muhasebesi sonrasında “ma’şeri vicdan” tarafından onaylanan yani meşru görülen, benimsenen, oy çokluğu veya oy birliği ile kabul edilen kurallar bütünüdür. Bu niteliklere haiz olmasına rağmen, tashihe daima açıktır. Zira vicdan metre, terazi, saat, takvim… gibi üzerinde uzlaşılmış, kesin-aleni bir ölçü birimi değildir. Merhum Ziya Gökalp’ın dediği gibi: “Ahlak yolu dardır/Tetik bas; önü yardır.”

Hukuk ve Siyaset felsefesinde buna “Hukukun Üstünlüğü” denir. Tersi, “Üstünlerin (Güçlülerin) Hukuku” dur. Daha doğrusu yasası/kanunudur. Hukuk, çakılmış sağlam “çivi”ye benzer; dünyayı ayakta tutar. “Dünyanın çivisi çıkmış” ise orada huzur-sükûn-saadet yoktur. Yasa/Kanun ise, “torba” ya benzer: “Torba kanun”. İçine onu yapan her kim ise, kendi çıkarını ve güç istencini koyabilir. Şu ayet, kanunun/yasanın değil, hukukun özünü, ruhunu, ne-idüğünü en güzel şekilde tasvir eder: “Ey iman edenler, kendiniz, ana-babanız ve yakınlarınız aleyhine de olsa; Allah için şahitlik yaparak, adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun. Müştekilerin zengin veya fakir olmaları, hükmün sonucunu etkilemesin. Çünkü Allah, onlara sizden daha yakındır. Öyleyse, adaleti yerine getirmede kendinizi ayartmayın (Kitabına uydurmayın). Eğer kendinizi kandırırsanız, Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.” (4/135).

2- VİCDANIN KENDİNİ KANDIRMA HALLERİ

Pür-pozitif bir kavramla kendini kandırma kolay bir hadisedir. İnsan, kolayca kendi arzusunu, hevesini, vehmini, alışkanlığını, ön-yargısını, zannını, kibrini, korkusunu… sağduyu/vicdan sanabilir. Kur’an’da buna örnekler verilir: “Onlara: ‘Yeryüzünde fesat çıkarmayın’ dendiğinde; onlar: ‘Ne münasebet, biz, sadece ıslah edicileriz’ derler. Dikkat edin; onlar, bozguncudurlar; fakat kendileri, bunun farkında/şuurunda/bilincinde değiller.” (2/71). “Sana yaptıklarında en büyük zarara uğrayanları haber vereyim mi? Onlar, dünya hayatı peşinde koşarken, yaptıkları boşa giden kimselerdir. Fakat kendilerine sorarsan; iyi/doğru işler yaptıklarını söylerler.” (18/103-104). Vicdanın kendini kandırmasının ikinci yolu, içinde yaşanılan toplumun dinine, kültürüne, örfüne, geleneğine sorgusuz-sualsiz teslim olmak ve onu körü körüne taklit etmektir. Kur’an’ın bireysel bilinci özgürleştirme ve derin vicdanı diriltme çabasına karşı olanlar: “ Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz değerlere uyarız.” (2/170). “Atalarımızı üzerinde bulduğumuz değerler, bize yeter.” (5/104).” Kötü bir iş yaptıklarında: “ Atalarımızın böyle yaptıklarını gördük” derler.”(7/28)… (Geniş bilgi için bkz: “Vicdanın Kendini Kandırması olarak Vicdansızlık”. İlhami Güler. Kur’an’ın Ahlak Metafiziği. Ank. 2013. s 65-83.)

3- HUKUKSUZ YASA/KANUN ÇIKARABİLEN KURUMLAR

a) Meclis: Türkiye’de Büyük Millet Meclisi’nde görev yapan milletvekillerinin çoğu, çok kısa süreli görev yapmalarına rağmen çıkardıkları “Emeklilik” kanunu, emeklilik maaş miktarı, çeşitli sosyal hak (!)ların tümü “yasal/kanuni” ve fakat “hukuki/vicdani” değildir. Seksen dört milyon insanın/kamunun hakkını yemektedirler.

b) Adliye: Adliyede istihdam edilen Hâkim ve Savcıların kimileri, tek tek bireyler veya kamu hakkında öyle iddialarda bulunmakta veya kararlar vermektedirler ki, sonuçları bağlayıcı (yasal/kanuni) oldukları halde; hukuki/vicdani değildir.

c) Belediye Meclisleri: Türkiye’de Belediye meclisleri, kendi üyeleri veya yakınları-partilileri lehine –emlak-arsa-konut-ihale mevzularında- çoğunlukla öyle kanunlar/kararlar almaktadırlar ki, kamuyu zarara sokmakta ve kendileri hukuksuz/vicdansız çıkarlar elde etmektedirler.

