Devlet dil-din, soy-sop, coğrafya/kader ve çıkar birlikteliğinin oluşturduğu politik bir kategoridir. Toplumun güvenlik ve adalet ihtiyaçlarını karşılar. İslam’da “Makasidu’ş-Şeria’nın” (can, mal, din, akıl, namus) korumaya çalıştığı maslahatlar, “devlet”in görevleri ile örtüşür. Tarihi süreç içinde ahlaki bağlamda üç formasyonu vardır: Kerim devlet, hukuk devleti ve parti/polis devleti.
“Kerim,” yüce gönüllü ve cömert kişi anlamına gelir. Augustinus’un “Tanrı Şehri” ve Farabi’nin “Medinetu’l-Fazıla”sı, böyle bir “devlet-toplum” ütopyasıdır. Bilge ve adil kişilerin yönettiği devleti kast eder. Tarihte Nuşirevan, Marcus Aurelius, Hz. Ömer, Ömer b. Abdulaziz, Aliya İzzetbegoviç gibi örnekleri vardır. Osmanlı İmparatorluğu’nda da halkın bir kesimi, bazı padişahlara/devlete bu niteliği münasip görmüştür. Yönetim prosesi, hukuktan/zorlamadan ziyade, vicdana dayanır. “Kerim” kavramının aynı zamanda Allah’ın sıfatı olduğunu unutmamak gerekir. Bunun karşıtı ise Firavunlar, Neron, Nemrut gibi zalim krallıklardır.
Hukuk devleti, Fransız Burjuva İhtilalinden sonra gelişmeye başlamıştır. Geçmişi İngiliz lordlarının ortaya koydukları “Magna Carta”ya kadar dayanır. Bir “anayasa” ile “devlet”in ve onu yöneteceklerin sorumlulukları ve yetkileri yazılı olarak belirlenir. Burada “hukuk” kavramı, “adalet”e gönderme yapar; yoksa, yazılı kuralların ve kurumların olması, -kendi başına- “adalet”i gerçekleştirmeyi garanti etmez. Adil olmayan, kamunun vicdanında meşruiyet oluşturmayan devlet ve kurallar “kanun devleti” olarak nitelenir ve zulmü-zorbalığı meşrulaştırmaya çalışır. Demokratik rejimlerde, “kuvvetler (yasama-yürütme-yargı) ayrılığı” prensibi, bu tip zorbalıkları engellemek için geliştirilmiştir. Demokrasilerde “çok partililik” prensibi, yönetme işini halka vermiş; “devlet”i “hükûmet”ten ayırmıştır. Hükûmet, devlet denen tüzel/hukuki-kurumsal aygıtı yönetir. Kaptan-uçak-yolcu üçlüsü, hükûmet-devlet-halk üçlüsüne benzer. Kaptanın, kendini uçak zannetmesine veya uçağın kendisinin olduğunu sanmasına hakkı yoktur. Parti, “parça” demektir. Toplumun bir kesiminin beğendiği programı, çıkarlarını, kültürünü-ideolojisini, kimlik tercihlerini… ifade eder. Ancak iktidara geldiğinde, toplumun tümünün ortak maslahatını gözetmesi esastır; bu beklenir, racon budur. İslami açıdan “hukuk/adalet”, Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi olduğu için bu tarz siyasete ben “rahmani siyaset” diyorum. Rahman olan Allah, “denenme” sürecinde kullarına karşı “mü’min-kâfir” demeden, adil davranır. Politik ve hukuki bağlamda “biz” kategorisinin, en temel belirleyicisi “haklı/hukuklu/adil” olmaktır. Öteki “biz”ler (dil, din, soy, sop, çıkar birlikteliği), buna göre hizalanır; yok olmaları gerekmez.
