Karadeniz’in Güç Taşması: ‘Bize Her Yer Trabzon’

Karadenizli olup, etnik kökenini önemseyen-unutmayan veya önemsemeyen; “İnsan”, “Vatandaş”, “Mü’min” olmayı, köken saplantısından daha önemli olarak görüp; ülke, devlet ve ayrım yapmadan toplum için canla-başla çalışan sayısız insanımız var. Hocalarım (Rizeli) Hüseyin Atay ve M. Said Yazıcıoğlu (Trabzonlu) ve kardeşi rahmetli Vali Recep Yazıcıoğlu, benim tanıdıklarımdan bir-ikisidir.

Aşağıda yapacağım analiz, “bir kısım” Karadenizlileri kapsamaktadır. Yazıdan –el çabukluğu ve kurnazlık ile- birileri bir “Türk ırkçılığı” veya bir bölgenin aşağılanması ithamını çıkarmaya kalkışmasın. İddia, tam tersidir: Bir bölgenin bir kısmı, Türkiye’nin gerisini aşağılamaktadır. İddialar, bir gözleme-yoruma dayanmaktadır. Söylediklerimde hilafı-ı hakikat varsa, isteyen çıksın eleştirsin, gerekçeli olarak reddetsin.
Karadeniz Bölgesi, coğrafi ve etnik kökeni ile kendine has özellikleri olan bir bölgemizdir. Artvin, Rize, Trabzon, Giresun, Ordu ve Samsun illerini kapsar. Samsundan batısı, “Karadeniz” diye anılmaz, çağrılmaz. Artvin- Rize-Trabzon, “Öz-Karadeniz” olarak diğer illerden ayrılır. Bu ayrımı belirleyen temel husus, “Öz-Karadeniz”in Gürcü (Artvin)-Laz (Rize)-Pontus-Rum (Trabzon) etnik kökenlilerin, diğer illerden daha fazla olmasıdır. Coğrafya da, “Öz-Karadeniz”de denize daha diktir ve çay bitkisi gelinceye kadar, Tarım, imkânsızdı. Diğer illerde (Giresun-Ordu-Samsun) etnik olarak “Türk” kökenlilerin sayısı, diğerlerine eşit gibidir. Öz-Karadenizliler için “hîn- i hacette” ikinci sırada yer alırlar. Öz-Karadenizliler, -Sayın Erdoğan’ın deyimi ile- kendilerini: “Bizim Uşaklar” diye çağırırlar.

Yetmişli yıllarda Rizeliler yaylacılık, fırıncılık, balıkçılık; Trabzonlular müteahhitlik ve ticaret ile uğraşırlardı. Rize ve Of’ta “meslek” olarak Din-adamı (Ofli Hoca-Cübbeli Ahmet) yetiştiren bir Medrese geleneği de mevcuttu. Pontus-Rum döneminde de –aynı saikler ile- buralarda Papaz yetiştiriyordu. Ayrıca bölgede gizli olarak sürdürülen “El Yapımı” silah (Tabanca) imalatı, bugünkü “İHA” ve “SİHA” ların ve bir ölçüde Savunma Sanayisinin gelişmesinde bu bölge insanının “silah merakı”nın belli bir katkısı, inkâr olunamaz.

Ellilerden itibaren Karadeniz bölgesinden Türkiye’nin her yerine ve özellikle İstanbul’a ilk göçün olduğu malumdur. İstanbul’a göç, Karadenizlileri ticarette ve inşaatta (müteahhitlik-emlak) söz sahibi yaptı ve paraya ulaştırdı. Bu sayede, R. T. Erdoğan, doksanlı yıllarda İstanbul Belediyesine Başkan seçilebildi. Mesut Yılmaz’ın, aynı dönemlerde merkezi siyasette etkin olması da tesadüf değildir. İstanbul’da şu anki muhalefetin Belediye Başkanının (E. İmamoğlu) da Trabzonlu olması, İstanbul’daki “Karadeniz” gücünü ortaya koyar. Türkler İstanbul’u Yunanlılardan fethetti; Karadenizliler de, İstanbullulardan. “Kanal İstanbul” ise, İstanbu’lu Araplara pazarlama projesiydi. N. F. Kısakürek’in bir zamanlar Devrimcilerin (Balkanların/Suyun o tarafı) hegemonyası karşısında Anadolu insanının (asker/çeri-manav-çiftçi) durumunu ifade etmek için söylediği :“Öz vatanında garipsin; öz vatanın da parya” dizeleri, bugün “Öz-Karadenizliler” karşısında etnik olarak “Türk”lerin politik-ekonomik konumunu tasvir eder gibidir: “Adı bizim; tadı sizin” . Karadenizliler, bu duruma: “Kıskanma, ne olur; çalış, senin de olur.” diyeceklerdir; ancak, kazın ayağı, öyle değil. Çalışma veya ehliyet/liyakat ile olmuyor; “hem-bölge/hem-şehri” dayanışması ve “mülakat”la oluyor.

