Ekonominin Metafiziği

Ekonomi, siyaset ve hukuk formasyonları gibi, bireylerin ve toplumların dünya görüşüne, üst kültür sistemine, anlam çerçevesine ve metafizik çanağına göre şekillenen normatif süreçlerdir. Akıl sahibi bir varlık, kendine koyduğu bir hedef, amaç, gaye uğruna kendini kişileştiriyorsa; bu varlık, bir “ahlak” kişisidir. “İhtiyaç” kavramı, A’nın, Y için X’e ihtiyaç duyması olarak, A’nın “kim?” olduğu ve Y’nin (hedef, amaç, gaye) “ne?” olduğuna göre değişir. İnsan olmanın ortak paydasında temel ihtiyaçlar, yani beslenme, barınma, neslin devamı, güvenlik, sağlık, eğitim, itibar arama vb. değişmese de; bunların sayısı ve nasıl karşılanacağı, A’nın ve Y’nin tanımına göre değişir. Bu da bizi, insanın/hayatın/dünyanın anlamına, yani metafiziğe götürür.

Başlıca Üç Metafizik Çanak

İnsan-dünya/hayatın anlamı hususunda insanlığın kültür-düşünce hazinesinde başlıca üç metafizik-ahlaki çanak mevcuttur. 1- Tek/Biricik Dünyalı insan/hayat. 2- Çift/İki Dünyalı insan/hayat. 3- Dünyasız insan/hayat (Kutsallık-Tanrısallık). Bunlardan birincisi, Tanrısız; İkincisi, Tek-Tanrılı; üçüncüsü ise Tüm-Tanrılı (Panteist) bir insan-dünya-evren görüşüdür. Birincisi, ruhsuz bir bedene; ikincisi, ayrı ayrı ruh ve bedene; üçüncüsü ise Tanrısal tek bir ruha inanır.

Bu ebedi kültür, kişilik, insan, ruh prototiplerinin “dünya” ile ilişkilerini Walter Schubar şöyle tanımlar: 1- Kahraman Kültür-Kişilik-İnsan Proto-tipi: “Dünyayı örgütçü çabası ile düzene sokulması gereken bir kargaşa olarak görür. Kahraman insan, dünya ile barışçıl olarak geçinmez; var olan biçimi altında ona karşı çıkar. Benlik güvenciyle, benlik gurur ile ve erk tutkusu ile doludur. Dünyaya bir köleye bakar gibi bakar. Ona efendilik etmek, egemen olmak ve onu kendi planlarına göre şekillendirmek ister. Dünyaya Kahraman insanın belirlediği amaçlar verilir. Bu insan, gözlerini yukarıya kaldırıp gökyüzüne saygıyla bakmaz; tersine, erk tutkusu ve gururla dolu olduğu için, aşağıya doğru, düşman ve kıskanç gözlerle yeryüzüne bakar. Tanrı’dan gitgide daha çok uzaklaşır ve deneysel şeylerin dünyasına gitgide daha çok gömülür. Laikleşme (Sekülerleşme-İG) onun kaderidir; ‘Kahramanlık’, başlıca yaşam duygusu; ‘Trajedya’ ise, sonu/amacıdır. Böyle bir dünyada, özellikle böyle bir kültür ve insan proto-tipinde her şey dinamiktir. Kahraman evrende hiçbir şey statik değildir. Prometheus gibi, ‘Kahraman’ insan, her güce ve her Tanrıya meydan okur. Etkindir; gergindir ve alabildiğine enerjiktir. Buna uygun olarak, Kahramanlık ya da Prometheusçuluk çağları özellikle dinamik, hareketli ve etkindir. Roma, erkinin doruğunda kendini böyle hissetmiştir. 16’ncı yüzyıldan sonraki Germen-Roma Batı’sında da bu proto-tip egemen olmuştur. Son dört yüzyılın Prometheusçu Batı kültürü/zihniyeti/insanı, bu proto-tipin iyi bir örneğidir.” Bu kültür, kişilik, insan proto-tipinin, bugün bütün ‘dünya’yı etkisi altına almış olduğu, herkesçe müsellemdir.

2- Mesihçi insan-kültür-kişilik zihniyeti: “Kendilerini, -tasarısını anlatılamayacak bir biçimde- içlerinde taşıdıkları üstün Tanrısal düzeni, yeryüzünde gerçekleştirme görevine çağrılmış hissederler. Mesihçi insan, kendi içinde hissettiği uyumu (huzuru-tutarlılığı-İG) çevresinde (dünyada) yeniden kurmak ister. Dünyayı olduğu gibi kabul etmez. Kahramanlık insanı gibi, o da, dünyayı değiştirmek ister; ama kendi benlik-iradesi ya da benlik-doyumu için değil; kendine Tanrı tarafından verilen ödevi yerine getirmek için değiştirmek ister. Uyumlu (Çin Budizm’i-İG) insan gibi, o da dünyayı sever; fakat olduğu gibi değil, olması gerektiği gibi sever. Uyumlu insanın ereğine erişilmiştir; Mesihçi insanın ereği ise, çok uzakta ve gelecektedir. Ancak, Zahit insanın tersine, o, bu amaca kesinlikle ulaşılacağına inanır. Mesihçi insan, erk tutkusu ile değil; uzlaşma duygusu ve sevgisi ile esinlenir. Yönetmek için bölmez; bölünenleri, bir bütün içinde birleştirmek için onlar arar. Kuşku ve nefretle değil; asıl gerçekliğe (hakikate-İG) derin bir güvenle (iman) hareket eder. İnsanları, birbirinin düşmanı (kurt-İG) olarak değil; kardeş diye görür. Dünyaya yağmalanacak bir ganimet gözü ile değil; aydınlatılması, soylulaştırılması ve kutsallaştırılması gereken kaba bir malzeme olarak bakar. Ayrılmış olanları birleştirmek, uyumsuz düşene uyum kazandırmak, bu gezegende “Tanrı’nın Krallığı”nı ya da kendisinin en yüksek ülküsünü gözle görünür kılmak yolunda bir çeşit evrensel tutku, benliğini sarmıştır. Mesihçi insan, bu en yüksek ülkünün, burada/yeryüzünde/dünyada gerçekleştirilmesi için çalışır.” W. Schubar’ın tasvir ettiği bu proto-tipin, genel olarak İbrahimi (Vahiy-Peygamber=Tevrat/Musa-İncil/İsa-Kur’an/Muhammed) Monoteizmin insan, kişilik, ruh, dünya, hayat görüşü olduğu bilinmektedir.

3- Zahit kültür, kişilik, insan, ruh zihniyeti: “Bu insan, ampirik varoluşu bir hata; duyum dünyasını da bir ‘serap’ ve kötü bir ‘iğva’ olarak görür. Her ikisinden de öz-ötesi, gerçeklik (dünya) ötesi mistiklik alanına kaçar. Zahit kişi, duyum dünyasını, hiç bir pişmanlık hissetmeden terk eder. Onu düzeltmek (ıslah etmek-İG) için ne isteği ne de umudu vardır. Duyum dünyasını değiştirmeye hiç de kalkışmaz… Hinduizm ve Budizm’in Hintleri, Yeni-Platoncular ve (Monoteist dinlere sızmış-İG) zahit tarikatlar, bu proto-tipin iyi birer örnekleridir.” (P. A. Sorokin, Bir Bunalım Çağında Toplum Felsefeleri, Çev: M. Tunçay, Ankara, 1972, s.117-118.) Kapitalizmin egemen olduğu bugünkü dünyada bu insan tipinin, Hindistan da -az da olsa- yaşamakta olduğunu söyleyebiliriz. Aşağıda W. Schubart’ın yaptığı tasnifteki ilk iki tipin karakter özelliklerini -ikinciye Kur’an’ı esas alarak- biraz daha detaylandırmaya çalışacağım.

“Kahraman”/Tek Dünyalı/Tanrısız-Ruhsuz Beden/İnsan/Kişilik ve Ekonomi

Erich Fromm, bu tipin ekonomi anlayışını “Sahip Olmak” olarak niteler: “Varlığı özel mülkiyet, kâr ve iktidar üzerine kurulu bir toplumda yaşadığımız için, düşünce ve değer yargılarımız, önceden belirlenmiş gibidir. Bu nedenle, endüstri toplumlarındaki bireylerin en kutsal ve doğal haklarının kazanç, mal-mülk sahibi olmak ve kazanç için çalışmak olduğunu söyleyebiliriz… Çünkü özel mülkiyet olarak ‘Private’, Latincedeki ‘Privare: Soymak, yağma etmek, zorla ele geçirmek, başkalarını mahrum bırakmak sözcüğünden türetilmiş olup; kişiyi o malın tek sahibi ve efendisi kılmakta ve diğer insanların, onu kullanıp, ondan yararlanmalarını kısıtlamaktadır.” (E. Fromm, Sahip Olmak ve Olmak, Çev: A. Arıtan, İstanbul, 1990, s.105-106.)

Bu proto-tipin ekonomik-ahlaki karakterini Fromm, -birbirine zıt ve üretici olmayan- “İstifçi” ve “Sömürücü” olarak niteler ve başlıca karakter özelliklerini şöyle sıralar: 1- İstifçi Kişilik: Düş gücü olmayan, becerikli, hesabını bilen, dikkatli, sabırlı, cimri, kuşkucu, soğuk, uyuşuk, kaygılı, sabırlı, saplantılı… 2- Sömürücü Kişilik: Sömürücü, saldırgan, atılgan, gururlu/kibirli, egoist, düşüncesiz, küstah, savurgan… (E. Fromm, Kendini Savunan İnsan, Çev: N. Arat, İstanbul, 1991, s.119-120.)

Bu insan tipinin, yeryüzünde ortaya konan “kötülük” ile ilişkisini Alexıus J. Bucher şöyle tasvir eder: “İnsan, yaşamını kazanmanın ya da yitirmenin kendi elinde olduğunu kavrarsa ve bunu gerçekleştirmek için aslında ne kadar yetersiz olduğunu bilirse; o zaman, Jean Paul Sartre’ın, korkunun insanın kendi kendisini bilmesi ile özdeş olduğu savı, anlaşılır olur: “Korku içinde iken özgürlük, kendi kendisinden korkar.”… Eğer kötülük, zorunlu olarak korkudan çıkıyorsa; korku, insanın özgürlüğü ile ilgili ise, o zaman insan, varoluşsal özgürlüğünden dolayı mı kötülüğe bulaşmaktadır? İnsan özgürlüğü, ondan beklenenin tamamen aksini yapma olanağını içinde taşımaktadır! Özgürlükten korkma, boşa geçmiş (biricik-İG) yaşamın anlamsızlığı karşısındaki korkudan kaynaklanır. ‘Ölüm’, hâlâ gerçekten (doya-doya veya dolu-dolu-İG) yaşanmamış bir yaşamın sonunu oluşturuyorsa; daha da korkunç olur. Bu nedenle, ölüm korkusu, daha çok ölümden sonrasına yönelik değildir; aksine, boşa çıkan umut ve beklentilerin son bulduğunun kesinliği karşısında, ölümden öncesine ilişkin duyulan dehşeti yansıtır… Kötülüğün, korkudan ve ‘yaşam kazanmak için’ korkunun yaptırdığı saldırgan girişimlerden geldiği eğer açıklık kazandı ise; o zaman, insanların düşünerek kullandıkları özgürlükle bilerek kötülüğü seçmelerinin nedeni anlaşılır hale gelir. Özgürlük olgusunun kendisi, dibine kadar korku ile doludur; sadece iç ve dış tehditlerden değil; kendi kendisinden duyduğu korku ile de doludur… Mücadelelerle elde edilmiş yaşam, kendisini kendisine karşı yok ederek korumaktadır. Kötülük, kendi özleminin sapıklığından duyulan korkunun sapıklığıdır. Bu olasılık karşısında insanın duyduğu korku, onu vahşice korunma stratejilerine: ‘Ya ben; ya onlar’ stratejisine; her şeyi kendi eline geçirme, her şeye sahip olma stratejisine götürür. Yani kötülüğün mekanizmasının içine.” (Alexıus J. Bucher, “Yitirdiğimiz Suçsuzluğumuz Ya Da Özgürlüğün Saldırgan Gücü Üzerine”, Yüzyılımızda İnsan Felsefesi adlı kitabın içinde, Haz: İonna Kuçuradi, Ankara,1997, s 218-19.)

Endüstri Devrimi’nden sonra dünyaya egemen olan; ahlak teorisi olarak “Utilitarizm” (J. S. Mill) ve “Pragmatizm” (W.James) olarak kurulup “Kapitalizm-Emperyalizm” olarak tecessüm ettikten sonra ABD ve AB olarak örgütlenen; Rusya ve Çin’in -aynı materyalist metafiziğe bağlı- “Komünizm/Sosyalizm” denemelerinden sonra, onları da kendisine benzeten iktisadi metafiziğin insan psikolojisi, özetle budur.

Mesihçi/Mücahit, Çift Dünyalı (Dünya-Ahiret), Muvahhit, Ruh-Bedenli İnsan Kişiliği ve Ekonomi

Walter Schubar’ın “Mesihçi” olarak kodladığı insan, kişilik, ruh, proto-tip, Monoteist-İbrahimî Vahiy-Peygamber geleneğinin “Hz. İsa/İncil” öğretisini özetler. Walter Schubar’ın İbrahimi Vahiy/Peygamber geleneğini/öğretisini -Hristiyan olması hasebi ile- “Mesih” kavramı ile nitelemesi, anlaşılabilir bir husustur. Ben ise, burada aynı öğretinin “Hz. Muhammed/Kur’an” versiyonunun “Mücahit” insan/hayat/ekonomi öğretisini özetleyeceğim. Bu öğretiye göre yaşam, “Din/Deyn” olarak borç ödeme ve borç vermedir. “Borç ödeme”, Güneş Sistemi, ekosistem ve insanın kendini kendine bir lütuf, ihsan, ikram, inam, rahmet olarak vermiş Rahman olan Allah’a minnettarlık ve şükran duygusu ile iman ve ibadet ederek borcunu ödemek ve hemcinsine karşı adil ve merhametli davranarak, sahip olduğu malı/zenginliği onlarla paylaşarak (zekât-infak) Allah’a “Borç vermek”tir (Karz-ı Hasen-2/245, 5/12, 57/11, 64/17, 73/20). Bu ahlaki/dinsel ilişki, aynı zamanda “veresiye” bir ticaret ekonomisidir. Din-Ekonomi ve Ahlak, aynı süreçtir. Mü’min, bu dünyada kendine “emanet” olarak verilmiş mal-mülk ve evlatları ile denenmektedir. Burada yaptığı paylaşımların karşılığı, kendisine ahirette (cennet) katbekat ödenecektir. İktisadi faaliyet üretim, dağıtım/paylaşım ve tüketim süreçleriyle birlikte, bütünsel olarak ahlaki/dinî bir süreçtir. Ekonomik nesnelerin tümü, -nimet/rızık olarak- Allah’ın fazlıdır (hibesi). Ekonomik faaliyetler, “kesb” ve “sa’y” olarak ahlaki süreçlerdir. Özel mülkiyet, -“mutlak” olarak değil; “emanet” olarak- meşrudur. Elde edilmesinin meşru/helal yolları: Miras, emek (zihinsel-bedensel), üretim (tarım-teknoloji), ticaret ve hibedir. Kamu otoritesi, -miktarını takdir ederek- özel mülkün bir kısmını zorunlu vergi (zekât) olarak kamu giderlerini karşılamak üzere alır. Gerisini, variyetli olanlar, gönüllü olarak infak etmelidir. “Zahitlik”, meşru ve Kur’anî bir erdem olmadığı gibi (7/32) -Kur’an’î erdem, teyakkuz ve tetikte olma anlamında “Takva”dır-; istifçilik, cimrilik, israf, gasp, hırsızlık ve sömürü haramdır. (Geniş bilgi için bkz: Fazlurrahman, “İslam ve İktisadi Adalet Sorunu” İslami Yenilenme-III, Çev: A. Çiftçi, Ankara, 2018, s.93 vd.)

Mal-mülk, Allah’ındır. İnsanlara emanet ve denenme aracı olarak verilmiştir (24/33). “Mal” kavramı, Arapçada “Me-ye-le” kökünden gelir. Meyletmek, akmak, dolaşmak demektir. Mal da toplanıp, yığılma, depolama, istifleme yerine; üretime, dağıtıma, dolaşıma sokulması gerekir. Ribanın (faiz) yasaklanmasının sebebi, malın akışını-dolaşımının, üretiminin durdurulup, yoksulların aleyhine; zenginlerin lehine yığılmasıdır. Üretimde verimlilik; dağıtımda adalet; tüketimde tutumluluk esastır. Herkes için emeğinin ürünü/kazancı ile onurlu bir istihdam ortamı oluşturmak esastır: “İnsana ancak gayretinin karşılığı yaraşır” (53/39). “Zenginlerin malında da çaresiz, fakir, yoksullarla paylaşılması gereken bir hisse vardır” (51/19, 70/25). Bunun bir kısmı “zorunlu” olan vergidir (zekât); diğeri ise, “gönüllü” olan infaktır. Bu çözüm, “Komünizm/Sosyalizm” teorisinden ayrıdır; “Sosyal Demokrasi” çözümüne daha yakındır. Malı, kendi menfaati-mutluluğu/hazzı-zevki için olduğu kadar “Allah yolunda” harcamak, esastır. “Allah yolu” ile kastedilen, kamu maslahatı ve güvenliğidir. “Mal” ile insanın denenmesinden maksat, insanın cimrilik ve mal sevgisini gerileterek onun şuurunu/insanlığını, özgürlüğünü ve erdemini geliştirmektir. Malın kölesi olan cimri insandan hayır/iyilik gelmez: Akraba-kabile bağları, ticaret, mesken… sevgisi, ahlaki/dinî davanın/denenmenin önüne geçememeli (9/24). Kendi başına mal ve evlat fazlalığı, insanın hüsranını artırır (71/21). Mal ve evlat (nüfus) fazlalığı, insanı şaşırtmamalı/şımartmamalı (9/55); bunların bolluğu, mutlak hayır olduğu anlamına gelmez (23/55)… (Geniş bilgi için bkz: Hasan Hanefi, “el-Mal Fi’l-Kur’an”, Ed-Din ve’S-Sevra Fi Mısr-7, Kahire, 1989, s.121 vd.)

“İhtiyaç” kavramı, birinci metafizik çanakta olduğu gibi, salt-seküler ekonomik olarak değil; ahlaki/ekonomik olarak İslam fıkhında “Zaruriyyat”, “Haciyyat” ve “Tahsiniyyat” olmak üzere üç kategoride ele alınmıştır: “‘Zaruri’ nesneye gelince, bu, insan hayatının üzerine kurulduğu nesnedir. Bunlar, ‘olmazsa olmaz’lardır. Bulunmadıklarında insanların hayatları felce uğrar, maslahatları gerçekleşmez, karışıklık ve fenalıklar yaygın hale gelir. Bunlar: Din, can, akıl, ırz ve maldır… ‘Haciyyat’, normal ihtiyaçlardır. Bunlar bulunmadığında insanlar, zahmet ve darlığa düşerler. ‘Tahsiniyyat’ (estetik nesneler), bunlar mürüvvetin, edebin ve fiillerin en sağlam yolda yürümesini gerekli kılan nesnelerdir.” (Dr. Abdulvahhap Hallâf, İslam Hukuk Felsefesi, Çev: H. Atay, Ankara, 1985, s. 381.)

Mübadele Tarzları ve Muvahhit-Metafizik Çanak: Bilinçli-Gönüllü Armağan Ekonomisi

Japon düşünür Kojin Karatani, insanlığın iktisat tarihini, politik formasyonlara paralel olarak Klan-Armağan (A); Devlet/İmparatorluk-Yağma ve Yeniden Bölüşüm (B); Sermaye/Şirket- Para ve Meta (C) mübadelesi olarak özetler: “Bu formasyonlar, birbirlerinden yalnızca hangi mübadele tarzının başat bir rol oynadığı ile ayrılır. Kabile toplumlarında karşılıklılık esasına dayanan A tipi mübadele tarzı baskındır. B veya C tipinin olmadığı anlamına gelmez; savaş ya da ticaret gibi alanlarda onlar da bulunur. Fakat B ve C uğraklarında -karşılıklılık ilkesine tabi olduğundan-, A (Armağan) tipi gelişmez… C tipi mübadele tarzı baskınsa, “Kapitalist” toplumdan söz ediyoruz demektir… Kapitalist üretim, kölelik ya da serflik üretiminden (B tipi) emek gücü metasına dayanan bir meta üretimi sistemi olmasıyla ayrılır.” (K. Karatani, Dünya Tarihinin Yapısı: Üretim Tarzlarından Mübadele Tarzlarına, Çev: Ali Karatay, İstanbul, 2017, s. 38-39.)

Karatani, mübadele tarzlarıyla ahlak arasında bir özdeşlik/eşlik görür: “Mübadele tarzından ayrı, özgün bir ahlaki alanın bulunmadığı doğrudur. Genellikle ahlak alanının ekonomi alanından bağımsız olduğu düşünülür; fakat ahlak, mübadele tarzıyla aslında hiç de alakasız değildir. Örneğin, Friedrich Nietzsche, ‘suçluluk’ bilincinin, bir tür ‘borçluluk’ duygusundan doğduğunu öne sürer. Bu düşünce, ahlak ve dinin, ‘mübadele’ tarzlarıyla derinden bağlantılı olduğunu ortaya koyar. Dolayısıyla, ekonomik altyapıyı, üretim tarzı değil de; ‘mübadele tarzı’ çerçevesinde ele alırsak, ekonomik altyapı çerçevesinde ahlakı anlayabiliriz.” (Karatani, a.g.e., s.37.)

Burada Nietzsche’nin “suçluluk” olarak yorumladığı duyguyu, kendisinin de tekrarladığı “kişisel sorumluluk hissi…” duygusu (Karatani, a.g.e., s.192) olarak düzeltirsek; İbrahimî Monoteist Vahiy/Peygamberlerin vazettiği Dini/Deyn (borçluluk), Tanrının verdiği nimetlere (mal-mülk/zenginlik) karşılık “borç ödeme (iman-ibadet) ve Tanrı’ya “Borç Verme=Karz-ı Hasen”, yani hem-cinslerimize infak/paylaşım ve ahirette (öbür dünya) karşılığını alma öğretisi ile örtüşmektedir: “İyiliğin karşılığı, iyilikten başka nedir ki?” (Kur’an/55-Rahman/60). Veya M. Weber’in teşhis ettiği gibi, ilahi niyazlarda tekrarlanan: “Do ut des=Veriyorum ki verebilesin” (Karatani, a.g.e., s.191). Karatani, “D tipi” diye “Bilinçli ve Gönüllü-İG” bir Armağan/Mübadele tarzının, Evrensel Dinler (Yahudilik, Hristiyanlık, İslam, Hinduizm, Budizm) tarafından ortaya konduğunu iddia eder. “Diğer yandan burada yalnızca topluluğun bir üyesi olmakla kalmayan, görece özerk bireylerin doğuşu söz konusudur. Bunların ilki, “Tanrı’nın gücü”nün topluluk/kabile, devlet ya da paranın gücünü aşan bir biçim aldığı anlamına geliyordu. Keza, bunun diğer bir anlamı da, “D tipi” mübadele tarzının, Tanrı’nın gücü yolu ile A, B ve C tipi mübadele tarzlarını aşan bir şey olarak başvurulduğu ve bunun başka bir şekilde yapılamayacağıydı. İkincisi ise, D tipi mübadele tarzının, topluluktan bağımsız ayrı ayrı bireylerin varlığı öncülüğüne dayandığı anlamına geliyordu. Bu iki gelişme, birbirinden ayrı düşünülemez: Herhangi bir devlet ya da topluluğun alanını aşan bir Tanrı’nın varlığı, ne ‘Devlet’ ne de topluluğa/kılan-kabile bağlı bireylerin varlığına tekabül ediyordu” (Karatani, a.g.e., s.209). “Evrensel bir din olarak Museviliğin oluşumu, Babil’de esir tutulanların eseriydi. Yahve’ye olan imanları, kabile ya da devlet zorlamasından ileri gelmiyordu; devletin (Yahuda Krallığı) yıkılışı ile birlikte, böyle bir güç, zaten kalmamıştı. Bir diğer önemli nokta da, esir alınanların çoğunun, yönetici ya da entelektüel sınıflardan gelmesi ve Babil’de esasen ticaretle uğraşmaları idi” (Karatani, a.g.e., s.209). “Fakat İsa’nın eleştirisi, kendisinden öncekilerden daha sert ve esaslıydı. Çünkü o, Yahudi halkının, giderek birey olarak, Roma İmparatorluğu’nun para ekonomisinin etkisi altında geleneksel topluluktan kopan bireyler olarak yaşadığı bir dönemde aktifti. Bu koşullar altında İsa’nın öğrettiği seçenek devleti, geleneksel topluluğu ve para ekonomisini reddeden bir yaşam biçimiydi” (Karatani, a.g.e., s.212). “Tüm evrensel dinlerde ortak olan özellik, krallara ve rahiplere karşı eleştirel bir tutum almalarıdır. Fakat genişleyen her dinsel grup, kendini nihayetinde tam da başlangıçta reddettiği yolda yürürken bulur. Kendisi, devletin resmî dini; ruhban sınıfı da, yönetim düzeninin bir parçası haline gelir… Muhammed peygamber, Musevilik ve Hristiyanlıkta yitirilmiş olan karşılıklılığa dayalı göçebe topluluğu yeniden (Bilinçli-Gönüllü Armağan Mübadelesi=İnfak) tesis etmek için bir hareket başlattı. Bununla birlikte İslamiyet, esasen bir kent dini idi ve ilan ettiği toplum (Ümmet), daha üst boyutta bir topluluktu; dolayısıyla “Kabile/Klan” topluluğundan farklıydı. Fakat İslam yayıldıkça rahipliği ve monarşiyi reddederken bile, hızla bir dinsel devlete dönüşüyordu. Muhammed’in ölümünü takip eden ruhban krallar (Halifeler) yönetime geldiler. Dinin doktrini (teolojisi-İG) de, aynı şekilde bu ruhban sınıfı tarafından geliştirildi… Dolayısıyla kitleler için, imamlara olan inanç, peygamber tapınışından bile daha önemli hale geldi. Özellikle de, ilk imam olarak Muhammed’in öldürülen damadı Ali’ye tapınılan Şii mezhebinde. Pavlus’un, İsa’nın ölümünü yeniden yazarak bir “Kurtuluş” anlatısına çevirmesi gibi” (Karatani, a.g.e., s.220-21).

