Güncel “Kelime-i Şehadet” Risalesi
İslam’a girişin anahtarı olarak kabul edilen “Kelime-i Şehadet” in içeriği, vahyin nazil olduğu müşrik teolojik-dini ortama göre şekillenmiştir. Çünkü, putperestliğe karşı Tevhidi ve Nübüvveti ispat etmektedir. Bu içerik baki kalmak kaydıyla; çağın ahlaki ve dini sorunları çerçevesinde içeriği, yenilenebilir ve genişletilebilir. Örneğin: Bugün şirkin ve putun içeriği değişmiştir. Artık tahtadan ve taştan putlar yok; İmam, Karizma, Gavs-Kutup gibi, etten ve kandan oluşan dini putlar; Narsizm (istiğna), para-performans, altın ve para putları egemen. Aşağıda bir Kelime-i Şehadet “getireceğim”.
1- TEVHİT
Allah’ım şehadet ederim ki (Eşhedü enne):
Nihilist Nietzsche kulunun ilan ettiği gibi, sen ölmedin; ölen, Platon’un “İyi İdesi”, Aristo’nun “İlk Neden”i ve Hristiyanlığın “Teslis”i…dir. Sen, “Hayyu’l-Kayyum, La tehuzuhu sinetun vela nevm=Diri-işbaşında, unutma ve uyku tutmaz.” (2/255) ve 99 “Esmau’l-Hüsna”n ile dip-diri ve hazır-nazırsın. Sen, ne Hinduların “Nirvana’sı (Çok Katlı Sonsuzluk/Kutsal Hiçlik)”, ne Budistlerin “Tao”su, ne, Spinoza’nın “Panteizmi”, ne İbn Arabi’nin “Vahdet-i Vücudu”, ne İşrakilerin “Nuru’l-Envar”ı, ne, Filozofların “Zorunlu Varlık”ı, ne, G.Jung’un “Ruh”u, ne Hegel’in “Geist”i, ne Heidegger’in” “Varlık”ı, ne Levinas’ın –insanın Yüz’üne indirgenmiş- “Öteki”si…sin. Ne de peygamberlerin öğretisini tahrif ederek; seni, kendi teolojilerine hapseden/kiralayan Yahudi (Jahwe), Hristiyan (Teslis), Müslüman (“Hikmetinden Sual Olunmayan”) tanrısısın. Sen, “Her an yeni bir işte (55/29)”, “Hakimlerin en iyisi (95/8)”, “Ğaniyyun anilalemin=Varlıktan/Mevcudattan münezzeh/ap-ayrı/öp-öteki/bam-başka)”, Rahman-Rahim, her yerde hazır-nazır ve herkesi takip ediyorsun. Sünnetullah olarak da kendi mutlak/külli iradeni, yaratıp denediğin insanın cüzî iradesine bağlamış/Adil birisin. Denenmeyi kazananlar, girmiş olduğun riskin ödülü olarak, seni memnun ederken (Allah Rızası); bizleri de Cennetin ile ödüllendirecek, kaybedenleri de Cehenneminde cezalandıracaksın (Ahiret).
2-KÜRESEL DURUM: ORMAN KANUNU-TAĞUTLARIN TANRILIK TASLAMASI (ŞEYTANLIK)
Şehadet ederim ki (Eşhedü enne):
Kadim dönemlerde peygamberlerin öğretisi üzerine oluşan teolojilerin (mezhepler), -başta Hristiyanlık/Kilise olmak üzere- yanlış temsili, Avrupa’da “Aydınlanma”, “Rönesans”, “Reform” ile başlayan ve giderek bütün dünyaya yayılan Promethausçu/Kahraman-Duyumcul kültürün Seküler/Dünyevi/Ontolojik hegemonyasını perçinledi. Bu kültür, yaratılışta insana üflediğin “Ruh/Vicdan kapasitesi (Kalb-i selim, Fuad, Lübb, Nur, Şehit/Şehit, Basiret)”ni inkâr ederek, hayvansı içgüdüyü (Heva) ve şeytansı zekâyı (Yapay-zekâ) işleyerek, bahşetmiş olduğun yeryüzü nimet/lütuf/rızık/ihsan/ikram/rahmetleri, sahipsiz kaynak, rezerv, stok, ganimet olarak görüp talan etmeye başladı (Kapitalizm/Emperyalizm). Buna başkaldıran seküler vicdan (Komünizm/Sosyalizm), maya tutmadı. Vicdanın sigortası olan Sana inanmadan tutamazdı da. Mevcut metafizik çanak, ölümü hiçliğe karışmanın kapısı olarak görünce ve herkes de biricik hayatını dolu-dolu yaşamak isteyince ve dolu-dolu yaşamak da, mevcut kaynaklara sahip olmayı gerektirince; “Orman Kanunu” veya “Tağutluk”, “Politika ve Ekonomi” haline geldi: “Ya, ben; ya, sen”, “Altta kalanın canı çıksın.” Allah’ım, hani bir zamanlar sormuştun ya: “Nereye gidiyorsunuz?” (81/26); şehadet ederim ki bugün: “Bütün bir insanlık, yalana teslim”. ABD, AB, Rusya, Çin “Tağutları (Şeytansı Güç İstenci/Tanrılık Taslama), senin haber verdiğin o büyük günahı işliyorlar: “… yer yüzüne egemen olduklarında, ekosistemi (hars) ve insanlığı (nesl) fesada uğratıyorlar.” (2/205). Bu Tağutların Başkentlerinde, örneğin Londra’da Sadık Han, Newyork’da Zahran Mamdani ve Berlin’de Elif Eralp’ın seçilmesi, -bir şeytanlık (istihbarat aklı) tasarrufu olma ihtimaliyle birlikte- kitlelerin, tağutlardan kaçarak, sana ve mesajına inananlara bir tür sığınmadır.
Senin seçtiğin ve onca ihtimam gösterdiğin halde; sana teslim olmayıp, şımarıp, küstah olarak kalan İbrani soyu (İsrail), -Hitler’in kendilerine yaptığı gibi-, bugün komşuları olan Filistinlilere olmadık zulümler yapıyorlar. Teknolojik ve finans gücüne haiz bu mücrimler örgütünün yaptıkları hakkındaki şu beyanına kalpten inanıyorum: “Zalimlerin yaptıklarından Allah’ın gafil olduğunu sanmayın; onları, gözlerin yerinden fırlayacağı güne (Ahiret azabına) erteliyorum.” (14/42). Biliyorum ki, adaleti deruhte etmeyi, dünya hayatında görev olarak müminlere bıraktın. Bu durumdan, petrolün keşfinden sonra, İslam’dan çok, Dolar’a meftun olup, ABD’ye kul olan Arap kralları, insanlık ve biz (mümin olduğunu söyleyenler) sorumludur.
3-İSLAM DÜNYASI VE TÜRKİYE ÜZERİNE ŞEHADETİM
Allah’ım, şehadet ederim ki (Eşhedü enne):
İman ve salih amelin oluşması için bize verdiğin göz ve kulak, üflediğin Ruh (Fuad/Kalb-i Selim) ve bunun aktüalleşmesi için önerdiğin düşünmeyi (teemmül, tedebbür, taabbur, tefekkür, taakkul, tezekkür, tafakkuh…) çok erken dönemlerde terk ederek; biz de, müşriklerin ve Kitap Ehlinin içine yuvarlandığı taklide, alışkanlığa, aşinalığa, cehalete, vurdum duymazlığa düştük. Yükte hafif, pahada ağır olarak kabul ettiğimiz bazı ritüeller ve davranışlar ile seni kandırmaya çalıştık. (“Kitleler, Tanrıyı kandırma peşindedir. ”Spinoza). Bize vadettiğin: “İzzet/onur/şeref/haysiyet, yeryüzünde Allah’a, peygamberine ve müminlere aittir” (63/8) buyruğunu, icra/ifa/ihkak edemedik. Kitap Ehlini nitelemek için şikâyet ettiğin: “Her mezhep, kendinde olan (dogma/kör-inanç) ile emin/memnundur” (30/32, 33/53,) durumuna biz de düştük. Tetikte ve teyakkuzda kalarak (Takva), sürekli içtihat ve icma ile sırat-ı müstakimi/hidayeti/hablullahı/sıbğatullahı/sebilullahı/hikmeti canlı olarak koruyamadık. Kirlenmiş, çürümüş, kokmuş, paslanmış yamalı bohçalar (mezhepler ve tarikatlar) ile seni kandırmaya çalışırken kendimizi kandırdık. İnsanın onulmaz zaafının, Heva (içgüdü/hayvanlık) ve İstiğna (şeytanlık) ile kendini kandırması olduğunu, Kur’an’dan yüzlerce hatırlatma ile biliyoruz.