d) Bürokratik Erk: Kamu adına ve kamunun çıkarını/maslahatını korumakla görevli, bunun için maaş alan şahıslar da, görevlerini kötüye kullanarak, “Kitabına uydurarak” veya “Hile-i Şeriyye (Hukukiyye)” ile kendilerine veya yakınlarına haksız/hukuksuz (vicdansız) çıkarlar temin edebilmektedirler.

e) En Yetkili Politik Erk (Başkan/Tek-adam): Politik erkin açık, kesin Hukuk kuralları ile denetlenmediği/bağlanmadığı durumlarda, “kanun” bile olmayan KHK’lar ile veya siyasi-bürokratik bağlılarını yönlendirerek kişisel veya zümresel “Kanuni” ve fakat hukuksuz/vicdansız olabilen menfaatler ve zararlar hâsıl olabilmektedir. Byung Chul Han, bu tehlikeyi şöyle tasvir eder: “Politika için kurucu bir önemde olan “öteki”nin ortadan kaybolması, politik “söylem”in sonunu getirir. Ötekisiz politika, düşüncenin iletişimsel rasyonalitesini yok eder. Ötekinin kaybolmasıyla, kendi kendine telkinde bulunma, iletişimsel eylemi güçleştiren obsessiv, bencil düşünceler üretir. Ötekinin kaybıyla meydanı boş bulan öz-propaganda, söylem (tartışma-uzlaşma) alanlarının yerini tek sesin yankı yaptığı boş bir salona dönüştürür. Politik söylem, kişinin kendi “görüş”ünü, kendi “kimlik” inden ayırmasını şart koşar. Bu yeteneğe sahip olmayanlar, kendi kimlikleşen görüşlerini sıkı sıkıya tutarlar. Kimlik kaybetme korkusu taşırlar. Başkalarını dinleyemez; söylediklerini duyamazlar. Politik söylem, bir dinleme etkinliği olduğu için, ötekisiz demokrasinin krizi, bir “dinleme” krizidir.” (R. Kılıç. Zamanın Kokusu-B. Ç. Han Üzerine Bir İnceleme-. Ank. 2023. s. 94). Küresel Ekonominin (doğru-yanlış) işleyiş kurallarına ters olup, doğuracağı sonuçlar(kamu maslahatı/kâr-zarar) iyi hesap edilmemiş bir “kanun”i zorlamanın, yakın tarihimizde nelere “mal” olduğunu bütün Türkiye biliyor.

Yukarıda sayılanların toplamına, Kamuyu temsil eden “Devlet” gücünü/otoritesini kullanarak “Nüfuz Hırsızlığı” yapmak denir. Bunlara Türkiye’de somut örnekler vermeye kalksak, binlercesini bulabileceğimizden hiç kimsenin kuşkusu olmadığını, herkes bilir.

SONUÇ

Tanrı Hakkına (itikat-İbadet) titizlikle riayet eden halkımızın bir bölümü, “Kul Hakkı” veya “Tüyü bitmemiş Yetimin Hakkı (Kamu Hakkı)” söz konusu olduğunda, kılı kıpırdamadan (vicdanı sızlamadan) “deveyi hamudu ile birlikte” götürebilmektedir. Özellikle, iktisadi alanda “Kap-kaç” mantığı, “Kapanın elinde kalan” düsturu, “beleş-bedava-havadan” zengin olma geçerli olmaktadır. İslam’ın özü, -iktisadi alanda- emek (kesp- sa’y-amel) ve meşru ticarete (4/29) dayandığı halde; tarihi süreçte bu, “Ganimet” ve “Yağma” ekonomisine dönüşmüştür. Bugün olup bitenler, bu tarihi genetiğin semptomlarıdır.

‘Tevhit’in Politik Alandaki Tehlikeleri Üzerine

İlahi din(ler)de Tanrı’nın tekliği ve tarih boyunca insanlığa seçtiği peygamberler aracılığı ile söyledikleri (vahiy), o andaki insanlık durumlarında ahlaki en doğru olan hakikatlerdir. İnsanlığın ahlaki gelişmesine, tekâmülüne, evrimine göre, önceki durumlar için söylediği ahlaki hükümlerin bir kısmını “nesh (uygulamayı iptal etme)” etmiş, değiştirmiş, yenilemiş ve update etmiştir (2/106, 16/101, 13/38). Kendi tavsiyelerini oluştururken de, insanların üzerinde konsensüs sağladıkları ahlaki hakikatleri almakta bir mahsur görmemiştir (Örf-maruf). Yani insanda yaratmış olduğu vicdan kapasitesinin ürünlerini hesaba katmıştır. İnsanı dışlamamıştır. İnsanlığın ıslah çabası, Tanrı ile vicdanlı insanların işbirliğiyle, el ele, kol kola yürümüştür.