Son yirmi yılda Metropollerde ve sahillerde yabancılara emlak satışının ve Güney ve Doğu sınırlarından –makul gerekçesi olmayan- Göçmen/Mülteci kabulünün(sayıları çoktan 10 milyonu geçti) anlamı nedir? “Vatandaşlık” satmada (Bir zamanlar 250 bin dolardı; sonradan 400 bin dolara çıkardılar) ve dağıtmadaki bu cömertlik nereden geliyor? Ayrıca “Para” uğruna, şehit kanları ile sulanmış “Vatan Toprağı” satılır mı?

Anadolu insanının binlerce yıllık tecrübesinin sonucunda edindiği: “Toprak satılmaz” akide ilkesidir. Aç yatmak, toprak satmaktan daha haysiyetli değil mi? Hani: “Toprak, eğer uğruna ölen varsa; “Vatan”dı? Anadolu, yoksa kasti olarak “Türk Yurdu” olmaktan çıkarılmak mı isteniyor? Yeni hazırlanacak Anayasa taslağında “Türk” isminin çıkarılmak istenmesi, neyin nesi? İngiliz muhibbi Fesli Kadir, Şevki Yılmaz, Mustafa Armağan, İsmail Kahraman… gibi isimlerin Ata TÜRK karşıtlıklarının temelinde 1925 de Şapka kanununa isyan sonucu Hamidiye Kruvazörünün, Rize’yi bombalaması, Trabzon mebusları Ali Şükrü ve Topal Osman olaylarının rövanşı mı var? Bu “Ümmet-İnanç Toplumu” oluşturma politikasının-projesinin arkasında ABD ve İngiltere’nin hazırlamış olduğu “BOP” bağlamında teşvik ve desteklerinin rolü nedir?
Coğrafyanın sertliği (deniz-dağ), bölge insanının karakterine de yansımıştır: Sert mizaç ve gözünü budaktan sakınmama; doğal olarak çalışkanlık, ekmeğini taştan çıkarma ve biraz da mafyalık (Laz İsmail). Bu çelik çekirdek (”Gürcü-Laz-Rum”) ortak paydasında kendini bölgesel bir dayanışmanın içinde buldu: “Karadenizlilik”. Osmanlı döneminde üçü de “Müslüman”laşarak oluşan bu ortaklık; Türkiye Cumhuriyeti döneminde “vatandaşlık” anlamında nominal “Türk”lüğü de rahatça benimsedi; ses çıkarmadı. Kürtlerin bir kısmında olduğu gibi, bir itirazda bulunmadılar ve “Bölücülüğe” de iltifat etmediler; köklerini unutmadılar; daha ziyade “İş” lerine baktılar ve işlerini yürüttüler.

İki binli yılların başında kurulan AK Parti, patronajını(finansman) büyük ölçüde Karadenizlilerin oluşturduğu bir “koalisyon”du. Partide, Bürokraside ve Belediyelerde giderek Karadenizlilerin sayıları arttı. Hatta bir dönem kabinede dokuz tane “Gürcü” kökenli Bakan vardı. Karadenizliler, Ak Parti tarafından her şehirde ve ilçede Belediye Başkan veya milletvekili adayı yapılabilmektedir. Ak Parti, İslam/din vurgusu ile “Gayri Türk”lerden destek alırken; -zayıflamasına paralel olarak- “Milliyetçilik” vurgusu ile de (Cumhur İttifakı), taşrada “Türk”lerden destek almaktadır.

Parti, Merkez-Sağın iki binli yılların başında çökmesi ile R.T. Erdoğan tarafından, “Krizi Fırsata Çevirmek” ve “Kazan-Kazan (Win-Win)” formüllerine göre kurulmuş; hemen herkes nezdinde pür-pozitif birer kavram ve değer olan Din/İslam ve Demokrasinin, daha ziyade sos-süs yapıldığı (”Muhafazakâr Demokrat”); derininde/dibinde ise, “Anonim Şirket” ruhlu siyasal bir yapıdır. Partinin kuruluş çatısını-ruhunu ve temel motivasyonunu, burada “ibadet” saiki ile siyaset yapan bazı zevatın niyeti ile karıştırmamak lazım. Parti, İslam ve Türklüğün desen olarak-amblem olarak kullanıldığı bir anonim şirkettir(koalisyon). Patronajı “Öz-Karadeniz”lilere ait olmak kaydıyla, “Taş-ören” olarak Türk, Kürt, Arap…ın çalıştırıldığı, istihdam edildiği bir şirket.