Bir örnek vermem gerekirse, Hz. İbrahim’in kadim putperestliğe karşı senin tekliğinin sembolü ve sana ibadet etmek için inşa ettiği mabed olan Kâbe’ye Hz. Muhammed ile birlikte -Tevhidin uzantısı olarak- ona yüklemiş olduğun ümmetin sosyal, siyasal, iktisadi, ahlaki evrensel anlamı emnen (emniyet/sığınak) linnas, mesabeten (merkez/kıble) linnas-2/125), kıyamen (destek/kaldıraç) linnas-5/97), asla anlaşılmadı ve icrası, ifası ve ihkakı için bir gayret gösterilmedi. Orası, Senin –hâşâ- “Hiyerofani”n (tecessüm) olarak görüldü. Bundan dolayı da: “Her sene yüzbinlerce ziyaretçi ile dolan Kâbe’nin etrafında ruh birliği meydana gelmiyor. Bunun sebebi ne siyasi ne iktisadi ne de esasında ilmi ve fikridir. Bu halin sebebi, İslam’ın temeli olan Kur’an’ın özü olan ahlakın kaybolmasıdır. Bugünkü Müslümanlar, bir takım geleneksel hareketleri dikkat ve titizlikle yapmaktan başka endişesi olmayan ilkçağın ve ilkel devrin sihirbazlarını (putperestlerini-İG) andırıyorlar. Kur’an’ın harikası olan ilahi ahlak, İslam diyarında çoktan gömülmüştür.” (N.Topçu. İslam ve İnsan. İst. 1970. Önsöz.)
Allah’ım, yine şehadet ederim ki:
Osmanlıyı kuran, yaşatan Saltanat, Şeyhu’l-İslamlık, Tekke-Zaviye (Tarikat) ve Medrese tarafından mayalanıp, pişirilip, temsil iddiasında bulunulan “İlm-i Hal” dindarlığının, deruhte ettiği demografiyi/ahaliyi ahlaki, iktisadi ve siyasi açılardan ayakta tutamayıp çöktüğü, herkes için aleykelbeyandır. M. Âkif, “Safahat”ında bunu terennüm eder. Buna tepki olarak, seküler devrimci kulların, Saltanat-Şeriat ve Tarikatı ilga ederek, Batıyı taklide kalkışmaları (Türkiye Cumhuriyeti), kalan demografi için, bir taraftan “To be or not to be (Varlık-Yokluk Davası)” diğer taraftan, bir travma nedeni olmuştur. Bu travmanın doğurduğu karşı tepki olarak, 1950’lerden sonra iktidara gelen “dindar/muhafazakâr” kulların ise, Osmanlı’yı çökerten teolojiyi (Türk-Tasavvuf Sünniliği), bir taraftan “ihya” etmeye; diğer taraftan “istismar” etmeye başlamışlardır. Bunlara tevessül etmeyen Muhsin kullarını tenzih ederim.
Türkiye’de durumun böyle olması, gayet anlaşılır bir şeydir. Bir taraftan Promethausçu-Kahraman/Seküler-Teknolojik (Yapay-zekâ), Haz-Hız kültürünün küresel hegemonyasının etkisi; diğer taraftan, dinin, imanın ve ahlakın temeli olan vicdan/ruh lambasının/ateşinin yakıtı olan “Hasbî ve Muhasibî Düşünme”nin çoktan kaybolup yerine mukallitliğin, alışkanlığın, aşinalığın, kör-inancın/dogmanın egemen olması. Ortalığı duman/sis kapladığı için, göz gözü görmüyor. “Kurt, dumanlı günü sever”: Hukuksuzluk, hırsızlık, ırzsızlık, utanmazlık, dolandırıcılık, puştluk, yalancılık, kavga-dövüş, itiş-kakış… Her gün yeni bir skandala uyanıyoruz.
4-SONUÇ
Allah’ım, şehadet ederim ki:
Kur’an’da bize yüzlerce kez hatırlattığın gibi, “Hesâbî” düşünmeyi (Heva/Hayvanlık ve İstiğna/Şeytanlık) terk edip; “Hasbi ve Muhasibi” düşünmeyi (tefekkür, taakkul, tezekkür, tafakkuh, teemmül, tabbur, nazar, rey…) başlatıp; bize yaratılışta üflediğin Ruhu/vicdanı diriltmediğimiz ve senden dua ile yardım talep etmediğimiz müddetçe; ortada din-iman ve ahlak olmayacaktır. Dini hayatta tefekkür (takva, tetikte ve teyakkuzda olma) terk edilip vicdan da dumura uğratılıp kararınca; helalın harama, haramın helale dönüştürülmesi, cahil-mukallit müminlerin en kolay yaptıkları şeydir. Şimdilerde ve geçmişte yaygın olarak şahit olduğum da budur. Ehli Kitap gibi kendi kendimizi kandırmaya devam ediyoruz: “Eğer inanıyorsanız; imanınız size ne kötü şeyi emrediyor?!” (2/93).
Neden Ahlaksızız?
Son zamanlarda ahlaki bir çürümenin içinde olduğumuza dair geniş bir konsensus mevcut. Bu olgunun, “çağın ruhu/zamanın kokusu” ile alakalı bir yanı olduğu şüphesiz. “Çağın ruhu”nun “sosyal karakteri”ni Güney Kore doğumlu ve Almanya’da felsefe tahsili almış olan Byung Chul Han’ın -Türkçeye de çevrilen- kitapları veciz bir şekilde ortaya koymaktadır.
“Neo liberal-kapitalist toplumun “haz-hız” girdabına kapılmış modern birey, “sürekli üretim-sürekli tüketim” sarmalında, (genellikle) performans, palyatiflik, pornografi, porföy, şeffaflık, narsizm peşinde, anlatı/hikâye yoksunu, ritüelsiz, ötekisiz, şiddete teşne, barbar, telefon-yapay zekâ esiri, hiper-kültürlü, enformatik-cahil, depresif, nihilist, akışkan/ele-avuca sığmaz/fırlama… biridir. Bu nitelikler, küresel olarak bütün insanlığın soluduğu atmosfer/havadır.” (Zeit-Geist/Çağın Ruhu/Zamanın Kokusu).
Ben bu yazıda, bu atmosfer içinde toplum olarak bizim ahlaksızlığımızın kültürel, sosyolojik, politik, teolojik, genetik kökleri üzerinde duracağım.
1. Kendini Kandırma
Bu kavramla genellikle kendilerini seküler/laik-çağdaş olarak niteleyen vatandaşlarımızın içinde bulunduğu psikolojiyi kastediyorum. Seküler bireyler, “vicdan” kavramını önemserler fakat bu kavramla genellikle kendilerini kandırırlar. Vicdanın ortaya çıkabilmesi için ciddi bir dikkat, farkındalık, kaygı, ihtimam, dinleme kapasitesi, tetikte ve teyakkuzda olma (“Ahlak yolu dardır; tetik bas, önü yardır.” Z. Gökalp) anlama ve idrak yetisi, öz-eleştiri kapasitesi; yani düşünme alışkanlığı ve eğitimi gerekir: “İşleyen demir (vicdan) ışıldar” Bu karakter özelliğinin tersi, içgüdü, alışkanlık, aşinalık, cehalet, taklit, narsizm ve düşüncesizliktir.
Cumhuriyet Devrimi, bir “kültür devrimi”dir. Çağdaş Batı’yı taklit etme/modernleşmedir. Ancak bu devrim, başlangıçta niyetlense de toplumda eğitim yolu ile bir bilimsel (“Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir”) ve ahlaki/vicdani düşünme seferberliği başlatamamış; kodlarında hazır olan taklitçiliğe yuvarlanmıştır. Cumhuriyetten çıka çıka bir “melon şapka” çıkmıştır. Bu, trajikomik bir durumdur. Kodlarında (özgür) düşünme (“Düşün, düşün; b…tur işin”, “kara kara düşünme”, “kara gözlüm, ‘efkârlanma’; gül gayri…”, “niye öyle düşüncelisin?) ve bilimsel keşif/icat çıkarma (“icat çıkarma”, “eski köye yeni adet getirme”, “doğru söyleyeni, dokuz köyden kovarlar”) olmayan bir toplumda bu durum da normaldir.
Sonuç olarak, politik, iktisadi ve sosyal alanlarda seküler vatandaşlarımızın mevcut ahlaki performansı, büyük ölçüde kendini kandırmadır. Son örnek olarak belediyelerdeki yolsuzluk durumlarını, bu gerçeklik ışığında değerlendirmek gerekir.
Avrupa Birliği’nde hukuk ve insan haklarının yerleşmesinin nedeni, “vicdan/ahlak” değil, uzun süren din-mezhep savaşları, ekonomik-sınıf savaşları ve ırkçılık savaşları sonucunda yorgun düşüp menfaatin altın kuralı olan “Sana yapılmasını istemediğin şeyi, başkasına yapma” üzerinde konsensus sağlamalarıdır. Politik “sol”, dünyada seküler bir vicdan kristalleşmesidir. Ancak, sigortası (tanrı) olmadığı için, patlamaya (şiddet) ve zorbalığa (totalitarizm) dönüşmüştür.