Ancak vahiy kesildikten sonra, müminler, ya Tanrı’nın sözlerini işlerine geldiği gibi “tahrif” etmişler veya oluşturdukları dogmatik teolojiler ile yaşamın devingen dinamizminin doğurduğu ahlaki sorunları çözme kapasitesinden yoksun kaldıkları için Tanrı’nın “mutlak”lığını devreye sokup, onun sözlerini de mutlaklaştırmışlar; bundan da öte, kendi görüşlerini tartışmaya-itiraza kapatarak mutlaklaştırmışlar, Tanrılık taslamışlar, totaliter/otoriter ve karizmatik bir eda ile insanlığa şiddet, zor ve terör uygulamışlardır. Din-iman, soru/sual sormak ve “düşünceli (ahlaklı-mesuliyet) olmaktır. Tersi kör inanç, taklit, çaresiz teslimiyet ve dogmatizm olarak ahlaksızlıktır.

Bu durum, en tehlikeli sonuçlarını, devlet aygıtını elinde tutan ve kendini dogmatik olarak din ile dolayımlayan siyaset alanında görülür. Hristiyanlıkta “Kilise”nin kendini Tanrı (Hz. İsa) nın bedenlenmiş hali olarak görüp; devlete hükmettiği zamanlarda yaşanmıştır. Örneğin: Fransız kıralı 14. Louis: “Devlet, benim (L’ Etat cest moi); Tek kral, Tek yas ve Tek inanç” demişti. İslam tarihinde de durum yaklaşık olarak benzerdir. Abbasi Halifeleri, kendilerini Tanrı’nın Gölgesi (Zıllullah); Şii imamlar da kendilerini Allah’ın Delili (Huccetullah), Yol Göstereni (Mehdi) veya Allah’ın İşareti/izi (Ayetullah) yani onun “temsilcisi” olarak görmüşlerdir. “Halife” kavramı da, dinsel olarak, Hz. Muhammed’in “temsilcisi” olarak görülmüştür.

Tevhit, Vahdet, Ehadiyet (teklik, birlik, bütünlük) gibi vurgular ancak, Allah’ın şahsiyeti söz konusu olduğunda anlamlıdır. Siyaset alanında son derece tehlikelidir. Toplumsal adalet ve eşitlik, hukukla siyasal erk tarafından sağlanır; ancak “birlik”, “bütünlük”, kendiliğinden “oluşması” istenir, umulur, arzu ve tavsiye edilebilir; yapılmaz, sağlanmaz, zorlanmaz. O takdirde şiddet ve totalitarizm ortaya çıkar.

İslam’ın uygulaması da, tarihte sivil (Tarikat) veya siyasal (Hilafet) örgütlü bürokratik bir yapıya dönüşmüştür. Böylesi örgütlü dinsel/bürokratik yapıların sosyal psikolojisini Erich Fromm şöyle tasvir eder: “İster ilkel kabilesel, ister ulusal, isterse de dinsel yapıda olsunlar, örgütsel/cemaatsel yapıların çoğu, kendi varlıklarını sürdürmek ve önderlerinin gücünü yüceltmek isterler. Müntesiplerini, kendi örgüt/cemaatlerinin dışında yer alan ve kendileri ile çatışan başkalarına karşı ayağa kaldırmak için, müntesiplerinin doğasında var olan ahlak duygusunu sömürürler. Ama bir yandan da müntesiplerinin ahlak duygusunu ve yargılama yeteneğini boğmak için kendi grubunun ahlaksal tutsağı durumuna getiren ensest türü bağlardan yararlanırlar. Böylece kişiler, ahlak ilkeleri başkalarınca çiğnenince, şiddetle karşı çıkarken; aynı ilkelerin, kendi gruplarınca çiğnenmesine ses çıkarmaz hale gelirler. Bütün büyük dinlerin, bir din bürokrasisince yönetilen kitlesel kurumlar haline gelir gelmez, özgürlük ilkelerini çiğnemeleri ve saptırmaları, bu dinlerin bir trajedisidir.” (Erich Fromm, Psikanaliz ve Din, зev: Ş. Alpagut, İst, 1990, s 82).

Oysa bilindiği gibi, Kur’an, politik hayatta sorunları “emanet” olarak görmek, emaneti ehline vermek, adalet ve şura ilkeleri doğrultusunda çözülmesini istemiştir. Yani provakatif bir ifade ile siyasi alanda esas olan şirktir, iştiraktir, ortaklıktır. Şura ilkesi, bunu gerektirir. Ortak akıl ve oydaşma ile kurum kurmak, kural (hukuk) geliştirmektir. Demokrasi kavramı da, bunu ifade eder. Kuvvetler ayrılığı yani yasama, yürütme ve yargı kurumlarının birbirinden ayrılması ve aralarında bir denetleme ve dengenin kurulması, insanlığın geliştirdiği hayırhah bir düşünsel, ahlaki ve siyasi kurumdur.