İslam’ın Hazin Tarihsel Hikâyesi

İslam; klan/kabile, ganimet, kölelik, imparatorluk toplumsal formasyonların egemen olduğu bir tarihsel kesitte ve ortamda (Arap Yarımadası) zuhur etti. Bu yapıları gevşetmek ve izale etmek niyetindeydi. Ancak, aşağının güçlü-antropolojik habitusu, göğün (Tanrı’nın) talebini pek de ciddiye almadı. Hz. Muhammed’in ölümünden sonra, Karatani’nin “D tipi” dediği: “Bilinçli-Gönüllü Armağan Mübadelesi”ne geçilemeden; Çağın Ruhu (Zeit-Geist) olan “B” tipi imparatorluk devlet yapısı ve “Yağma-Yeniden Bölüşüm” mübadele tarzına geri dönüldü. Hz. Muhammed başta olmak üzere ilk üç halife, “D” tipinin ruhuna bağlıydı: “Hz. Muhammed, bir gün Uhut Dağı’na bakarak: ‘Eğer bir gün bu dağ büyüklüğünde bir altın kütlesine sahip olursam; içinden sadece üç dirhem alır, gerisini bağışlarım’ demişti. Ali, Allah’ın lütfu için mücadele etmenin, dünyevi mallar biriktirmekten kıyas kabul etmez derecede daha önemli olduğunu ve refahın servetten ziyade, Allah’ın ihsanından kaynaklandığını kuvvetli bir şekilde ifade etmişti: ‘Eğer kader size bir yarın bahşederse; Tanrı, sizin geçimlerinizi temin edecektir. Bilin ki, ihtiyacınızın ötesinde elde ettiğiniz her şey, sizin tarafınızdan sadece başka birinin kullanımı için depolanmaktadır…’” (Benedikt Koehler, İslam’ın Erken Döneminde Kapitalizmin Doğuşu, Çev: İsmail Kurun, Ankara, 2016, s.126-127). “Ömer, şahsi ve resmî işleri için ayrı ayrı hesaplar tutarken; Osman, Halife’nin, İslam Hükümetinin ‘temsilcisi’ olduğunu ileri sürerek, resmî işlerin hesabını verme mükellefiyetinin kendisini bağlamadığını iddia ettiğinden, ‘şahsi’ ve ‘resmî’ hesaplar arasındaki ayrım, bulanıklaşmıştı. Ömer, sert ama adaletli olduğundan, kendisine saygı duyuluyordu. Osman, iktidarı suiistimal etmesi ve akrabalarını kayırması sebebiyle kötüleniyordu.” (Koehler, a.g.e, s.122). Özetle, Muaviye ve Ümeyye oğullarının (Emeviler) iktidarı zorla ele geçirmesi ile “B” tipi “Yağma-Yeniden Dağıtım” mübadele tarzı perçinlenmiş oldu.

Sonuç

Şu anda insanlık, sermaye-şirket ve para-meta mübadelesinin (C tipi) hegemonyası altındadır. İnsanlığın kurtuluşu “D” tipi mübadele tarzındadır. “Komünizm/Sosyalizm”, bunu “devlet” zoru ile Tanrısız-Tek Dünyalı ve Ruhsuz (“Kahraman” insan) olarak denedi ve olmadı. Eğer insanlık tersini “Bilinçli” olarak ve “Gönüllü” olacak tarzda uygularsa (“Mesihçi-Mücahit” tip); olur. Değilse; kıyamete (III. Dünya Savaş’ına) hazır olmak gerekir.

AK Parti ve Üniversite

Üniversite, Batıda Kilisenin ortaçağda oluşturduğu dogmalara karşı yine kilisenin içinden yaratılan eleştirilerle başlamış ve daha sonra özerklik kazanıp ona savaş açmış, evrensel bilimi iktisap etmeye çalışan seküler bir kurumdur. On dokuzuncu yüz yılda “Pozitivizm” akımı ile Felsefe ve Dinin yerini almaya çalışmış (“Bilim Kilisesi” P. Feyerabend); daha sonra iç eleştirilerle doğal sınırlarına çekilmiş; son yüz yılda da büyük ölçüde teknoloji ve ekonomiye eklemlenmiş bir kurumdur.

İslam Dünyasında “Medrese”, dini dünya görüşünü, düşünce ile meşrulaştırma misyonu ile kurulmuş; daha sonra felsefe ve bilimsel faaliyetleri bünyesine almış; Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerinde ise, skolastik/dogmatik düşüncesizlik çukuruna düşüp talim/tedris/tahsil faaliyetine indirgenerek çökmüş bir kurumdur. Çöküş aşamasında yapılan ıslahat çabaları fayda vermemiş ve II. Abdülhamit döneminde Batıdan üniversite ve modern eğitim kurumları alınmaya çalışılmıştır. Cumhuriyet döneminde, medreseler kapatılmış ve “Üniversite reformu” yapılarak bilimsel düşünce taklit edilmeye ve oluşturulmaya çalışılmıştır. M. Kemal Atatürk’ün “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir” cümlesi, cumhuriyetin temel telosunu ifade eder. Teknolojik geri kalmışlık, üniversitelerde “Bilim” olarak sosyal bilimler değil; fen bilimlere ağırlık verilmesini doğurmuştur. Oysa felsefe, teoloji ve sosyal bilim nosyonu olmadan pozitif/fizik bilim nosyonu zor gelişir. Bizim klasik dönemde de Batıda da böyle olmuştur. Sami Selçuk’un, 25. 5. 2024 tarihinde Karar gazetesinde yayınladığı “Aydınlanma” adlı makalesinde zikrettiği aşağıdaki olay, aktif felsefi ve teolojik düşüncenin olmadığı medreselerdeki durumu gözler önüne koyar.

“İstanbul’da bulunan François Baron de Tott’un tavsiyesiyle Padişah Üçüncü Mustafa, matematik okulu (riyaziye mektebi) açılmasını buyurur. Okulun başına da Baron de Tott geçecektir. Kimi hendeseciler, geometriyi ve matematiği iyi bildikleri iddiasıyla bu öneriye karşı çıkarlar. Bunun üzerine bütün mühendishane müderrislerinin (profesörler) de katıldıkları bir toplantı yapılır. Baron de Tott, üçgenin açılarının toplamını sorar, onlara. Müderrisler, bahriye subayları, ilkin kendi aralarında tartışmak için, neyi tartışacaklarsa, izin isterler ve daha sonra şu yanıtı verirler: “Üçgenine göre değişir.” Oturumda padişah yoktur, ancak o anda iki hükümet yetkilisi de orada bulunmaktadır. (Baron de Tott, Mémoires sur les turcs et les tartares, Paris, 1784, cilt III, s. 212-215).

Osmanlı medreselerinde “Felsefe” yapmayı geçtik, canlı bir “teolojik” düşüncenin bile olmaması, “Bilimsel” düşünceye (Keşif-icad) geçişi zorlaştırmıştır. Batıda bilim, dinamik bir felsefi ve teolojik düşünme akabinde-rahminde çiçeklenmiştir. Mitolojik-Menkıbevi (Tasavvuf-Tarikat) düşünmenin egemen olduğu Osmanlı toplumu, -medreseye rağmen- “Teolojik Düşünme” aşamasına dahi geçememiştir. Osmanlı coğrafyasında ilk canlı Türkçe “teolojik” düşünme faaliyeti, İçinde Kabala (Ebced-Cifr), Mistisizm ve Eşariliğin sentezlendiği Said-i Kürdi’nin “Risale-i Nur” külliyatıdır. Türkiye’de –Fetö dâhil- bir sürü dini cemaat, bundan çıkmıştır.

Bu akut/kısır geçmişe rağmen, Türkiye’de üniversiteler nispi olarak gelişme kaydetmiştir. 1950’de Demokrat parti iktidarı başta olmak üzere, 1960 ihtilali, 1972 muhtırası ve 1980 ihtilalinde –YÖK ile- Üniversite boğulmaya çalışılmıştır. “28 Şubat Süreci”ndeki askeri-ideolojik zevzeklik, daha sonra muhafazakâr cenahtaki içerlemeyi ve onun –üniversiteyi de etkileyecek- semptomlarını hazırlamıştır.

İki binler sonrasında Ak Parti iktidarı döneminde hem özel hem de devlet üniversitelerinin sayısı artırılmıştır. Ancak bu kadrolarda “Üniversite” ve “Bilim” kavramları, “Pozitivizm” ve “Devrim” kavramlarının gölgesinde “İlm”in ve “İslam”ın karşıtı bir “güvensizlik” ve buna eşlik eden bir de “hayranlık” imgesine sahiptir. “Prof”luk ünvanı, muhafazakârlarda mit düzeyindendir. Bu unvan, mesleğini icra etmek için değil; siyasete ve bürokrasiye atlamak için “aparat” olarak kullanılır. Klasik dönemdeki bilim adamları ve onların keşif ve icatları ile –iflas etmiş bakkalın veresiye defteri ile övündüğü gibi- övünülür; ancak, “iflas etme”nin üzerine düşünülmez. Cumhuriyetin erken dönemindeki Lise eğitim seviyesinin, bugünkü üniversitelerde olmadığı müsellemdir. Bugün siyasetçiler, bürokratlar ve zenginler, çocuklarını Türkiye’de değil; yurt dışında okutmaktadırlar.

Bu süreçte bir taraftan üniversiteler, Rektör atamaları ve kadrolaşma ile “ele geçirilmeye” çalışılan ” Kale”ler olarak görülürken; diğer taraftan da, büyük üniversiteler bölünmeye ve yeni üniversiteler açılmaya devam edildi. Bu faaliyetleri motive eden üç temel neden vardı: 1- AVM ve TOKİ… motivasyonunda olduğu gibi inşaat rantı. 2- Seçmenlere/şehire öğrenci/müşteri temini. 3- Partililere kadro ve istihdam sağlamak. Kalıbımı basarım ki, bu sürece “ilm”in “İ”si ve “Bilim” in “B”si de hakkıyla eşlik etmemiştir. İlahiyat fakültelerinin sayısının –İmam Hatip liseleri ile birlikte- artırılmasındaki temel motivasyonu, muhafazakâr “seçmen”lerin sayısını artırmaktır. Doğal olarak sayı çoğaltılırken (Enflasyon), kalite de, gerilemeye başlamıştır. İstanbul’da çok katlı oto-parktan bozma, otoban üzerinde… özel-vakıf üniversiteleri açıldı. Buralar, birer “ticarethane” mantığı ile işletilmektedir.

Erzurum’da Atatürk Üniversitesinde bir fakülteye araştırma görevlisi alımı ile ilgili bir olay anlatılmaktadır. Sınavlarda en yüksek puanı aldığı halde; aday, mülakatta elenmektedir. Bir arkadaşı ona Üniversitede “Nurcu” bir fraksiyon olan “Kırkıncı Hoca”nın egemen olduğunu; eğer görev almak istiyorsa, onlarla irtibata geçmesi gerektiğini tavsiye ediyor. Delikanlı da, bu tavsiyeye uyarak sonunda mülakatta kazanıyor. Sonra da şu cümleyi sarf ediyor: “Şimdiye kadar, “birinci” oluyordum; fakat kazanamıyordum; ne zamanki “Kırkıncı” oldum, kazandım.” Bu cümle, her şeyi özetliyor. Oysa Akademi, bilimsel merak ve liyakat üzerine kurulması gereken bir kurumdur; ahbap-çavuş ilişkisi üzerine değil. “Biz, sayıyı artırdık; siz de kaliteyi artırın” demek, ironiktir; zira çok para basarak (enflasyon), paranın değeri korunamaz.

FETÖ ile işbirliği yaptıkları dönemde Türkiye’ nin başarılı kurumlarından biri olan ÖSYM’ nin ne hale geldiğini hepimiz biliyoruz. YÖK’ü kaldırmayı vadeden Ak Partinin, iktidar olduktan sonra bundan vazgeçmesi, ibretamizdir. Rektör seçimlerinin fakültelerden alınıp, Cumhurbaşkanlığının yetkisinde genellikle belli-başlı Tarikat ve Cemaatlere verilmesi, üniversiteye hangi gözle bakıldığının bir işaretidir. Oysa demokratik bir hukuk devletinde Üniversite, Din ve Hukuk kurumları, siyasal erke değil; sadece devlete bağlıdır. Buraları vicdanı hür, irfanı hür, liyakatli ve öz(ü)-gür insanlar deruhte edebilir. İkiye bölünen bir Üniversiteye bir mistiğin adının verilmesi (Hacı Bayram Veli) örneği, bilime mistik gözle bakıldığının kanıtıdır.

Bu dönemde meslek eğitimi, büyük ölçüde ıskalanarak, üniversite eğitiminin pompalanması, sonuç olarak işsizliğin ertelenmesi ve ciddi düzeyde –sektörüne göre- istihdam açığı ve fazlası sorununu doğurmuştur. Uzun süre atanmayı bekleyip; sonra da yurt dışına gitmeyi veya intiharı tercih eden gençlerimizin sayısı, herkesçe malumdur.

Sayı artınca, içerik de kaybolunca, bari para kazanalım diye, yurt dışından (ağırlıklı olarak Afrika) öğrenci alımına başlandı. Son Karabük Üniversitesindeki skandal olaydan sonra, bu öğrenci alımlarının hangi kriterlere göre belirlendiği hakkında ortalıkta ciddi dedikodular dolaşmaktadır.

Üniversitelerin kalitesini ölçen Uluslararası “QS” indeksinde Türk üniversitelerinin derecelerinin/sıralamasının sürekli düşüşte olduğu bilinmektedir. 2024 ölçümlerinde ilk 500 üniversiteye Türkiye’den sadece üç; ilk 1000 üniversite arasına da sadece 10 üniversite girebilmiştir. (https://universityguru.com.te).

SONUÇ

Kavram ve kurum yaratamayan toplumlar, ödünç aldıkları kavram ve kurumların içeriğini boşaltarak kendilerine benzetirler. Birbirine “İcat çıkarma!” direktifi veren; “Doğru söyleyeni, dokuz köyden kovan”; düşünmeye “kara” çalan (“kara kara düşünme!”) bir toplumuz. Eski âlimler: “İlim, iğne ile kuyu kazmaya benzer; sen ona kendini tümü ile vermedikçe; o, sana hiçbir şey vermez” derlerdi. Klasik dönemimizdeki “İlmî” ve modern Batıdaki “Bilimsel” keşif ve teknolojik icatların tarihi, bunu doğruluyor. “Hayrete düşme” olmadan teemmüli düşünme; “Merak etme” olmadan da bilimsel keşif ve icat çıkarılmaz. Biyolojik değil; kültürel genetiğimizde uzun süreden beri ne “Hayret”, ne de “Merak” yeterli olmayınca; “Üniversite” olayı, ülkemizde böyle oynanıyor.

Temsil-ticaret veya Diyanet-tarikat

Evrensel hak dininin özü vicdani duyarlılık (merhamet-adalet) ve Tanrı ile canlı-doğru bir iman ilişkisidir. Yani hasbi ve muhasibi olmaktır. Peygamberler, bu özü tebliğ etmişlerdir. Peygamberlerin ölümünden sonra kutsal kitapta söylenenleri halka açıklamak ve anlatmak için bir “Âlimler” grubu (3/7, 4/162, 26/197, 35/28); bir de mabette (Havra-Kilise) ibadetleri yönetmek için “Din-adamları (Haham-Rahip)” grubu ortaya çıkmıştır. Müminler, politik olarak örgütlenince (Devlet), dini de kurumsal olarak örgütleyip bir din bürokrasisi yaratmışlardır. Bundan sonra din, asli işlevini yerine getirmenin yanında: 1- Politik iradeyi meşrulaştırma; 2- Din adamlarının sömürü aracına dönüşmüştür. Erich Fromm, bu durumu şöyle tasvir eder: “Bütün büyük dinler, bir “din bürokrasisi”nce yönetilen kitlesel kurumlar haline gelir gelmez, özgürlük ilkelerini çiğnemeleri ve saptırmaları, bu dinlerin bir trajedisidir. Dinde örgütlenme ve bu örgütlenmeyi “temsil” eden insanlar (din adamları), bir ölçüde, ailenin, kabilenin ve devletin yerini alırlar. İnsanı özgür bırakmak yerine; tutsak ederler. Artık “Tanrı”ya değil, onun adına konuştuğunu iddia eden topluluğa tapınılmaktadır. Bütün dinlerde bu yaşanmıştır.” (Erich Fromm, Psikanaliz ve Din. Çev: Ş. Alpagut. İst. 1990. S. 82) Resmen (Vahiy yolu ile) görevlendirilmesinin dışında bir insanın, “Tanrı” adına konuşması veya dinsel-ahlaki “Hakikat”i kesin olarak bildiğini iddia etmesi, din açısından dehşetengiz bir şeydir: “Cahil, cesur olur.”

Yahudilikte ortaya çıkan bu durumu, Hz. İsa, Matta İncil’inin 23. Babında 12 paragraflık uzun bir konuşmasında şiddetle eleştirmiştir. Örneğin, birinde şöyle diyor: “Vay halinize ey din adamları (Ferisiler)! İkiyüzlüler! Siz nanenin, anasonun ve kimyonun “öşür”ünü verirsiniz de, Kutsal yasanın daha önemli yönleri olan adalet, merhamet ve sadakati ihmal edersiniz. Oysa öşürü vermeyi ihmal etmeden, asıl bunları yerine getirmeli idiniz. Ey kör kılavuzlar! Sivrisineğin yağını süzer (Ritüel-şekilcilik-İG); Deveyi hamutu ile yutarsınız. Bardağın ve çanağın dışını temizlersiniz; ama bunların içi açgözlülük ve taşkınlıklarla doludur. Sen önce, bardağın ve çanağın içini temizle ki, dıştan da temiz olsunlar”… (Matta. 23. Bab. Ayet: 23-24)

Kur’an da mü’minleri bu konuda uyararak şöyle der: “Ey iman edenler, Haham ve rahiplerin çoğu, insanların mallarını, haksız yere yiyip, onları, Allah’ın yolundan alıkoyuyorlar. Fakat bütün o altın ve gümüşü toplayıp, Allah yolunda harcamayanlar var ya; onlara çetin bir azabı müjdele: Bu altın ve gümüş, cehennemde kızdırılıp onların alınlarına, böğürlerine ve sırtlarına yapıştırılacak ve onlara: “İşte kendiniz için topladığınız hazineler” denecek.” (9/34-35).

Müslüman filozof el-Kindi, dini “temsil” iddiasında bulunup onun ticaretini yapan “din adamları” hakkında şöyle diyor: “ Layık olmadıkları halde hakkı “temsil” iddiasında olsalar da, bunların kıt zekâları, hakikatin ruhunu kavramaktan acizdir. Bilgileri ise, derin düşünce sahiplerini takdir etme; faydası herkese ve onlara da olacak olan, içtihat yapma düzeyinde değildir. Bunların hayvani nefislerinde yer eden haset kiri ve düşünce ufuklarını kaplayan karanlık, hakikatin nurunu görmeyi engellemiştir. Saldırgan ve zalim/zorba durumunda olan bunlar, haksız yere işgal ettikleri kürsüleri korumak için, elde edemedikleri ve uzağında bulundukları insani faziletlere sahip olanları aşağılarlar. Amaçları, riyaset ve din tacirliğidir. Oysa kendileri, dinden yoksundurlar. Çünkü bir şeyin ticaretini yapan, onu satar; sattığı ise, artık kendinde değildir. Kim, din tacirliği yaparsa, onun dini yoktur. Varlığın hakikatinin bilgisini edinenlere karşı çıkan ve onu “küfür” sayanın, dinle bir ilişkisi kalmaması gerekir.” (el-Kindi, Felsefi Risaleler. İst. 2015. s. 151)

Kur’an, vahiy/peygamberlik tarihinde iki büyük devrim yapmıştır: 1- Tabiat kanunlarının yırtılması (harku’l-adet) anlamında “Mucize”yi kaldırıp; onun yerine, bizzat tabiat kanunlarının kendisini mucize olarak ileri sürmek (Ayât). 2- Dindarlık için din adamını ve mabedi “zorunlu” olmaktan çıkarmak: “Yeryüzü mescittir” ve “İslam’da rahbaniyyet (Rahiplik) yoktur.”

Dini örgütlenmelerin ve “Din adamı” sınıfının, din sömürüsü, “Temsil” iddiasından kaynaklanmaktadır. Örgüt veya kişi, kendini ya “Tanrı”nın veya “Hakikat”in temsilcisi olarak görmektedir. Tanrı “Ğayb”; ahlaki hakikat de, yüzeyde değil; derin/dip “fıtrat”ta olunca; “temsil”, fani varlık olan insan için imkânsızdır. Tanrı veya hakikat, sadece bireysel veya intersubjektif bir arayış çabasından (içtihat-cihat) bahsedilebilir. “Kur’an (ahlaki sorumluluk), şayet bir dağa yüklenseydi, Allah/sorumluluk korkusundan paramparça olurdu” (59/21) ifadesi, bunun delilidir.

İslam toplumlarında örgütsel din bürokrasisi, Şiilikte “İmamet/Ayetullah/Mehdilik”; Sünnilikte ise, “Hilafet” ve “Tarikat” kurumlarında ortaya çıkmıştır. Sünnîlikte “Ulema” grubu, örgütsüz olarak, dini hakikatleri, -“temsil” iddiasında bulunmadan- sivil olarak “içtihat” ve “fetva”ları ile ortaya koymaya (Tebliğ) çalışmışlardır. Ulemanın son cümlesi, daima: “Allahu a’lem bi muradihi/Allahu a’lem bissevap= En doğrusunu, Allah bilir.” olmuştur. Eskiden “Medrese”lerde olan bu sorumluluk, bugün “İlahiyat” Fakültelerine intikal etmiştir.

TARİKAT VE DİYANET

Osmanlı imparatorluğunda örgütsel dini bürokrasi, “Şeyhülislamlık” ve “Tarikat”larda ortaya çıkmıştır. Padişahlar, “Şeyhülislamlık” aracılığı ile dini, kendi iktidarlarını meşrulaştırmaya çalışmışlar; Tarikatlar ise, dini hamiyet yanında, bu yapıyı devletten “vakıf” maskesi ile mal-mülk-araziler elde ederek nemalanma ve onun iktidarına ortak olma “aparatı” olarak kullanmışlardır. Tarikatlardaki bürokratlar, -sürüsüne bereket- veli, şeyh, mürşit, gavs, kutup, ricalulgayb, seyyid, şerif, abdal, baba, dede, efendi… olarak isimlendirilir.

Cumhuriyet döneminde Şeyhu’l-İslamlık”, “Hilafet” ve “Tarikat” örgütleri, ilga edildi. Bunların yerine “Diyanet” teşkilatı kuruldu. Bu bürokratik yapı, dini “temsil” kurumu olarak değil; “İbadet Hizmetleri”ni deruhte etmek ve sivil-politik, örgütlü temsil iddialarını “kontrol” etmek için kuruldu. Buradaki bürokratlar (memurlar) Başkan, müftü, vaiz, imam ve müezzindir.