Bu ahlaki durumu, Kur’an, “hevanın (arzu-içgüdü) ilahlaştırılması” (25/43) ve “istiğna” (96/7) olarak, yakınlarda vefat eden filozofumuz İoanna Kuçuradi ise ahlaki “doğru değerlendirme (Vicdan)” kapasitesinin yokluğu, “değer biçme (taklit)” ve “değer atfetme (içgüdü-çıkarcılık)” olarak kavramsallaştırmıştır. (İ. Kuçuradi, Etik. Ank. 1988.) Freud ise, “kendini kandırma”nın yani bireysel hakiki vicdansızlığın toplumsal/taklit boyutunu “süper-ego/toplum”, bireysel “değer atfetme” yanını ise ”id/bilinç-altı” olarak kavramsallaştırmıştı.
2. Tanrı’yı Kandırma
Kur’an, iman ve salih ameli (din), Allah’ın bizi yaratırken üflediği “ruh (vicdan)” (15/29, 38/72) kapasitesi üzerine kurar. Her insan teki bu kapasiteyi kıvamında tutmak, üstünü örtmemek ile mükelleftir (91/7-10). Vahiy/peygamber, ancak vicdanı diri olanları uyarabilir. (36/70). Kur’an, sıradan-sokak insanını din-iman-ahlak konusunda vicdanı diri-düşünür olarak yetiştirmeye çalışır. Hz. İbrahim ve Ashab-ı Kehf bunun örnekleridir. Dinde asıl olan tetikte-teyakkuzda (muttaki), dikkatli, farkında, ihtimam sahibi, endişeli/kaygılı yani düşünceli (tefekkür, taakkul, tezekkür, tafakkuh, tedebbür, teemmül, taabbur, nazar, rey) olmak, ötekini dinleme kapasitesini haiz olmaktır. Vahiy bitip ve peygamber de öldükten sonra, müminler düşen, sürekli içtihat ve icma ile dini hayatı tecdit/update (yenileme) etmektir. Bu sorumluluğu terk edip taklide, dogmatizme, mezhep dondurmaya, katı muhafazakârlığa tevessül etmek, sapıklıktır (23/53, 30/32). Kur’an, kitap ehlinin (Yahudiler ve Hristiyanlar) içine düştüğü bu durumu, müminlere hatırlatıp, kendilerinin öyle olmamalarını istemiştir (57/16). Maalesef, aradan uzun zaman geçince, Sünnilik ve Şiilik mezhepleri, şikâyet edilen bu duruma tekrar düşmüşlerdir.
Osmanlı İmparatorluğu’nda deruhte edilen dini hayat (Türk tasavvuf Sünniliği), “ilm-i hal Müslümanlığı” olarak, itikat (amentü) ve ibadet (İslam’ın beş şartı-32 farz) üzerine, yani taklide dayanan bir dindarlık tarzıdır. Dinin özü olan canlı iman ve diri-dinamik ahlakı ıskalayan bu dindarlık tarzı, Spinoza’nın dediği gibi “Tanrı’yı kandırma” girişimidir. Ölü (cenaze) itikadın/inancın, canlı iman olmadığının (49/149) anlaşılmaması; “inandık” demek ile zor ahlaki durumlarla (fitne) denenmeden kaçmaktır (29/2). Bu dindarlık tarzı, ilmihallerde yazılı dini vecibeleri (helaller-haramlar) yerine getirmeye çalışmış, ötesine/hayata bakmamıştır. Vicdan oluşturmanın ve düşünmenin yok olması, dini hayatta “hile-i şeriyye” ve “kitabına uydurma”yı doğurmuştur.
Buna bir örnek vermek gerekirse, Peygamberimizin fiili savaş ortamında “taktik-strateji” anlamında söylediği rivayet olunan. “Harp hiledir (El-Harbu hudatun)” hadisinden kalkılarak; siyaset, “savaş” olarak yorumlanmış ve –büyük ölçüde- takiyye, kurnazlık, hile, sahtekârlık, pusu, tükürdüğünü yalama, ikiyüzlülük, kumpas, yalan-dolan-dolap çevirme… olarak icra edilmiştir. “Daru’l-İslam-Daru’l-Harp” ayrımı yapıp, -ki, Daru’l-İslam-Daru’d-Da‘ve (davet edilecekler)/Daru’l-icabe (icabet edecekler) ayrımları, daha doğru idi-; Daru’l-Harp olarak görülen yerlerde her türlü naneyi yemenin “helal” olduğu “fetva”sı da, böyle bir “hile-i şeriyye” ve “Kitabına uydurma” edimidir. Oysa siyaset Platon, Aristo, Farabi… ve Kur’an’a göre “Pratik Ahlak”tır. Muaviye ve Makyavelli sonrası, bu ilkenin terkidir.
Dolayısıyla, Türkiye’de Sağcı-Muhafazakâr dindarların iktidarda ortaya koydukları dinsel-ahlaki performansın arkasında böyle bir teolojik geçmiş mevcuttur. Bu zihniyetin alamet-i farikası dürüstlük, hakkaniyet/hukuka bağlılık olmaktan çok, “kitabına uydurma” ve “hile-i şeriyye”, “minareyi çalıp, kılıfını uydurma”dır. Kendi adları olan Ahmet, Mehmet, Ali, Veli, Hasan, Hüseyin; Ayşe, Fatma, Hatice, Hayriye…yi yetersiz bulup, çocuklarına daha “İslami” (?) olduklarına inandıkları Elif, Merve, Betül, Seniye, Sümeyye… veya Taha, Talha, Yasin, Furkan, Muhammed, Mehmet Akif… adları koyan muhafazakâr aile çocuklarından bazılarının, deist, ateist, agnostik olmaları veya bazılarının adlarının, uyuşturucu veya fon skandallarına karışması, anlaşılmaz değildir.
3. Sonuç
İster seküler/laik çağdaş, isterse muhafazakâr dindar nitelemeler olsun, bunların pek fazla bir anlamı-içeriği yok gibi. Her iki kesim için de olmayan şey, diri vicdan ve derin düşünmedir. “Düşünme” derken, “Kur’an tarafından her bireye “farz-ı ayn/kişisel sorumluluk” olarak yüklenmiş “hasbi (samimi) ve muhasibi (eleştirel) düşünme”yi kastediyorum. “Hesabî (çıkarcı)” düşünmeyi değil. Hepimiz, zaten ordayız. Bu ikisi, canlı imanı (dini) ve aktif-dinamik ahlakı yaratır. Vicdanın sigortası olan Allah’tan (58/7, 59/19) “dua” ile yardım talebi, istikamet üzere olmayı garanti eder. Bunların olmadığı yerde de kendini veya Tanrıyı kandırma vardır. Bu durumlar, bir tarafta “kişisel”, diğer tarafta “kitlesel” değildir; her iki kesimde de kitleseldir.
Misafirperverlik (tanrı misafiri) ve yardımseverlik (yardım dernekleri, kermesler…) konusunda eline su dökülmeyecek halkımızın, güç/devlet ve kamu malı dolayımı ile ayarları hemen bozulmaktadır. Allah’a inandığını söyler fakat güce tapar. Güçlü hayırhah ise kendi de hayırsever olur. Güçlü olan şerli ise kendi de ona benzer. Dilimize yerleşmiş “baş, başa bağlıdır; baş da, Allah’a”, “Ya devlet başa; ya kuzgun leşe.”, Baş bağlama”, “Başın sağ olsun”… sözleri, birinci durumu; “Balık baştan kokar”, “İmam, bilmem ne yaparsa; cemaat da, bilmem ne yapar”, “başıbozuk”… deyimleri, ikinci durumu ifade eder.
Sonuç olarak, Kamu Yönetiminde liyakat, eşitlik, hukuk/kural yerine; sadakat ve aidiyet (bizden) kriteri, haksız çıkar elde etmek ve güç istenci olarak, ahlaksızlık veya kul hakkı yemektir.
Soruyu tekrarlayalım: “Neden Ahlaksızız?” Çünkü Allah’sızız. Biz, Allah’ı unuttuk; Allah da bizi. (59/19).
Şer’i ve Meşru Tartışması Üzerine
TEŞHİS YouTube Kanalı – Prof. Dr. İlhami Güler & Ahmet Hamdi Ayan & Ömer Saruhanlıoğlu
Tek Kanatlı-Topal Seküler-Felsefi Ahlak Teorileri
Bu yazı, insanın “Dua” ile, Tanrı’nın da “vahiy” yolu ile inayetine, lütfuna, rahmetine ve hidayetine ihtiyaç duymayan, müstağni bir salt“Vicdan” söyleminin yeterli olduğuna inanan seküler-felsefi Ahlak teorilerinin zaaflarını inceler.