Günlük (Real) politikada dini değer, sembol ve kavramlara (Örneğin: Allah/Tevhit, İslam, Şeriat, Hz. Muhammed/Hadis-Sünnet…) aleni atıf yapmanın doğurduğu kaçınılmaz bazı problemler mevcuttur. Bunları şöyle sıralayabiliriz: 1- Dogmatizm: Tanrının mutlaklığına inanan müminler, onun söylemlerinin (vahiy) de mutlak olduğuna inanmakta ve kendi “yorum”larını, yüzde yüz olarak Tanrı’nın görüşü olarak görebilmektedirler. Hristiyanlıkta Kilise, İslam’da Hariciler, günümüzde İŞİD ve Tarikatlar (“Gavs’ın sözü, Allah’ın sözü gibidir.”) bunun tipik örnekleridir. 2- Din İstismarı: Dinin değerlerine sözde/görünüşte değer verdiğini söyleyen bazıları, bunları kullanarak kendine çıkar, güç, prestij temin edebilmektedir. Muaviye’nin, Hz. Ali ile olan savaşında “Aramızda Kur’an hakem olsun” diyerek, askerlerinin mızrakları ucuna Kur’an yaprakları taktırması gibi. 3- Şiddet ve İç savaş: Mutlak hakikatin kendinde olduğuna inana mümin, Tanrı rızası için, kendi gibi düşünmeyenleri “tekfir” ederek onlara karşı rahatça şiddet ve zor kullanabilmektedir. İslam’ın erken dönemindeki “ Büyük Fitne (İç-savaş)” ve Kilisenin orta çağda yarattığı “Din Savaşları”nda olduğu gibi.

Bu tehlikelerden kaçınabilmek için, benim teklifim, günlük siyasal dilin kamu maslahatı, ahlak, adalet, akıl ile temellendirilmesidir. Bu, hem İslam’a uygundur; Hem de Kamu maslahatına.

Çağdaş İslam dünyasında Demokrasi, -eğer kabul edilebilirse- en fazla, seçim/sandık (%50+1) ile Tek-adama/lidere/karizmaya tam yetki vermek olarak işliyor. 19. Yüzyılın başında Batıdaki bu tip demokrasilere, siyaset bilimci Maurice Duverger. “Seçilmiş Krallar” demişti. Demokrasi, ikinci Dünya savaşından sonra Batıda hayli gelişti. Bizim gibi kurum-kural, ortak akıl, istişare, ortak karar alma yeteneklerin gelişmediği toplumlarda; bilgisinden kuşku duymayan, bilmeyen (cahil), bilmediğini bilmeyen (cehl-i mürekkeb) cesur siyasetçiler türetiyor. Oysa 2500 yıl önce Sokrates, onca bilgeliğine rağmen: “Bilmediğimi biliyorum.” diyebilmişti.

Siyaset kendini Din, Tanrı, Hakikat ile dolayımladığında, başta hukuk olmak üzere, din, bilim, iktisat, sanat… alanlarını kendi kontrolüne almaya çalışır. Çünkü dolayımlandığı kavramlar, doğaları gereği total, mutlak, tümel, tekçi ve kesin karakterlidir (“Nas var; Nas”).

Dinsel motivasyonlu veya değil, totaliter/otoriter yönetimlerde -parti içi veya değil-, lidere/karizmaya/otoritere karşı muhalefet veya fikir beyanı, en hafifinden: “Başkalarına şirin gözükmek”, “Çatlak ses”; ağırından ise “Fitne-Fesat çıkarmak”, “İhanet etmek” olarak algılanır. “Teklik” ve “Birlik” vurguları yoğunlaşır. Örneğin: Sayın Erdoğan’ın: “Tek Millet, Tek Bayrak, Tek Devlet, Tek Vatan” vurgularının, Türkiye’ye has haklı olan “Bölücülük” korkusundan kaynaklanan bir politik bağlamı olsa da; bizzat kendinden kaynaklanan bir “Güç İstenci” şuuraltı da mevcut olsa gerek. Yine onun: “Bir olacağız; iri olacağız; diri olacağız; hep birlikte “Türkiye” olacağız” sloganı da, ciddi düzeyde şuuraltından kendi “Güç İstenci”ni ve “Kesin Hakikat”i haiz olduğu algısını yansıtmaktadır. Ayrıca, son yirmi yılda Türkiye’de devasa kamu binaları (Şehir Hastahaneleri, Adliye Binaları, Bakanlık, Valilik, en uzun bayrak direkleri, en büyük bayraklar…) veya özel sektör AVM ler, Rezidanslar, İş Merkezleri, Kuleler yapılması, “teklik, büyüklük, güçlülük” psikolojisinin görsel-mimari yansımalarıdır. Bu “Büyüklük” kompleksinin şuuraltında –bana göre yersiz- bir “Batıya kafa tutma” psikolojisi de olabilir. Ben ise, kurumlarda-nesnelerde devasalık-hantallık yerine; etkinlik, estetiklik, nitelik ve işlevselliğin daha doğru olduğu kanaatindeyim.
Sonuç olarak, siyasetin “din” olarak değil, “dil” olarak; “iman” olarak değil, dogmatik “itikad” olarak laikleştirilmesi (din diline başvurulmaması), çoğullaştırılması/ortak-akıllaştırılması ve kurumsallaştırılması gerekir.