İki binli yıllardan sonra, bu örgütlü yapıya politik iktidarlar, kendini muhafazakâr halk yığınları nezdinde meşrulaştırmak için –kisve giydirerek- bir “Temsil” yetkisi vermeye çalıştı. Temsil iddiasında bulunan “Başkan”ın sarığı, pratikte siyasal iktidarın eteklerine değiyor. Oysa “Âlim”in başı, göğe değer. Din adamlarına muhalif olarak, hiçbir peygamberin özel bir “kisve”si olmamıştır. Bir topluluk içinde oturan peygamberi tanımayan sahabenin sorusunda olduğu gibi: “Hanginiz Muhammed?”

Diyanet, kurmuş olduğu “Vakıf” aracılığı ile ticaret yapmaya başladı. Böylece, özü fedakârlık ve uğrundalığa dayanan din-vakıf, “Diyanet” te ağırlıklı olarak iş bulma/istihdam edilme, ticaret ve siyasal iktidara destek aracına dönüştü. Kamudan kendine ayrılan bütçe karşılığında, bu örgütsel yapının, “hizmet” olarak topluma ne verdiğini, ciddi bir şekilde muhasebe etmesi lazımdır. Alimallah, yoksa -Allah’ın yukarda tehdit ettiği gibi-, karınlarına ateş doldurmuş olurlar. Örneğin: “İsraf “hakkında hutbeler okutan Diyanet İşleri Başkanının, yerli arabamız “Togg”un açılışında dua okuyup; -bugünkü ekonomik koşullarda ve kamuda “tasarruf”tan bahsedildiği bir dönemde- makam aracı olarak 15 milyonluk “Audi”ye binmesi, ibretamizdir.

Cumhuriyetin erken döneminde dini hamiyet için kurulmuş “Cemaat”ler ve 1950’den sonra tekrar zuhur eden “Tarikat” lar da, artık, dini hamiyetten ziyade; temsil aracılığı ile ticaret ve siyaset yapıyorlar. Bir toplumda vicdan dumura uğrayınca, iman da, canlı-dinamik bir “ilişki “olmaktan çıkıp; cepte ölü itikat/inanç (Amentü) haline gelmiş ise;-ibadetler ile dini ifa edip-; ötesinde, yapılacaklar da bundan ibarettir.

SONUÇ

Toplum olarak vicdan diriltmeye ve iman tazelemeye ihtiyacımız var. Diğer türlü, sofuluk-dindarlık adı altında –şu anda olduğu gibi- şeytanın maskarası olmaktan kurtulamayız. “Kötülüğünün farkında olanın imanı, bizi aşar; arşa değer.” (Cüneyt-Kızıl Goncalar). “Kökü sallanan ağacın, dalı iflah olmaz. (Sâdi Efendi- Kızıl Goncalar), “Ahlak yolu dardır; tetik bas, önü yardır.” (Z. Gökalp)

“Tanrı Öldü”, Allah Ne Yapıyor?

Tanrı’nın Ölümü

Nietzsche’nin “Tanrı öldü” sözüne, onun ateist kininin bir ifadesi olduğu sanılarak, “Nietzsche öldü”. Tanrı” naziresi ile karşı çıkılmaya çalışılır. Oysa Heidegger’in ifade ettiği gibi bu yargı: “Batı tarihinin, iki bin yıldır süregelen yazgısını ifade eder… Nihilizm, Nietzsche’nin bildiği, geçen (19’uncu) yüzyılda egemen olan, şimdiki (20’nci) yüzyılı da belirleyen, tarihsel bir (düşünce) akımının adlarından biridir. Nietzsche, bu akımın yorumunu, kısa bir cümlede özetledi: “Tanrı öldü.” (M. Heidegger, Nietzsche’nin “Tanrı Öldü” Sözü, Çev: Levent Özşar, Bursa, 2001, s 14.) Batı tarihinde Kilise’nin açtığı parantezde işledikleri cinayetlere bir isyan olarak, yine Batı insanının istiğna ve istikbârının bir sonucu olarak Tanrı’nın öldürülmesi; ruhun, vicdanın, kalbin, dinin, merhametin ve adaletin ölümüdür. Ölen “Tanrı”nın Kilise’nin yarattığı Tanrı imgesi olduğunda kuşku yoktur.

Nietzsche, Şen Bilim adlı kitabının “Kaçık Adam” adlı bölümünde bu olayı şöyle tasvir eder: “Kaçık adam, onların (pazar yerinde toplananlar) arasına dalıp, bakışları ile onları delip geçerek: ‘Tanrı nerede?’ diye sorar, ‘şunu da söyleyeceğim, onu, biz öldürdük; sizlerle ben! Hepimiz, onun katiliyiz. Ama bunu nasıl yaptık? Denizi kim içebilir? Bütün ufku silmemiz için, bize bu süngeri kim verdi? Güneşin zincirlerinden koparırken ne yaptık biz yeryüzüne (dünyaya). Nereye gidiyor şimdi dünya? Biz, nereye gidiyoruz? Bütün güneşlerden uzağa mı? Sürekli boş yere, geriye, öne, yana, bütün yönlere atılıp durmuyor muyuz? Üst-alt kaldı mı? Sanki sonsuz bir hiçte yolumuzu yitirmiyor muyuz? Boş uzayın soluğunu ensemizde hissetmiyor muyuz? Hava giderek soğumuyor mu? Giderek daha çok karanlık ve gece gelmiyor mu? Öğleden önce fenerler yakmamız gerekmiyor mu? Tanrı’yı gömen mezar kazıcıların yaygarasından başka bir ses duymuyor muyuz? Tanrı’nın çürümesinden başka koku duymuyor muyuz? Tanrı, çok çürüdü. Tanrı öldü! Tanrı öldü! Tanrı öldü! Tanrı öldü gitti! Onu öldüren de biziz! Bütün katillerin katili olan biz, nasıl avunacağız? Dünyayı şimdiye kadar elinde tutan, en kutsal, en güçlü olan, bizim bıçaklarımızla kana bulandı. Bizden bu kanı kim temizleyecek? Hangi suyla temizleyeceğiz kendimizi? Nasıl bir kefaret töreni düzenlesek? Hangi kutsal oyunu (dansı) oynasak? Bu eylemin çapı bizim için fazla büyük değil mi? Bu eylemi, biz gerçekleştirdiğimiz için; bizim, Tanrı olmamız gerekmiyor mu? Tarihte bundan büyük bir eylem/olay olmadı… Bu tekinsiz olagelme daha yolda. Yolculuğunu sürdürüyor. Bu haber, henüz insanların kulağına ulaşmadı. Şimşek ve gök gürültüsü de gerçekleştikten sonra görülür-duyulur…’” (Heidegger, a.g.e., 16-17.)

Batı’nın Aydınlanma, Rönesans, Reform, Endüstri Devrimi, Fransız İhtilali ile girdiği bu süreç, insanlığa fatura olarak dünyanın büyük bölümünün kolonileştirilmesi/Emperyalizm, İki dünya savaşı, Faşizm, Komünizm ve Kapitalizm ve (en son “Gazze” dâhil) katliamlar olarak ödetildi.

Allah Ne Yapıyor?

Kur’an’ın “Sünnetullah” ve “Esmau’l-Hüsna” kavramları ile tasvir ettiği “Allah” imgesi, İslam düşünce tarihinde başlıca dört farklı şekilde ortaya konmuştur: Mu’tezile-Matüridi, Eş’ari, Felsefi ve Tasavvufi. Bu imgelerin ontolojik- ahlaki içerikleri özetle şöyledir:

a) Mu’tezili-Matüridi Tasavvur: Mu’tezile, Allah tasavvurunu “Adalet”; Matüridilik, “Hikmet” kavramları ile kristalleştirmiştir. Her ikisi de Kur’an’a uygundur. İnsana irade özgürlüğü verilmiştir ve Allah, insanlarla canlı ve ahlaki ilişki halindedir: “Kör, Allah’a nasıl bakarsa; Allah da köre öyle bakar.” Ahlaki iyi ve kötüyü (Husn-Kubuh) insan aklı bilebilir. Peygamber gelmese de, insan yaptıklarından sorumludur. Peygamberlik, Allah’ın rahmeti ve lütfudur. Her iki ekol de mevcut ortamda yaygın olan dogmatizm, taklit, kör inanç/batıl itikat tehlikelerine karşı “İman” mevzusunda akla ve bilgiye aşırı vurgu yapmaları, imanın içerdiği duygusal değerlilik yaşantıları olan haşyet, huşu, saygı, korku, sevgi, umut, takva, kaygı ve güven unsurlarını zayıflatmış ve onu salt bir inanca (tasdik) indirgemiştir.

b) Eş’ari Tasavvur: Allah Kadir-i mutlak, Mürid-i mutlak ve Âlim-i mutlaktır. “Hikmetinden sual olunmaz”dır: “Kadercilik”. Bu ekol, müşriklere yapılan “Allah’ı gereği gibi takdir edemediler” (6/91, 22/74, 39/67) ve Yahudilere yapılan: “Eğer inanıyorsanız, imanınınız size ne kötü şeyi emrediyor” (2/93) ithamlarını hak eder. İnsanın yaptığı ahlaki kötülükleri “Kadercilik” ihtimamı, sözde saygısı ile Allah’a yüklemeleri ile de: “Allah’a iftira edenlerden daha zalim kim olabilir?” (61/7, 29/68) tekdirine muhatap olurlar.

c) Felsefi Tasavvur: Başta Farabi-İbni Sina ve İbni Rüşt olmak üzere, “Meşşai” İslam filozofları Platon ve Aristo’dan etkilenerek Allah’ı “Zorunlu Varlık (Vacibu’l-Vücut)” kavramı ile “Onto-Teoloji” olarak tasavvur ettiler: Platon’un en mükemmel “İde”si ve Aristo’nun “Cevher” (İlk Neden) kavramlarının yansıması. Varlığın kendisinden zorunlu olarak “Sudur (Taşma)” ettiği; “yoktan yaratma”nın mantıken imkânsız olduğu “mükemmel-mutlak” varlık. İslam filozofları, Derrida’nın “Huzur Metafiziği” dediği, -Tanrı dâhil- her şeyi huzura getirme, el-altına alma; Levinas’ın, “bambaşka (Münezzeh)” olandan dehşete düşerek, her şeyi, aynileştirme, ontolojileştirme (Ontolojik Emperyalizm) çabası içinde olan Yunan Felsefesi tarafından ayartılmışlardır. Pascal’ın dediği gibi: “İbrahim’in Tanrısı, İshak’ın Tanrısı, Yakub’un Tanrısı… filozofların ve teologların Tanrısı değildir.” (Martin Buber. Tanrı Tutulması, Çev: A. Tüzer, Ank., 2009, s 85.)

d) Tasavvufi Tasavvur: Felsefi temeli “İşrak Felsefesi”inde olduğu gibi (Nuru’l-Envar=Nurların Nuru), “Varlığın Birliği”ne (Vadet-i Vücut) dayanan ve Hint, Çin, İran ve Yeni Plantonculukta kristalleşen bu tasavvur, ne kadar İslamileştirilse de, buraların kirini, mayasını, pasını, kokusunu, bulaşığını taşır. Bu tasavvurların ahlaki bir karakteri, kişiliği (Huve), kimliği, benliği, kendiliği, zatiyyeti olan “Allah” ile bir ilişkisi yoktur. Kur’an’da yoğunlukla Ahiret’e ertelenmiş Merhamet (Rahîm-Afuvv, Ğafur) sıfatının, Dünyaya-insanlığa taşınarak iman-küfür, adalet-zulüm, hak-batıl, tayyip-habis… ahlaki ikilemlerini eriten/yutan, “merhametinden maraz doğan” ve “Gel, gel; yine de gel; Müşrik olsan da gel; Mecusi olsan da gel; tövbeni bin kez bozmuş olsan da gel, ne olursan ol, yine de gel” (Mevlana) diyen Tanrı tasavvurunun, kâfir ve zalimlere karşı Adil, Kahhar, Cabbar, Zu-İntikam… olan Kur’an’ın Allah’ı ile de bir ilişkisi yoktur.

Müslümanların Bugünkü “İlişki” Durumu

Yukardaki tasavvurlardan tarihsel olarak en etkin olan Eş’ariliğinki idi. İslam dünyasında bugün bu tasavvurların bir karışımı hâlâ salt “Tasavvur” olarak duruyor; “Hayy-Kayyum” Diri-İş başında olarak değil. Mu’tezili ve Matüridi tasavvur -ülkemizde olduğu gibi- birçok yerde Eş’ari tasavvurun yerine ikame edilmeye çalışılıyor. Benim görebildiğim kadarı ile temel sorun, ta baştan beri -Kelam âlimlerinin uğraştığı- Kur’an’a uygun doğru bir tasavvur oluşturmaktan daha önemlisi, Allah-İnsan “İlişki”si sorunudur. “İman” doğru anlaşılmadığı için, “İtikat/Tasdik/İnanç” Mürcie tarafından, -Hariciliğin ve Mu’tezilenin, ameli, imana katan iman tanımlarına tepki olarak- geçerli-doğru iman kabul edildi ve “Müslüman/Mümin” kimlik için yeterli görüldü. Bu görüş de zamanla “Ehl-i Sünnet” oldu. Oysa iman -amel, imanın “parçası” olmasa da-; salt bir zihin fiili (marifetullah, bilgi, tasdik, inanç, itikat) değil; bir kalp fiilidir. Yani haşyet, huşu, şükran, saygı, korku, sevgi, güven, umut, takva, kaygı ilişkisidir. Artar, eksilir, tavan yapar, yok olur. İnanç/itikat (akide-amentü) hafızada/cepte durur; ancak amel/ahlak yaratmaz. Oysa iman, amel-ahlak doğurur: “Küpün içinde ne varsa; dışına o sızar”, “Ateş olmayan yerden duman çıkmaz”.  Şu ayetler, bu durumu net bir şekilde ortaya koyar: “İman edenlerin, Allah’ı anmaktan dolayı kalplerinin saygı ile ürperme zamanı hâlâ gelmedi mi? Onlar, daha önce kendilerine kitap verilenler (Yahudi ve Hristiyanlar) gibi olmasınlar. Zira onlar, kendilerine kitap verildikten sonra uzun zaman geçince, kalpleri katılaştı ve çoğu da günahkâr/fasık kimselerdir” (57/16). “Bedeviler: ‘iman ettik’ dediler; de ki: İman etmediniz; ‘Tasdik ettik/teslim olduk/boyun eğdik’ deyin. İman, henüz kalplerinize girmedi… İman edenler ancak, … imanlarından şüpheye düşmeyen ve malları ile canları ile Allah yolunda cihat edenlerdir.” (49/14-15). Aradan 1.400 sene geçtiği için, bugünün Müslümanları da, o günün Müşrikleri, Yahudileri ve Hristiyanları gibi değil mi?

Sonuç

Vahiy, Allah’ın insan vicdanına seslendiği; insanın dinlemesi ve düşünmesi gereken en doğru sözdür. Bugün “Müslüman” olduğunu söyleyenlerin ilk yapması gereken şey, bu söze itibar ederek, ihtimam göstererek vicdanlarını diriltmek, inançlarını/tasavvurlarını ‘tashih’ etmek ve iman etmektir. İman, tasavvuru tashih edilmiş bir “Allah” tasavvuru ile “Ezeli Misak”ı (7/172) yenilemektir. Gerisi (ahlak) kendiliğinden gelir.

Genelde insanlık, özelde ise İslam toplumları, büyük ölçüde imanı kaybetmiştir. İnsanlık bir “Akıl Tutulması” (Max Horkheimer) ve bir “Tanrı Tutulması” (Martin Buber) ile karşı karşıyadır: “Bu mecazla (Tanrı Tutulması) biz şu müthiş varsayımı ortaya koyuyoruz: Nasıl cismani gözümüzle Güneş’e bakıyorsak, “Ruh/Kalp Gözü”müzle de Tanrı’ya bakabiliriz; nasıl (Güneş tutulmasında) yeryüzü ile Güneş’in arasına tutulma esnasında bir şey (Ay) giriyorsa; kendi varlığımızla Tanrı’nın arasına bir şey (insanın istiğnası-İG) girmektedir. Tanrı ışığının tutulması, asla bir sönüş değildir. Yarın dahi araya giren şey (eğer istenirse-İG) ortadan kalkabilir.” (M.Buber, Tanrı Tutulması, s.153.)

Türkiye’nin Temel Sorunu: Akıl Fukaralığı ve Vicdansızlık

Kiliseye başkaldırı olarak Aydınlanma-Rönesans ve Endüstri-Teknoloji Devrimi, Avrupa’nın insani-toplumsal ilişkilerini, iktisadi üretim tarzını-ilişkilerini ve siyasal yapısını toptan değiştirdi. Ulus-devletler, vatandaşlarına düşünme ve mesleki beceri eğitimi (bildung) verdi. Osmanlı İmparatorluğu, geleneksel tarım-hayvancılık iktisadi yapısı ve Skolastik düşünce tarzı ile bu değişime ayak uyduramayarak çöktü.

Türkiye Cumhuriyeti, Batıcı aydın ve bürokratlar tarafından Batı’yı taklit etmek üzerine kuruldu. İçeriğinden bağımsız olarak, “taklit/ezber” itiyadı hayli güçlü olduğu için Batı, “örnek” değil, “ölçü” olarak alındı ve farklı bir taklit başladı. Bu taklit çabası, toplumun belli bir kesimini, belli bir oranda etkiledi; ancak toplumsal, kültürel, iktisadi ve siyasal ilişkilerde yaratıcı bir yenilenme oluşturulamadı. Atatürk’ün, “mürşit” -değiştirme, yenileme- hedefi (“Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir”) gerçekleştirilemedi. Eğitimde ve üniversitelerde yaratıcı düşünme eğitimi, yani felsefi düşünme, sosyal bilimler, icat çıkarma, eleştirme, müzakere-münazara yapma yerine; Batı’da üretilen felsefe ve bilimsel bilgiler yeni kuşaklara ezberletildi. “Bilim” adına teorilerin, ekollerin/okulların “sponsorluk”u yapıldı (Pozitivizm). Organik ve özgün/özgür bir kendilik/kimlik yaratılamadı.

Eğitim -meslek becerisi kazandırmanın ötesinde- insanın “insan” olma, yani yaratıcı ve ahlaki-estetik kapasitesi/potansiyellerini açığa çıkarma/aktüelleştirme yeteneğini ona kazandırmak ise; Cumhuriyet, bunu yeteri düzeyde başaramadı. Yeni nesillerde merak ve hayret duyguları uyandıramadı. Kültürel kodların, yaklaşık bin seneden beri tekrar ve taklide (skolastik) dayanması, doğal olarak bu sonucu doğurdu.

Muhafazakâr halk yığınları ve aydınları ise mevcut kimliklerinin sembolik koruna/közüne dokunulduğu gerekçesi ile (Hilafet-Şeriat ve Tarikatın ilgası) içe kapanarak, içerleyerek, dudakları uçuklayarak kendilerini/kimliklerini koruma telaşına düştüler. Onlar da “eğitime” (bildung) itibar etmediler. Çöküşün nedenlerini asla merak etmediler.

Düşünmenin Önündeki Engeller

Düşünme, akıl yürütme (tümevarım-tümdengelim, gözlem), yani mantıklı olma, mevzusuna göre değişen, öğrenilen, öğretilen bir husustur. İnsanlar genellikle içgüdülerine, alışkanlıklarına, geleneklerine, hafızasına (ezber) göre yaşamaya meyyaldirler. “Her şeyin başı eğitim” mottosu, doğrudur. Ancak bu eğitim, yukarıda tanımladığımız anlamda “insan olma” eğitimidir; yoksa insanları bir ideolojiye, mezhebe, dogmaya, doktrine göre kalıplama/şekillendirme, sürüleştirme (toplum mühendisliği) faaliyeti değildir. Onları özgürleştirmektir. Onlara merak etme, hayrete düşme, iradeli olma, gerekçeli tercih yapma, eleştirme, itiraz etme kapasitesi kazandırmaktır. Düşünme şeytanlık, kurnazlık, hilebazlık değildir. Gel ki onlar da düşünmedir; ancak düşünmeyi “kötü”ye kullanmaktır.

Vicdanı Diriltmenin Önündeki Engeller

Vicdan, ruhun bir yordamıdır. Tanrı tarafından insanda yaratılan ahlak kapasitesidir. Dindar-ahlaklı olma, onunla başarılır. Beş duyu verileri, akıl yürütme, duygulanım/hissetme ve sezmenin toplamıdır. Bal, temiz su, katıksız süt ve inci tanesine benzer. Sürekli teyakkuzda ve tetikte olma, uykusuz olma, kül yutmama becerisidir. Kur’an’da fuad-kalb-i selim, basiret, ruh, şe/a/hid olarak isimlendirilir. Tefekkür, taakkul, tezekkür, tafakkuh, tedebbür, taabbur, teemmül, nazar ve rey, vicdanın asli işi (yaratıcı yorum) olarak her mümine/Müslüman’a farz-ı ayn’dır (zorunlu). Vicdan sayesinde Allah’a iman etme başarılır ve ondan dua ile yardım talep edilirse; hakkı/ahlaki doğruyu bulma imkânı artar. Emareleri, yerine ve kişisine göre –karakter ve amel/eylem olarak- merhamet, utanma, sadakat, vefa, adalet, cömertlik, tevazu, minnettarlık/şükran, fedakârlık, kadirşinaslık, hakkaniyet ve hukuktur. Karşıtı ise kindarlık, kıskançlık, kibir, gurur/aldanma, istiğna, haset, fesat, fitne, cimrilik, nankörlük, tuğyan vesairedir. Düşünmeyi engelleyen hususlar, kendiliğinden vicdanın diri kalmasını da engeller. Gelenek, toplum, tarih ve insanın içgüdüleri (ego), vicdanı dumura uğratabilir.

Türkiye’nin Durumu

Düşünmenin ve vicdanın yaratıcı, yapıcı ve ameli/edimsel/fiili sonuçları açısından iyi bir yerde olmadığımız açıktır. Seküler-çağdaşçılarımızda öldükten sonra namı yürüyecek bir onur, başarı, kahramanlık utkusu/uğrundalığı zayıf olduğu gibi; muhafazakârlarımızda da “Gök kubbede hoş bir seda bırakmak”, “Hayırla yâd edilmek”, “Allah rızasını kazanmak” ve “cennete kavuşmak” beklentisi (uğrundalığı) zayıftır. Çünkü halkımız genellikle “inançlı”dır; fakat imanı ve idrâki zayıftır. Her iki cenah da, tecil edilmiş, veresiye bir “uğrundalık” değil; acil, şimdi ve burada olan bir “içinlik/cennet” peşindeler. Sekülerlerimiz, Alman düşünür Heidegger’in umduğu gibi, “ölüme-doğru varlık” olmanın bilinci ile “otantik” bir ahlaki moda geçemedikleri gibi; Fransız düşünür Alain Badiou’nun umduğu gibi, devrimci politik bir “olay” çıkarma, aşka düşme ve sanat-bilim yaratmanın (düşünmenin/felsefe yapmanın koşulları) peşine de düşmüyorlar. Tersine, ölümün, mutlak bilinmezliğe (Agnostisizm) karışmanın kapısı olması, akıl tarafından bilince mıhlandığı için onları, hayatı -ne pahasına olursa olsun- “dolu dolu yaşama”nın peşine takıyor. Böyle bir yaşam için gereken “kaynaklar”  yeryüzünde sınırlı olunca da karşı karşıya kalınan durum: “Ya ben ya sen” veya halkımızın ifadesi ile: “Altta kalanın canı çıksın”dır: Politik ve ekonomik alanlarda kötülüğün göbeği.

Türkiye’de “düşüncesizlik” hem üniversite-eğitim hem de halk düzleminde yoğun olarak ortaya çıktığı gibi; “vicdansızlık” da hem halkın kendi arasındaki ilişkilerde hem de halk ile devlet, devlet ile halk arasındaki ilişkilerde yoğun olarak ortaya çıkıyor. İkincisinin, teolojik-politik arka planı şöyle işliyor: Müslüman toplumlarda “devlet” katında “iktidar”, ilahi kökenli/kutsal (hilafet); “Beytu’l-Mal/Hazine” de -ağırlıklı olarak- “ganimet” kökenli olduğu için yöneticilere sınırsız tasarruf hakkı, halka da hırsızlık yapma hakkı doğmuş oluyor. Nitekim Muaviye, halka şöyle hitap etmişti: “Arz/Arazi Allah’ın, ben de Allah’ın Halifesiyim. Kendime ne almışsam, bana aittir; size de ne bırakmışsam, lütfumdandır.” (Belazûri, Ensabu’l-Eşraf. Beyrut. 1996. Cilt:5, s 27). Çünkü devlet malı, “herkesin” değil, “hiç kimsenin”, yani sahipsizdir (“Allahlık”). “Devlet malı deniz; yemeyen domuz” sözü, buradan çıkıyor. Bundan dolayı: “Hay’dan gelen, Hu’ya gider.” Buradaki  “Hay” da, “Hu” da, aslında Allah’tır: Kutsal görünümlü kurnazlık-sahtekârlık ekonomisi. Hoşafın “yağ”ı kesilince (“ganimet” elde etme bitince), fütuhat, Türkiye’de devlet malına yöneldi. Yaratıcı-icat çıkarıcı/inovasyon, üretim, endüstri, ticaret, alın teri, emek olmayınca; olacak, budur.