Platon, Aristo’dan bir gömlek ilerde Tanrı’ya varlık olarak “İyi İdeası” adını vermeyi başarır ve “Sokrates’in Savunması”nda Sokrates’e ahlak hususunda tetikte ve teyakkuzda olmayı başarır. Aristo ise, Metafizik/Teoloji yaparken, Tanrı’ya “İlk Neden” der. Her ikisi de, meraktan doğan bir düşünme ile varlığın kökeni(Arche) sorununa cevap ararlar. Hayranlık duygusu ile hayrete düşerek “Bu değirmenin(Güneş sistemi- Eko sistem ve insan) suyu nereden geliyor?” Ahlaki sorusunu sorup da; insanın kendini “borçlu olduğu” verene karşı bir şükran duygusu ile “İman” etmeyi ve ondan “Dua” ile yardım talep etmeyi başaramazlar. Peygamberler, yaşamın nihaî amacını, Tanrı’ya ve hemcinsine karşı ahlaki sorumluluk ile birlikte: 1- Ölüm ile ebedi hiçlikten, 2- Dünyada zulümden, 3- Ahirette cezadan “Kurtulmak(Felah-Fevz)” olarak vazederken; Yunanlı filozoflar, -örneğin Aristo-, salt insana karşı sorumluluk ve dünyevi “Eudaimonia(Mutluluk/İyi yaşam)” olarak vazeder. Aristo, “Nikomakhos’a Etik” adlı kitabında mutluluğu, erdeme göre yaşama olarak tanımlayıp; “Erdem”i de: 1- Karakter erdemi(ölçülülük),2- Cömertlik, 3- Adalet, 4- Yiğitlik olarak sayar. Erdemleri teşhis edecek vicdanı da “Phronesis” yani ustalık, uz-görü, feraset, basiret, aklı başındalık olarak tanımlar.
Mutluluk ahlakının modern temsilcileri J.Stuart Mill(Fayda/Utility) ve William James(Pragma)dir. Her ikisi de, eylemlerimizi bize verdikleri mutluluk oranında “iyi” sayar. Burada “Fayda” ve “Pragma” kavramlarının, Aristo’da olduğu gibi salt bedensel zevk, haz, neşeyi değil; ruhsal/manevi olanı da içermesi, Tanrı’ya borçlu olmaktan doğan şükran hissi ile ona “İman” etme ve Dua ile ahlak alanında ondan yardım talep etmeyi içermemektedir. Temel ilgi alanı, insanın “mutluluğu”dur.(Bu iki teorinin, Kur’an açısından kritiği için bkz: İlhami Güler,“Faydacılık-Pragmatizm ve Ödev Ahlakı Arasında Kur’an’ın Ahlak Metafiziği.” Kur’an’ın Ahlak Metafiziği adlı kitabın içinde. Ank. 2013. S 9 vd.)
Tanrı’yı hesaba katmayan, insan/vicdan merkezli bir başka seküler ahlak teorisi, İmmanuel Kant’ın “Ödev Ahlakı” veya “Kategorik Buyruk” teorisidir: “İyiyi isteme iradesi” nden daha yüksek bir şey yoktur. “Tanrı”, kendisine varlığımızı borçlu olduğumuz için şükran/iman etmeyi gerektiren ve Dua ile kendisinden ahlak alanında yardım talep edeceğimiz bir varlık değil; Kategorik buyruğa uyduğumuz için, hakkettiğimiz ve bu dünyada karşılığını alamadığımız mutluluğumuz için “var”olması ve “Ahiret”i yaratarak bizi ödüllendirmesi “gereken(!) biridir. Tanrı, varlığımızı ve içinde yaşadığımız “Dünya”yı bize bahşeden, bundan dolayı da, iman/şükran borçlu olduğumuz bir zat/kişi/ego/ben/karakter değildir.
Kant, dua ile Tanrı’nın yol göstermesini ve her türlü bireysel ve biricik ahlaki duygulanımı(şükran, saygı, merhamet, sevgi…) ret ederek, Mantık kurallarının kesinliğine yakın “Kategorik buyruk”un her zaman ahlaki doğruyu bulamadığının kanıtı, SS subayı Adolf Eichamann’ın, yargılanmasında kendini savunurken, Yahudileri Gaz odalarına gönderirken, bu eylemi “Kategorik Buyruk”a uyarak yaptığını söylemesidir: “Benim yerimde her kim olsa, bu eylemi yapardı.”(S.Sakman, Rasyonel insanın Felsefesi. İst. 1988. S 52.). Apirori kesin buyruk diye bir şey yoktur.
Bir başka seküler ahlak teorisi J.P. Sartre’a aittir. Ateist Varoluşçu Felsefenin önde gelenlerinden bir olan Sartre, radikal bir özgürlük anlayışı ile “Varoluşun özden önce geldiği” ni söyler. İnsan, özgür olmaya mahkumdur. Bu görüş, Kur’an’ın: “Deki: “Herkes, kendi seçimine-üslubuna/kendini şekillendirmesine göre davranır.”(17/84) ayetini yankılar. Özgürlük, sorumluluktur. İnsan, sadece kendinden değil; bütün insanlardan sorumludur. Özetle Sartre, Kant gibi Vicdanı mutlaklaştırarak Tanrı’ya varlığını borçlu olduğunu ve ona şükran/iman borcu olduğunu, ondan yardım talebini ret eder.
Salt “Vicdan” üzerine kurulu bu teorilerin zaafını Fazlurrahman, “Takva” kavramı dolayımı ile şöyle eleştirir: “ Takva kavramı ile ima edilen “kendini inceleme/nefis muhasebesi”, hiçbir zaman, kendini her şeyden masun görme anlamına gelmez. Tam aksine, takvanın anlamının ayrılmaz bir parçası şudur: Bir insan, davranışlarını düzenlemek için kendini mümkün olduğu kadar nesnel şekilde nefis muhasebesine çekse de, hiçbir zaman doğruyu seçtiği hususunda garanti yoktur. Eğer bu nefis muhasebesi yeterli olsaydı, “Hümanizm” mükemmelen işler ve böylece “Aşkın’a/Allah’a” ihtiyaç kalmazdı. Fakat, insanların vicdanlarının ne kadar sübjektif olabildiğini biliyoruz. İşte “Takva”, bizzat bu aşkınlığa işaret eder. Zira, onun ima ettiği şey, her ne kadar seçim bizim, çaba/fiil de bizimse de; bizim yapıp etmelerimizin hakkındaki nihâi ve gerçekten nesnel değerlendirme, bizim değil; Allah’ın yetkisindedir.”(Fazlurrahman, Allah’ın mesaji ve Elçisi. Çev: A. Çiftçi. Ank. 1997. S 14)
Sonuç olarak Vicdan, ahlak için “gerekli/zorunlu”; fakat, “yeterli” bir şart değildir. Seküler ahlak teorilerinin “tek kanatlı” veya “topal” olmaları bundandır.
“Dindar/Muhafazakâr”ların Ahlakı Neden Zayıf?
Bu yazı, dini kaale almayan, ona itibar etmeyen veya “dinsiz/ateist”, agnostik olduğunu iddia eden kişilerin ahlaki performansları ile -yani daha ahlaklı veya daha ahlaksız oldukları- ilgilenmez. Bu, ayrı bir analiz konusudur. Bu yazı, “Dindar-Muhafazakâr” olduklarını iddia edenlerin durumunu analiz eder. Bu sorunun, biri tarihten/teolojiden; diğeri “Çağın Ruhu”ndan gelen başlıca iki tür nedenleri vardır:
1-TARİHTEN/TEOLOJİDEN GELEN NEDENLER
1. a)Düşünmenin Yerini Taklit’in Alması
Ahlakın olabilmesi için vicdanın (basiret, fuad, kalb-i selim, lübb…) diri olması lazımdır. Vicdanın diri olması ise, düşünmenin aktif olmasına bağlıdır. Allah’ın tekvini (Doğa) ve teklifi ayetleri (Kur’an) üzerine düşünme olmadan, vicdan dirilmez: “…Sen, ancak vicdanı diri olanları uyarabilirsin.” (36/70). Kur’an, düşünen bir topluma hitap eder. (10/24,59/21, 16/44). “Hakkında bilgi sahibi olmadığın şeylerin peşine takılma; bilgi aktları (göz, kulak, kalp), bundan sorumlu tutulacaktır.” (17/36). Bunun alternatifi taklit, ezber, gelenek ve alışkanlıktır. Müşriklerin üzerinde/içinde oldukları durum, buydu. Aynısı, Müslümanların başına da geldi. Sünnilik ve Şiilik, böyledir: “Her mezhep, kendinde bulunan (hakikat iddiası)dan memnundur.” (30/32). Bu karakter, sadece kendine ezberletilen ajandayı (“32-54 Farz”, “İslam’ın 5 şartı”, “Amentü”…) takip edebilir. Yeni durumlarda karar veremez; inisiyatif alamaz çünkü çocuk gibidir veya koyun gibidir, sürüye uyar. Bunları uygularken de, -çoğunlukla Fetö örneğinde ve diğerlerinde olduğu gibi- “Kitabına uydurma” ve “Hile-i şeriyye”ye başvurur. Çünkü “Rüşd”üne ermiş veya “Âkil-Bâliğ/Erişkin” değildir. Kendi mezhebinin “Kocakarı imanı”na övgüler dizilir; ama, diğer dinlerin kocakarıları, insafsızca cehenneme gönderilir.