Modern Dünyada Vicdan-Din: Filistin Sorunu Neden Çözülemiyor?

Günlerdir dünya medyasında ve Türk medyasında “Filistin Olayı”nın nedeni üzerine yazılıp-çizilen ve konuşulan şeylerin “Çağın Ruhu”ndan (Zeit-Geist) kopuk derinliksizliği ve temelsizliği; konuşmacıların yüzlerinde ve ses tonlarında zerre miktarı acı-sızı-hüzün (vicdan) olmayan pornografik analiz-konuşma şehveti, bunun nedenini arayan yazımı biraz uzun tutmama sebep oldu. Okuyuculardan şimdiden özür dilerim.

Din ve Şiddet

Hz. Adem’in çocuklarından Habil’in şiddeti/öldürmeyi reddetmesi (5/28-29), İsrailoğulları için Tevrat’ta: “Haksız yere bir insanı öldürmenin, bütün insanlığı öldürmek; bir insanı yaşatmanın da, bütün insanlığı yaşatmak gibi olduğu” (5/32) ve Tevrat’ın ilk emrinin “Öldürmeyeceksin” ( Çıkış-20/13) olması; Hz. İsa’nın hayatı boyunca kategorik olarak barışı, affetmeyi, sevgiyi, merhameti savunması (İnciller); Kur’an’da savunma/korunma savaşı (Kıtal-Cihat) dışında (60/7-9) yine sulhun-salahın, selamın, selametin savunulması, Nebi Nuh ve Hz. İbrahim çizgisindeki ilahi dinin asıl davasının, insanın doğasındaki şiddeti bastırmak, geriletmek, reddetmek ve barışı savunmak olduğu söylenebilir. Muharref Tevrat’taki teolojik şiddet ve terörün, Yahudilerin siyasal tarihte -biraz da rahat durmamaları sonucu- bulundukları siyasal hegemonyalardan (Mısır-Babil-Roma) sürülmeleri sonucu ortaya çıkmış olması, kuvvetle muhtemeldir. Spinoza’nın Tractatus Theologico-Politicus adlı eseri, bu konuda doyurucu bilgiler vermektedir. Benzer bir durum, Ortaçağ’da İspanya’da ve 20’nci yüzyılın başında Nazi Almanya’sında yaşandı. Birinci ve İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra İngiltere ve Amerika tarafından kurulan “İsrail” devletinin, din/teoloji soslu (Arz-ı Mevûd) bir şiddet/terör makinası haline gelmesinin, tarihsel-kültürel bir arka planı mevcuttur. Filistinli Arapların, İsrail tarafından yerlerinden sürülmeleri, katliama tabi tutulmaları (Sabra-Şatilla…) ve aşağılanmaları, onların da şiddete başvurmalarını haklılaştırmakta ve ölümü-öldürmeyi kutsallaştırmaktadır (şehadet). “Kudüs ve Mescid-i Aksa”nın -kutsiyeti değil- “Bereketi”,  Hz. İbrahim’in çağrısına uygun olmayan bir çekişmeye veya komşuların “Kan Davası”na dönmüş durumda. Hâsılı, dogmatik teolojisiz bir üçüncü göz (vicdan) arabulucu olmadıkça; sorun, kıyamete kadar sürecek gibi.