Otokratik/totaliter, karizmatik/tek lider veya “tek parti” yönetimleri, -doğası gereği- zorba ve çıkarcı örgütlenme ve yönetim tarzlarıdır. “Kanun”lar olur ancak “hukuki/adil” değildir. Bir kişinin güç istenci veya “hakikat” sanıları/vehmi, toplumun tümüne dayatılmaya çalışılır. Tek parti, ideolojik/dogmatik veya bir menfaat örgütlenmesidir. Tek partinin “tek”liği, liderin tekliğinden kaynaklanabileceği gibi partililerin çıkar “ortaklığından”dan da kaynaklanabilir. Demokrasilerde “iktidar-muhalefet” denklemi, rekabet-yarışmadan kaynaklanır. Parti-lider devletinde ise bu denklem “dost-düşman” ilişkisine dönüşür. Demokrasinin “fazilet”i, yönetim sürecinde iç-savaşı ve düşmanlığı ortadan kaldırmasıdır; Hükûmet/yönetici değiştirmenin, kan dökmeden başarılmasıdır. Avrupa Birliği bunun iyi bir örneğidir.
İki dünya savaşının arasında tüm dünyada genellikle otokratik/totaliter, karizmatik lider veya Tek Parti yönetimleri egemendi (Hitler, Mussolini, Mao, Stalin, Gandi, Nasır…) II. Dünya Savaşı’ndan sonra 2000’lere kadar yaklaşık 50 yıl -özellikle Avrupa’da ve nispi olarak Türkiye’de- demokratik hukuk devletleri ve siyaseti egemen oldu. 2000’lerden sonra hem dünyada hem de Türkiye’de tekrar “tek parti” ve “tek adam” rejimleri yükselmeye başladı. Bunun teknolojik (silah sanayi), küresel ekonomik (gelir dağılımı dengesizliği) ve sosyal psikolojik sebepleri vardır.
Türkiye Gerçeği
Türkiye Cumhuriyeti, bir “tek parti” ve “tek adam” rejimi olarak kuruldu. 1950’lere kadar da böyle devam etti. Bir “kültür devrimi” ile kurulması, toplumda bir bilinç yarılması/yaralanması ve bir içerleme-uçuklama/travma yaratmıştır. Bu kültür devriminin kültürel-politik zorunluluğu-zorunsuzluğu tartışmalarına girmiyorum. Şair Necip Fazıl’ın “Sakarya Türküsü” adlı şiiri, dindar/muhafazakâr kesimlerdeki bu içerlemeyi dile getirir: “Öz yurdunda garipsin/Öz vatanında parya”. Onun, M. Kemal Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’ne nazire olarak yazdığı “Gençliğe Hitabe” adlı metin, “dindar” gençlere “kin”lerini korumalarını ve devrimcilerden intikam/rövanş almayı öğütler. 1950’lerden sonra demokrasiye geçiş ile Demokrat Parti, yani muhafazakârların iktidara gelmesi, askerî ve sivil bürokrasi tarafından “karşı devrim” olarak algılanmış ve ihtilal ile görevden uzaklaştırılmış ve önderleri (Menderes-Polatkan, Zorlu) idam edilmiştir. Bu olgu, muhafazakâr cenahtaki travmayı daha da derinleştirmiştir. İhtilali yapanların, tekrar demokrasiye dönmeleri, muhafazakârları “gözleri korkmuş” olarak siyasi faaliyet yapmaya zorlamıştır. 1960-2000 arası, icazetli demokrasi ve ihtilal anayasası/hukuku ile geçmiştir. Tek Parti döneminde devletin ekonomik kaynaklarının en azından bir kısmının, taraftarlara peşkeş çekildiğini de unutmamak gerekir.
2000’lerin başında kurulan AK Parti ve onun karizmatik lideri haline gelen R. Tayyip Erdoğan’ın icraatlarını, bu arka plan eşliğinde yorumlamak gerekir. Bu partinin, ağırlıklı tabanı, periferi/taşradır (“ayağı çarıklılar”). Menderes, Demirel, Özal, Erbakan hayranıdır. Onları kendinden görmüştür. Ekonomik açıdan da: “Biraz da biz ölelim” modundadır. Erdoğan, N. Fazıl’ın, “Gençliğe Hitabe”sindeki tavsiyeye uyarak/sözünü tutarak, politik söyleminde muhalefete karşı kinini “dindarca” dile getirmiştir. “Devr-i sabık” yaratmasa da rövanş duygusu ile siyaset yapmıştır. Demokrasinin “seçim-sandık” amentüsüne sadık kalmıştır. Sandıktan çıktıktan sonraki icraatı ise toplumsal “Biz”likten ziyade ideolojik (muhafazakâr) ve ekonomik “çıkar birlikteliği”ne evrilmiştir. Partiyi konsolide eden temel iki husus/güdü, muhafazakâr din dili ve çıkar birlikteliğidir. Dolayısıyla, AK Parti iktidarı döneminde bir “sermaye transferi” gerçekleşmiştir. Bu süreç, Sünnî bağlamda “kitabına uydurularak” yapılmıştır. Ekonomik olarak da, üretime dayanan teknoloji-ticaret-tarımdan çok, inşaat-rant ile yapılmıştır. Belediyelerde onları taklit etmeye çalışan CHP’liler, ellerine-yüzlerine bulaştırmışlardır. Bu süreci muhafazakâr taban: “(Olsun); çalıyorlar, ama çalışıyorlar” şeklinde ve memnuniyet modunda dillendirmiştir.