Sayın Erdoğan’ın oluşturduğu ve muhalefet tarafından “Beşli Çete” olarak isimlendirilen ve büyük devlet ihalelerini alan şirketlerin sahipleri veya ortakları, büyük oranda Karadenizli olduğu gibi; devletten “Teşvik”ler alan veya vergileri silinen-vergiden muaf tutulan şirketlerin arasında bir hakkaniyetin olmadığı söyleniyor. Son yirmi yılda para kazanmanın, zengin olmanın yolu endüstri, innovasyon, üretim ve ticaretten giderek siyaset erbabı/esnafı ve bürokrat olmaya kaydı. Siyasetçi-Bürokrat milyrderlerimiz var. Uzun süreden beri yerleşmiş, kökleşmiş, palazlanmış, alışmış(kudurmuştan beterdir), bir içgüdü ve güç istenci, kendini suret-i haktan göstererek salt “Hizmet” ettiğini iddia etmektedir. Bu politikalar, Hz. Osman’ın “Kabilecilik” ile şahsına “Sadakat”ı birleştiren din soslu “Hilafet” politikalarına benziyor.

Futbol, eğer bir yönü ile şehirlerin zenginlerinin el attıkları ve onur/gurur savaşı yapmanın birer aracı/aparatı ise; İstanbul sermayesinin yönetiminde olduğu Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş kulüplerinin yanında; “Trabzon Spor”, dördüncüdür. Karadeniz’de biriken güç, kendini maçlarda “Bize Her Yer Trabzon” sloganı ile dışa vuruyor. 17 Mart 2024 de Trabzon’da oynanan Fenerbahçe-Trabzon karşılaşmasında Fenerbahçe’nin 3-2 galip gelmesi ile seyircilerin sahaya inmesi, benzer bir güç taşmasının son örneğidir.

Eskiden iktidar partisi, kabineyi oluştururken, bütün bölgeleri göz önünde tutar ve illeri küstürmemeye çalışırdı. Bakanlık ve bürokrasi bölgelere göre adil olarak paylaştırılmaya çalışılıyordu. Uzun süreden beri bu teamül, ortadan kalktı. Kabinenin ve bürokrasinin ve Belediye Başkanlarının büyük bölümü “Karadenizliler” den oluşuyor. Diğer bölge vatandaşları bunu kendi aralarında dillendirse de; İktidar, hiç umursamıyor. Memlekette onca genç işsiz-güçsüz gezerken; Karadeniz’de Eşekler bile işsiz değil. Rizeli zengin bir işadamı arkadaşıyla telefonda konuşurken; arkadaşının: “Neredesin?” sorusuna, büyük bir öz-güven patlaması ile –ve şaka yollu- “Rize “il”inin Ankara “ilçe”sindeyim.” diyebiliyor. Kadıköy’de Rıhtımda bir dolmuş şoförü, Karadeniz müziğini sonuna kadar açarak, trafikteki herkese fütursuzca dinletebiliyor. Çünkü trafik polislerinden korkusu yoktur.

Türkler -İmparatorluk kurmuş bir halk olarak-, Cumhuriyet döneminde hiçbir ayrım yapmadan Balkanlardan ve Kafkaslardan gelip buraya yerleşen veya burada meskûn farklı etnik kökenli gruplara eşit muamele yaptılar. Devrimcilerin bazı “kurucu-günah”larını hariç tutarsak; halkın kahir ekseriyeti, buradaki topluluklara karşı “Milliyetçilik” yapmamaktadır. Mevcut etnik grupların, kendi aralarında dayanışması-yarışması da anlaşılabilir bir şeydir. Ancak, şu anda olan “Üçlü-Bir (Gürcü-Laz-Rum)” dayanışmasının, daha doğrusu “Karadenizliliğin” siyaseti ve iktisadı “a-normal” bir şekilde manipüle etmesi, başta etnik Türk kökenliler olmak üzere “diğer”lerinin gözüne batmakta ve onlara biraz ağır gelmektedir. Mırıldanmalar şöyle: “Ayıp oluyor beyler”; “Hepimiz, din kardeşiyiz” ; “Allah, adamı çarpar.”

Hâsılı, İktidar/tahakküm/sulta kurmak ile “Devlet/Hukuk” kurmak, birbirinden ayrı şeylerdir. Birincisi, güçlü bir içgüdü; ikincisi, yüksek bir kültür gerektirir.