Belli ki, şiddete maruz kalma, dindarlarda zamanla şiddeti meşrulaştırma/kutsama yönünde bir etki yaratabilmektedir. Hz. İsa’nın Roma tarafından çarmıha gerilerek öldürülmesi, zamanla Latin halkların genetiğinde olan güç istenci tutkusunun (Roma), Katolik Kilisesi’nde ölüm ve şiddet üzerinden bir teolojinin ortaya çıkmasını doğurdu (Ortaçağ-din savaşları). Benzer bir şekilde, Hz. Ali ve Hz. Hüseyin’in öldürülmesi, Şia mezhebinde şiddeti kutsayan bir halet-i ruhiye doğurdu. Haricilerin ve Sünnilerin (Emevi-Abbasi) yaratmış olduğu politik şiddet ise, dinsel olmaktan ziyade, Arap Antropolojisi ile ilgilidir. Türklerin siyasal “Fütuhatçı”lıkları ise, “Asker” ve “Göçebe” oluşları ile ilgili olsa gerek (Gaza-Gasp-Ganimet). Demem o ki, ilahi dinin (Yahudilik-Hristiyanlık-İslam) tarihindeki şiddet/savaş/terör/katliam, teolojik (Tanrısal) olmaktan çok; antropolojik ve politiktir. Maalesef, Tanrı’nın, vahiy tarihi boyunca yaptığı “Darusselam” çağrısı (10/25), müminler nezdinde pek itibar görmemiştir.

Modernite ve Şiddet

Milattan sonra 4’üncü yüzyıl ile 16’ncı yüzyıllar arasındaki Kilise/Hristiyanlık parantezinden sonra, Aydınlanma/Rönesans-Reform, Bilim-Teknoloji ve Kapitalizm-Ulus Devlet olarak yeniden çiçeklenip dünyayı hegemonyasına alan Batı kültürüne gelecek olursak, Alman filozofu ve medeniyet tarihçisi Walter Schubart, bu kültürü şöyle tasvir ediyor: “Kahraman kültür-zihniyeti ve insanı, dünyayı örgütçü çabası ile düzene sokulması gereken bir kargaşa olarak görür. Kahraman insan, dünya ile barışçıl olarak geçinmez; var olan biçimi altında ona karşı çıkar. Benlik güvenciyle, benlik gurur ve erk tutkusu (“Güç İstenci”-Nietzsche) ile doludur. Dünyaya bir köleye bakar gibi bakar; ona efendilik etmek (egemen olmak) ve onu kendi planlarına göre kalıplamak ister. Dünyaya Kahraman insanın belirlediği amaçlar verilir. Bu insan, gözlerini yukarıya kaldırıp gökyüzüne saygıyla bakmaz; tersine, erk tutkusu ve gururla dolu olduğu için, aşağıya doğru, düşman ve kıskanç gözlerle yeryüzüne bakar. Tanrı’dan gitgide daha çok uzaklaşır ve deneysel şeylerin dünyasına gitgide daha çok gömülür. Laikleşme, onun kaderidir; “Kahramanlık”, başlıca yaşam duygusu; Tragedya ise, amacıdır. Böyle bir dünyada, özellikle böyle bir kültür ve insanda her şey dinamiktir.

Kahraman evrende hiçbir şey statik değildir. Prometheus gibi, Kahraman insan, her güce ve her Tanrı’ya meydan okur. Etkindir, gergindir ve alabildiğine enerjiktir. Buna uygun olarak, Kahramanlık ya da Prometheusçuluk çağları özellikle dinamik, hareketli ve etkindir. Roma erkinin doruğunda Roma dünyası, kendini böyle hissetmiştir. 16’ncı yüzyıldan sonraki Germen-Roma Batısı’nda da bu prototip egemen olmuştur. Son 400 yılın Prometheusçu Batı kültürü ve insanı, bu prototipin iyi bir örneğidir.” (P. A. Sorokin, Bir Bunalım Çağında Toplum Felsefeleri. Çev. Mete Tuncay. Ank. 1972. S.117)