Oysa modern “devlet”, Avrupa’da Burjuva Devrimi’nden sonra: “Toplum Sözleşmesi”, “Vergi Hakkı” ve “Hukuk Devleti” olarak doğdu. Yani iktidar, halkın temsili olarak; devlet malı (hazine) da “herkesin malı” olarak vazedildi. Muhalefete ise iktidarı denetleme yetkisi verildi.

Türkiye’de siyaseti, kurucu başlangıçtan 1950’ye kadar ve ondan sonrası olmak üzere iki aşamalı olarak değerlendirmek gerekir. Birinci aşamada, “devrimci” bir heyecan mevcut iken; ikinci aşamanın ilk evresinde siyaset, devleti kurum ve kuralları (anayasa-hukuk) ile yönetmek iken; son aşamasında genellikle “parti” olarak örgütlenen bir zümrenin, bölgenin, etnik-dinsel ideolojik grubun, devletin -kamunun değil- kaynaklarını, “kitabına (kanun) uydurarak” kendi uhdesine geçirme faaliyeti olarak icra ediliyor. Bu faaliyetin illegal olanına ise “mafya” denir. Güçlü bir mafyöz yanımızın olduğunu herkes bilir.

Türkiye’de iktidara gelenler, devlet kaynaklarını, belediyelerde “hizmet satın alma”; bakanlıklarda “ihale verme”; bürokraside “sosyal tesis” yapma, “rüşvet” alma, “aracılık” yapma (‘Şık şık eden, nalçadır; işi bitiren, akçedir’, ‘Varsa pulun, olurum kulun; yoksa pulun, kapıdır yolun’), birkaç yerden maaş alma, astronomik maaşlar takdir etme; tarikatlarda “vakıf kurma”; vatandaş seviyesinde ise “gecekondu-kentsel dönüşüm” ve “sosyal yardım”  gibi hinlikler üzerinden gerçekleşiyor. Yani “Alan razı veren razı”, “Al gülüm, ver gülüm”. Halkımız, bu düzeni: “Çalıyorlar; ama çalışıyorlar (‘Bal tutan parmağını yalar’, ‘Harmana koşulan öküzün önünden alaf esirgenmez’)” şeklinde özümsemiş ve özetlemiştir. Son seçimlerin sonucu ise: “Çalıyorlar ama bizimle paylaşmıyorlar” tepkisiydi. Halkımız -genellikle- büyük hırsızlığa karşı değildir, küçük hırsızlığa ve kendisi ile paylaşılmamasına karşıdır.

Sonuç

Ahlaki bağlamda yöneten ile yönetilen arasındaki ilişki diyalektiktir. Metafizik düzlemde de öyledir: “Kör, Allah’a nasıl bakarsa; Allah da köre öyle bakar. Tanrı-insan ilişkisinde “Keyd-Mekr=Tuzak kurma” ilişkisi de böyledir. Siyasal düzlemde ise: “Siz, kendinizde olanı (ahlak-ahlaksızlık) değiştirmedikçe; Allah da sizin durumunuzu değiştirmez” (13/11). “Siz, nasıl iseniz; öyle yönetilirsiniz” (Hadis). “Tencere yuvarlanır, kapağını bulur”, “Kel başa, şimşir tarak”. Hâsılı, bireysel düzlemde düşünmeyi/akıl yürütmeyi ve vicdanı diri tutmayı başaramadığımız sürece, kurtuluş yoktur. Vicdan ölmüş/çürümüş ise; söz söylenemez; ancak dır-dır/gevezelik edilir; söz tutulmaz ve söylenen söze kulak asılmaz-dinlenmez; kulağa küpe yapılmaz; söz yaralamaz, savaş başlatmaz, savaş kesmez, “sözleşme (hukuk)” olmaz…

Karadeniz’in Güç Taşması: ‘Bize Her Yer Trabzon’

Karadenizli olup, etnik kökenini önemseyen-unutmayan veya önemsemeyen; “İnsan”, “Vatandaş”, “Mü’min” olmayı, köken saplantısından daha önemli olarak görüp; ülke, devlet ve ayrım yapmadan toplum için canla-başla çalışan sayısız insanımız var. Hocalarım (Rizeli) Hüseyin Atay ve M. Said Yazıcıoğlu (Trabzonlu) ve kardeşi rahmetli Vali Recep Yazıcıoğlu, benim tanıdıklarımdan bir-ikisidir.

Aşağıda yapacağım analiz, “bir kısım” Karadenizlileri kapsamaktadır. Yazıdan –el çabukluğu ve kurnazlık ile- birileri bir “Türk ırkçılığı” veya bir bölgenin aşağılanması ithamını çıkarmaya kalkışmasın. İddia, tam tersidir: Bir bölgenin bir kısmı, Türkiye’nin gerisini aşağılamaktadır. İddialar, bir gözleme-yoruma dayanmaktadır. Söylediklerimde hilafı-ı hakikat varsa, isteyen çıksın eleştirsin, gerekçeli olarak reddetsin.
Karadeniz Bölgesi, coğrafi ve etnik kökeni ile kendine has özellikleri olan bir bölgemizdir. Artvin, Rize, Trabzon, Giresun, Ordu ve Samsun illerini kapsar. Samsundan batısı, “Karadeniz” diye anılmaz, çağrılmaz. Artvin- Rize-Trabzon, “Öz-Karadeniz” olarak diğer illerden ayrılır. Bu ayrımı belirleyen temel husus, “Öz-Karadeniz”in Gürcü (Artvin)-Laz (Rize)-Pontus-Rum (Trabzon) etnik kökenlilerin, diğer illerden daha fazla olmasıdır. Coğrafya da, “Öz-Karadeniz”de denize daha diktir ve çay bitkisi gelinceye kadar, Tarım, imkânsızdı. Diğer illerde (Giresun-Ordu-Samsun) etnik olarak “Türk” kökenlilerin sayısı, diğerlerine eşit gibidir. Öz-Karadenizliler için “hîn- i hacette” ikinci sırada yer alırlar. Öz-Karadenizliler, -Sayın Erdoğan’ın deyimi ile- kendilerini: “Bizim Uşaklar” diye çağırırlar.

Yetmişli yıllarda Rizeliler yaylacılık, fırıncılık, balıkçılık; Trabzonlular müteahhitlik ve ticaret ile uğraşırlardı. Rize ve Of’ta “meslek” olarak Din-adamı (Ofli Hoca-Cübbeli Ahmet) yetiştiren bir Medrese geleneği de mevcuttu. Pontus-Rum döneminde de –aynı saikler ile- buralarda Papaz yetiştiriyordu. Ayrıca bölgede gizli olarak sürdürülen “El Yapımı” silah (Tabanca) imalatı, bugünkü “İHA” ve “SİHA” ların ve bir ölçüde Savunma Sanayisinin gelişmesinde bu bölge insanının “silah merakı”nın belli bir katkısı, inkâr olunamaz.

Ellilerden itibaren Karadeniz bölgesinden Türkiye’nin her yerine ve özellikle İstanbul’a ilk göçün olduğu malumdur. İstanbul’a göç, Karadenizlileri ticarette ve inşaatta (müteahhitlik-emlak) söz sahibi yaptı ve paraya ulaştırdı. Bu sayede, R. T. Erdoğan, doksanlı yıllarda İstanbul Belediyesine Başkan seçilebildi. Mesut Yılmaz’ın, aynı dönemlerde merkezi siyasette etkin olması da tesadüf değildir. İstanbul’da şu anki muhalefetin Belediye Başkanının (E. İmamoğlu) da Trabzonlu olması, İstanbul’daki “Karadeniz” gücünü ortaya koyar. Türkler İstanbul’u Yunanlılardan fethetti; Karadenizliler de, İstanbullulardan. “Kanal İstanbul” ise, İstanbu’lu Araplara pazarlama projesiydi. N. F. Kısakürek’in bir zamanlar Devrimcilerin (Balkanların/Suyun o tarafı) hegemonyası karşısında Anadolu insanının (asker/çeri-manav-çiftçi) durumunu ifade etmek için söylediği :“Öz vatanında garipsin; öz vatanın da parya” dizeleri, bugün “Öz-Karadenizliler” karşısında etnik olarak “Türk”lerin politik-ekonomik konumunu tasvir eder gibidir: “Adı bizim; tadı sizin” . Karadenizliler, bu duruma: “Kıskanma, ne olur; çalış, senin de olur.” diyeceklerdir; ancak, kazın ayağı, öyle değil. Çalışma veya ehliyet/liyakat ile olmuyor; “hem-bölge/hem-şehri” dayanışması ve “mülakat”la oluyor.

Son yirmi yılda Metropollerde ve sahillerde yabancılara emlak satışının ve Güney ve Doğu sınırlarından –makul gerekçesi olmayan- Göçmen/Mülteci kabulünün(sayıları çoktan 10 milyonu geçti) anlamı nedir? “Vatandaşlık” satmada (Bir zamanlar 250 bin dolardı; sonradan 400 bin dolara çıkardılar) ve dağıtmadaki bu cömertlik nereden geliyor? Ayrıca “Para” uğruna, şehit kanları ile sulanmış “Vatan Toprağı” satılır mı?

Anadolu insanının binlerce yıllık tecrübesinin sonucunda edindiği: “Toprak satılmaz” akide ilkesidir. Aç yatmak, toprak satmaktan daha haysiyetli değil mi? Hani: “Toprak, eğer uğruna ölen varsa; “Vatan”dı? Anadolu, yoksa kasti olarak “Türk Yurdu” olmaktan çıkarılmak mı isteniyor? Yeni hazırlanacak Anayasa taslağında “Türk” isminin çıkarılmak istenmesi, neyin nesi? İngiliz muhibbi Fesli Kadir, Şevki Yılmaz, Mustafa Armağan, İsmail Kahraman… gibi isimlerin Ata TÜRK karşıtlıklarının temelinde 1925 de Şapka kanununa isyan sonucu Hamidiye Kruvazörünün, Rize’yi bombalaması, Trabzon mebusları Ali Şükrü ve Topal Osman olaylarının rövanşı mı var? Bu “Ümmet-İnanç Toplumu” oluşturma politikasının-projesinin arkasında ABD ve İngiltere’nin hazırlamış olduğu “BOP” bağlamında teşvik ve desteklerinin rolü nedir?
Coğrafyanın sertliği (deniz-dağ), bölge insanının karakterine de yansımıştır: Sert mizaç ve gözünü budaktan sakınmama; doğal olarak çalışkanlık, ekmeğini taştan çıkarma ve biraz da mafyalık (Laz İsmail). Bu çelik çekirdek (”Gürcü-Laz-Rum”) ortak paydasında kendini bölgesel bir dayanışmanın içinde buldu: “Karadenizlilik”. Osmanlı döneminde üçü de “Müslüman”laşarak oluşan bu ortaklık; Türkiye Cumhuriyeti döneminde “vatandaşlık” anlamında nominal “Türk”lüğü de rahatça benimsedi; ses çıkarmadı. Kürtlerin bir kısmında olduğu gibi, bir itirazda bulunmadılar ve “Bölücülüğe” de iltifat etmediler; köklerini unutmadılar; daha ziyade “İş” lerine baktılar ve işlerini yürüttüler.

İki binli yılların başında kurulan AK Parti, patronajını(finansman) büyük ölçüde Karadenizlilerin oluşturduğu bir “koalisyon”du. Partide, Bürokraside ve Belediyelerde giderek Karadenizlilerin sayıları arttı. Hatta bir dönem kabinede dokuz tane “Gürcü” kökenli Bakan vardı. Karadenizliler, Ak Parti tarafından her şehirde ve ilçede Belediye Başkan veya milletvekili adayı yapılabilmektedir. Ak Parti, İslam/din vurgusu ile “Gayri Türk”lerden destek alırken; -zayıflamasına paralel olarak- “Milliyetçilik” vurgusu ile de (Cumhur İttifakı), taşrada “Türk”lerden destek almaktadır.

Parti, Merkez-Sağın iki binli yılların başında çökmesi ile R.T. Erdoğan tarafından, “Krizi Fırsata Çevirmek” ve “Kazan-Kazan (Win-Win)” formüllerine göre kurulmuş; hemen herkes nezdinde pür-pozitif birer kavram ve değer olan Din/İslam ve Demokrasinin, daha ziyade sos-süs yapıldığı (”Muhafazakâr Demokrat”); derininde/dibinde ise, “Anonim Şirket” ruhlu siyasal bir yapıdır. Partinin kuruluş çatısını-ruhunu ve temel motivasyonunu, burada “ibadet” saiki ile siyaset yapan bazı zevatın niyeti ile karıştırmamak lazım. Parti, İslam ve Türklüğün desen olarak-amblem olarak kullanıldığı bir anonim şirkettir(koalisyon). Patronajı “Öz-Karadeniz”lilere ait olmak kaydıyla, “Taş-ören” olarak Türk, Kürt, Arap…ın çalıştırıldığı, istihdam edildiği bir şirket.

Sayın Erdoğan’ın oluşturduğu ve muhalefet tarafından “Beşli Çete” olarak isimlendirilen ve büyük devlet ihalelerini alan şirketlerin sahipleri veya ortakları, büyük oranda Karadenizli olduğu gibi; devletten “Teşvik”ler alan veya vergileri silinen-vergiden muaf tutulan şirketlerin arasında bir hakkaniyetin olmadığı söyleniyor. Son yirmi yılda para kazanmanın, zengin olmanın yolu endüstri, innovasyon, üretim ve ticaretten giderek siyaset erbabı/esnafı ve bürokrat olmaya kaydı. Siyasetçi-Bürokrat milyrderlerimiz var. Uzun süreden beri yerleşmiş, kökleşmiş, palazlanmış, alışmış(kudurmuştan beterdir), bir içgüdü ve güç istenci, kendini suret-i haktan göstererek salt “Hizmet” ettiğini iddia etmektedir. Bu politikalar, Hz. Osman’ın “Kabilecilik” ile şahsına “Sadakat”ı birleştiren din soslu “Hilafet” politikalarına benziyor.

Futbol, eğer bir yönü ile şehirlerin zenginlerinin el attıkları ve onur/gurur savaşı yapmanın birer aracı/aparatı ise; İstanbul sermayesinin yönetiminde olduğu Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş kulüplerinin yanında; “Trabzon Spor”, dördüncüdür. Karadeniz’de biriken güç, kendini maçlarda “Bize Her Yer Trabzon” sloganı ile dışa vuruyor. 17 Mart 2024 de Trabzon’da oynanan Fenerbahçe-Trabzon karşılaşmasında Fenerbahçe’nin 3-2 galip gelmesi ile seyircilerin sahaya inmesi, benzer bir güç taşmasının son örneğidir.

Eskiden iktidar partisi, kabineyi oluştururken, bütün bölgeleri göz önünde tutar ve illeri küstürmemeye çalışırdı. Bakanlık ve bürokrasi bölgelere göre adil olarak paylaştırılmaya çalışılıyordu. Uzun süreden beri bu teamül, ortadan kalktı. Kabinenin ve bürokrasinin ve Belediye Başkanlarının büyük bölümü “Karadenizliler” den oluşuyor. Diğer bölge vatandaşları bunu kendi aralarında dillendirse de; İktidar, hiç umursamıyor. Memlekette onca genç işsiz-güçsüz gezerken; Karadeniz’de Eşekler bile işsiz değil. Rizeli zengin bir işadamı arkadaşıyla telefonda konuşurken; arkadaşının: “Neredesin?” sorusuna, büyük bir öz-güven patlaması ile –ve şaka yollu- “Rize “il”inin Ankara “ilçe”sindeyim.” diyebiliyor. Kadıköy’de Rıhtımda bir dolmuş şoförü, Karadeniz müziğini sonuna kadar açarak, trafikteki herkese fütursuzca dinletebiliyor. Çünkü trafik polislerinden korkusu yoktur.

Türkler -İmparatorluk kurmuş bir halk olarak-, Cumhuriyet döneminde hiçbir ayrım yapmadan Balkanlardan ve Kafkaslardan gelip buraya yerleşen veya burada meskûn farklı etnik kökenli gruplara eşit muamele yaptılar. Devrimcilerin bazı “kurucu-günah”larını hariç tutarsak; halkın kahir ekseriyeti, buradaki topluluklara karşı “Milliyetçilik” yapmamaktadır. Mevcut etnik grupların, kendi aralarında dayanışması-yarışması da anlaşılabilir bir şeydir. Ancak, şu anda olan “Üçlü-Bir (Gürcü-Laz-Rum)” dayanışmasının, daha doğrusu “Karadenizliliğin” siyaseti ve iktisadı “a-normal” bir şekilde manipüle etmesi, başta etnik Türk kökenliler olmak üzere “diğer”lerinin gözüne batmakta ve onlara biraz ağır gelmektedir. Mırıldanmalar şöyle: “Ayıp oluyor beyler”; “Hepimiz, din kardeşiyiz” ; “Allah, adamı çarpar.”

Hâsılı, İktidar/tahakküm/sulta kurmak ile “Devlet/Hukuk” kurmak, birbirinden ayrı şeylerdir. Birincisi, güçlü bir içgüdü; ikincisi, yüksek bir kültür gerektirir.

Dindar ve Dinsiz Vicdanın Farkı Üzerine

Vicdan, doğuştan geldiği bilimsel deney ve gözlemlerle ispatlanmış; aile ve toplumun (Süper-Ego) yönlendirmesine açık, insandaki ahlaki kapasitedir. Meziyeti, ahlaki doğruyu teşhis etme yetisidir. Ancak, “Ahlaki doğru nedir?” diye sorduğumuzda, işler karışmaktadır. Vicdan terazi, metre, saat, pusula vb. gibi kesin-maddi bir ahlak-ölçer/alet değildir; sübjektiftir. Toplumsal hayatta inter-subjektivite/oydaşma/icma olarak gelenek, örf, adet, yasa, atasözü, kural, hukuk, kurum olarak somutlaşır. Toplumdan topluma, bireyden bireye değiştiği gibi; bir toplumun ve bireyin kendi tarihinde de değişir. Değişimin sebebi, doğrunun/hakikatin, duruma bağlı oluşudur. Duruma bağlı olmayan/sabit hakikatler de vardır.

Her bir insan tekine ait yaratıcı bir öznelliği, özgünlüğü, özgürlüğü, kendi-özlüğü olduğu gibi; toplumsal kültürün/geleneğin (Süper-Ego) bireydeki yansıması ve kristalleşmesi de olabilir. Bir toplumun medenilik kriteri, özgür insanların, bilinçli (vicdanlı) olarak yarattıkları dayanışma, oydaşma, icma, birlik, bütünlüktür. Vicdanın aktif, diri olup sızladığı, kanadığı toplum, ideal toplumdur. Vicdanın dumura uğraması demek, bireyin toplumda egemen olan inanç, adet, gelenek ve göreneklere körü körüne, mukallit olarak teslim olması, uyması veya içgüdülerine, bedensel hazlarına kapılıp hayvanlaşmasıdır. Utanma, vicdanın en kesin tezahürüdür. Arsızlık, utanmazlık, vicdansızlıktır. Aldırış etmek, aldırmak, duyarlı olmak, oralı olmak, ihtimam göstermek, düşünceli olmak, empati-sempati göstermek, merhametli-şefkatli olmak, acımak vicdanlılıktır.

Bu yazıda “dindar”ın vicdanı ile “dinsiz”in vicdanının içinde bulunabileceği muhtemel durumlar üzerinde duracağız. Dinli-dinsiz her ikisinin de içine düşebileceği en kolay tuzak, naif bir “istiğna” hali, yani kendini yeterli görme veya kasti “istikbar”, yani kendi ile büyüklenmedir: “Ben, hakikatim” veya “Hakikat, bende”dir. Şimdi bu durum, dindarda ve dinsizde nasıl ortaya çıkıyor, ona bakalım:

Dinsiz Vicdanın Halleri

Dinin dibi-özü, Tanrı inancı olduğu için; dinsiz vicdan kavramı ile kastedilen, “Tanrı” diye bir otoriteye inanmamak demektir. Bu vicdan, varlığını, hayatını borçlu olduğu, şükran ve minnet duyacağı aşkın, kadim/sonsuz, yaratıcı (Hâlik) bir varlığın/gücün olduğunu kabul etmez. “Bu değirmenin (Güneş sistemi, eko-sistem ve insan) suyu nereden geliyor?” ahlaki sorusunu sormaz. “Üzümü ye; bağını sorma” modunda yaşar. Dolayısıyla, ondan direkt/doğrudan (ilham) veya dolaylı (peygamber/vahiy) olarak öğrenebileceği ahlaki bir şeyin olduğunu da kabul etmez. Hayatın tesadüfle oluştuğuna inandığı için; ölüm ile de yokluğa karışacağına inanıyor demektir. Yaşam, biricik olduğu için; onu, dolu-dolu yaşamak, yaşamın tadını çıkarmak, hazlı-hızlı, zevkli, neşeli ve mutlu yaşamak, çoğunluk için, hayatın önemli bir amacı/gayesi haline gelir. Yaşamda metafizik/maneviyat/aşkınlık olarak bir “uğrundalık” yoktur. “Araçsal Akılcılık (Pragmatizm)” olarak, yaşama daima bir “…için”lik egemendir.

Hayatı böyle yaşamak için, ekonomik kaynaklara ihtiyaç vardır. Herkes bu kaynaklara sahip olmak ister; fakat kaynaklar, yeryüzünde sınırlıdır. O zaman: “Ya ben ya sen” durumu ortaya çıkar. Dinsiz insan için “vicdansızlık”ın zuhur edebileceği en kritik yer burasıdır: “Ölüm dahi, eğer o, hâlâ gerçekten yaşanmamış bir yaşamın sonunu oluşturuyorsa; daha da korkunç olur. Bu nedenle ölüm korkusu, daha çok ölümden sonrasına yönelik değildir; aksine, boşa çıkan umut ve beklentilerin son bulduğunun kesinliği karşısında, ölümden öncesine ilişkin duyulan dehşeti yansıtır.” (Alexius J. Bucher, “Yitirdiğimiz Suçsuzluğumuz Ya da: Özgürlüğün Saldırgan Gücü Üzerine”, Çev. Ali Irgat. Yüzyılımızda İnsan Felsefesi içinde, Haz. İoanna Kuçuradi, Ankara, 1997, s.218). “Bu olasılık karşısında insanın duyduğu korku, onu vahşice korunma stratejilerine: “Ya ben ya onlar” stratejisine, her şeyi kendi eline geçirme, her şeye sahip olma stratejisine götürür. Yani kötülüğün mekanizmasının içine taşır” (a.g.e., s.219). “Ruhları barbar olanların, kulakları ve gözleri kötü-yalancı şahitlerdir” (Herakleitos).

Zayıf bir ihtimal olsa da vicdan, kaynakları herkesle adil paylaşmayı da emredebilir. Marksizm, bir zamanlar böyle bir ütopyaya inandı: “Herkesten gücü-emeği oranında üretim/katkı; herkesin ihtiyacına göre paylaşım.” Ancak insanın bencil/egoist doğası, buna imkân vermedi. Siyasi bürokrasi kendi vicdansızlığı ile buradan acımasız bir “Parti Devleti” putu yarattı. Erich Fromm, bu seküler durumu şöyle tasvir eder: “Modern insanı sarmalayan peçeyi kaldırıp altına bakacak olursak, birey sayısı kadar çeşitli olan ilkel din biçimleri ile karşılaşırız. Bunların birçoğuna ‘Nevroz’ denmektedir. Ama bunlara gerçek dinsel adlarını koymak da mümkündür: Atalara tapınma, Totemcilik, Puta tapma, Törencilik, Temizliğe tapınma…” (Erich Fromm, Psikanaliz ve Din, Çev. Şükrü Alpagut, İstanbul, 1990, s.37.).

Immanuel Kant’ın “Ödev Ahlakı” teorisinde olduğu gibi, “Kategorik Buyruk”a uyarak vicdanlı olma imkânı da vardır. Ancak, bir Nazi subayının, Nürnberg yargılamalarında itiraf ettiği gibi, bu ilkeye samimiyetle uyarak, Yahudileri gaz odalarına gönderdiği gerçeğini de unutmamak gerekir. “Benim yerimde her kim olsa, bu işi, gönül/vicdan rahatlığı ile yapardı.”

Kapitalizm ve Liberalizm sistemleri, Pragmatik ve Faydacı (Utilitarist) ahlak teorilerine yaslanarak, insanın vicdanına güvenerek (Hümanizm) politik ve iktisadi hayatı tanzim etmeye çalıştılar. Buradan da iki dünya savaşı ve dünyanın kolonileştirilmesi, yani Emperyalizm çıktı.

Yapay zekâ, dijital teknoloji, Dataizm, “güç istenci” ve bir sonraki aşaması “İstemeyi İstem”in (Will to Will), dinsiz vicdanın hayatı uzatma, insanın biyolojik sınırlarını genişletme ve elinden gelirse ölümsüzleşme projeleri olarak, hayatı, ruhtan-duygudan (vicdan) çiplere-robotlara aktarma işlemi olarak yeryüzünde insanlık için nasıl karanlık sonuçlar doğuracağı henüz meçhul.