1. b)İmanın Yerini İtikatın/İnancın Alması
İman, Allah’a karşı ahlaki sorumluluk olarak ahlaktır. Minnet/borçluluk ve şükran duygusundan doğar. Yani diri vicdandan doğar. Bunun için de, Allah’ın tekvini ve teklifi “Ayet”leri üzerinde düşünmek gerekir. Canlı iman, Allah ile bir “sözleşme/misak” olarak (7/172, 4/21) canlı ilişkide olmak ve onu “gereği gibi (“hakka kadrih”i)” takdir, tasvir, tasdik ve takdis etmek gerekir.
(6/91,22/74). Oysa “Kör-inanç”, -kanaat olarak (“Kanı, herkesi gafil avlar. ”Xenephones)- bu niteliklerden yoksundur. İnancını cebinde eşya gibi veya boynunda kolye gibi taşır. Kesin tasdik olarak “inanç”, iman olmadığı gibi (49/14); amel, aksiyon da doğurmaz. Çünkü, canlı bir ilişki değildir. İman, canlı insana; inanç, cenazeye benzer. İman, kaynar suya; inanç, soğuk su veya buza benzer. İman ile ahlak arasında zorunlu bir ilişki vardır: “Ateş olmayan yerden, duman çıkmaz.” “Küpün içinde ne varsa; dışına o sızar.” Özgür irade/bireysel sorumluluk yerine; “Kadercilik/Cebriye” de, ahlaksızlığın önemli kaynaklarından biridir. Bu inanç, Kur’an’da “Sünnetullah” olarak kavramsallaştırılıp; Külli irade, cüzî iradeye bağlanmış iken (“Kör, Allah’a nasıl bakarsa; Allah da köre öyle bakar”); Sünnilikte “Kadercilik/Alınyazısı” olarak bu ilke, tersine çevrilmiştir. İtikat yerine “iman”ın olması da yetmez; sahih/doğru(sırat-ı müstakim) bir imanın oluşması gerekir. Allah, Yahudilere şöyle çıkışır: “Eğer iman ediyorsanız; imanınız, size ne kötü şeyi emrediyor?”(2/93).
1. c)Ahlakın Yerini İbadetin Alması
Dinin yarısı, Allah’a karşı iman ve ibadet sorumluluğu ise; diğer yarısı da insanlığa karşı adalet ve merhamet sorumluluğudur. Yani toplamı, iman ve salih ameldir. İbadetler, faydadan hali (boş) değildir. Hakkı ile ifa edildiklerinde, insanı kötülüklerden alıkoyar. Ancak, Allah’ı hatırda tutmak/hatırlamak, ibadetten daha büyüktür. (29/45). Mabed, zorunlu değildir; “Yeryüzü, mesciddir.” (Hadis). “Din adamı”na ihtiyaç yoktur; herkes, dininin adamı olmalıdır. Dindarlar, genellikle, Tanrı’nın gözüne girmek için ibadetleri daha fazla önemser; salih ameli, ahlakı, adaleti, merhameti ihmal eder. İşi baştan bağlamaya çalışır, kendince kurnazlık eder. Dindarlık: “Namazında-Niyazında”, “Gündüz saim (oruçlu), gece kaim (namazlı)”, “Alnı secde gören”, “Sarıklı-sakallı”, “Örtülü-basılı/peçeli-çarşaflı”, “Hacı-Hoca”, “Veli-Şeyh”, “Gavs-Kutup”…. şeklinde nitelenir. Sabır, fedakârlık ve meşakkat gerektiren fiiler yerine, genellikle, “yükte hafif, pahada ağır” şeyler tercih edilir. Kendi kafasına göre “Büyük Günah”lar ve “Büyük Sevap”lar oluşturulur. İbadetlere haddinden fazla “sevap” yüklenilir. Bayram, Kandil, Kurban, haddinden fazla önemsenir. Kur’an’ı teberrüken-teğanni ile okumaya (tilavet-hafızlık) dünyalarca “sevap” verilir iken; anlamını bilerek/düşünerek okumaya “pirim” verilmez. Faturası küçük olan bireysel günahlar, büyütülür; oysa, faturası kallavi/ağır olan toplumsal günahlar, küçümsenir. Örneğin: Temsilde hata olmaz “Kargadan başka kuş tanımamak” gibi: İçki-kumar, zina, faiz, domuz etinden başka “Haram” veya “Büyük Günah” tanınmaz. Uyuşturucu kullanmaya, sigara içmeye ve zehir saçan tarım ilaçlı ve GDO’lu ürünlere “Haram” hükmü verilemez. Bir saat adalet ile hükmetmenin, bin sene ibadet etmekten daha “sevap” olduğunu (Hadis), önemsemez. Yolda ayağa çarpan bir taşı kaldırmanın, imandan doğan bir eylem olduğunu (Hadis) bilmez. Zulmün, sömürünün, kamu malı çalmanın, nüfuz hırsızlığının “Büyük Günah”lar olduğu görülmez. “Büyük”lüğün gerekçesinin, eylemin/edimin/amelin yarattığı mağduriyetin etkilediği insan sayısı; günahın/suçun yarattığı zararın büyüklüğü ve acının derinliği ve süresi olduğu bilinmez, bunlar ölçülmez. Örneğin: Yapılan kötülüğe karşı iyilik ile mukabelede bulunmanın “Büyük sevap” olduğu, bilinmez (42/40, 43). Yapmadığı şeyi söylemenin, kandırmanın, yalanın, Allah indinde “Büyük Günah” olduğu bilinmez (61/3)…
1. 2-“ÇAĞIN RUHU”NDAN GELEN NEDENLER
“Çağın Ruhu” kavramı, şimdilerde oksimoron bir kavramdır. Çünkü son üç asrın “Ruh”u yoktur. Son üç asır, Ruhtan zekâya geçiş sürecidir. Başlangıcı, bilimsel keşiflerdi; sonucu ise, teknolojik düşünme/yapay zekâ/dijitalleşme/robotlaşma. Heidegger’in “Tekniğe Dair Soru” adlı kitapçığı, bu sürecin ön bir analizidir. Bu süreç, Ruh/Vicdan açısından -metafor olarak- Tsunami, Sel, Kasırga, Deprem ve Yangını andırır. Bireylerin karşı koyması, neredeyse imkânsızdır. Akıntıya kürek çekilir veya sürüklenilir. Güney Kore kökenli Alman düşünür Byung Chul Han’ın –Türkçeye de çevrilen- kitapları, bu sürecin sosyo-psikolojik ve ahlaki iyi bir analizidir: Akışkanlık, Şeffaflık/Teşhircilik, Pornografi, Performans, Haz-Hız, Enformasyon, Palyatiflik, Şiddet, Hiper-Kültürellik, Ötekinin Kovuluşu/Narsizm…, başlıca niteliklerdir. Bazılarına biraz yakından bakalım:
1. a)Para-Performans Putu
Ruh’un yordamı, “uğrundalık”tır; zekânın ise “..için”liktir. Yani çıkar, başarı ve performans. Para’nın yegâne değişim aracı haline geldikten sonra, insanı kendine yabancılaştırarak putlaşmıştır. K. Marx, çok önceleri Kapitalist üretim ilişkilerini analiz ederken; Frankfurt Okulu da “Araçsal Akılcılık” eleştirisinde bunu çok iyi görmüştü: “Aslanı kediye boğduran” puşt para. Ruhunu terk ederek Batılılaşmaya başlayan Osmanlı toplumunda bile: “Şık şık eden nalçadır; işi bitiren akçedir. “Varsa pulun, olurum kulun; yoksa pulun, kapıdır yolun.” B.C. Han’ın deyimi ile: “Para, ancak zayıf bir kimlik bahşeder. Yine de kimliğin ikamesi olabilir. Çünkü, en azından sahibine güvenlik ve huzur verir. Buna karşın parası olmayanın hiçbir şeyi yoktur. Kimlikten ve emniyetten de yoksundur. Kaçınılmaz olarak hayali olana, örneğin, kendine çabucak bir kimlik sağlayan etnik milliyetçiliğe sarılır.” (B. C. Han, Ötekini Kovmak. Çev: M. Özdemir. İst. 2018. s 20). Özetle para, “El kiri” olmaktan, “Göz nuru” seviyesine çıkarılmıştır. Oysa “Tanrı, insanın elinin dolu olup olmadığına bakmaz; Tanrı, insanın elinin temiz olup olmadığına bakar.”