Tarihi rövanş modu, iç politikada özellikle “hukuk” alanında, Rahmani olan af, adalet, hakkaniyet, tarafsızlıktan uzaklaşan; toplumun tümünü kucaklayamayan bir “parti/polis devleti” imajı yaratmıştır. Hukuk uygulamalarında bir “çifte standart” yaratılmıştır. FETÖ yargılamalarında sap ile samanın/yaş ile kurunun birbirine karıştırıldığı hususunda, neredeyse umumi bir konsensus vardır. Politik muhaliflere karşı da benzer tutumlar sergilenmektedir. Hukukun, “herkese/her eve lazım olduğu” ahlaki makamına bir türlü gelinememektedir.
Dış politikada AK Parti, -Türkiye’nin “alî menfaatleri” gereği- NATO ve ABD çizgisinde durmaya devam etmiştir. Rahmetli Necmettin Erbakan, ölümünden önce, Erdoğan’ın ABD-İsrail politikasını şiddetle eleştirmişti. Erdoğan, “diklenmeyen ama, dik duran” bir dış politika izlemeye çalıştığını söylemektedir. Onun “Dünya, 5’ten büyüktür” özdeyişi, dünya halklarında vicdani bir makes bulsa da fiilen bir etkisi olmamıştır. Toplumun tümünü kucaklayabilen bir “devlet adamı” olmaktan daha çok bir halk deyişi ile “dostlarını omuzunda, düşmanlarını cebinde taşıyan” bir “siyasetçi”dir. Devlet adamı olmanın kriteri, gelecek seçimleri değil gelecek nesilleri düşünmektir.
AK Parti’nin, seçim-sandık ile iktidara gelip, yaklaşık 25 sene iktidarda kalması ancak, Türkiye’nin politik tarihi ve bu tarihin yarattığı içerleme-uçuklama ile açıklanabilir. Toplumun büyük bir kesiminin “çatal yürekli”, “delikanlı”, “efe”, “karizmatik” bir lider arayışının ve onu bulduktan sonrasında da arkasında durmasının psikolojik ve ekonomik sebepleri vardır. Ancak, Türkiye yoluna böyle devam etmemeli. Rövanş, alınmıştır. Artık Türkiye’nin “Hakem-Hâkim-Hekîm” yani Rahmani bir politik akla ihtiyacı vardır. Artık karizmatik Lider (Çoban) arama zayıflığı, kurnazlığı korkaklığı ve çocukluğundan çıkıp, “Reşit” insanlar olarak, sorunlarını çözecek kurumlar geliştirmesi ve ortak akla/icmaya/konsensüse itibar etmesi gerekmektedir: “…münazaa/münakaşa/münafereti bırakın; dağılırsınız, gücünüz gider…” (8/46).
Bir de -politik bağlamda- bir “dindarlık” tanımı yapayım: Dindarlık, Allah, “İnsanların özel hayatına burnunuzu sokmayın / tecessüs etmeyin.” (49/12) dediği halde muhaliflerin özel hayatlarına kamera sokarak itibar suikastlığı yapmak değildir. FETÖ bunu çok yapardı. İtikat-ibadet pratiği ve din diline eşlik eden bir nüfuz hırsızlığı da değildir. Sahih bir iman ve kamunun maslahatını gözeten salih amel/ahlaktır. Kamu istihdam süreçlerinde eleman alırken “Bizden (inanç, mezhep, parti)” olup olmadığı değil; ehliyet ve liyakati göz-önünde tutmaktır (4/58).