Dindar Vicdanın Halleri

Dindar vicdan kavramı, aslında çelişik bir tabirdir. Çünkü “dindar” kavramı, genellikle -vicdanı iş başında olanı değil-; dinin “ilahi” emirlerini kendine kesin düstur edinmiş; vicdanını buna koşmuş, onları çoğunlukla körü körüne/taklit yolu ile tekrarlayan samimi insan demektir. Dindarın yaptıklarının “doğru”luğu, kendisine verilen ve kendinin de -çoğunlukla- körü körüne inandığı kesin ilkelerin, Tanrı’nın emirlerini ne kadar yansıttığına bağlıdır. Bunu başaracak olan da kendine “din-adamı (papaz-haham-imam)” veya “teolog/ilahiyatçı” denen kişinin yorum gücüdür. Dindar insanın vicdanı, inandığı “Tanrı”nın kavramına, karakterine, kişiliğine, sıfatlarına, imgesine göre şekillenir. Nihai otorite “Tanrı” imiş gibi görünüyorsa da aslında o imgeyi/kavramı/karakteri de yine vicdan oluşturuyor. Şöyle ki: 1- Peygamberin vicdanını kullanan Tanrı, “vahiy” yolu ile kendine Rahman ve Rahim bir karakter oluşturuyor (Esmau’l-Hüsna); 2- Ya da din adamları, teologlar ve mü’minlerin kendisi, “yorum” yolu ile bir imge/tasavvur oluşturuyor. Peygamberlerin Tanrı imgesi, insanlara karşı merhameti ve adaleti esas alır. Tanrı’ya minnet-şükran (iman) ve onun hatırını saymak ve rızasını kazanmak dindarlığın bir yüzünü; hemcinsimizin yüzünü-gözlerini muhatap alma, masumiyetin esas oluşu, mağduriyeti giderme, merhamet ise ikinci yüzünü oluşturur. Teologlar, din adamları veya mü’minler Tanrı’yı mutlak güç; imanı da kör-inanç olarak taklide dayandırırlarsa; o zaman şiddet, zorbalık ve işkence Tanrı adına kolayca meşrulaştırılabiliyor. Dinler tarihi, bunun şahididir.

Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler romanında kahramanlarından birine söylettiği: “Eğer Tanrı yoksa, her şey mubahtır” cümlesi, bazı dinsiz vicdanlar için doğru olabilir; ancak bazı ateistlerin, tersinden iddia ettikleri gibi: “Eğer Tanrı varsa, her şey mubahtır” cümlesi de bazı dindarlar açısından doğru olabilir. Ateistin durumu Kur’an’da: “Arzularını ilahlaştıranı gördün mü?” (45/23)  diye tasvir edilirken; dindarların durumu ise: “Allah’a iftira edenden daha zalim kim olabilir?” (29/68; 61/7) diye tasvir edilir. Ateistlerin durumunda vicdanın, kendi kendine her şeyi meşrulaştırma ihtimalini belirtirken; dindarların durumunda, arzuların, güç istencinin ve zorbalığın, Tanrı kavramı “aracılığı” ile dolayımlanabileceği ihtimalini ifade eder. Bir kabileye, ulusa veya dine körü körüne/taklit yolu ile bağlanmanın/güvenmenin oluşturduğu ahlaki bilinç durumlarının doğası hakkında Erich Fromm şöyle diyor: “İster ilkel kabilevi, ister ulusal, isterse de dinsel yapıda olsunlar, bu toplulukların çoğu, kendi varlıklarını sürdürmek ve önderlerinin/liderlerinin gücünü yüceltmek isterler. Kendi müntesiplerini, dışarda olup kendileri ile çatışanlara karşı kışkırtmak için, müntesiplerinin ahlaki duygularını sömürürler. Ama bir yandan da müntesiplerinin ahlak duygusunu, yargılama yeteneğini boğmak için kişiyi kendi grubunun ahlaki tutsağı durumuna getiren ensest türü bağlardan yararlanırlar. Böylece, müntesipler, ahlak ilkeleri başkalarınca çiğnenince, şiddetle karşı çıkarlarken; aynı ilkelerin, kendi müntesiplerince çiğnenmesine asla ses çıkaramaz hale gelirler.” Erich Fromm, Psikanaliz ve Din, Çev. Şükrü Alpagut, İstanbul, 1990, s.82.)

Türkiye’nin Vicdan Karnesi

Mehmet Âkif’in Safahât adlı manzum eseri, Osmanlı’nın çöküş döneminde dinsel vicdanın içinde bulunduğu durumu gayet iyi tasvir eder. Cebir anlamında bir tevekkül, softalık (Medrese) ve miskinlik (Tekke) olarak var olan dinsel bir muhayyile. İttihat ve Terakki’nin Batıcı ve Türkçü kadroları, bu muhayyileyi reddederek bireysel akıl ve vicdan üzerine vurgu yaptılar. Cumhuriyet’in kurucu kadrosundan M. Kemal’in “Hayatta en hakiki mürşit, ilimdir-fendir” özdeyişi, bu gerçeğin bir yansımasıdır. Cumhuriyet’in devrimci kadroları, ölü bir muhayyile olarak gördükleri Şeriat-Tarikat ve Hilafeti ilga ederken; ortada bireysel vicdan ve bilimsel yaratıcılığa kadir bir vüsat-istitaat olmadığı için, kolayca Batı taklitçiliğine savruldular. Osmanlı’nın geleneksel giysilerine/kıyafetlerine karşı çıkarken; yaratıcılıkları-yenilikleri, “Melon Şapka”ydı: “Bir şapka, bir maymun, bir eldiven/ve inkılap” (N. Fazıl). Cumhuriyet döneminde özlenen (?!) seküler ahlaki bir vicdan ve bilimsel yaratıcılığın ortaya çıkmaması, anlaşılmaz değildir.

1950’lerden itibaren tekrar yeşeren ve giderek palazlanan geleneksel dinsel bilinç, kendini önce “Sağcılık”; sonraları ise Milliyetçilik-Mukaddesatçılık-Muhafazakârlık ve Millî Görüş-İslamcılık olarak toplumsal hayatta ifade etti. Bu kişilerden ve bunların kanaat-siyaset önderlerinden, din adamlarından, karizmatik liderlerinden, şairlerinden, şeyhlerinden, “din/İslam-Sünnilik” Osmanlı’da neyi tutuyor ve neyi de tutmuyorsa, bunların dışında yaratıcı ve yeni bir şeyler görmedik. Bunlar, “Vaz-ı Cedit” yerine; bit pazarına nur yağmış gibi “Keşf-i Kadim” peşinde oldular. Bu da toplam olarak 2000’lerin başına kadardı. Ondan sonra da, -gömlek değiştirerek- “Biraz da biz ölelim” fehvasınca, yiv-set-kayış atarak, yalama yaparak “kitabına uydurarak”, “Hile-i Şeriyye”lere başvurarak eski ayak bağlarından kurtuldular. İbadetlerini boyunlarına asarak (taklit), kalpsiz (vicdansız) ve de “imansız” (ama itikadları/amentüleri bütün olarak) iktidarda arz-ı endam ettiler. Ama eğri oturup doğru konuşarak- itiraf edelim ki bütün bunlar, “Zeit-geist”ın (Çağın Ruhu) gölgesinde oldu. Çağın Ruhu ise, Güney Kore kökenli Alman Filozof Byung Chul Han’ın teşhis ettiği gibi büyük (Tanrı) ve küçük ötekinin (insan), acının, sabrın, ruhun, mahremiyetin, fedakârlığın, kutsiyetin… kovulduğu; narsisimin, performansın, başarının, hazzın, hızın, şeffaflığın, başıboşluğun (özgürlük), palyatifliğin, yapay zekânın (Dataizm)… yükseldiği bir dönemde oldu. Böyle dönemlerde Lokman Hekim veya Sokrates olmak sokak insanı için hayli zordur.

Herkes için/ortak doğru, iyi, adil, hak-hakikat belirlemede “Hakiki Mürşit”in kim veya ne olduğuna devrim ile karar verip derin bir ihtilafa düşmüş ve yer yer düşmanlaşmış bir atmosferden, iklimden çıkmak, herkes için ilk adım olmalı. Tanrının umut bağladığı “insan”dan bizim umut kesme hakkımız olamaz.

Sonuç: Uykusuzluk ve Eşikte Durma Olarak Vicdan

Toprağın içindeki altın misali, içgüdülere/biyolojiye ve tarihe/topluma/geleneğe gömülü olan vicdanı ortaya çıkarmak -zor olsa da- mümkündür. Vicdan, buralarda kendini kolayca kandırır. İnsanlığın tarihsel macerası ve bugün geldiği nokta bunu rahatça göstermektedir. Dinsizler, arzuların ve içgüdülerin içine karışmış olduğu bir “akıl” kavramı/tapınımı ile kendilerini kandırırken; dindarlar da yorum yolu ile oluşturdukları bir “Tanrı” veya “hakikat” imgesi ile kendilerini kandırabilmektedirler. Dinsizler ve dindarlar için de ortak çıkış yolu, sürekli tetikte olmak, teyakkuzda olmak, kül yutmamak, uykusuz olmak, eşikte durmaktır: “Ahlak yolu dardır; tetik bas, önü yardır” (Z. Gökalp). Vicdanı diri tutmak asıldır. Kur’an’da şöyle denir: “Peygamberin, vicdanı diri olanları uyarması… için Kur’an’ı indirdik” (36/70). Vahiy, insan vicdanı (lübb, basiret, şehit, fuad, kalb-i selim…) ile çalıştığı gibi; onun inter-subjektif/icma/oydaşma ürünü olan örf ve marufa da itibar edilir. O, dumura uğradıktan sonra, konuşmak gevezelik ve dırdırdır. Vicdan daima sızlar, kanar; “rahat” ettiğinde, çürüme-dumur, paslanma, taşlaşma, katılaşma ve hastalık başlamıştır. Vicdan, ötekini dinlemeye daima hazır olmaktır: “Eğer dinlemiş olsaydık veya akletmiş olsaydık; cehennem ehlinden olmazdık” (67/10). “Sular yükseldiğinde, inananları gemide kurtardık ki, (olay anlatılınca), kulak kesilen/kulak asan/kulak kabartanlar, dinleyip ibret alsınlar” (69/11-12).

İstiğna ve istikbar, “şeytanlık” olarak herkesin baş düşmanıdır. Tevazu ise dostluğun anahtarıdır. Teyakkuz-tetikte olma durumu, dindarlarda “takva” olarak isimlendirilir. Takva hakkında Fazlurrahman şöyle diyor: “… ‘Takva’ kavramı ile ima edilen bu ‘kendini inceleme/nefis muhasebesi’, hiçbir zaman kendini her şeyden masun görme anlamına gelmez. Tam aksine; takvanın anlamının ayrılmaz bir parçası şudur: Bir insan davranışlarını düzenlemek için, kendini mümkün olduğu kadar nesnel şekilde nefis muhasebesine çekse de hiçbir zaman doğruyu seçtiğine dair bir garanti yoktur. Eğer bu nefis muhasebesi tek başına yeterli olsaydı, ‘Hümanizm’ mükemmelen işler ve böylece ‘Aşkın’a (Allah) ihtiyaç kalmazdı. Fakat insanların vicdanlarının ne kadar sübjektif olabileceğini biliyoruz. İşte ‘takva’, bizzat bu ‘Aşkınlık’a işaret eder. Zira, onun ima ettiği şey, her ne kadar seçim bizim, çaba/fiil de bizimse de; bizim yapıp-etmelerimiz hakkındaki nihâi ve gerçekten nesnel değerlendirme, bizim değil; Allah’ın yetkisindedir” (Fazlurrahman, “Kur’an’ın Bazı Temel Ahlaki Kavramları”, Çev. Adil Çiftçi, Allah’ın Elçisi ve Mesajı içinde, Ankara, 1997, s.14).

Allah da şöyle diyor: “Ey iman edenler, eğer muttaki olursanız, o, size iyiliği kötülükten ayıracak bir anlayış verir, kötülüklerinizi örter ve sizi bağışlar” (8/29). “Kim muttaki olursa, Allah ona bir çıkış yolu açar…” (65/2).

Teknoloji Çağında Vicdan ve Ahlâk – Kurani Hayat Dergisi Söyleşisi –

KUR'ANİ HAYAT DERGİSİ O C A K / Ş U B AT 2024 | 9 3 . S AY I

Söyleşi: İlhami Güler 
Söyleşen: Hatice İ. Erdem - Ahmet Polat

1.Vicdan Böyle Buyurdu kitabınızda vicdanın, dini-ahlâki hakikatlerin anlaşılmasında nasıl bir rol oynadığını vurguluyorsunuz. Bu bağlamda, vicdanın insan hayatındaki önemini nasıl tanımlarsınız?

Şöyle ki vicdan; metre, saat veya terazi gibi somut bir ölçer değil sübjektif ve soyut bir ölçer. Benim anlayabildiğim kadarıyla Tanrı’nın insanda yarattığı bir kapasite, iş yani. Kur’an’da bunun çeşitli adları var biliyorsunuz. Fuad, lübb, basiret, kalp… Allah’ın denemek için yarattığı varlıkta bir kapasite var ve bu açığa çıkarılabilir de çıkarılmayabilir de. Zaten insanın denenmesi bu kapasiteyi açığa çıkarabilir. Tanrı, vahiy ve peygamber göndermekle ne yapıyor? İnsanın vicdan kapasitesini kullanarak insana hitap ediyor. Tanrı insan vicdanını kullanarak yarattığı her bir insan tekinde akıl baliğ olduktan sonra ortaya çıkma kapasitesi olan bu yetiyi kutsal kitaplar dediğimiz vahiylerde keskinleştirmeye, aktifleştirmeye çalışıyor. İnsan bunu aktifleştiriyor ya da aktifleştiremiyor. Karşılığı da Kur’an’da hevâ. Hevâ bizim içgüdülerimiz, arzularımız, hayvansı ve şeytansı tarafımız değil mi? İstiğna, istikbar ve bir de aldırış etmeme, nankörlük, hayvan gibi yaşamak… Aslında dinin özünün insanda var olan bu kapasiteyi açığa çıkarma çabası olduğu kanaatindeyim. Kur’an’ın ziya, hikmet, ilim gibi isimleri var. Bunların hepsi aslında özü itibarıyla insandaki bu yetiyi kullanarak Allah’ın Cebrail vasıtasıyla insana konuşmasıdır. Dolayısıyla dinin özü aslında vicdanı aktüelleştirmesidir.

İnsanların iki ahlâki sorumluluğu yerine getirmesi gerekir: 1- Tanrı’ya karşı sorumluluğu, yani iman etmesi. 2- Hemcinsine karşı adil ve merhametli olması. Bütün dinlerin, peygamberlerin davası budur. Vicdanla din ya da ahlâk arasında çok fazla bir ayrım göremiyorum. Bunların hepsi neticede aynı şey. İnsan bunu yapabiliyor ya da yapamıyor. Kur’an’da müşrikleri eleştiriyor Allah, ne diyor? “Müşrikler Allah’ı gereği gibi takdir edemediler.” (Hac Suresi/74) Ehlikitabı eleştirirken de diyor ki: “Ve men azlemu mimmeniftera alallahi keziben: Allah’a iftira edenden daha zalim kim olabilir?” (En’am Suresi/93) Buradan şunu anlıyoruz: (Gerek ilahi din olsun gerekse insanların kendi uydurdukları dinler olsun) insanlar dindarlık adı altında yani kendilerince dindarlık yaptıklarını zannettikleri halde vicdansızlık yapabiliyorlar, bu mümkün. Bunun önüne geçme imkânı yok. Gayet samimi, çok ciddi bir şekilde vicdansızlık, ahlâksızlık yapabiliyorlar. Şimdi bunun önüne geçmenin yolu benim Kur’an’dan öğrenebildiğim kadarıyla sürekli tetikte ve teyakkuzda olmaktır. Üç şey söyleyeceğim: Birincisi; insanın bir Allah inancı, Allah tasavvuru oluşturması lazım. Kutsal kitap da zaten en başta bunu verir bize değil mi? Esma-ül Hüsna demek aslında Allah’ın kendini kendisiyle tanımlamasıdır. Dolayısıyla böyle sağlam, temiz bir imgenin olması gerekir. İki; insanın Allah’la olan iman ilişkisinde besmele, istiaze ve dua. Allah’a dua ederek, Allah’ı yardıma çağırarak kendinin doğru yolda olması yönünde Allah’tan yardım talep etmesi lazım. Üçüncüsü de kendisi bu süreç içerisinde son derece tetikte ve teyakkuzda olarak hiçbir zaman için kül yutmadan canlılığını, diriliğini sürdürmesi, soru sorarak Allah’ın yardımıyla hayatını yaşaması lazım. Bu üç husus bir arada olmadığı müddetçe “dindar” adı altında olsak da, inanıyor olduğumuzu iddia etsek de son derece zalimce, gaddarca, şeytanca işler yapabiliyoruz. Bunu başaramadığı takdirde bu iş olmuyor. Size Fazlurrahman’dan bir pasaj okuyacağım. Ben takvayı da böyle anlıyorum. Kur’an’daki takva tam olarak bu vicdan dediğimiz sahici dindarlık.  Fazlurrahman’ın Allah’ın Elçisi ve Mesajı adlı kitabında ilk makale: “Takva kavramıyla ima edilen kendini inceleme/nefis muhasebesi, hiçbir zaman kendini her şeyden masum görme anlamına gelmez. Tam aksine takvanın anlamının ayrılmaz bir unsuru şudur: Bir insan davranışlarını düzenlemek için kendini mümkün olduğu kadar nesnel şekilde nefis muhasebesine çekse de hiçbir zaman doğruyu seçeceği hususunda garanti yoktur. Eğer bu nefis muhasebesi tek başına yeterli olsaydı hümanizm (yani aydınlanmanın Tanrı’yı ve dini bir tarafa atarak ‘Biz akla dönüyoruz, biz vicdana dönüyoruz’ dediği) mükemmelen işler ve böylece aşkına ihtiyaç kalmazdı. Fakat insanların vicdanlarının ne kadar sübjektif olabildiğini biliyoruz. İşte takva bizzat bu aşkınlığa işaret eder. Zira onun imâ ettiği şey her ne kadar seçim, çaba, fiil bizimse de yapıp etmelerimiz hakkında nihayet gerçekten nesnel değerlendirme Allah’a aittir.” Dolayısıyla ben şu noktaya geldim. Evet, vicdan bizde önemli bir kapasite fakat Allah’tan koptuğumuz andan itibaren, Allah’ı dışlayarak vicdanın tek başına doğruyu bulma kapasitesinin son derece zor olduğunu düşünüyorum. Fakat imkânsız demiyorum bakın. Ateist bir insan veya herhangi başka bir insan, insani ilişkilerde ahlâklı olmaz diye bir kategori, öyle bir zorunluluk yok. Ama en azından Tanrı’nın hakkını bir defa başta inkar ettiği için katil olduğundan dolayı Tanrı’nın ipini koparmış olmasından dolayı böyle insanların mükemmelen ahlâki ve vicdani kapasitelerini ortaya çıkaramayacağı kanaatindeyim. Dolayısıyla benim geldiğim nokta burası. Kendimizde bu kapasite var. Allah bize bunu verdi. Çünkü bu olmazsa biz ne Tanrı’yı çıkarabiliriz ortaya, ne Tanrı’yı keşfedebiliriz ne de hemcinsimize karşı ahlâki kapasitemizi ortaya çıkarabiliriz. Tanrı’dan yardım talebiyle ancak bunu mükemmel bir şekilde aktüelleştirebiliriz.

2.Aslında ikinci soruyu biraz açtınız. O halde dört temel din üzerinden bakarsak takva kavramı, İslam’ın ve Kur’an’ın insanı tanımlarken diğer yaratılmışlardan ayıran bir özelliği olarak sayılıyor. Fakat son bilimsel çalışmalarda da hayvanların vicdanlı olup olmadığına dair birtakım araştırmalar var. Hristiyanlıkta, Yahudilikte temel insan aklı ve kalbinin arasındaki o sezgi duygusuna verdikleri isimler var. Bu bağlamda Kur’an’ın “akleden kalp” dediği o duyguyla vicdan arasındaki bağlantıyı nasıl kuruyoruz? Hani Peygamber’e Kur’an diyor ya “Sen kitap nedir, iman nedir bilmezken çok yüce bir ahlâka sahiptin.” Kitap nedir, iman nedir bilmezden önce pek yüce bir ahlâka sahip olmak için vicdan tam olarak hangi boyutta bu aşamada? Akıl, kalp, vicdan üçlüsünü bir arada sayabiliyor muyuz yoksa vicdan bu ikisinin birleşimiyle, senteziyle, bizdeki eyleme dönük yönüyle oluşan bir şey mi?

Hayatımızı vicdanlı sürdürmemiz için iman gerekiyor. Yoksa vicdanın ortaya çıkması için Tanrı’ya iman gerekmiyor. Çünkü öncelik vicdandadır. Vicdanla biz ancak Tanrı’yı yaratabiliyoruz. Vicdan kapasitesi daha önce değil mi? Vicdan olmadan Tanrı’yı bulamazsınız, keşfedemezsiniz. Ben Jung’dan şunu öğrendim. Onun tipleri var biliyorsunuz. Dört tip: Duyumcul duyu verilerine, beş duyuya ağırlık veren tip, akla, duygulara ağırlık veren tip, bir de sezgisel tip. İnsanların toplamda bu dört tipten oluştuğunu söylüyor. Ve bunların da içe ve dışa dönük olanları var, sekize çıkarıyor. Şimdi benim Kur’an’dan anlayabildiğim aslında normal insan bu dört kapasitenin birlikte olmasıyla ancak sağlam çalışabiliyor. Ne mantık dışarıda bırakılması lazım, nedensellik, ne beş duyu verileri, ne ahlâki duygulanım, ne de sezgi. Kur’an’daki kalp dediğimiz; fuad, lübb, basiret dediğimiz şey bu dörtlü birlikteliği ifade ediyor. Kalbin iki tarafı var biliyorsunuz. Hasta olabiliyor, katılaşmış, paslanmış olabiliyor ama selim kalp de olabiliyor. Fuad öyle değil. Fuad, lübb, basiret bunlar pür pozitif yani içeriği tamamen iyilikle dolu olan yeti. Esas olan bu yetiyi oluşturmak, ortaya çıkarmaktır. İnsanın ilk vasıtası kendine ait bir irade, özgürlük diyebileceğiniz bir öz oluşturma. İnsan olmak bu özü oluşturmaktır. Bu özü oluşturamazsan ne oluyor? Hevâ ön plana çıkıyor, o zaman hayvan veya şeytanla özdeşleşiyoruz, hevâ aktüelleşiyor. Dik yürüyen, al yanaklı halimiz devam edebilir ama şeytanlaşabiliriz, hayvanlaşabiliriz de. Oradan kaçmanın yolu bu dörtlü birlikteliği korumaktır. Kur’an’da bunu hemen hemen her sayfada görebiliyorum. Kur’an asla beş duyuyu reddetmez. Beş duyu verilerini/mantığı/nedenselliği esas kabul eder. Ahlâki duygulanımı su ve inciye benzetiyorum. İnci biliyorsunuz bir bütündür. Parça inci, inci değildir. Dörde bölünmüş bir incinin bir parçası, inci parçasıdır ama değeri yoktur. Dolayısıyla sezgi, kalp, ahlâki duygu, beş duyu veya nedensellik; bunlardan bir tanesine kişilik ağırlığınızı verdiğiniz andan itibaren hapı yutarsınız. O zaman Kur’an’ın istediği anlamdan ideal insan ortaya çıkmıyor, eksik oluyor. Veya su gibi düşünün. O da H2O’dan oluşuyor. Suyu H2O’ya böldüğünüz zaman su özelliğini yitiriyor. Küpün dört yüzü veya bir kağıdın iki yüzü gibi bu saydıklarım. Buna Jung “ruhun yordamları” diyor, ben buna aklın boyutları diyorum. Vicdanın veya aklın toplamının boyutları…

İnsan merakla “Bu nedir?” ve “Bu nasıl oluyor?” sorularının cevabını arayabilir. Ama din dediğimiz zaman bu dörtlü birlikteliğe dayanması lazım ki bunun en ideal örneğini ben Kur’an’da görüyorum. Her sayfada, her satırda bu tansiyonu, bu birlikteliği çok rahat bir şekilde görüyorum. Dindarların trajedisi nedir? Bütün dinler için söylüyorum. Peygamberin, Tanrı’nın önerdiği vicdanın aktif tutulmasının terk edilerek taklit ve dogmatizm ile kör inanca dönüşülmesidir. Kör inanç dediğin ya bir metni kutsallaştırırsın, söylenmiş bir sözü veya bir kişiyi mutlaklaştırırsın. Bu Kur’an’ın istediği bir şey değil. Her an tetikte ve teyakkuzda olmayı, her bir insanlık durumunu tekil olarak değerlendirmeyi önceler Kur’an. Yani önceden söylenmiş söze itibar etmek “Galallahu Teala, Galen Nebi sallallahu aleyhi ve sellem” demek dindarlık değildir. Çünkü onlar bir ortamda bir insanlık durumunu yorumlamıştır. Sana düşen eğer sahici müminsen, sorumluysan aynen Allah’ın yaptığı gibi Muhammed’in yaptığı gibi sen de onlar gibi söz söyle, eylem koy ortaya. Çünkü onlar durumun gereği neyse ona uygun söz söylediler veya tavsiyede bulundular. Her bir mümine düşen de budur. Bunu terk ettiğiniz andan, yani dogmatik olduğunuz andan itibaren işiniz bitiyor, ahlâksızlık başlıyor. Bütün dinler tarihi bunu gösteriyor. Yahudiliğin, Hristiyanlığın İslam’ın tarihi de budur.