1. b)Haz-Hız
Kapitalizm, insan ihtiraslarını “ihtiyaç” olarak kodlayıp, bunları tatmin etmek için sınırsız emtia/eşya üretim ve bunları sınırsız tüketim mottosuna dayana bir israf/tuğyan ekonomisidir. Mutluluk (Eudaimonia), Aristo’dan beri, Yunan düşüncesinde “İyi yaşam” olarak yaşamın nihaî amacı olarak konmuştur. “Küçük bir lezzet farkı, küçük bir mutluluktur” deyimi, bunu ifade eder. Uğrundalık, itminan, huzur, saadet ve bunun için gerekirse meşakkat, acı ıstırap ve sıkıntıya katlanmayı göze almaktan farklı olarak; küçük bir haz/zevk kırıntısı için bile her şeyi göze almak. Dinlerdeki “Sabır”, “Kanaat” erdemleri değerden düşmüştür. Tecil edilmiş/veresiye ekonomi olarak “Ahiret”in esamesi okunmaz. Mal biriktirme ve Acil Ekonomi (75/20,89/19-20), hayvanlar gibi yeme-içme (47/12), yaşamın amacı haline gelir. Ufuk, gelecek, umut, beklenti bitmiştir:
”Zamanlama bozukluğu, zamanın yönsüz bir şekilde vızlayıp geçmesine ve parçalanıp salt nokta, atom halindeki şimdiler dizisi haline gelmesine yol açar. Böylece zaman, eklemeler haline gelir ve anlatısallıktan arınır: “Atomların rayıhası/kokusu yoktur.” (B. C. Han, Şeffalık Toplumu. Çev: H. Barışcan. İst. 2022. S 51).
1. c)Narsizm/İstiğna
Sahih kendilik, öz-özne oluş, ancak “Öteki” ile mümkündür. Büyük öteki olarak “Tanrı”ya varlığımızı borçlu oluşumuz ve hem-cinsimiz olan “İnsan” ötekine olan merhamet ve adalet yolu ile bağlılığımız. İstiğna veya Narsizm, Şeytanın bir tavrı olarak, ötekine olan muhtaçlığını ve borcunu unutarak kendini yeterli görme gafletidir. Aslında için/özün boşluğunun, hava/heva/arzu ile dolu olmanın, daha doğrusu içi “boş” olmanın doğurduğu bir aşağılık psikolojisinin ürünüdür; balon’a benzer. Özü dolu olan –buğday başakları gibi- boynunu/başını eğer. Haddini bilir. Son yüzyıllarda insanın bilgisinin, teknolojik, ekonomik imkânlarının artması, onda bir böbürlenme, büyüklenme hissi yaratmıştır. Hobbs’a atfedilen: “İnsan, insanın kurdudur” ve J. P. Sartre’ın: “Öteki, cehennemdir” sözleri, çağımızın “Ruh”suzluğunu ifade eder. İnsanın, Tanrı’nın evinden/doğadan kendi evine/teknolojik şehirlere (Tekno-City) taşınması; Güneş sistemi, eko sistem ve insanın kendisini yaratan Tanrı’dan –büyük ölçüde- ipini koparmasına götürdü: “Tanrı merkebi yaratmıştı; Almanlar, Mercedes’i” sözü, bu kibrin tipik bir örneğidir. Oysa, Tanrı’ya dua edebilmek ve sığınmak, insan ötekine merhamet ve adalet ile muamele edebilmek, sahih/kendine yabancılaşmamış “kendi-öz”lüğün kurucu temel unsurlarıdır.
1. 3-SONUÇ
“Allah, insanlara gücünün kaldıramayacağı sorumluluğu yüklemez.” (2/286). Ve Allah, “Haddi aşan/müsrif bir toplumsunuz diye; zikri/hidayeti elinizden alacak değildir.” (43/5). Ancak, Sünnetullah gereği, O’nu unutanlara da, kendi(insan)nin kim olduğunu unutturur. (59/19). “Düşman kavi; talih zebun” olsa da; “Deneme/Din”, her ortamda devam eder. Allahtan da, insandan da umut kesilmez. İlahi yargı da, -“Ceza Muhakemesi Usul Hukuku” açısından-, herkesi, içinde bulunduğu koşullara göre yargılayacaktır. “Sonucu, “neden” olarak görmek, aklın en büyük zaaflarından biridir.” (Nietzsche). Bu hataya düşmemek gerekir. “Karanlığın en yoğun olduğu anda, şafak sökümü de en yakındadır.” (Hölderlin). Güneş ve kuraklık, kökü yüzeyde ve gövdesi cılız tüm yeşillikleri sarartır, kurutur. Sadece kökü derinlerde ve gövdesi odunumsu olan çalı ve ağaçlar, yeşil kalır. Düşünme, diri vicdan ve iman, ancak çölde vaha yaratabilir.
Düşünme Nedir?
Aristo, İnsanı “düşünen hayvan/canlı” olarak tanımlamıştı. Bu tanım, “düşünme”yi, insanın hayvanlardan ayrılan niteliği olarak ortaya koyuyor. Aslında av bulma, av olmama; tuzak kurma, tuzak bozma anlamında “düşünme”, hayvanlar ile insan cinsinin ortak paydasıdır. Hayvanların da kendi aralarında bir konuşma/anlaşma dili olduğuna göre, insanı “konuşan hayvan” olarak tanımlamak da pek ayırt edici bir nitelik olmasa gerek. İnsanı, hayvandan ayıran en önemli nitelik, düşünmesine eşlik eden ve Tanrı tarafından ona yaratılışta verilen (91/7-8) “ruh/vicdan” kapasitesidir.
Bu bağlamda birkaç düşünme çeşidinden bahsedilebilir:
1-Hasbî-Muhasibî Düşünme
Vicdanın/ruhun içinde olduğu düşünme, hasbî (samimi) ve muhasibi (eleştirel) düşünmedir. Bu tarz düşünmede duyu verileri/beş-duyu, mantık kuralları, ahlaki duygulanım kapasitesi ve sezgi yetisi birliktedir. Ben buna “dörtlü birlik” diyorum. Bu düşünme, metafor olarak su, süt, bal ve inci tanesine benzer: Parça inci, “inci” değildir; “H2″ ve “O”, “su” değildir… Unsurlarına ve parçalara bölünemez, bölündüğünde, öz niteliğini kaybeder: Mantıkçılık/akılcılık, deneycilik/tecrübecilik, mistisizim… Kur’an’da bu düşünme tarzı, tetikte-teyakkuzda olma anlamında “takva” olarak isimlendirilir. Kur’an’ın başından sonuna kadar binlerce kez tekrar edilen tefekkür, taakkul, tezekkür, tafakkuh, tedebbür, teemmül, taabbur, rey, nazar, basiret…bu tarz düşünmeyi ifade eder. Ahlakı, imanı, dini doğuran düşünme budur; meraktan doğan bilimsel düşünmeye de mani değildir. Ben, bu düşünme tarzına “şükreden düşünme” diyorum. Çünkü verili olanı salt “data” olarak değil, aynı zamanda “nimet/lütuf” olarak görüp (ayet), onları “veren”e karşı “şükran” hissinden doğar. Bu düşünme, verili olan varlık yani Güneş sistemi, ekosistem ve insanın kendisi karşısında, “Bu değirmenin suyu nereden geliyor?” ahlaki sorusunu sorup, içine düştüğü hayretten doğar. Bu düşünmeyi doğuran ruh/vicdan kapasitesi, Kur’an’da lübb (öz), fuad (kalp), basiret, nur, şehit/şahit olarak nitelenir. Ziya Gökalp’ın, “Ahlak yolu dardır; tetik bas, önü yardır.” dizeleri, Türkçede “düşünceli biri” deyiminin, ahlaklı olma anlamını yineler. “Belki düşünme de, bir ahşap dolap yapmak gibi bir şeydir. Her hâlükârda bir zenaat/maharet/marifet, bir “el sanatı”dır.”(M.Heidegger, Düşüncenin Çağrısı. Çev: A.Aydoğan. İst. 2008. s 57)
Dinin/Vahyin özünü oluşturan bu düşünme tarzı, tarihte iki tür tehlike ile karşı karşıya kalmıştır: Birincisi, müminlerin/sokak insanının, düşünmeyi terk ederek içine düştüğü taklit, kör-inanç, dogma, gelenek, alışkanlık/aşinalık, ezberdir. Dinin kaçınılmaz teolojik yorumları olan “mezhep” ler, zamanla dogmatikleştirilerek bu duruma düşerler: “Her mezhep, kendinde bulunandan memnundur.”(23/53, 30/32). Yine düşünme terk edilip, aradan uzun zaman geçince, müminlerin kalpleri katılaşır; yoldan çıkarlar (57/16). Oysa Allah, müminleri: “Bilmediğin şeyin peşine düşme; bilgi aktların(göz, kulak, kalp), bundan sorumlu tutulacaktır”(17/36) diye uyarmıştır.