Dindar ve Dinsiz Vicdanın Farkı Üzerine

Vicdan, doğuştan geldiği bilimsel deney ve gözlemlerle ispatlanmış; aile ve toplumun (Süper-Ego) yönlendirmesine açık, insandaki ahlaki kapasitedir. Meziyeti, ahlaki doğruyu teşhis etme yetisidir. Ancak, “Ahlaki doğru nedir?” diye sorduğumuzda, işler karışmaktadır. Vicdan terazi, metre, saat, pusula vb. gibi kesin-maddi bir ahlak-ölçer/alet değildir; sübjektiftir. Toplumsal hayatta inter-subjektivite/oydaşma/icma olarak gelenek, örf, adet, yasa, atasözü, kural, hukuk, kurum olarak somutlaşır. Toplumdan topluma, bireyden bireye değiştiği gibi; bir toplumun ve bireyin kendi tarihinde de değişir. Değişimin sebebi, doğrunun/hakikatin, duruma bağlı oluşudur. Duruma bağlı olmayan/sabit hakikatler de vardır.

Her bir insan tekine ait yaratıcı bir öznelliği, özgünlüğü, özgürlüğü, kendi-özlüğü olduğu gibi; toplumsal kültürün/geleneğin (Süper-Ego) bireydeki yansıması ve kristalleşmesi de olabilir. Bir toplumun medenilik kriteri, özgür insanların, bilinçli (vicdanlı) olarak yarattıkları dayanışma, oydaşma, icma, birlik, bütünlüktür. Vicdanın aktif, diri olup sızladığı, kanadığı toplum, ideal toplumdur. Vicdanın dumura uğraması demek, bireyin toplumda egemen olan inanç, adet, gelenek ve göreneklere körü körüne, mukallit olarak teslim olması, uyması veya içgüdülerine, bedensel hazlarına kapılıp hayvanlaşmasıdır. Utanma, vicdanın en kesin tezahürüdür. Arsızlık, utanmazlık, vicdansızlıktır. Aldırış etmek, aldırmak, duyarlı olmak, oralı olmak, ihtimam göstermek, düşünceli olmak, empati-sempati göstermek, merhametli-şefkatli olmak, acımak vicdanlılıktır.

Bu yazıda “dindar”ın vicdanı ile “dinsiz”in vicdanının içinde bulunabileceği muhtemel durumlar üzerinde duracağız. Dinli-dinsiz her ikisinin de içine düşebileceği en kolay tuzak, naif bir “istiğna” hali, yani kendini yeterli görme veya kasti “istikbar”, yani kendi ile büyüklenmedir: “Ben, hakikatim” veya “Hakikat, bende”dir. Şimdi bu durum, dindarda ve dinsizde nasıl ortaya çıkıyor, ona bakalım:

Dinsiz Vicdanın Halleri

Dinin dibi-özü, Tanrı inancı olduğu için; dinsiz vicdan kavramı ile kastedilen, “Tanrı” diye bir otoriteye inanmamak demektir. Bu vicdan, varlığını, hayatını borçlu olduğu, şükran ve minnet duyacağı aşkın, kadim/sonsuz, yaratıcı (Hâlik) bir varlığın/gücün olduğunu kabul etmez. “Bu değirmenin (Güneş sistemi, eko-sistem ve insan) suyu nereden geliyor?” ahlaki sorusunu sormaz. “Üzümü ye; bağını sorma” modunda yaşar. Dolayısıyla, ondan direkt/doğrudan (ilham) veya dolaylı (peygamber/vahiy) olarak öğrenebileceği ahlaki bir şeyin olduğunu da kabul etmez. Hayatın tesadüfle oluştuğuna inandığı için; ölüm ile de yokluğa karışacağına inanıyor demektir. Yaşam, biricik olduğu için; onu, dolu-dolu yaşamak, yaşamın tadını çıkarmak, hazlı-hızlı, zevkli, neşeli ve mutlu yaşamak, çoğunluk için, hayatın önemli bir amacı/gayesi haline gelir. Yaşamda metafizik/maneviyat/aşkınlık olarak bir “uğrundalık” yoktur. “Araçsal Akılcılık (Pragmatizm)” olarak, yaşama daima bir “…için”lik egemendir.