3.Vicdanın özellikle tarihsel, toplumsal ve kültürel bir yönü olduğundan bu soruyu biraz örneklerle açıklamanızı istemiştim. Rad Suresi 11’de “Bir toplumun bireyleri kendi iç dünyalarını değiştirmedikçe Allah da o toplumun gidişatını değiştirmez” ayeti bağlamında tekil vicdanlar üzerinden toplumsal bir vicdanın ortaya çıkması mümkün mü? Toplumsal vicdan dediğimiz şeyin tezahürü tam olarak nedir?

Çağın ruhu, gelenek, kültür dediğimiz kategoridir. Zeitgeist, egemen toplum veya Freud’un deyimiyle süperego. Bu Kur’an’ın asla kabul etmediği bir şey. Dikkat edin Kur’an toplumsal vicdanla kavga etmiş, direkt kafadan saldırmıştır değil mi? Toplumsal kültür din için bir kaynak/kriter değildir. Esas subaylarından bir tanesini yakalamışlar Tel Aviv’de yargılıyorlar. Hakim soruyor: “Niye o kadar masum çocuğu, kadını, insanları fırınlara gönderdiniz?” Adam diyor ki: “Kant’ın kategorik buyruğuna uyarak gönderdik.” Hiroshima’ya bomba atan pilotu sorgulayanlar, “O kadar insan öldü, ne diyorsun?” diyorlar. “Benim vicdanım rahat, toplumun bana verdiği görevi yerine getirdim,” diyor.  Bakın bu çok tehlikeli. Bir toplumda egemen olan bir yapı asla bir hakikat ölçüsü olamaz. Benim en genel kanaatim bu. Dolayısıyla her zaman gelenek ve kültür karşıtı olmuşumdur. Bundan kaçamıyoruz biliyorsunuz. Ali Şeriatı “insanın dört zindanı” dedi. Bunlar zindan hakikaten. İnsan olmak, mümin olmak bu zindanlardan çıkmayı gerektiriyor. Bir toplumda egemen olan bir yapı doğal olarak bireye yansıyor değil mi? Süperego… İşte Freud bunu çok güzel söylemişti. Aslında bireysel vicdan, normalde toplumdaki otoritenin (toplumun/devletin/milletin/egemen dinin/teolojinin) bireydeki kristalleşmiş şeklidir. Kur’an da tam böyle bir toplumla karşı karşıya kaldı ve 23 sene boyunca bu toplumsal/kültürel kategoriyi dağıtmakla uğraştı. İnsanları kendi vicdanlarına geri döndürerek, kendi vicdanlarını aktüelleştirerek hakikati bulmaya çalıştı. Dolayısıyla sürekli Kur’an’ın düşünmeye davet etmesinin sebebi insanı diri tutmak, ayık tutmak ve bireysel olarak sorumlu/müdrik olmasını sağlamak. Toplumsal konfora, toplumsal yapıya, kültüre yattığımız andan itibaren orada artık körü hakem yapmış oluyorsunuz. İçinde bulunduğunuz toplum neye inanıyorsa; Hindistan’daysanız Budist oluyorsunuz, sınırı geçiyorsunuz Sünni oluyorsunuz Pakistan’da, orayı geçiyorsunuz İran’a gelip Şii oluyorsunuz, oradan bu tarafa geçiyorsunuz… Ülke sınırları hakikati beliriyor. Böyle bir şey olmaz. Tanrı böyle bir şeyi kabul etmez. Dünyanın neresinde olursan ol Allah’ın sana vermiş olduğu vicdan kapasitesini aktif kullanarak iki soruya cevap vermek lazım. Din deyince böyle illa çok detaylı ajanda gerekmiyor. Evrensel denenmenin iki koşulu vardır: 1- Hasbî olmak, 2- Muhasibî olmak. Dünyanın neresinde yaşarsan yaşa, kim olursan ol, akil baliğ olmuşsan ve insan haysiyetine haiz isen iki soruyla, iki ön koşulla muhatapsın. Bir, dürüst olacaksın. İki, muhasibi/kritikal/eleştirel olacaksın. Bunlar ilke şartı. Ajanda şartına gelince “Bu değirmenin suyu nereden geliyor?” diye bir soru sorup güneş sistemi, ekosistem ve insanın mükemmelliğinin bir hibe, bağış, ikram olduğunu idrak ederek Tanrı’ya inanacaksınız. Yani bir iman gerekiyor. İkincisi de hemcinsine karşı katil, gasip ve zalim olmayacaksın. Evrensel denenme budur. Yani dinsiz denenme. Bütün insanlık için illa din olması gerekmiyor. Peygamberlik dediğin şu ön Asya’da 3-4 bin senelik bir hikâye, lokal ve kısa bir süre. Oysa insanlık kaç bin seneden beri deneniyor. Kıyamete kadar da denenecek. Dolayısıyla esas olan vicdanla denenmedir, bireyin kendi kapasitesini açığa çıkarmasıdır. Tanrı lütfetmiş, bize ekstradan yardımda bulunmuş ve kendini bize Esma-ül Hüsna diye tanıtmış. Ve orada da vaatte bulunmuş. Demiş ki “Eğer benden yardım talep edersen sana yardım ederim.” Öyle değil mi? Mesela başka bir ayet diyor ki: “Kim Rahman’ı unutarak yaşarsa ona bir şeytan musallat olur ve o ona yaptıklarını süslü gösterir. O da sanır ki ben doğru yoldayım.” (Zuhruf Suresi/36) Dikkat edin bu ayet bize her ne kadar vicdanımız esas olsa da sağlam, temiz bir Tanrı imgesine sahip olmak, besmele, istiaze ve dua yoluyla ondan yardım talep etmenin daha kolaylaştırıcı bir yol olduğunu ortaya koyuyor. Dinlerin katkısı budur. Dolayısıyla Tanrı lütfetmiş bunu insanlığa, peygamberler göndermiş. İnsanlık bunda her ne kadar uzun süre direnmiş olsa da en sonunda neticede Tanrı meramını gerçekleştirmiş ve sözünü insanlıkta tutturmuş. Tanrı’yla vicdan arasında diyalektik bir ilişkiyi canlı tutmak gerekiyor. Vicdan tamam ama Tanrı da vicdan kadar önemlidir. Teolojilerin Tanrısı değil dikkat edin. Allah Yahudileri nasıl eleştirdi? “Bi/semâ ye/murukum bihi îmânukum in kuntum mu/minîn: Eğer iman ediyorsanız imanınız size ne kötü şeyler yaptırıyor.” (Bakara Suresi /93) “Fe men azlemü mim meniftera alellahi keziben.” Kadercileri Allah bu şekilde itham ediyor. Allah’ın yapmadığı işleri götürüp Allah’a iftira ediyorsun. (Yunus Suresi/17) Dolayısıyla dindarların altında bulundukları tehlike; yanlış Tanrı imgeleri oluşturarak Allah’ın yapmadığı şeyleri Allah’a iftira etme, Allah’tan kendilerince müsaade alarak ahlâksızlık yapma tehlikesidir. Buraya düşmemek için de sürekli teyakkuzda, tetikte olmak gerekiyor. Düşünmeyi emretmesinin en büyük sebebi de budur.

4.“Vicdan insanın içindeki peygamberdir” algısı, Sokrat’ın vicdandan “insanın içindeki ahlâki uyarıcı” olarak bahsetmesi. Victor Hugo’ya atfedilen “vicdan insanın içindeki Tanrıdır” ifadesi… Tüm bunlardan yola çıkarak felsefi anlamda da birtakım tanımlar yapılmış. Siz de İslam düşünce krizinin İslam’ın tarihteki yürüyüşü ile Kur’an doktrini arasındaki çelişkiyle başladığını düşünüyorsunuz. Yasin Suresi’nin Nebi’ye özellikle vurguladığı “Sen ancak vicdanı diri olanları uyarabilirsin” ifadesinden hareketle Peygamberlerin Kur’an vahyini insanlara taşımadaki vazifesi olarak da vicdanı ortaya çıkartmak veya var olan vicdanın potansiyelini fark ettirmek gibi bir vazife olabilir mi? İnsan bu tanımın neresindedir? Kur’an’ın insandan beklediği nedir?

Kur’an, Allah’ın son tarihsel vicdan çalışması. Evet, bu benim tespitim. Güncelleme, olay bu başka bir şey değil. Bazıları sanki Kur’an başka bir şey diyor. Hayır Kur’an neticede insanın vicdanını kullanarak insanın vicdanına hitap etmektir. Kadı Abdülcebbar ne diyor Kur’an’ı tanımlarken? “Kur’an Allah’ın Cebrail vasıtasıyla Hazreti Muhammed’in kalbinde yarattığı manadır.” Cümlelerin faili Allah’tır evet ama Allah, insan vicdanında çalışma yapıyor. Hazreti Muhammed’in vicdanını kullanarak insanların vicdanını diriltmeye çalışıyor. Bütün olay bu yani. Esma-ül Hüsna aslında Allah’ın bize yaratmış olduğu o doğruyu bulma kapasitesinin bu evrenin yaratıcısının nasıl, hangi vicdani/ahlâki niteliklere ait olduğu hakkında bilgi vermesidir. “Ben şöyleyim, şunu yaparım, bunu yapmam, şuna rızam var buna rızam yok.” Bu dediği şeylerin muhtevası nedir? Hepsi vicdan… Dolayısıyla o tanımların hepsine katılıyorum.

Peygamberlerin ölümünden sonra bütün dinlerin tarihi göstermektedir ki mü’minlerin dar görüşlülüğü, cehaleti, bağnazlığı, taklitçiliği, bencilliği, kibri, zayıflığı, hercailiği, vicdan yerine sürü mantığını benimsemeleri yüzünden peygamberlerin davası, büyük ölçüde tam tersi bir muhtevaya bürünür: “İnsanlar, dinlerini kendi aralarında paramparça ettiler; her mezhep de kendi yorumundan son derece emindir.” (Mü’minun Suresi/53) Her yeni peygamber taklitçi/dogmatik, kör-inanç sahibi, bağnaz mü’minlerin kendileri üzerine koymuş oldukları “…ağır yükleri ve boyunlarına-ayaklarına bağlamış oldukları zincirleri kaldırır…” (A’raf Suresi/157) Bu durum, ilanihaye sürüp gider. Esas olan, vahyin ve peygamberin yaptığı tecdidin, mü’minler tarafından hasbi ve muhasibi olarak daima sürdürülmesidir. Vicdan dumura uğrayınca vicdansızlık İslam dünyasında “kitabına uydurma” ve “hile-i şeriyye”ler ile işbaşında olmuştur.

5.Peki şu yoruma ne diyorsunuz? Bu benim bir çıkarımım ama Kur’an’ın ayetlerinde de vurguladığı bir şey var: “sizden daha iyi bir toplum yaratırız” iması. Özellikle Peygamber gönderdiği toplumların helakından sonra gelen bir ayettir bu. Acaba Allah daha vicdanı diri bir toplum için bir önceki toplumlarda bir deneme yapıp böyle tabiri caizse deniyor, sınıyor olabilir mi?

Hayır, öyle bir şey yok. Ayette diyor ki: “Öncekilerden de inananlar vardı, sonrakilerden de var.” Bu insanlığın imkânı dahilinde olan bir şeydir. Tanrı irade olarak, insanları yönlendirerek onları vicdanlı yapmaz, onların vicdanına katkıda bulunur. Vicdanını aktüelleştirmeleri, gürleştirmeleri için onların elinden tutar. Ama insanlar buna karar verirse, o dediğiniz sonradan gelen toplum buna karar verirse Tanrı bu işi yapar. Yoksa Tanrı’nın “Hadi siz de olmadınız, ben daha vicdanlı bir toplum yaratacağım,” demesi sünnetullaha ters. Çünkü Allah’la insan arasındaki bu ilişki diyalektiktir. Tanrı elinden tutuyor, sana yardım ediyor ama en az onun kadar senin de niyetli olman gerekir. Kur’an’da muğrib ve münib kavramları çok geçer. Münib, ibtidâen Tanrı’ya yönelen; muğrib ise yüz çevirendir. Muğrib ve münib olma insanın kendi tercihi. Sen münib ol. Mesela İbrahim münib değil mi? (reşid). İbrahim’i Tanrı mı yarattı? Hayır. İbrahim kendi genç entelektüel kapasitesini kullanarak Tanrı’ya yöneldi. Tanrı da onun elinden tuttu. Dolayısıyla yani bütün insanların hikâyesi budur. Dolmuş yazısıdır: “Kula bela gelmez Allah yazmayınca, Allah bela yazmaz kul azmayınca.”

6.Vicdanın, sezginin bilimsel kökenleri üzerine araştırmalar yapılmış. Patricia S. Churchland’ın Ahlâki Sezginin Kökeni: Vicdan kitabı da bunlardan biri. Dijitalleşmenin çok yoğun olduğu bir dönemde vicdanın ve ahlâki değerlerin teknoloji ve bilimde kendini göstermesi ya da o potansiyelin, o karar mekanizmasının ortaya çıkmasına nasıl bir faydası var veya var mı? Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Hayır yok. Heidegger’in çok güzel bir sözü var: “Son üç yüz yıldır Batı kültürü ruhtan zekaya geçiştir,” diyor. Ruh bütün peygamberlerin, eski filozof ve bilgelerin bahsettiği insandaki Tanrı’nın işi olan bu mahiyetini bilmediğimiz kapasitedir. , teknoloji toplumunu eleştiriyor. Teknolojik düşünme aslında zekaya geçiştir. Dijitalleşme Tanrı’nın ve ruhun inkâr edilmesi, yok sayılmasıdır. Dolayısıyla mevcut insanı bütünüyle materyale, beyine ve biyolojiye indirgeme çabasıdır ve yapay zeka da buradan gelir. Transhümanizmin yapmaya çalıştığı da robot yani yapay zeka ile robotları geliştirmek, bu çok tehlikeli bir şey. İnsanlığın bence sonu buradan olacak. Çünkü insanlık Tanrı’yı ve Tanrı’nın projesini iptal edip, reddedip kendisi yeni bir proje süreçlerini ileri sürüyor. Kur’an’da bunu ifade eden bazı ayetler var. Bir ayette diyor ki “Kafirler iş başına geldikleri zaman nesli ve harsı fesada uğratırlar.” Hars ekosistem, nesil de insanlık sistemi. Yani insan varlığı. Dikkat ederseniz özellikle tarım endüstrisiyle birlikte buraya doğru gidiş var. Tanrı’nın yarattığı tohumların deforme edilmesi ve en son geldiğimiz noktada insanın biyolojisinin değiştirilmesi, tekniğe dönüştürülmesi. Bu düpedüz Tanrı’ya meydan okumaktır. Ben bunu açıkçası böyle görüyorum. “Bilim düşünmez,” diyor bakınız, “Bilim sadece hesap eder,” diyor Heidegger. Teknoloji ise bilimin tanecik ve sayı olarak belirlediğimiz, istatistiğe dönüştürdüğümüz cisimsel varlıkların yeniden tekrar kurgulanmasıdır. Adına teknik dediğimiz, dijital dediğimiz bu. Dolayısıyla burada çok açık bir şekilde hem Tanrı’nın yarattığı doğaya hem de insana karşı bir meydan okuma var. En son geldiğimiz nokta burası.

Bugün modern teknoloji; her biri birer “ayet” olan insan, güneş sistemi, ekosistem ve insan mükemmelliği üzerinde düşünmekten kopararak Heidegger’in dediği gibi onu bir kafes içinde çepeçevre kuşatmıştır. Bu durum, ipek böceğinin son derece teknolojik olarak ördüğü kozanın içinde kalıp ölmesine benzer. Modern insan “tekno-city”lerde böceğe dönüştürülmüştür. Taş, toprak-tuğla, ağaç-ahşap, börtü-böcek, çim-çayırdan (doğadan), orta boy kasaba ve şehirlerden beton-asfalt, cam-çelik, teneke, plastikten oluşan metropollere sürüklenme/göç insanı solucanlaştırdı. Modern ulaşım vasıtaları, insanları birer turiste çevirdiği gibi modernite ile birlikte ruhtan zekâya geçiş ile masumiyet-masuniyet gerilerken kurnazlık-kurtluk gelişti. İnternet-iletişim, insanların kalbini/ruhunu kalbura çevirerek delik deşik edip onu malumat manyağına çevirmiştir. Herkes, elindeki telefonun içine düşerek kaybolmuştur. Artık birbirimizin yüzüne bakamadığımız gibi birbirimizle sohbet, muhabbet ve dostluk edemez hale geldik. Modern “birey”; kum tanesi gibi hafızasız, hatırasız, vefasızdır. Zira bunlar, ruhun/vicdanın yordamlarıdır.

Palyatif Toplum, Ötekini Kovmak, Psikopolitika, Şiddetin Topolojisi, Şeffaflık Toplumu, Zamanın Kokusu kitaplarının yazarı Alman filozof Byung-Chul Han, şu anda insanlığın geldiği noktanın ne kadar tehlikeli olduğunu, insanlığın ve doğanın sonunu getirebileceğini çok açık bir şekilde ortaya koyuyor. Benim kanaatim de o. Şu anda Batı, özellikle Nietzsche’nin “Tanrı öldü” sözünden itibaren, yavaş yavaş ruhu da bıraktı. Artık zekayla, teknikle, dijitalle gidiyoruz. Bu insanlığın da doğanın da sonunu getirecek bir sapıklıktır. Burada vicdan falan yok, burada ruh yok, burada Allah yok, burada ahlâk yok. Nietzsche “Will to power,” demişti, güç istenci… Onun bir sonraki aşaması “Will to will”dir, istemeyi isteme. İstemeyi istemenin de anlamı: “Ne mümkünse yapalım.” Ne mümkünse yapalım aşamasına gelmişsen artık sen serbestsin; senin haddin, hududun yok; sen ne Tanrı tanıyorsun, ne ahlâk, ne insan tanıyorsun. Şu anda insanlık maalesef böyle bir karanlığa doğru gidiyor. Benim kanaatim o.

Müslüman olduğunu iddia edenlere denecek şey ise: “Güneşi (ruhu-vicdanı-Kur’an’ı) ceketinizin astarında (teolojide) kaybettiniz; dinin ocağını söndürdünüz; elinizdeki “Vicdan Çalışması”nı okuyarak kendinize/özünüze (lübb-fuad-basiret) gelebilirsiniz: “İman edenlerin Allah’ı hatırlamaktan ve kendilerine inen hakikatten etkilenerek kalplerinin ürperme zamanı (hâlâ) gelmedi mi? Onlar, daha önce kendilerine kitap verilip de -aradan uzun zaman geçince- kalpleri katılaşan (Yahudi-Hristiyan)lar gibi olmasınlar. Onların çoğu, fasık (doğrudan yana görünüp, aslında ondan sapmış ve onu terketmiş) kimselerdir.” (Hadid Suresi/16)

7.Özellikle dindar olarak kendini tanımlayan insanlara, Müslümansa, vicdanlı olabileceği ön bilgisiyle yaklaşırız. Fakat günümüz dünyasında gördüğümüz vicdansız dindarlar ya da Müslüman vicdansızlar olarak birtakım prototipler ve örnekler üzerinden belli yaşanmışlıklar da görüyoruz. Vicdanın imanla ilişkisi açısından bu sınanmada çok başarılı olamadık mı? Müslümanlar olarak biraz da belki içeriye dönük öz eleştiri yapmalı mıyız?

Adına Müslüman denilen dünyanın -hepsi diyemem- şu anda içinde bulunduğu durum: Ne vicdanımız var ne de imanımız var. Vicdan ve iman olmayınca ortada ne kalıyor? İtikat bir de ibadet kalıyor. İbadetlerle, amentüyle Tanrı’yı kandırma oyunu oynuyor. Spinoza demişti ya, “Kitleler Tanrı’yı kandırma peşinde.” Dolayısıyla Kur’an bu Tanrı kandırmasına karşı savaşmıştır. Ayette “Siz iman ettik diye bırakılacağınızı mı sanıyorsunuz?” diyor. (Ankebut Suresi/2) Yahudiler de, Hristiyanlar da, Müslümanlar da böyle. Kur’an’ın Allah rızası, vicdan ve menfaattan oluşan ahlâki motivasyon kaynakları, sünnilikte sadece menfaate (cennet-cehennem) indirgenerek kısırlaştırılmıştır. Muhafazakârlar olarak çoğumuz itikat sahibiyiz ancak canlı imanımız yok. Helal-haramlarımız var ancak takvamız yok. Alışkanlığa indirgenmiş ibadetlerimiz var ancak huşumuz-saygımız yok. Vicdansız dindarlığın başlıca saikleri şunlardır: 1-Duyarsızlığın, cehaletin, tembelliğin oluşturduğu konformizm. 2- Zahmetsiz ve zorlanmaksızın mutlak hakikate malik olma zaafı, hamakati, kurnazlığı. 3- Fatura ödemeden Tanrı’nın gözdesi olma garantisi. 4- Ebedi kurtulmuş olma zannının rahatlığı. 5-Güç istenci, tahakküm arzusu ve kemikleşmiş kibrin (gurur) benliği kaplaması.

Dinlerde ahlâk-vicdan ve şuur yerine ibadetlerin öne çıkması ve zamanla şuursuz halde taklit ve alışkanlığa kayması bundandır. Bugün İslam dünyasında Ka’be, Kur’an ve Hz. Muhammed; medyatik ve manevi unsurlarını kaybedip “pagan” benzeri hale dönüşmüşlerdir. Bundan dolayı da ibadetler hiçbir manevi ve ahlâki bilinç-şuur ve vicdan rikkati yaratamamaktadır. İbadetler, müminleri ahlâklı olmaya karşı bağışıklı hale getirir. Vahyin buyruklarının zamanla müminler tarafından Tanrı’yı memnun edecek yegâne emirler ve hakikatler olarak görülüp mutlaklaştırılması, mumyalanması ve dondurulması, onlardaki hakikati sürekli görme vasıtası olan vicdan kapasitesini dumura uğratmasının, köreltmesinin en büyük vesilesi haline gelir. Bazı dindarların, coşku ile (bağnazca-yobazca-fanatikçe/cahilce)  kötülük işlemelerinin nedeni budur. Vicdanı dumura uğratan ikinci önemli bir durum, kişilerin ekonomik-politik veya kültürel süreçlerde güçlü, meşhur, önemli (iktidar) pozisyonlara gelmeleridir. Kur’an şöyle der: “Her ülkenin önde gelenlerini hile ve entrika peşinde koşan suçlular durumuna sokarız ama çevirdikleri entrikalar, kendi aleyhlerine döner fakat onlar bunu anlayamazlar.” (En’am Suresi/123) M. Esed, bu ayete şöyle bir yorum getirmiştir: “Önemli kimseler olmaları, onları az veya çok eleştiriye kapalı hale getirdiğinden, önde gelenler (ekâbir), kural olarak kendi davranışlarının ahlâki yönlerini sorgulamakta diğer insanlardan daha az istekli olurlar. Bu durumun sonucu olarak kendilerini daima haklı görmeleri, onları çoğu zaman büyük hatalar yapmaya sevk eder.” Hele buna bir de “İbadet dindarlığı” maskesi takılmış ise vicdansızlık iki katına çıkacak demektir.

8.Hikmeti vicdani açıdan nasıl tanımlıyorsunuz? Özellikle hikmetin vicdanla bağlantısı toplumsal ilişkilerde nasıl ortaya çıkıyor? Aktüelleştirmeden kastınız imanla yoğurulmuş aktif vicdan. Doğru mu anlıyorum? İslam tarihi örneği üzerinden değerlendirirsek vicdan ve hikmetin bir arada olduğu Emeviler’e, Abbasiler’e Allah Resulü’nün son dönemleriyle baktığımızda böyle bir dönem olmuş mu?