Heidegger, Nietzsche’nin “Tanrı Öldü” sözünü, yukarda saydığımız ve son 300 yılda Batı’da meydana gelen Aydınlanma/Rönesans, Reform, Bilim-Teknoloji, Kapitalizm, Endüstri Devrimi, Ulus Devlet/Milliyetçilik, İki Dünya Savaşı… olaylarının Metafizik/Ontolojik Çanağını (Fikr-i Müdiri) “Hiççilik”, “Ebedi Dönüş” ve “Güç İstenci” olarak yorumlar: “Hiççilik, Nietzsche’nin bildiği, geçen yüzyılda egemen olan, şimdiki yüzyılı da belirleyen tarihsel bir akımın adlarından biridir. Nietzsche, bu akımın yorumunu kısa bir cümlede topladı: “Tanrı Öldü”. Nietzsche’nin sözü, Batı tarihinin 2.000 yıldır süregelen yazgısını dile getirir.” (M. Heidegger, Nietzsche’nin Tanrı Öldü Sözü. Çev: Levent Özşar. Bursa. 2001. S. 14-15). Nietzsche’nin kendisi, bu sözün derin anlamını kendisi yorumlar: “Bu tekinsiz olagelme, daha yolda, yolculuğunu sürdürüyor. O daha hâlâ (henüz) insanların kulağına ulaşmadı. (Örneğin): Şimşeğin de gök gürültüsünün de (gerçekleşmesinden sonra görülmesinin, duyulmasının) zamanı vardır. Yıldızların ışığının, (yeryüzüne ulaşmasının) zamanı var. Siz bir şey yaptıktan sonra da, onun bilinmesinin-duyulmasının zamanı vardır. Bu eylem, onlara hâlâ en uzak yıldızlardan bile uzak; ama yine de bunu onlar yaptı” (s. 17).  Özünde düşünüldüğünde, “Hiççilik”, daha çok Batı tarihinin temel olayıdır. Hiççilik, öyle bir derinlik gösterir ki, onun yayılması, olsa olsa dünyanın yıkımıyla sonuçlanabilir. Hiççilik, Yeni Çağın güç dünyasına çekilen yeryüzü halklarının dünya tarihi hareketidir. Bundan dolayı, o, (salt) şimdiki çağa özgü bir görüngü değildir. O yüzyılda Hiççiliğe keskin bir göz atılmış; “Hiççilik” adı kullanılmış olsa da, o 19’uncu yüzyılda üretilmemiştir. Hiççilik, bu çağın ürünü olmadığı gibi; düşünürleri, yazarları Hiççilikten açık açık söz eden tek tek ulusların ürünü de değildir. Kendini Hiççilikten kurtardığını sanan biri, belki de onun yayılmasını en temelli bir biçimde sürdürmektedir (s.19). “ Burada ‘Hiç’, duyuüstü, bağlayıcı, ahlaki yükümlülük getiren bir dünyanın yok oluşunu gösterir” (s. 18).

Özetle Tanrı’da, dinde, ruhta, kalpte yoğunlaşan vicdanın, ahlakın, merhametin, adaletin, ötekinin, paylaşmanın kökünün kurumaya başlaması; dinlerin temel telosu olan “Olgunlaşma” yerine; “Sahip olma”nın ikamesidir. “Değerlerin Yeniden Değerlendirilmesi” ile Güç İstencinin, zekânın, beynin, içgüdünün, arzunun, hazzın, hızın, tekniğin-dijitalin tekerleğinin “Ebedi Dönüşü” hızlanmıştır.

Rusya (Ortodoksluk) ve Çin (Budizm-Konfüçyanizm), dinsel genetiklerine rağmen; Marxizm’in Tanrı’nın ölümünü bir ara ideoloji olarak tescilleyen “Komünizmi” (Materyalizm) uygulayıp bir müddet eylendikten, gevşedikten sonra Kapitalizme evrildiler. Japonya, Batı ile aynı tarihlerde teknoloji tekerleğini döndürmeye başlamıştı. “Zahit Kültür” ve insan prototipinin tek örneği olup “Doğu”nun bir parçası olan Hindistan (Hinduizm) da, İngilizlerin şiddetinin zorlaması ile kervana katıldı. Hâsılı Doğu, toptan ve tedrici olarak kestane doğal kabuğundan çıkıp (ona tükürerek); Batı’nın icat ettiği Kapitalist yaşam tarzını, teknolojik-dijital elbiseyi giydi.

Şiddetin Küresel Topolojisi

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, İkinci Dünya Savaşı’nı başlatacak olan Nazizm’in/Faşizmin politik ve hukuk filozofu Carl Schmitt’in “Şiddet Topolojisi”ni Güney Kore kökenli Alman filozofu Byung-Chul Han şöyle tasvir eder: “Schmitt’e göre politikada mesele karar almaktır; karar alma mücadelesidir; evet, karar almanın keskin şiddetidir. Karar, tartışmayı fuzuli kılar. Heidegger olsa şunu eklerdi: Man (herkes/kitle) tartışır. Tartışma karar gücünden, kararı tanımlayan o vurucu güçten yoksundur. Schmitt, bu yüzden, tartışmadan küçümseyerek söz eder: ‘Böylece aslen siyasi bir kavram olarak mücadele, liberal düşüncede tartışmaya dönüşüyor…; net bir kararın yerini…bitmez tükenmez rekabet ve tartışmalar alıyor.’ Bilindiği gibi Schmitt, parlamenter rejimin kararlı muhalifiydi. ‘Parlamento’ sözcüğü Fransızcada ‘konuşmak’ anlamındaki parler’den geliyor. İnsanların birbirleri ile konuşması, evet tartışması, politikanın özüdür. Sadece diktatörlük, hiçbir tartışmaya ihtiyaç duymaz. Dil’i, emre indirger. Ama emretmek, parler değildir. Schmitt’e göre, dilin parlamentolaşması, hatta ruhun parlamentolaşması, çöküş anlamına gelirdi. Schmitt’in ruhunda parler’in uzunluğuna ve açıklığına katlanacak sabır yoktur. Onun gözünde parler, bir türlü bitmek bilmeyen ve nihai sonuca varmayan ‘palavra’ya indirgenir. ‘Karar’ anlamına gelen Dezision, Latincede ‘kesmek’ anlamındaki decidere’den gelir. Ötekinin, düşmanın boğazını kesilerek alınacaktır karar. Ötekinin sözü kesilecektir. Dezision, kılıçla alınan dolaysız karardır. Şiddete dayanır. Politikanın aracı olarak tartışma ise, bambaşka bir ‘Ruh’ a aittir.” (Byung-Chul Han, Şiddetin Topolojisi. Çev: Dilek Zaptçıoğlu. İst. 2015. S. 51)