Hayatı böyle yaşamak için, ekonomik kaynaklara ihtiyaç vardır. Herkes bu kaynaklara sahip olmak ister; fakat kaynaklar, yeryüzünde sınırlıdır. O zaman: “Ya ben ya sen” durumu ortaya çıkar. Dinsiz insan için “vicdansızlık”ın zuhur edebileceği en kritik yer burasıdır: “Ölüm dahi, eğer o, hâlâ gerçekten yaşanmamış bir yaşamın sonunu oluşturuyorsa; daha da korkunç olur. Bu nedenle ölüm korkusu, daha çok ölümden sonrasına yönelik değildir; aksine, boşa çıkan umut ve beklentilerin son bulduğunun kesinliği karşısında, ölümden öncesine ilişkin duyulan dehşeti yansıtır.” (Alexius J. Bucher, “Yitirdiğimiz Suçsuzluğumuz Ya da: Özgürlüğün Saldırgan Gücü Üzerine”, Çev. Ali Irgat. Yüzyılımızda İnsan Felsefesi içinde, Haz. İoanna Kuçuradi, Ankara, 1997, s.218). “Bu olasılık karşısında insanın duyduğu korku, onu vahşice korunma stratejilerine: “Ya ben ya onlar” stratejisine, her şeyi kendi eline geçirme, her şeye sahip olma stratejisine götürür. Yani kötülüğün mekanizmasının içine taşır” (a.g.e., s.219). “Ruhları barbar olanların, kulakları ve gözleri kötü-yalancı şahitlerdir” (Herakleitos).

Zayıf bir ihtimal olsa da vicdan, kaynakları herkesle adil paylaşmayı da emredebilir. Marksizm, bir zamanlar böyle bir ütopyaya inandı: “Herkesten gücü-emeği oranında üretim/katkı; herkesin ihtiyacına göre paylaşım.” Ancak insanın bencil/egoist doğası, buna imkân vermedi. Siyasi bürokrasi kendi vicdansızlığı ile buradan acımasız bir “Parti Devleti” putu yarattı. Erich Fromm, bu seküler durumu şöyle tasvir eder: “Modern insanı sarmalayan peçeyi kaldırıp altına bakacak olursak, birey sayısı kadar çeşitli olan ilkel din biçimleri ile karşılaşırız. Bunların birçoğuna ‘Nevroz’ denmektedir. Ama bunlara gerçek dinsel adlarını koymak da mümkündür: Atalara tapınma, Totemcilik, Puta tapma, Törencilik, Temizliğe tapınma…” (Erich Fromm, Psikanaliz ve Din, Çev. Şükrü Alpagut, İstanbul, 1990, s.37.).

Immanuel Kant’ın “Ödev Ahlakı” teorisinde olduğu gibi, “Kategorik Buyruk”a uyarak vicdanlı olma imkânı da vardır. Ancak, bir Nazi subayının, Nürnberg yargılamalarında itiraf ettiği gibi, bu ilkeye samimiyetle uyarak, Yahudileri gaz odalarına gönderdiği gerçeğini de unutmamak gerekir. “Benim yerimde her kim olsa, bu işi, gönül/vicdan rahatlığı ile yapardı.”

Kapitalizm ve Liberalizm sistemleri, Pragmatik ve Faydacı (Utilitarist) ahlak teorilerine yaslanarak, insanın vicdanına güvenerek (Hümanizm) politik ve iktisadi hayatı tanzim etmeye çalıştılar. Buradan da iki dünya savaşı ve dünyanın kolonileştirilmesi, yani Emperyalizm çıktı.

Yapay zekâ, dijital teknoloji, Dataizm, “güç istenci” ve bir sonraki aşaması “İstemeyi İstem”in (Will to Will), dinsiz vicdanın hayatı uzatma, insanın biyolojik sınırlarını genişletme ve elinden gelirse ölümsüzleşme projeleri olarak, hayatı, ruhtan-duygudan (vicdan) çiplere-robotlara aktarma işlemi olarak yeryüzünde insanlık için nasıl karanlık sonuçlar doğuracağı henüz meçhul.

Dindar Vicdanın Halleri

Dindar vicdan kavramı, aslında çelişik bir tabirdir. Çünkü “dindar” kavramı, genellikle -vicdanı iş başında olanı değil-; dinin “ilahi” emirlerini kendine kesin düstur edinmiş; vicdanını buna koşmuş, onları çoğunlukla körü körüne/taklit yolu ile tekrarlayan samimi insan demektir. Dindarın yaptıklarının “doğru”luğu, kendisine verilen ve kendinin de -çoğunlukla- körü körüne inandığı kesin ilkelerin, Tanrı’nın emirlerini ne kadar yansıttığına bağlıdır. Bunu başaracak olan da kendine “din-adamı (papaz-haham-imam)” veya “teolog/ilahiyatçı” denen kişinin yorum gücüdür. Dindar insanın vicdanı, inandığı “Tanrı”nın kavramına, karakterine, kişiliğine, sıfatlarına, imgesine göre şekillenir. Nihai otorite “Tanrı” imiş gibi görünüyorsa da aslında o imgeyi/kavramı/karakteri de yine vicdan oluşturuyor. Şöyle ki: 1- Peygamberin vicdanını kullanan Tanrı, “vahiy” yolu ile kendine Rahman ve Rahim bir karakter oluşturuyor (Esmau’l-Hüsna); 2- Ya da din adamları, teologlar ve mü’minlerin kendisi, “yorum” yolu ile bir imge/tasavvur oluşturuyor. Peygamberlerin Tanrı imgesi, insanlara karşı merhameti ve adaleti esas alır. Tanrı’ya minnet-şükran (iman) ve onun hatırını saymak ve rızasını kazanmak dindarlığın bir yüzünü; hemcinsimizin yüzünü-gözlerini muhatap alma, masumiyetin esas oluşu, mağduriyeti giderme, merhamet ise ikinci yüzünü oluşturur. Teologlar, din adamları veya mü’minler Tanrı’yı mutlak güç; imanı da kör-inanç olarak taklide dayandırırlarsa; o zaman şiddet, zorbalık ve işkence Tanrı adına kolayca meşrulaştırılabiliyor. Dinler tarihi, bunun şahididir.

Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler romanında kahramanlarından birine söylettiği: “Eğer Tanrı yoksa, her şey mubahtır” cümlesi, bazı dinsiz vicdanlar için doğru olabilir; ancak bazı ateistlerin, tersinden iddia ettikleri gibi: “Eğer Tanrı varsa, her şey mubahtır” cümlesi de bazı dindarlar açısından doğru olabilir. Ateistin durumu Kur’an’da: “Arzularını ilahlaştıranı gördün mü?” (45/23)  diye tasvir edilirken; dindarların durumu ise: “Allah’a iftira edenden daha zalim kim olabilir?” (29/68; 61/7) diye tasvir edilir. Ateistlerin durumunda vicdanın, kendi kendine her şeyi meşrulaştırma ihtimalini belirtirken; dindarların durumunda, arzuların, güç istencinin ve zorbalığın, Tanrı kavramı “aracılığı” ile dolayımlanabileceği ihtimalini ifade eder. Bir kabileye, ulusa veya dine körü körüne/taklit yolu ile bağlanmanın/güvenmenin oluşturduğu ahlaki bilinç durumlarının doğası hakkında Erich Fromm şöyle diyor: “İster ilkel kabilevi, ister ulusal, isterse de dinsel yapıda olsunlar, bu toplulukların çoğu, kendi varlıklarını sürdürmek ve önderlerinin/liderlerinin gücünü yüceltmek isterler. Kendi müntesiplerini, dışarda olup kendileri ile çatışanlara karşı kışkırtmak için, müntesiplerinin ahlaki duygularını sömürürler. Ama bir yandan da müntesiplerinin ahlak duygusunu, yargılama yeteneğini boğmak için kişiyi kendi grubunun ahlaki tutsağı durumuna getiren ensest türü bağlardan yararlanırlar. Böylece, müntesipler, ahlak ilkeleri başkalarınca çiğnenince, şiddetle karşı çıkarlarken; aynı ilkelerin, kendi müntesiplerince çiğnenmesine asla ses çıkaramaz hale gelirler.” Erich Fromm, Psikanaliz ve Din, Çev. Şükrü Alpagut, İstanbul, 1990, s.82.)

Türkiye’nin Vicdan Karnesi

Mehmet Âkif’in Safahât adlı manzum eseri, Osmanlı’nın çöküş döneminde dinsel vicdanın içinde bulunduğu durumu gayet iyi tasvir eder. Cebir anlamında bir tevekkül, softalık (Medrese) ve miskinlik (Tekke) olarak var olan dinsel bir muhayyile. İttihat ve Terakki’nin Batıcı ve Türkçü kadroları, bu muhayyileyi reddederek bireysel akıl ve vicdan üzerine vurgu yaptılar. Cumhuriyet’in kurucu kadrosundan M. Kemal’in “Hayatta en hakiki mürşit, ilimdir-fendir” özdeyişi, bu gerçeğin bir yansımasıdır. Cumhuriyet’in devrimci kadroları, ölü bir muhayyile olarak gördükleri Şeriat-Tarikat ve Hilafeti ilga ederken; ortada bireysel vicdan ve bilimsel yaratıcılığa kadir bir vüsat-istitaat olmadığı için, kolayca Batı taklitçiliğine savruldular. Osmanlı’nın geleneksel giysilerine/kıyafetlerine karşı çıkarken; yaratıcılıkları-yenilikleri, “Melon Şapka”ydı: “Bir şapka, bir maymun, bir eldiven/ve inkılap” (N. Fazıl). Cumhuriyet döneminde özlenen (?!) seküler ahlaki bir vicdan ve bilimsel yaratıcılığın ortaya çıkmaması, anlaşılmaz değildir.