İmanla yoğurulduğu zaman hikmet oluyor. İmansız olunca ona philosophia diyoruz değil mi? Felsefe. Bilgi sevgisi yani. O ayrı. Yunanlılar hepsi meraklı, ilgi peşinde, teori yapmayı seviyorlar. Eyvallah da teorinin hikmetle alakası yok. Felsefenin hikmet diye çevrilmesinin tamamen yanlış olduğu kanaatindeyim. Hikmet Kur’an’ın sıfatıdır, ilimdir, vicdan da ilim ve hikmet işidir.

İslam felsefesi dediğiniz aslında Yunan felsefesinin İslamileştirilmesidir. Aslında kelâmın ve felsefenin Yunan’dan etkilenmesiyle Kur’an’ın ahlâk öğretisinden biraz uzaklaşıp ontolojiye dalmışlar. Cevher, araz, zat, sıfat… Kelâmın, felsefenin konularıdır bunlar. Oysa Kur’an’ın böyle bir derdi yok. Levinas biliyorsunuz çok güzel demişti. İlk felsefe ontoloji değil etikti. Etik de kutsal kitapların mirasıdır, peygamberlerin işidir. Peygamberler etik peşinde koşar. Yunanlılar ontoloji peşinde koşar. Ontoloji hikmet değildir, varlık bilimidir. Bilimlerle sadece varlığı arayabilirsiniz, varlığı analiz edersiniz. “Bu nedir? Bu nasıl oluyor?” gibi sorular sorarak. Hikmet ahlâktır, o da peygamberlerin çağrısı. İlk olarak bir Tanrı keşfetme, ikinci olarak da hemcinsine karşı adaleti ve merhameti ortaya çıkarmak hikmetin konusudur. İlahi dinlerin davasıdır ahlâk. Hikmetin aktüelleştiği şeyler var. Hakem, hekim, hâkim… Hakem bildiğimiz maçlarda hakemlik yapan, hâkim yargı veren, hekim de doktor. Hepsi hayatı koruyan, adaleti koruyan işler yapıyorlar. Doğru karar verme yetisiyle doğru iş yapmaktır hikmet. Dolayısıyla din de budur.

Sünniliğin Kur’an-Peygamber yani “İslam” adına işlediği bazı teolojik-dogmatik asli günahlara değinmek istiyorum: 1- Bir “Vicdan Çalışması” olan Kur’an’ın yirmi küsur sene boyunca her vesile ile ve sokak insanı için yoğun düşünme (tefekkür-taakkul-tezekkür-teemmül-tafakkuh-taabbur-nazar-rey…) talepleri ile diriltmeye çalıştığı ruhu/vicdanı/kalbi dondurarak-mutlaklaştırarak, müminleri taklide sevk ederek dumura uğrattı (ilmihal/itikad-ibadet Müslümanlığı). 2- Denenmenin temeli olan özgür iradeyi inkâr ederek (kader-cebir) müminleri köleleştirdi/kötürümleştirdi/felç etti. 3- Kur’an’ın politik ilkeleri olan emanet, ehliyet/liyakat, şura, adalet ilkelerini tağşiş ederek kişi kültünü/saltanatı ve teokrasiyi (zıllullah) meşrulaştırıp yöneticileri çoban yaptı; halkı da sürüleştirdi. 4- Mistisizmi meşrulaştırarak (tasavvuf) kiliseye benzer “din bürokrasisi” oluşturup (şeyh, veli, gavs, kutup, ricalu’l-ğayb…) hür cami cemaati olan müminleri, -ğassalın elindeki ölü gibi- müritleştirdi. 5- Kurucuları dahi “tüccar” olan; ahlâkı, veresiye (ahiret) ticaret üzerine kurulmuş; ticaret, tarım-hayvancılığı, üretimi, alın terini, ekonominin meşru temeli yapan bir dini “fütuhat”, “cihat”, “daru’l-harp” kavramları altında “ganimet ekonomisi”ne dönüştüren antropolojik (Arap-Türk) bir içgüdü/habitus.

9.Vicdanın özellikle bireysel ve toplumsal düzeydeki etkileşimlerinden bahsettik. Geleceğe dair öngörüleriniz neler? Vicdanı, insandaki o hikmetli bakışı açığa çıkartmak için teknolojiyi bir imkân, bir dönüştürme aracı olarak göremez miyiz? Bütün toplumların eline geçtiğinde aynı neden, aynı sonuca götürecek diye bir kaide söz konusu değil. Ahlâkı ve vicdanı harekete geçirmiş aktif ahlâk sahibi insanlar teknolojik imkânları elde ettiklerinde bunu hakikatin ve adaletin, doğrunun aktüelleşmesi ve toplumsallaşması için bir araç olarak göremezler mi? Sizce irade sahibi bir insan için bu mümkün mü?

O irade sahibi insanın iradesini ortaya koymasına bağlı. Eğer tövbe eder de “her ne mümkünse onu yapalım”dan vazgeçip belli ahlâki sınırlar koyabilirse, insanları ve doğayı koruyacak insanın onurunu, haysiyetini, bütünlüğünü Tanrı’nın yarattığı tarzda bugünkü halini koruma yönünde eğer bir irade ortaya koyabilirse o zaman teknolojiyi kendi emrinde hayatı kolaylaştırıcı hale getirecektir. Şimdiye kadar teknolojiye işimizi kolaylaştıran bir araç olarak bakıyorduk. Şu anda artık o aşamayı geçtik. Artık araç değil giderek yeni bir din ortaya çıkıyor, buna dataizm diyorlar. Kur’an ayeti ne diyordu? Onur, izzet, haysiyet, şeref; Allah’ın, peygamberin ve mü’minlerin hakkı. Biz bunu insana da teşmin edelim. İnsanın ahlâkı, insanın hakkıdır. Teknolojiyi ön plana çıkardığın anda Tanrı da, peygamber de, insan da güme gidiyor. Yani artık tamamen robotların egemen olduğu, dijitalleşmiş, kendini ebedileştirmek isteyen, Firavun gibi insanların kontrolünde bir dünya ortaya çıkacak. Orada da muhtemelen çok az sayıda insan hayatta kalacak. Gerisini ya köleleştirecekler ya da yok edecekler. Hristiyan, ateist veya Müslüman olsun hâlâ insanın korunmasından yanayım, ben insanı savunuyorum. Eğer insanı bugünkü haliyle koruyamazsak ben geleceğin tehlikeli olduğunu düşünüyorum. Teknolojiden öyle bir şey beklemek zor. Biz iradeden, vicdandan bekleyeceğiz.

İnsanı korumaktan kastınız insanın iradesini, aktif iradesini güçlendirmek değil mi?

İradesi, vicdanı evet. Zekadan bahsetmiyorum. Zeka matematikseldir, nedenseldir. Fiziğe biraz bağlıdır. Allah’ın “Ben ruhumdan insana üfledim” dediği o tanrısal yetiyi korumamız gerekir. O yeti kaybolursa ki şu anda kayboluyor, o zaman hevâ ortaya çıkar. Kur’an diyor ya: “Hevâsını ilah edineni gördün mü?” O zaman hevâ ilah olacak. Robotlar Tanrı olacak (dataizm). Onlar her şeye egemen olacak. O da doğru bir şey değil. Oysa Tanrı ruhun korunmasını istiyor, ruh çünkü tanrısal bir şey. Bizdeki tanrısallık Tanrı’nın niteliklerini aşıyor. Tanrı kendine benzer bir varlık yaratıyor. Tanrısal tarafımızı kendimiz korumamız lazım. Bunu koruyacak mıyız, korumayacak mıyız? Orası belli değil şu anda.

10.İki tür yabancılaşmadan bahsediyorsunuz kitaplarınızda: Tanrı’dan kader yoluyla, vahiyden dogma yoluyla yabancılaşma… Müslüman halkların tarihine baktığımızda akıl-irade ve vicdanla nasıl bir yabancılaşma görüyoruz, teolojik kökenleri nedir? Yeryüzündeki varlıklar olarak biz insanların bu yabancılaşması bir etkeni teknoloji evet, bundan bahsettik, ama akıl, irade ve vicdanın bir arada olabilmesi için din tek başına yeterli bir sebep mi?

Olmadı. olmadığını görüyoruz. Ne eksik? Bugün bizi harekete geçirecek o güç. Her şey bu kadar açık ve her türlü bilgiye bu kadar kolay ulaşılabiliyorken, kitap elimizde bu kadar netken, diğer dinler için de aynı şey geçerli ama hâlâ ahlâk konusunda dünya olarak sınıfta kalıyoruz ki işte son Filistin meselesi üzerinden insanlık vicdanının adalet duygusu üzerinden ayağa kalktığını görüyoruz ama bu hiçbir şeyi değiştirmeye yetmiyor. Bugün yeryüzünde tüm insanların bir arada olup bir adalet duygusuyla birtakım tepkiler vermesi teknolojinin bir imkânı olarak dönüştürülebiliyor ama bunun hakikatte bir karşılığı, bir yaptırımı yok. Artık biz yeryüzündeki diğer insanların birtakım eylemlerle bir şeye tepki verdiğini görüyoruz ama bu bizi aktif ve aktüel bir imana sevk etmiyor ve daha fazla pasifize ediyor tam tersi. Başka birinin öteki tarafta onu yapmış olması beni burada nasıl olsa birileri yapıyor diye -bir vicdansızlık demek istemiyorum ama- bir vicdani tatmin duygusu oluşturuyor ve bu haz duygusuyla da çok benzer bir duygu. Korkutucu bir şey. Bunu bilmiyorum siz nasıl görüyorsunuz? Belki vicdanın geleceğine dair bir yorum olarak da okunabilir.

Kur’an’ın insanların elinde tahrif edilmeden bulunuyor olmasını insanlık için bir şans olarak görüyorum. İnsanlar eğer bu Kur’an’ın ne dediğine, neye çağırdığına itibar ederlerse; Kuran’ın metafizik ve ahlâki değeri, insanlık için taşıdığı değer entelektüel olarak düşünceyle keşfedilip dile getirilebilirse insanlığa katkısı olur. Şu anda bütün dünyaya, Avrupa’nın “Tanrı öldü” sözünden sonraki aydınlanmanın değerleri egemen. Bu egemenlik teknoloji ve ekonomiyle birlikte politikayı da kontrol altına aldı. Kapitalizm ve bugünkü mevcut ulus devlet yapıları büyük ölçüde insanlığı bu noktaya getirdi. Bu anlaşılmaz bir şey değil, insanların tarihsel yürüyüşünde gördüğümüz bir olay. Orta Çağ’da Hristiyanların, kilisenin çok büyük cinayetleri vardı ama o cinayetleri ileri sürerek tamamen dinin dışına fırlamak ve Tanrı’yı öldürmek insanlık için iyi bir şey olmadı. Ondan sonraki işlenen günahlara bakın. Kolonyalizm, İkinci Dünya Savaşı, faşizm, nazizm, holokost, komünizm en son geldiğimiz işte Gazze’deki katliam. Birkaç aydır sürüyor, kimse sesini çıkarmıyor. İçine girdiğimiz sürecin, hegemonyası altında olduğumuz kültürün tezahürü bunlar. Şu anda böyle bir durumdayız, bugünkü zamanın kokusu veya çağın ruhu dediğimiz olay bu. Tanrı’dan da insandan da umut kesilmez. Eğer insanlık Tanrı’ya yönelirse Tanrı da insanların elinden tutar. Öze dönme olayı dediğimiz insanın asli misyonuna, haysiyetine, onuruna, şerefine tekrar dönebiliriz ama böyle bir mecburiyet yok. Tanrı insanı yaratmakla riske girmiştir dedim ve hâlâ da bu cümlemin peşindeyim. Tanrı hakikaten insana özgürlük vererek riske girmiştir. Dolayısıyla biz de risk altındayız, Tanrı da risk altında. Bu işin şakası yok. İnsanlık gittiği yolun yanlışlığını görüp tekrar Tanrı’ya yönelirse Tanrı’nın eli hemen hazır, biz döndüğümüz andan itibaren Tanrı elimizden tutar ve kurtulabiliriz.

11.Son soruya cevap vermiş oldunuz, bir anlamda Filistin konusunda Müslümanların duruşunu temelsiz ve derinliksiz olarak görüyorsunuz. Dünyada kolektif bir vicdan inşa eden eylemler varken, Güney Afrika uluslararası hukuk mücadelesi veriyorken, Türkiye ve diğer İslam ülkelerinin somut eylemsizliğini (hava sahasını kapatma, ticari ilişkileri sınırlandırma gibi), kayıtsızlığını nasıl değerlendirirsiniz?

Arapların durumu kötü, yani kör ve sağır olarak orada duruyorlar. Bu çok açık. Bu, imansızlığın ve vicdansızlığın bir sonucudur. İran da ikiyüzlü hareket ediyor, bir tarafta destekliyor ama diğer tarafta yine sesini çıkarmıyor. Türkiye’nin durumu siyasal olarak yine benzer bir iki yüzlülük var, bir tarafta miting/bağırma çağırma diğer tarafta ilişkilerinin sonuna kadar sürdürülmesi… Vicdanlı insanlar dünyanın her yerinde, Güney Afrika’da bile olayın durdurulması için harekete geçebiliyorlar. Yeni bir şey söyleyecek bir durum yok, vicdani kapasite burada da çok net ortaya çıktı.  Vicdansızlığımız ve vicdanımızın gücü… Aylardır insanların gözü önünde şehirler yok ediliyor; çocuklar, siviller, kadınlar öldürülüyor ama insanlığın bunu durduracak bir ahlâki/hukuki mekanizması yok. Bu yokluk vicdansızlığın tezahürüdür. Vicdanlı olsaydık şimdiye çoktan oranın durdurulması, engellenmesi lazımdı. Vicdanı diriltmekten ve daha sonra Tanrı’yı yardıma çağırmaktan başka çıkar yol yoktur. Tanrı’nın rahmetinden de, insanlıktan da umut kesilmez.

Türkiye’de Küllenen Ocaklar

“Ocak” kavramı, Türk kültüründe emin mekân, hayatiyet, asalet, aile, sağ-salim olmanın kurumsal metaforudur. “Aile Ocağı”, “Sağlık Ocağı”, “Ülkü Ocağı, “Türk Ocağı”, “Ocağına düştüm” vb. deyim ve isimlerinde olduğu gibi. Birine beddua ederken: “Ocağı sönsün” denir. Mehmet Akif Ersoy: “Korkma; sönmez, bu şafaklarda yüzen al sancak / Sönmeden, yurdumun üstünde tüten en son ‘ocak’” derken aileyi kastediyordu. Eğitim, kültür, sanat, mimari, din, bilim, hukuk ve siyaset de, toplumsal hayatı sağ-salim sürdüren ocaklardır. Eskiden bu “ocak”lar mükemmelen yanıyordu, ısıtıyordu, ışıtıyordu, yemek (hizmet) pişiriyordu iddiasında değilim; ancak bir biçimde “tütüyordu”, yani duman çıkarıyordu. Şimdilerde ise dumanları azaldı ve külleri çoğaldı. Şöyle ki:

Eğitim

Örgün veya yaygın olsun, “eğitim”in amacı, -meslek becerisi kazandırmanın ötesinde-; insana doğuştan getirdiği potansiyel kabiliyetlerini aktüelleştirme kapasitesini kazandırmaktır. Çocuklara merak etme ve hayrete düşme duygularını kazandırmaktır. Eğitim, salt bilgi yükleme faaliyeti değildir. Bir filozofun dediği gibi: “Hiç kimse, hiç kimseye hiçbir şey öğretemez; insanlara ancak hangi bilgileri, niçin ve nereden öğrenmeleri gerektiği/ihtiyacı öğretilebilir.” Halkımız, bu gerçeği: “Koyma akıl, akıl değildir”, “Bir kulağından girip öteki kulağından çıkmak” deyimleri ile ifade etmiştir. Türk Millî Eğitimi, başlangıçta ideolojik olarak bir “tür” vatandaş yetiştirme aygıtı iken; muhafazakâr hükümetler döneminde “dindar gençlik/nesil” yetiştirme amacına yönelmiş; son olarak da -internet ve “sosyal medya”nın gelişmesi ile- kimliği, kişiliği, karakteri belirsiz; “buraya (vatan/yurt)” ve “bu toplum”a aidiyet duygusu zayıf; idealist/ideolojik olmaktan çok hazcı/hedonist (egoist) bir nesil ortaya çıkmıştır. Politik-kimlik kavgası yüzünden, mevcut eğitim sistemi yeni kuşaklara “meslek becerisi” bile kazandırmayı becerememiştir. Ülkenin işgücüne ihtiyacı olduğu halde; eğitim sistemsizliği, üniversite mezunu “mesleksiz-işsiz” gençler üretmektedir.

Kültür-Sanat-Mimari

Kültürün özü; dünyanın ve ötekinin farkında olmak, ötekine karşı empati duymak (hem-hal olmak), adâb-ı muaşeret kurallarını bilmek-uygulamak, tolerans sahibi olmak, kendini sürekli geliştirmek-eğitmektir; medeni olmaktır. Kültürün bir unsuru olarak sanat, güzellik duygusunun ve yaratıcılık kapasitesinin tezahürü olarak müzik, sinema, tiyatro, tezhip, tezyinat, resim-heykelciliktir. Mimari, estetik yaşama sanatının yapıya, binaya, şehre yansımasıdır. Mimarinin özü, beton/bina değil; maneviyat/metafiziktir. Merhum Hamdi Tanpınar’ın Beş Şehir ve Turgut Cansever’in Kubbeyi Yere Koymak adlı eserleri, bu hakikati anlatır.

Osmanlı toplumunun kültür-sanat ve mimari tarzı, Cumhuriyet Devrimi ile Batı kültür-sanat ve mimari tarzı ile değiştirilmeye; bazı alanlarda sentezlenmeye çalışılmıştır. Bu da toplumda bir kültür-kimlik-kişilik krizi-kaosu yaratmıştır. Türk toplumu, geleneğin yaratıcı yenilenmesini başaramamıştır. “Kanon”lar yaratarak yenilenme yerine; bir avuç elit, -gerekçelerinin etik-ontolojik tartışmasına girmiyorum- devrimler yapmayı tercih etmiştir. Mehmet Akif, Ziya Gökalp, Hamdi Tanpınar, Peyami Safa, Kemal Tahir gibi yaratıcı yenilenmeyi savunan isimler başarılı olamamış; bu alanlarda Batı ve Gelenek taklitçileri daha çok taraftar bulmuştur. Şairlerden örnek vermek gerekirse, Tevfik Fikret ve Necip Fazıl, birer prototiptir.

Son yıllarda bu alanların hepsinde hızlı bir paçozlaşma yaşanmaktadır. Sosyal ve ulusal medyadaki seviye, bu paçozlaşmanın kültürel alandaki durumunun göstergesidir. “İftira ve küfür”, sosyal medyayı özetlerken; “yandaş” ve “muhalif” kanallarda yuvalanmış aynı düdüğü/borazanı öttüren ekipler, ülke sorunları üzerine sözde “tartışma” yapmaktalar.

Rahmetli filozof mimarımız Turgut Cansever’ın onca boğuşmasına, bağırmasına rağmen son 20 yıldır “yatay mimari” terk edilmiş; rant uğruna şehirlerimiz “beton ormanı”na çevrilmiştir. Belediyeler, şehirlerindeki bir avuç tarihi dokuyu korumakla, bunun kefaretini ödediklerini sanmaktadırlar. Muhafazakâr müteahhitlerin, diktikleri kulelere verdikleri ecnebi adlar (Örneğin: “Gamador Galya”), neyi “muhafaza (!)” ettikleri hakkında bilgi vermektedir. Türkiye’deki şehirlerde İslam’ın damgasını yansıtan “mahalle”ler, “TOKİ” tarafından yok edilerek, meskûnları, güvenli insan “silo”larına dolduruldu. Heykele karşı olan muhafazakâr belediyeler, şehirlerinin-kasabalarının göbeğine kireçten yapılma kabak, karpuz, portakal vb. maketleri diktiler. Ankara’da, şehrin nefes alma yeri olan “Orman Çiftliği-Hayvanat Bahçesi”, teneke-çelikten yapılmış “Anka-Park”a dönüştürüldü ve çürütüldü. Bütün Avrupa şehirlerinde olduğu gibi, İstanbul’da da şehrin merkezinde olan Tren Garı (Haydarpaşa-Sirkeci) yerinden edilerek, mekânları, rant kaygısı ile “otelci”lere satılmaya kalkışıldı…

Bilim-Üniversite

Bilimsel düşünce, doğası gereği, dogmatik teolojinin değil felsefi düşünmenin meşru çocuğudur. Tarihte İslam dünyasında ve Modern Batı’da da bu, böyle olmuştur. Felsefi düşüncenin aktif olduğu dönemlerde İslam dünyasında da bilimsel keşifler yapılmış ve icatlar çıkarılmıştır. Katı dogmatik teoloji egemen olduktan sonra da, farklı, ilginç önerilere karşı: “İcat çıkarma!” düsturu egemen olmuş ve “doğru söyleyeni dokuz köyden kovmuşlar”dır. Batı’da da Felsefi düşünme, teolojik düşünmeyi tahtından indirdikten sonra bilimsel keşifler ve teknoloji gelişmeye başlamıştır. Osmanlı medreselerinde dogmatik teolojik düşünce talim-tahsil ve tedris edildiği (tekrar-taklit-geviş getirme) için, Batı’da meydana gelen bilimsel gelişmeler takip edilememiş ve toplum tarih dışına düşmüştür. Anadolu Türklüğü, “teolojik düşünme” aşamasına dahi geçemeden, mitolojik (mistik/menkıbevi) düşünme aşamasında kalmıştır. Cumhuriyet devrimlerinin, aktif olmayan teolojik düşünme ve felsefi düşünme aşamalarını atlayarak bilimsel düşünmeyi taklit etme girişimi (“Hayatta en hakiki mürşit, ilimdir, fendir” M. K. Atatürk) pek başarılı olamamıştır. Türk üniversiteleri, en fazla, Batı’da yapılan bilimsel keşifleri kendi dilinde veya tercüme yolu ile “ders/tedris” olarak okutmaya çalışmış; genç kuşaklarda ciddi bir merak, keşif, icat tutkusu yaratılamamıştır.

Muhafazakâr yönetimler, üniversiteyi/bilimi değerli bir şey olarak görmüşler; ancak, künhüne, nasıl yapıldığına vakıf olamamışlardır. Üniversite sayısının artırılmasının esas motivasyon kaynağı bilim-teknik değil; inşaat rantı, şehirlere seçim yatırımı, taraftarlara istihdam kaynağı oluşturmasıdır. “Biz sayıları artırdık; siz de kaliteyi artırın” savunması, geçerli değildir. Üniversite sorunu, “sayı” sorunu değil, “kalite” sorunudur: Neyi keşfettin veya ne icat ettin? Türkiye’de sanayinin ve silah teknolojisinin gelişmesinde üniversitenin ciddi bir katkısı yoktur. ODTÜ, Hacettepe, Boğaziçi, İTÜ, Bilkent gibi Türk üniversitelerinin -düşük de olsa- bir zamanlar dünya üniversiteleri sıralamalarındaki yerlerinden oldukça gerilere düştükleri, aleni bir gerçektir. Nitekim 2013-2023 yılları arasında “Akademik Özgürlük Endeksi”nde Türkiye en alttaki yüzde 10’luk dilimde Mısır, Küba ve Kuzey Kore’nin de olduğu sıralamada üçüncü sırada yer almıştır.

Oysa sorun, üniversitelere “rektör” atama meselesine indirgenmiştir. Bugün üniversitelerde “Prof”luk yapanların büyük bir bölümünün kültürel-düşünsel kapasitesi, 30’lu, 40’lı, 50’li yılların “lise” mezunlarının altında seyretmektedir. Otopark binalarından dönüştürülen veya otoban üzerinde inşa edilen “Özel/Vakıf Üniversiteleri”, iyi birer “ticarethane” mesabesindedir.

Din

Mehmet Akif Ersoy’un Safahât adlı manzum eseri, Osmanlı İmparatorluğu çöktüğünde toplumun içinde bulunduğu dinsel hayatın bir terennümüdür. Cumhuriyet kadroları, çöküşten “eski rejim”i sorumlu tutarak “Hilafet-Şeriat ve Tarikat”ı ilga ettiler. Topluma çağdaş-seküler bir kimlik biçtiler. Toplumun kahir ekseriyeti, bu yeni kimliği benimsemeyerek (içerleyerek-uçuklayarak) içine kapandı ve kadim dinsel kimliğine dört elle sarıldı. Tarikatlar yeraltına çekilirken; halkın dini hamiyeti, yeni “cemaat”ler yarattı. Diyanet teşkilatı, devletin, dini kontrol altında tutma işlevini üstlendi. İmam-Hatip Liseleri ve İlahiyat Fakülteleri ise, mevcut dini geleneği/teolojiyi, bir “tecdit”e tabi tutmadan, böyle bir vüsatı olmadığı için talim ve tedris etmeye koyuldu. “Bizim oğlan, ‘Bina (Arapça gramer kitabı)’ okur; döner döner yine okur” serzenişi ve “Et-tekraru ahsen; velev kâne yüz seksen=180 kere de olsa; tekrar, iyidir” düsturu, aynen devam etmektedir.