İkinci tehlike ise, bütün dinlere musallat olan mistik meczupluktur. Kur’an, “ruhbanlığı” emretmediği (57/27); hatta şiddetle eleştirdiği halde (9/34) dindarlar, işgüzarlık yaparak, yaşam tarzı olarak “zahit”liği seçip; düşünme yolu olarak da, “dörtlü birlik”i parçalayarak salt ilham/sezgi ile bilgi üretmeye kalkışırlar. İslam’daki bu yaşam-düşünme tarzının adı “tasavvuf”; örgütlenme tarzının adı ise “tarikat” tır.
Bin yıldan fazladır bu iki tehlike İslam’a musallat olmuş; Kur’an’ın yetiştirmek istediği Hz. İbrahim (“O, Rabbine kalbi selim ile gelmişti” 37/84), mağara arkadaşları (17.sure), Hz. Ömer, Hz. Ali, Hasan-ı Basri, Sokrates …..örneklerinde olduğu gibi, sokak insanını “rüşd”üne erdirme projesi iptal edilmiş; kitleler sünnileştirilmiş, sufileştirilmiş, şiileştirilmiştir. Sonuç olarak ortalıkta bir “din-ibadet” söylemi-eylemi sürmekte; fakat ruh/vicdan dumura uğratıldığı için; düşünme terk edildiği için; iman ve ahlak, olabildiğince zayıflamıştır. Oysa Kur’an: “Li kavmin yetefekkerun = düşünen bir toplum için inzal edilmişti” (7/176,10/24,13/3,16/11….). En düşünülesi olan veya bizi düşünmeye çağıran en temel soru: “Bu değirmenin suyu nereden geliyor?” sorusudur. Ahlakı/anlamı, imanı, dini doğurtacak olan soru budur. Bu soruyu sorup, en düşünülesi olanı düşünemeyen, “İnsan” değildir; hayvanımsı veya şeytanımsıdır. Heidegger’in: “Bugün insanlığın karşı karşıya olduğu temel sorun, düşünemiyor olduğunu düşünememesidir.” tespiti, bu gerçeği ortaya koyar.
2-Hiçlik Çağı veya Hesabî Düşünme
a)Bilim-Matematik-Yapay-zekâ
Hesabî düşünmenin iki versiyonu vardır. Birincisi, görünmeyen ve bilinmeyene karşı insanın duyduğu meraktan doğan bilimsel düşünmedir. Bu düşünme, “bu nedir?” ve “bu nasıl oluyor?” sorularının cevaplarını araştırır. Matematik, bu düşünme tarzının bir parçasıdır. Heidegger, bu tarz düşünmeye “sayma/calculation” der. Onun, “bilim düşünmez” sözü bunu ifade eder. “Felsefe” disiplini, Yunanistan’da başlangıçta bilmi de içerecek tarzda vazedilmişti. Metafizik/ontoloji/teoloji aşamasında, açıklama/bilme sorunu, anlam/hakikat sorunu ile birlikte çalışılıyordu. Kilisenin, Ortaçağlarda bilim ve felsefeye yaptığı tecavüz, Aydınlanma ile birlikte dine karşı bir suikastı tetikledi ve “Tanrı öldürüldü” (Nietzsche). Ondan sonrasına Peter Watson “Hiçlik Çağı” adını verir. Bu süreç, ruhtan zihne/zekâya geçiş sürecidir. Descartes ile başlayıp, Kant ile devam edip, mantıkçı pozitivizm ve fenomenoloji ile sonuçlanan süreçte metafizik, düşünmeden elenmiş; bilimsel düşünme tarzı da Heidegger’in ifade ettiği gibi, -bir kafes olarak (Ge stell)- “teknoloji”ye gelip saplanmıştır. “Yapay zekâ”, teknolojinin (saymanın/1-0) dijitalleşmesi olarak son haddine varmasıdır. Oysa, Wittgenstein’in, “Varlık/Vakıa/Gerçeklik/Reality’e ait bütün sorular cevaplandırılmış/açıklanmış olsa bile; “anlam (hakikat-İG)” sorusu, kapı gibi hâlâ orada durur” teşhisi, haddini bilen bir düşüncenin ürünüdür.
“Şükreden düşünme” yerine, felsefe ve bilmi, “hakikat” alanında nihâi hakem olarak görenler, şeytani bir istiğna veya sürekli bir tereddüte/vesvese (agnostizim)ye kapılabilirler. “Üzümü ye, bağını sorma” halindeki bir nankörlük tutumu, bu halet-i ruhiye’nin sonucudur. Şeytanın, Tanrı’yı bile bile ona karşı çıkması, böyle bir istiğnanın/inadın/inkârın sonucudur.(2/146,28/39). Tıpkı Mekke’nin atarlı entelektüeli Velit b. Muğire’nin düşünme tarzında olduğu gibi: “O, düşündü-taşındı, ölçtü-biçti; kahrolası, nasıl ölçtü-biçti! Sonra tekrar düşündü-taşındı, yüzünü astı ve kaşlarını çattı, istiğna/istikbâr içinde, ‘Bu (vahiy/Kur’an), geleneksel bir sihirdir’ diyerek, arkasını dönüp gitti.” (74/18-25).
Özgür düşünmeye eşlik eden iki duygu vardır:
1-Minnet/şükran ve tetikte-teyakkuzda olma
2- İstiğna/istikbâr veya şüphe/tereddüt.
Maslahat ve Menfaate Dayalı Düşünme
Hesabî düşünmenin bir türü, ne pahasına olursa olsun kendi/kişisel çıkarını düşünmektir. Türkçede bu durum: “çok hesabî biri” veya “akıllı ol” tavsiyesinde dile getirilir. Kurnazlık, çalma, gasp, ganimet, sömürü… süreçlerini içerir. Kur’an’ın “heva” ve “hayvanlık” dediği niteliktir. İkinci Hesabi düşünme, ticaret, şirket, hizmet, üretim ve adalet süreçlerinde ahlaki/hukuki olarak gerçekleşir. Allah rızası ve karşılıksız/merhametten kaynaklanan iyiliğin yanında; dünyada insanlara iyilik (adalet-merhamet) yapıp, ahirette karşılığını alma (veresiye alış-veriş) de bunun bir parçasıdır. Bazı “mal yemez”lerin (örneğin, Y. Emre) sandığı gibi, kınanılacak bir şey değildir. İnsan fıtratına uygun, normal bir durumdur: “ Ey iman edenler, sizi elim bir azaptan kurtaracak bir “ticaret” önereyim mi?: Allah’a ve peygamberine iman edip, kendiniz ve malınız ile Allah yolunda cihat ederseniz; -eğer bilirseniz- bu, sizin için daha hayırlıdır/kârlıdır.”(61/10-11).
Sonuç
Hasbi ve Muhasibi düşünme başlamadan, dumura uğramış vicdan dirilmeyecek; vicdan olmadığı sürece de, iman ve ahlak(din) olmayacak. Kör-inanç/itikat ve salt-ibadet/alışkanlık ile kendimizi kandırmaya devam edeceğiz.
”Biz” Kimiz?: Fenomenolojik-Ahlaki Bir Çözümleme
İki türlü “Biz” vardır: 1- Tabî/Verili (fıtri) olan; 2- Oluşturulan/edinilen. Bunlara “Kimlik” de diyebiliriz. Birinciye örnek: Aile, kabile/klan, ırk/etnisite, dil, şehir, ülke/coğrafyadan doğar. İkinciye örnek: Din, mezhep, tarikat, cemaat, dernek, vakıf, parti, şirket, çete, mafya, şirket… Verili veya oluşturulan “Biz”lerin nihaî ölçü/mizan/kriteri, onların ahlaki niteliğini belirler. Sorun, “Biz” ve “Ötekiler” veya “Dost” ve “Düşman” olmanın kriteri nedir? sorusudur.
1-“BİZ”İ OLUŞTURAN KRİTERLER
Verili “Biz”ler, maslahata/menfaate, güvenliğe dayanır. Oluşturulan “Biz”ler ise, çıkara veya ahlaka dayanır. Verili Biz’in en yaygın olanı kabile/ırk/dil, Tanrı’nın bir lütfudur: “Birbirinizi tanıyasınız diye sizi kabileler/diller/ırklar olarak yarattık.” (49/13). “Dillerinizin ve renklerinizin farklılığı, Allah’ın ayetlerindendir.” (30/22). İstiğna ile ırkçılık yapılmadığı sürece, bu kriter masum ve masundur. Bir “yerli” olmak (köy, kasaba, şehir, ülke) da aynı hükümdedir.