1950’lerden itibaren tekrar yeşeren ve giderek palazlanan geleneksel dinsel bilinç, kendini önce “Sağcılık”; sonraları ise Milliyetçilik-Mukaddesatçılık-Muhafazakârlık ve Millî Görüş-İslamcılık olarak toplumsal hayatta ifade etti. Bu kişilerden ve bunların kanaat-siyaset önderlerinden, din adamlarından, karizmatik liderlerinden, şairlerinden, şeyhlerinden, “din/İslam-Sünnilik” Osmanlı’da neyi tutuyor ve neyi de tutmuyorsa, bunların dışında yaratıcı ve yeni bir şeyler görmedik. Bunlar, “Vaz-ı Cedit” yerine; bit pazarına nur yağmış gibi “Keşf-i Kadim” peşinde oldular. Bu da toplam olarak 2000’lerin başına kadardı. Ondan sonra da, -gömlek değiştirerek- “Biraz da biz ölelim” fehvasınca, yiv-set-kayış atarak, yalama yaparak “kitabına uydurarak”, “Hile-i Şeriyye”lere başvurarak eski ayak bağlarından kurtuldular. İbadetlerini boyunlarına asarak (taklit), kalpsiz (vicdansız) ve de “imansız” (ama itikadları/amentüleri bütün olarak) iktidarda arz-ı endam ettiler. Ama eğri oturup doğru konuşarak- itiraf edelim ki bütün bunlar, “Zeit-geist”ın (Çağın Ruhu) gölgesinde oldu. Çağın Ruhu ise, Güney Kore kökenli Alman Filozof Byung Chul Han’ın teşhis ettiği gibi büyük (Tanrı) ve küçük ötekinin (insan), acının, sabrın, ruhun, mahremiyetin, fedakârlığın, kutsiyetin… kovulduğu; narsisimin, performansın, başarının, hazzın, hızın, şeffaflığın, başıboşluğun (özgürlük), palyatifliğin, yapay zekânın (Dataizm)… yükseldiği bir dönemde oldu. Böyle dönemlerde Lokman Hekim veya Sokrates olmak sokak insanı için hayli zordur.

Herkes için/ortak doğru, iyi, adil, hak-hakikat belirlemede “Hakiki Mürşit”in kim veya ne olduğuna devrim ile karar verip derin bir ihtilafa düşmüş ve yer yer düşmanlaşmış bir atmosferden, iklimden çıkmak, herkes için ilk adım olmalı. Tanrının umut bağladığı “insan”dan bizim umut kesme hakkımız olamaz.

Sonuç: Uykusuzluk ve Eşikte Durma Olarak Vicdan

Toprağın içindeki altın misali, içgüdülere/biyolojiye ve tarihe/topluma/geleneğe gömülü olan vicdanı ortaya çıkarmak -zor olsa da- mümkündür. Vicdan, buralarda kendini kolayca kandırır. İnsanlığın tarihsel macerası ve bugün geldiği nokta bunu rahatça göstermektedir. Dinsizler, arzuların ve içgüdülerin içine karışmış olduğu bir “akıl” kavramı/tapınımı ile kendilerini kandırırken; dindarlar da yorum yolu ile oluşturdukları bir “Tanrı” veya “hakikat” imgesi ile kendilerini kandırabilmektedirler. Dinsizler ve dindarlar için de ortak çıkış yolu, sürekli tetikte olmak, teyakkuzda olmak, kül yutmamak, uykusuz olmak, eşikte durmaktır: “Ahlak yolu dardır; tetik bas, önü yardır” (Z. Gökalp). Vicdanı diri tutmak asıldır. Kur’an’da şöyle denir: “Peygamberin, vicdanı diri olanları uyarması… için Kur’an’ı indirdik” (36/70). Vahiy, insan vicdanı (lübb, basiret, şehit, fuad, kalb-i selim…) ile çalıştığı gibi; onun inter-subjektif/icma/oydaşma ürünü olan örf ve marufa da itibar edilir. O, dumura uğradıktan sonra, konuşmak gevezelik ve dırdırdır. Vicdan daima sızlar, kanar; “rahat” ettiğinde, çürüme-dumur, paslanma, taşlaşma, katılaşma ve hastalık başlamıştır. Vicdan, ötekini dinlemeye daima hazır olmaktır: “Eğer dinlemiş olsaydık veya akletmiş olsaydık; cehennem ehlinden olmazdık” (67/10). “Sular yükseldiğinde, inananları gemide kurtardık ki, (olay anlatılınca), kulak kesilen/kulak asan/kulak kabartanlar, dinleyip ibret alsınlar” (69/11-12).