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Batı’da, iç politikada böyle bir “Liberal-Demokrat” ruhun gelişmeye başladığını ve bir müddet etkili olduğunu biliyoruz. Dış politikada ise, “Avrupa Merkezci”, Nietzsche’nin deyimi ile “Sarışın Canavar”, ırkçı bir politikanın hep egemen olduğunu hepimiz biliyoruz. Kendi tabiatın avcı hayvan ise; ötekini ya “av” veya “rakip-düşman” olarak görürsün. Birleşmiş Milletler ile İsrail’in kuruluşunun aynı tarihlerde olması; BM’nin, uluslararası hukukun, ‘Güç İstenci’nin galiplerinin hegemonyasında (Güvenlik Konseyi-Beş Daimî Üye) hadım doğmasını; ABD’nin dünya jandarmalığını ve İsrail’in pervasızlığını ifade eder.

Fransız düşünür Jean Baudrillard, şiddet sarmalının küreselleşmesini, yani “terörizmin viral şiddetini” günümüzün şiddet biçimine geneller. Buna göre “İslami terörizm”, bunun farklı versiyonlarından biridir sadece. Sahnede bir “teröre karşı terör” vardır. Kendisi, “olağanüstü şiddet” üzerine gelişen küreselleşmenin terörünün karşısında tikelleşmiş bir terör. Terörizmin “her yerde” ve “her birimizin içinde” olduğunu söyler. Terörizm, her önüne gelen aktörü sanal suç ortağı haline getirip kullanmaktadır. Her yerde hissedilebilir ve insanların uyguladığı şiddet de olsa, kaza veya doğal afet biçiminde de olsa, şiddetin her şeklinin ardında (terör) görünürdür. Küreselliğin çözen, dağıtan ve homojenleştiren şiddeti her yerde heterojen, yalnız farklı olmakla kalmayıp; antagonist ve karşı konulmaz bazı güçler açığa çıkarmaktadır.” (Şiddetin Tipolojisi, s. 99)

Sonuç

Prometheusçu-Kahraman/Seküler kültür ve insan prototipi, gezegeni büyük ölçüde etkisi altına almış durumdadır. Tanrı’nın öldürülmesinin semptomları giderek artmaktadır. Nietzsche’nin selamlayarak yaptığı: “Çöl büyüyor; vay haline çölü görmekten gelenlerin” uyarısı acı/zakkum meyvelerini vermeye başladı. Heidegger’in dikkat çektiği, Dasein’ın (insan varlığın), doğal varlığı stok, rezerv, kaynak, teçhizat… olarak gördüğü teknolojik/dijital açılımı, kendini Güç İstenci/Narsisizm, Nihilizm/Hiççilik yani Post-Modernizm, Post-Humanizm, Post-Truth olarak meşrulaştırmaktadır. Yahudiliğin tahrif edilmiş; Hristiyanlığın iğdiş edilmiş teolojilerinin, modern dünyaya bir mukabelede bulunmasını geçin; onunla nasıl aynileştikleri de büyük ölçüde ortada. İslam’a gelince, evrensel mesajı -Allah’a şükür” tahrif olmadan elimizde (Kur’an) olsa da-; Allah’ın Kur’an’da defaatle uyarmasına rağmen (8/21, 10/95, 16/92 28/86…); “Kitap Ehli”nin durumuna düşmüş; yaratılan ve dogmatikleştirilen teolojinin (Sünnilik-Şiilik), mesajın asaletine mümasil olmayan teorisi ve pratiğin içler acısı durumu ortadadır. Müslümanlarda ve insanlıkta vicdan henüz tamamen ölmemiş/sönmemiş olsa da; Batı’nın yeryüzünde yaratmış olduğu büyük politik canavarlıklara, vahşete, katliama, teröre engel olamıyor. Son Filistin katliamı, bunun aleni bir örneği olarak herkesin gözü önünde gerçekleşiyor. Vicdanı diriltmekten ve daha sonra Tanrı’yı yardıma çağırmaktan başka çıkar yol yoktur. Tanrı’nın rahmetinden de, insanlıktan da umut kesilmez.