70’li yıllardan itibaren, sivil olarak tarikat ve cemaatlerde kendini ifade eden dindarlar, “Millî Görüş” partileri ile siyasete yöneldiler. Belediye yönetimlerinde ortaya koydukları hizmetler ile de halkın güvenini kazandılar. 90’lı yıllarda merkezi hükumete ortak olmaları, askeri vesayet bürokrasisinde rahatsızlık yarattı (28 Şubat). 2000’li yılların başından itibaren “Millî Görüş”ten kopan bir ekip, “gömlek değiştirerek” AK Parti’yi kurdu. Son 20 küsur yılda dinin toplumdaki değerini Fetullah Gülen’in önderliğindeki “Hizmet Hareketi”nin “apolitik” görünümlü politik icraatları (devlete sızma) ve sonunda ortaya koyduğu “15 Temmuz Darbesi” girişimi; tarikatların holdingleşmesi ve AK Parti’nin, dinin -adı konmamış- “siyasal temsili” olarak (İslamcılık) ortaya koyduğu politik performans belirledi. İtikadı (“Amentü”) ve ibadâtı (“İslam’ın Beş Şartı”) tam olanın “dini bütün” olduğu varsayılarak; ahlak, büyük ölçüde görmezlikten gelindi. Hamdi Tayfur’un yayınlamış olduğu Dip Dalga-1 ve Dip Dalga-2 kitapları, bir biçimde din eğitimi almış dindar kesimden insanların dinden nasıl ve hangi gerekçeler ile soğuduklarını anlatmaktadır. Seküler kesimlerde de bu soğuma “Deizm”, “Agnostisizm” ve “Ateizm” olarak dillendirilmektedir: “‘İslam’ buysa; ben ‘Müslüman’ değilim.” Max Horkheimer, bu gerçeği şöyle ifade eder: “Ne var ki, bir doktrinin yüzey görüntüsü, hatta temel tezi, çoğu zaman, bu doktrinin toplumda oynadığı rol konusunda hiçbir ipucu vermez… İsa’nın doktrini de -kendi içeriği ve anlamına karşın- Haçlılardan çağdaş sömürgeciliğe kadar en gözü dönmüş saldırganlığın aracı olmuştur.” (M. Horkheimer, Akıl Tutulması. Çev: Orhan Koçak. İst. 2023. s. 121.)

Türkiye’deki bu gelişmeleri, dünyanın içinde bulunduğu genel durumdan soyutlayarak anlamak mümkün değildir. Modernite (Aydınlanma-Endüstri Devrimi) öncesinde insanlar, kolayca dindar olabiliyorlardı. Dindarlığın kaynağı, insanların ihtiyaçlarını doğadan karşılamaları (lütuf, rızık, nimet, rahmet…) ve doğa ile iç içe yaşamaları idi. Ruh/vicdan, diri (hayy) olduğu için, Tanrı’ya ve Ahirete kolayca inanabiliyordu. Aydınlanma ile birlikte Tanrısal olan “ruh”tan beyinsel/bedensel/biyolojik olan “zekâ”ya (zihin/mind), yani hesaplamaya (matematiğe-mantığa) geçildi: Bilim-Teknoloji. Teknoloji, insanları kendi eli ile yarattığı bir fanusa (Tekno-City) hapsetti. İnsanın ayağı yerden kesildi ve uçmaya başladı. “Ne oldum delisi oldu” ve Tanrı’ya kafa tuttu ve onu unuttu: “Tanrı Tutulması (M. Buber)” yaşandı. Hatta O’nun “öldüğü” ilan edildi. Bunu da, derin psikolojik kavrayışı olan Nietzsche görebildi. “Güç İstenci” ve “Ebedi Dönüş (Nihilizm)”, Batı insanının (“Sarışın Canavarlar”-Nietzsche) Dünya Görüşü (Metafizik) Utulitarizm ve Pragmatizm ise -“uğrundalık” değil; “için”lik olarak (H. Arendt)- ahlak/yaşam felsefesi olarak kendini siyaset, hukuk ve iktisatta somutlaştırdı (Kapitalizm-Ulus-Devlet). Kolonyalizm, iki Dünya Savaşı, Nazizim/Faşizm, Komünizm… ve son olarak Gazze Katliamı, bu felsefenin somut sonuçlarıdır.

Teknolojinin son aşaması olarak dijitalleşme, “Dataizm” olarak Batı tarafından bütün insanlığın son dini olarak lansa edilmektedir (“Homo Deus”, Y. N. Harari). Bedenin-beynin, teknolojiye eklemlendiği bu aşamada (“Post-Hümanizm”), artık Ruh’un ve Hakikat’in, dolaysıyla da Dinin-Tanrı’nın yeri yoktur (Post-Truth). Herkes, elindeki telefonun içine düşerek kalbi, kalbura çevrildi. Tanrının öldüğü; ona bağlı, onun işi olan Ruh’un buharlaştığı bu ortamı, yine Nietzsche (Böyle Buyurdu Zerdüşt adlı kitabında) derin sezgisi ile: “Çöl, genişliyor; vay haline çölü görmezden gelenlerin” diye teşhis etmişti. Böyle bir dünyada (Zeit-Geist) ruh/vicdan kalmadığı için; sonuç olarak din-iman da kalmaz. Bireysel performans (narsizm), ötekinin kovulması, mahremiyetin mahvı, şeffaflaşma, palyatiftik, pornografi, depresyon, haz ve hız, insanların genel karakteri haline geldi (Byung-Chul Han). Çünkü peygamberin uyarısını ancak vicdanı diri olanlar anlayabilir (36/70). Çölde saksı mesabesinde küçücük vahalar (vidan-din) olabilir: Gazze katliamı, dünyanın birçok yerinde protesto edilmekte; Amerika’da vicdanlı bir asker kendini Pentagon’un önünde yakarken Araplardan hiç ses çıkmıyor; Türkiye’de de İsrail’i protesto için sokaklara “Coca-Cola” dökülüyor.

Hukuk

Avrupa’da gelişen “Hukuk Devleti”, vicdanın, dinin ve ahlakın ürünü değil; menfaatin altın kuralı olan “Ayağıma basma; ayağına basmayayım” ilkesine dayanır. Bu ilke, yaklaşık 300 sene süren din, sınıf ve ırkçılık iç-çatışmalarının, savaşlarının doğurduğu yorgunluğun sonucu olarak geliştirilmiştir. Tehlikenin “yakın” olduğu yerlerde (içerde) uygulanır; tehlikenin “uzak (öteki)” olduğu yerlerde ise (dış politika) uygulanmaz; haydutluk yapılır.

İslam’da ise “hukuk”, el-Hakk olan Allah’ın sıfatının tecellisi olarak hak, hakkaniyet, hakikilik, insaflı olmaktır. Vicdanın ve imanın yansıması olarak ahlaktır. Hukuk kurma çabası, yeryüzünde “Tanrılık”, “Rahmanilik” rolü oynamaktır. Kendi kendini kandırma tehlikesi olan vicdanın sübjektifliğinden kaçarak ilkeye, kuruma, kurala, otoriteye (devlet) yaslanmaktır. Suçu ve cezayı mümkün olan oranda objektif olarak tanımlama/kurala bağlama yerine; hâkime iki-üç kat “takdir yetkisi (nesafet)” vermek; vicdansız toplumlarda rüşveti ve iltiması artırır. “Kanun” veya “KHK”, zorbalığın veya kendini kandırmanın ürünü olabilir; ancak hakkaniyet-hukuk, adalet, insaf idesi (Gözü Bağlı Kız, Kılıç, Terazi), daima yukarda/başın üstünde sallanmalıdır. Kanunsuzluk, kanundan daha beter olduğu gibi; kanunu uygulamamak veya etrafını dolanmak ise sahtekârlıktır. Muhatabı kim olursa olsun, onun hakkını ve hukukunu teslim edemeyen kişi, insan ve Müslüman olamaz. “Biz” diyebilmenin “hakiki-dip/derin” kriteri dil, ırk, inanç (mezhep-meşrep), ideoloji (parti) vb. değil insaf, adalet ve ahlaktır.

Türkiye’de “hukuk”, Batı’da olduğu gibi menfaatin altın kuralına bağlı olarak oluşmadığı gibi; vicdan, iman, ahlak saikleri ile de oluşmamaktadır. Çünkü bunların kaynağının kuruduğunu, yukarda “din” ocağının sönmesi bahsinde izah ettik. Türkiye’de “devlet” gücünü ele geçiren siyasal ekip/esnaf, kendi iradesini, güç istencini, çıkarını, çıkardığı “kanun”lar ile “hukuk” kılıfının içine sokmaktadır: “Minareyi çalan; kılıfını hazırlar.” “Hile-i Şeriyye” ve “kitabına uydurma” deyimleri, halkımızın hukuksuzluğunu ifade eder. Trafikteki “şerit değiştirme” refleksi/yoğunluğu, toplumumuzun, hukuka itibar etmediğinin somut göstergesidir. Dün böyleydi; bugün daha da beter.

Siyaset

Siyaset, özü itibarıyla bir toplumun kendini oluşturması, koruması ve devam ettirmesi çabasıdır. Bu da güç, rıza ve adalet ile yapılır. Kur’an’da siyasetin güvenlik boyutu “Cihat”, rıza ve adalet boyutu ise “Sözleşme (Ahit/Akit)”, “Emanet”, ve “Emaneti ehline vermek” olarak vazedilir. Dış düşmanlara karşı güçlü olmak gerektiği gibi; içerde de rıza ve adalet yaratılması zorunludur. İç politika, rıza ve adaleti terk edip zorbalığa ve zümre çıkarına yöneldiğinde; siyaset, “Rahmani/Ahlaki” niteliğini kaybedip şeytanileşir (şeytana uyulur). Muaviye, bu tarz siyaseti İslam tarihinde ilk olarak icra eden kişi; Makyavelli ise, bu tarz siyaset yapmayı “teori”leştiren ilk kişidir.

Sandık/seçim ve demokrasi, iç siyaseti, yarış-rekabet halinde oyun kurallarına göre yapmaktır. Siyasetin hukuk, din (istismar), sanat, kültür, bilim alanlarını istila ederek “her şey”leşmesi, onun maksadını çürütür. Kamu maslahatı yerine kişisel veya zümresel iş, iaşe, çıkara dönüşmesi de, onun amacını felç eder. Türkiye Cumhuriyeti’nin, politik-kültürel bir devrim ile kurulmuş olması, başta siyasetin “her şey”leşmesini doğurduğu gibi; siyasetin temeli olan “dost-düşman” ayrımını, ahlak (adalet-zulüm) üzerine değil; inanç/din ve dil üzerinden yapmayı doğurmuştur. Böylece siyaset, başından beri “kimlik siyaseti” olarak icra edilmektedir. Vicdanın büyük ölçüde buharlaşması ile de siyaset, kamu maslahatı temininden çok; kişisel veya zümresel çıkar maksimizasyonuna dönüşmüştür. 70’li yılların canını vermeye hazır sahici politik kimlikleri olan Partizan, Militan, Devrimci, Akıncı, Ülkücü, Mücahitleri, şimdilerde gerçek kimliğini ve yüzünü dahi gösterme cesareti olmayan çakal karakterli “Troll”lere dönüşmüş durumda. Siyasetin özü olarak “idare-i maslahat” deyimi, Türkçede “sahtekârlık” anlamına kaymıştır. Siyaset, büyük oranda mesleksiz muhterislerin mesleği haline dönüşmüştür.

Ekonomi

Son 20 yılda büyük ölçüde siyaset-bürokrasi aracılığı ile “kamu hazinesi”nden (rant, emlak, vakıf, faiz, döviz, borsa…) zengin olma; emek-alın teri, risk-ticaret, üretim-icat çıkarma ve meslek ile (gerçek ekonomi) kazanç sağlamanın yerini aldı.

Sonuç

Marifet, meziyet, Müslüman olmak, insan olmak; ocak kurmak, ocak yakmak, ocak tüttürmek, tütmesi için odun atmak ve üflemektir; ocak söndürmek değil. Bugün “AB-Evi”ni dünyanın gerisinden ayıran temel husus, toplumsal hayatı barış içinde tutabilmek için köklü ocaklar/kurumlar kurmuş olmalarıdır. Dünyanın her yerinde bu kıtaya mülteci göçünün arkasındaki gerçek budur. “İnsanın namuslu ve cesur olmasının alameti -gerektiğinde- kendine saldırabilme ve düşmanını takdir edebilme yetisidir” (Nietzsche). Kur’an’da şöyle der: “Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutun. Adalet ile şahitlik eden kimseler olun. Bir topluma olan kininiz (düşmanlığınız), sakın sizi adaletsizliğe sevk etmesin” (5/8).

İslam-şeriat ilişkisi bağlamında ‘sabit din dinamik şeriat’

Son zamanlarda İslam-Şeriat ilişkisi, Türkiye’de tekrar toplumsal kutuplaşmayı tahrik etmek için suni/kasti olarak gündeme getirildi. Oysa sokak insanımızın hakikatte böyle bir gündemi yoktur. “28 Şubat Dönemi” nde de aynısı tekrarlanmıştı. Benim de içinde olduğum “İslâmiyât” dergisini çıkaran akademik ekip, “Şeriat” özel dosya sayısı çıkarmıştık (Cilt-1,sayı: 4. 1998). Alanında uzman akademisyen, düşünür ve tarihçi hocalarımızda makaleler alarak konuyu aydınlatmaya çalışmıştık. Dergide yazısı olanlar: Mehmet S. Hatipoğlu, Roger Garaudy, M. Abid El-Cabiri, İlhami Güler, Muhammed Arkoun, W. Cantwel Smith, Ali Dere, Himmet Konur, İlber Ortaylı, Halil İnalcık, Ercüment Kuran, J.M.S Baljon, Enis Ahmet, Adil Çiftçi, M. Hayri Kırbaşoğlu, Mahfuz Söylemez, Hidayet Şefkatli Tuksal, Mansurizade (1864-1923). Kendisi ile “Şeriat” üzerine soruşturma yapılanlar ise: Hüseyin Atay, Nasr Hamid Ebu Zeyd, Hasan Hanefi, Hüseyin Hatemi, Hayreddin Karaman ve Seyyid Hüseyin Nasr’dır. Bu konu ile ilgili benim yazdığım makale ve sunduğum akademik tebliğ metinlerini, “Sabit Din Dinamik Şeriat (Ank. 1999)” başlığı ile kitaplaştırmıştım.

1- İSLAM-ŞERİAT İLİŞKİSİ

Ebu Hanife başta olmak üzer, klasik ulemamız, evrensel “İslam” dini ile onun, tarihsel (peygamber-vahiy) aktüelleşmesi olan “Şeriat”ı birbirinden ayırmıştır. Hz. Nuh’tan Hz. Muhammed’e kadar olan peygamberlerin dini olan “İslam” sabit/değişmez; şeriatları ise, muhtelif/değişkendir. İslam’ın özü İman (Tevhit-Mead-Nübüvvet), ibadet ve ahlaktır. Burada “İman” ilkesi asla değişmez; ancak ibadetlerin şekli-şemaili toplumdan topluma/dile göre değişebilir:” Her ümmet için uygulayacağı ayrı bir ibadet yolu belirledik. O halde, bu konuda seninle tartışmasınlar.” (22/67, 34). Yani, Allah’a “İbadet” etmek, dinin özü olarak değişmez; ancak, ibadet şekilleri (menasik) değişebilir. Ahlaka gelince, bütün dillere çevrilebilen ve Allah’ın insanlarda yarattığı vicdan kapasitesi ile geliştirdiği ve peygamberlerin de desteklediği, tashih ettiği adalet, yardım, barış, dürüstlük, merhamet, minnettarlık… gibi kurallar, değişmez ve dindir. Ancak, bunların hukuk, siyaset, iktisat gibi somutlaşmaları (şeriat), toplumdan topluma ve tarihten (zaman) tarihe değişir: “Her bir topluma ayrı bir şeriat ve yol koyduk. Oysa isteseydik, hepinize tek bir toplum yapardık. (Böyle yapmadık). Sizi denemek için böyle (çoğul) yaptık.” (5/48). “Bir hükmü (ayet) değiştirdiğimiz de, ondan daha iyisini getiririz”(2/106). “Biz, bir hükmü (ayet) değiştirip, yerine başka bir hüküm getirdiğimizde- ki Allah ne yapacağını gayet iyi bilir-, onlar: “Sen, uyduruyorsun” derler.” (16/101). “…Her dönemin kendine has bir hükmü (kitap) vardır; Allah, dilediğini imha eder; dilediğini de sabit tutar…”

(13/38-39). “Mecelle” de formülleştirilen “Ezmanın tağayyuru ile ahkâmın tağayyuru inkâr olunamaz (Zamanın değişmesi ile hükümlerin değişmesi inkâr olunamaz)” ilkesi de, bunu ifade eder.
Din/İslam ile şeriat arasındaki ilişki ruh/omurga-iskelet ve beden-elbise arasındaki ilişkiye benzer. “Olması Gereken” olarak, ruh/omurga değişmez; beden-elbise ise, toplumdan topluma ve çağdan çağa değişir. Başka bir benzetme ile bir şehrin yeri ve ismi (adres) değişmez; ancak mimarisi, ekonomisi, kültürü ve demografisi değişir, gelişir, yenilenir.

İslam’ın erken tarihinde Kur’an’ın muhtevasının nüzulüne muvafık İçtihatları/ön-deyileri ile katkıda bulunmuş olan Ömer b. Hattab (“Muvafakвt-ı Цmer”), Hz. Muhammed’in ölümünden sonra da şeriat alanında tecditlerini (re-form) sürdürmüştür. Ancak, Ahmed İbn Hanbel ve İdris eş- Şafii önderliğindeki Sünni-Arap aklı (“Ehl-i Hadis/Selefilik”), bunu engelleyerek Nassı, yorumsuz bırakarak Allah gibi (“Kelam-ı Kadim”) mutlaklaştırdı, dondurdu, dogmatikleştirdi. Ebu Hanife’nin “İstihsan” metodu, Mutezile’nin “İstihkak” ilkesi, Ömer’in metodolojik ruhunu devam ettirmek istiyordu; ancak başarılı olamadı. İmam Şafii’nin kurduğu “Fıkıh Usulü” ve Eş’ari’nin geliştirdiği “Kadercilik” itikadı ve Muaviye’nin zorla kurduğu “Saltanat” rejimi, Sünnilik= İslam olarak somutlaştı.

Geleneksel ulema, şeriatları “Nesh” etmenin, Allah’ın yetkisinde olduğuna; son şeriattan sonra bu kapının Kıyamete kadar kapalı olduğuna dogmatik olarak inanmıştır. Şeriat nesh etmenin gerekçesi hâşa keyfilik/kapris olmayacağına göre; toplumsal yaşamın dinamik ve değişken olması hikmetine bağlı olmalıdır. Toplumsal değişmenin yedinci yüz yılda Arapların durumunda durduğu kanaati, sadece dogmatik bir inançtır. Maturidi, Tefsirinde Hz. Ömer’in içtihatlarını “İçtihadi Nesh” olarak kavramsallaştırmıştır ve doğrudur. “Âlimler, peygamberlerin varisleridir” hadisi eğer geçerli ise; bu sorumluluğu, ulema üstlenmeliydi. Ancak, onların kahir ekseriyeti, bu sorumluluktan kaçındılar. Bunun yanı sıra İstisnalar, “Şaz” ve “Bidat” olarak dışlanmışlardır. Çağımızda Pakistanlı âlim rahmetli Fazlurrahman, neshi içeren içtihat sorumluluğunu, “Tarihselci Kur’an Yorumu” ile teorileştirdi.
Bugün gerek İslam dünyasında, gerekse Türkiye’de Şeriat karşıtlığının sebebi, bu yanlış kurulmuş, eskimiş, yıpranmış, altı oyulmuş, tarihte kalmış ve yer yer çürümüş unsurların, insanları irite etmesidir. Dolayısıyla, İslam= Sabit Şeriat formülü doğru değildir. İslam, dinamik ve dogmatik olarak iki şekilde de somutlaşabilmektedir.

Şeriat’ın tarihsel tecessümü, – sorumlusu ulema olan yanlışlıklar içermesinden öte- toplumdan topluma ve tarihten tarihe farklılık gösteren bir gerçektir. Türk toplumu, Fukaha’nın formülleştirdiği “şeriat” a fazla itibar etmemiştir. Osmanlı “Devlet” örgütlenmesi, Türk “Töre”si, Bizans etkisi ve İslam Şeriatının kesişmesine bağlı olarak oluşmuştur. Halk ise, şeriattan ziyade, Tasavvuf/Tarikat meşrep olmuştur. Türklerin bir kısmı Alevi-Bektaşiliği, diğer kısmı da Nakşiliği,Kadiriliği, Mevleviliği… benimsemiştir. Neyzen Tevfik’e atfedilen “Şeriat, bu kuluna kaba geldi Ya resulullah” ifadesi, Türklerin bir kısmının Sünni “şeriat” ile arasındaki mesafeyi ifade eder. Kayseri’de “Hunat” Cami-i Kebiri’nde Cuma günü ateşli bir “şeriat talebi” vaazı dinleyen yetmiş yaşlarında ihtiyar bir amca, ayakkabıları elinde camiden çıkarken kendi kendine: “Şeriat getirecekmiş; ne varsa sanki.” sözü, benzer şekilde, ortalama Anadolu insanının, “Şeriat” ile olan mesafe duygusunu ifade eder.

Devrimlerle birlikte “Şeriat-Hilafet ve Tarikat” ilga edilmişti. Türk halkı devrimden sonra Şeriat ve Hilafetin ilga edilmesine ses çıkarmadı; ancak, dini sembollere (Ezan, Başörtüsü, Cami, Hac, Kur’an Kursu…) ve Tarikatların ilgasını hazmedemedi; bir müddet, yer-merdiven altında saklandıktan sonra tekrar açığa çıktı. Bugün, Tarikatlar ve Cumhuriyet döneminde oluşan “Cemaatler, -azınlık da olsa-, bütün versiyonları ile birlikte varlıklarını sürdürüyorlar.

2- ŞERİATIN YENİLENMESİ

İslam= Sabit Şeriat “itikad”ında olan “Şeriatçı”ların durumu, -teşbihte hata olmaz- motoru sağlam, kaportasının ilk modeli 610-632 de; diğer modelleri “Fıkıh-Kelam” disiplinleri ve reel politik tarafından klasik Tarım ve İmparatorluk dönemlerinde üretilmiş bir aracı, bugün piyasaya sunmaya benzer. Sayın cumhurbaşkanımızın “Faiz” konusunda böyle bir teşebbüsünün (“Nass var, Nass”), yakın zamanda ülkemize neye mal olduğunu hepimiz biliyoruz.

Kur’an’ın oluşturduğu şeriat, inzal olduğu Arap toplumunun hazır-bulunuşluluğu ve toplumun ihtiyaçları doğrultusunda, Allah tarafından, insan vicdanına (Kalb-i selim, Lübb, Basiret, Fuad…) yaslanarak gerekçeli (Li, Key, İzen, Hatta, Lealle…) olarak oluşturulmuştur. Fukaha, bu yöntemi terk ederek, nassları (Kur’an-Sünnet/Hadis) dondurmuş ve sürekli onları lafzen “İstismar=Meyvelendirme” ederek sorun çözmeye çalışmıştır. Bugün şeriatı yenilemek için yapılması gereken, Nassları içselleştirdikten sonra Allah’ın ve Hz. Muhammed’in muradını Kamu Maslahatına, vicdana, akla ve ahlaka dayalı bir “dil” ile şeriatı yenilemektir; onu, aynıyla taklit etmek değil. Dini sembol, kavram ve kıymetlere (Allah, İslam, Ayet, Hadis, Şeriat…) aleni atıf yaparak kendini “Temsil” makamında görmek, son derece tehlikelidir. Dinler (Yahudi-Hristiyan-İslam) Tarihi göz önünde tutulursa; bu tavırdan üç büyük tehlike doğmaktadır: 1- Dogmatizm, 2- Totalitarizm, 3- Din istismarı. Her üç olgunun, üç dinin tarihinde ve günümüzde nasıl sonu gelmez bir iç savaşa (“Dine karşı Din”-Ali Şeriati) sebebiyet verdiği herkes için alenidir. (Geniş bilgi için bkz: İlhami Güler, “Reel Politikada Dini Değer, Kavram ve Sembollere Atıfta Bulunmanın Doğurduğu Sorunlar”. Politik Teoloji Yazıları adlı kitabın içinde. Ank. 2010. s 65-89)

3- SONUÇ

İslam=Sabit/donmuş Şeriat formülü, dogmatik bir inançtır. Toplumu, bu tartışmalar üzerinden bölmek, yanlıştır. Doğru olan, “Sabit Din Dinamik Şeriat”tır. İslam dünyası, bu hakikati keşfedecek sorumlu düşünürler ve âlimler beklemektedir.