Oluşturulan “Biz”e gelince, bunun da iki saiki/kriteri olabilir: 1- Çıkar. 2- Ahlak. Çıkar üzerinden kurulan “Biz”, ya hakkaniyete/adalete, eşitliğe dayanır; şirket, böyle bir ortaklıktır. Ya da zulüm, gasp, hırsızlık, sömürü üzerine kurulur: Çete, mafya gibi. Yasal/hukuki olarak kurulup, fiiliyatta çete-mafya gibi davranan “Biz”ler de olabilir. Adalet/Hukuk, “Devlet” ile “Mafya-Çete”yi birbirinden ayıran racondur. Siyaset, ikisini birleştirebilir. “Devlet”in dini adalettir” denmiştir ve doğrudur.
Kur’an, “Biz” ve “Öteki”ni veya “Dost” ve “Düşman”lığı, İman-küfür ve adalet-zulüm üzerinden kurar. Gayri Müslimlerin Allah ile olan ilişkilerinin mahiyetini Allah bilir. Ancak, Müslümanların “düşmanı” olmak zorunda değildirler. Allah’ın ve Müslümanların kesin düşmanları, zalimlerdir: “Zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur.” (2/193). “Allah, dine/İslam’a aidiyetinizden dolayı sizinle savaşmayan ve sizi yerinizden/yurdunuzdan çıkarmayan kimselere iyilik etmenizi yasaklamaz. Allah, adil olanları sever. Allah, ancak, sizin ile dini aidiyetinizden dolayı sizinle savaşan ve sizi zorla yurdunuzdan çıkaranlar veya onlara yardım edenlerle dost olmanızı yasaklar. Kim onları dost edinirse; zalimlerden olurlar.” (60/8-9). Dikkat edilirse, burada gayri müslimler ile adalet/ahlak üzerinden bir “Biz” oluşmaktadır. Kur’an din, millet ve ümmet kavramları ile inanç-iman ve ahlak (salih amel) birlikteliği üzerinden bir “Biz” oluşturur. Ancak, iman-inanç tahrif edildiğinde ve adalet zulme dönüştüğünde bu “Biz” parçalanır. “Kitap Ehli”nin durumu böyledir. İnanç ayrılığına rağmen, ahlak üzerinden Hristiyanları, mü’min “Biz”e yakın olarak görürken; mü’minlere zulmeden Yahudileri, düşman-öteki olarak görür (5/82). Bu durum, o günkü Hristiyanların durumunu yansıtır. Son yüzyıllarda Hristiyanların, Müslümanlara ve diğerlerine yaptıkları zulümler, az değildir.
Kur’an, şöyle buyurur: “Birilerine olan kininiz/düşmanlığınız, sizi onlara adaletsizlik yapmaya sürüklemesin; İyilikte ve ahlaki duyarlılıkta/titizlikte/teyakkuzda (takva) iş birliği yapın/yardımlaşın; düşmanlıkta ve kötülükte değil.” (5/2). Kur’an, kin tutmaya ve intikam gütmeye dayanan “sürekli düşmanlık” saplantısını reddeder: “Belki de Allah, sizinle düşman olduğunuz kimseler arasına bir sevgi/yakınlık koyar.” (60/7). Aliya İzzet Begoviç de şöyle demişti: “Savaşta öldüğünüzde değil; düşmanlarınıza benzediğinizde kaybedersiniz.” Bu söz de yukardaki ayetleri yankılar.
Zalimler, eğer müminlerden ise; onlara karşı düşmanlık ve savaş önerilir (49/19). Zulme maruz kalmışlar ise; Manastır, Havra ve Kilise ve Mescid’lere devam eden insanlar uğruna mü’miler savaşa çağrılır.” (22/39-40). Dikkat edilirse, Kur’an, derin “Biz”i inanç birlikteliği üzerinden değil; adalet-zulüm üzerinden kurmaktadır. Kur’an, İsrail tanklarının altında ezilerek ölen aktivist Rachel Corrie’nin dediği: “Zulüm, eğer bizden ise; ben, “Biz”den değilim” cümlesini yankılamaktadır. Kur’an, bugün nazil oluyor olsaydı; bu cümleyi, o kızın ağzından alıp “Ayet” yapardı. İslam Teolojisinde Mürcie, salt İnanç/tasdik birlikteliği üzerinden bir “Biz” kimliği kurarken; Haricilik ve Mu‘tezile, İman ve ahlak birlikteliği üzerinden bir “Biz” kimliği kurmuştur. Haricilere göre ameli/ahlakı/adaleti olmayanlar “öteki/kafir/düşman” olarak nitelenirken; Mu‘tezile, ahlakı/ameli/adaleti olmayanları “el-menziletü-beynel menzileteyn=Ne mümin; ne de kafir” olarak niteledi. Kur’an, inanç/tasdik/teslimiyet ile “İman” arasında bir ayrım yapıp; gerçek “Biz”i iman ve salih amel üzerinden kurmuştur. (49/14).
Ünlü Psikanalist Erich Fromm, kabilevi, ulusal veya dinsel “Biz”lerin içerden ahlaki çürümelerini şöyle analiz eder: “İster ilkel kabilevi ister ulusal, isterse dinsel yapıda olsunlar, kümelerin (“Biz”lerin-İG) çoğu, kendi varlıklarını sürdürmek ve önderlerinin gücünü sürdürmek isterler. Üyelerini/müntesiplerini, kendileri dışında yer alan ve kendileri ile çatışan başkalarına karşı ayağa kaldırmak/tahrik etmek için, üyelerinin yapısında var olan ahlak duygusunu sömürürler. Ama bir yandan da üyelerinin ahlak duygusunu ve ahlaki yargılama yeteneğini boğmak için, kişiyi kendi grubunun ahlaksal tutsağı durumuna getiren ensest türü bağlardan yararlanırlar. Böylece, kişiler, ahlak ilkeleri başkalarınca çiğnendiğinde şiddetle karşı çıkarken; aynı ilkelerin kendi gruplarınca çiğnenmesine ses çıkarmaz hale gelirler. Bütün büyük dinler, bir din bürokrasisince yönetilen kitlesel kurumlar haline gelir gelmez, özgürlük ilkelerini çiğnemeleri ve saptırmaları, bu dinlerin bir trajedisidir. Dinsel örgütlenme ve bu örgütlenmeyi temsil eden insanlar, bir ölçüde, ailenin, kabilenin, dinin ve devletin yerini alırlar. İnsanı özgür bırakma yerine; tutsak ederler. Artık Tanrı’ya değil; onun adına konuştuğunu iddia eden topluluğa tapınırlar…” (Erich Fromm, Psikanaliz ve Din. Çev: Şükrü Alpagut. İst. 1990. s. 82)
Kur’an’ın dinsel fanatizmi/mezhepçiliği (23/53-54) ve dinsel husumeti kınamasının (23/106, 110) sebebi de budur. Ayrıca dinsel “temsil” iddiasında bulunarak insanları sömüren “din-adamları (Ahbar-Ruhban-Papaz-Haham)”nı yerden yere vurmasının nedeni de budur. (9/34). Müslüman olup, “Temsil” iddiasında bulunan “din adamları”nın bunların yaptıklarından geri kalır yanı olmadığı aleykelbeyandır.
2- PARTİ VE “BİZ”
Demokrasilerde “Parti” ülkeyi yönetmek için bir program çevresine toplanmış örgütlenmedir (Biz). Politik-ideolojik bir yapıdır. Meşru-çıkar ve ahlak/adalet motivasyonu birliktedir. Partililerin ahlaki karakterine göre seküler/vicdani/ahlaki saikle veya dinsel “Halka hizmet, Hakka hizmettir” sloganı ile salt ahlaki bir yapı olabileceği gibi; salt çıkar maksimizasyonuna dayanan bir “şirket”e veya çürümenin derecesine göre kamu kaynaklarını, üyelerine (Biz) peşkeş çeken bir örgütlenmeye de dönüşebilir. Bu durumda parti rozeti veya parti sloganları, bu grupsal çıkar örgütlenmesinin maskelerine veya parolalarına dönüşebilir. Bu hal, iktidar ve muhalefeti birlikte içerir. O zaman da “Partizan”, kendini toplumuna adamış bir “militan” değil; bir “şirket” ortağına veya “mafya” elemanına dönüşür. Tarikat, Cemaat, Dernek, Vakıf ve Sivil Toplum örgütleri de, aynı kurala tabidir. Niyeti ve amacı hayırhahlık/kamu yararı/ahlaki ise, meşru ve muhteremdir; bu maskelerle grup çıkarı temin etmek ise, melundur.