İstiğna ve istikbar, “şeytanlık” olarak herkesin baş düşmanıdır. Tevazu ise dostluğun anahtarıdır. Teyakkuz-tetikte olma durumu, dindarlarda “takva” olarak isimlendirilir. Takva hakkında Fazlurrahman şöyle diyor: “… ‘Takva’ kavramı ile ima edilen bu ‘kendini inceleme/nefis muhasebesi’, hiçbir zaman kendini her şeyden masun görme anlamına gelmez. Tam aksine; takvanın anlamının ayrılmaz bir parçası şudur: Bir insan davranışlarını düzenlemek için, kendini mümkün olduğu kadar nesnel şekilde nefis muhasebesine çekse de hiçbir zaman doğruyu seçtiğine dair bir garanti yoktur. Eğer bu nefis muhasebesi tek başına yeterli olsaydı, ‘Hümanizm’ mükemmelen işler ve böylece ‘Aşkın’a (Allah) ihtiyaç kalmazdı. Fakat insanların vicdanlarının ne kadar sübjektif olabileceğini biliyoruz. İşte ‘takva’, bizzat bu ‘Aşkınlık’a işaret eder. Zira, onun ima ettiği şey, her ne kadar seçim bizim, çaba/fiil de bizimse de; bizim yapıp-etmelerimiz hakkındaki nihâi ve gerçekten nesnel değerlendirme, bizim değil; Allah’ın yetkisindedir” (Fazlurrahman, “Kur’an’ın Bazı Temel Ahlaki Kavramları”, Çev. Adil Çiftçi, Allah’ın Elçisi ve Mesajı içinde, Ankara, 1997, s.14).

Allah da şöyle diyor: “Ey iman edenler, eğer muttaki olursanız, o, size iyiliği kötülükten ayıracak bir anlayış verir, kötülüklerinizi örter ve sizi bağışlar” (8/29). “Kim muttaki olursa, Allah ona bir çıkış yolu açar…” (65/2).

Teknoloji Çağında Vicdan ve Ahlâk – Kurani Hayat Dergisi Söyleşisi –

KUR'ANİ HAYAT DERGİSİ O C A K / Ş U B AT 2024 | 9 3 . S AY I

Söyleşi: İlhami Güler 
Söyleşen: Hatice İ. Erdem - Ahmet Polat

1.Vicdan Böyle Buyurdu kitabınızda vicdanın, dini-ahlâki hakikatlerin anlaşılmasında nasıl bir rol oynadığını vurguluyorsunuz. Bu bağlamda, vicdanın insan hayatındaki önemini nasıl tanımlarsınız?

Şöyle ki vicdan; metre, saat veya terazi gibi somut bir ölçer değil sübjektif ve soyut bir ölçer. Benim anlayabildiğim kadarıyla Tanrı’nın insanda yarattığı bir kapasite, iş yani. Kur’an’da bunun çeşitli adları var biliyorsunuz. Fuad, lübb, basiret, kalp… Allah’ın denemek için yarattığı varlıkta bir kapasite var ve bu açığa çıkarılabilir de çıkarılmayabilir de. Zaten insanın denenmesi bu kapasiteyi açığa çıkarabilir. Tanrı, vahiy ve peygamber göndermekle ne yapıyor? İnsanın vicdan kapasitesini kullanarak insana hitap ediyor. Tanrı insan vicdanını kullanarak yarattığı her bir insan tekinde akıl baliğ olduktan sonra ortaya çıkma kapasitesi olan bu yetiyi kutsal kitaplar dediğimiz vahiylerde keskinleştirmeye, aktifleştirmeye çalışıyor. İnsan bunu aktifleştiriyor ya da aktifleştiremiyor. Karşılığı da Kur’an’da hevâ. Hevâ bizim içgüdülerimiz, arzularımız, hayvansı ve şeytansı tarafımız değil mi? İstiğna, istikbar ve bir de aldırış etmeme, nankörlük, hayvan gibi yaşamak… Aslında dinin özünün insanda var olan bu kapasiteyi açığa çıkarma çabası olduğu kanaatindeyim. Kur’an’ın ziya, hikmet, ilim gibi isimleri var. Bunların hepsi aslında özü itibarıyla insandaki bu yetiyi kullanarak Allah’ın Cebrail vasıtasıyla insana konuşmasıdır. Dolayısıyla dinin özü aslında vicdanı aktüelleştirmesidir.

İnsanların iki ahlâki sorumluluğu yerine getirmesi gerekir: 1- Tanrı’ya karşı sorumluluğu, yani iman etmesi. 2- Hemcinsine karşı adil ve merhametli olması. Bütün dinlerin, peygamberlerin davası budur. Vicdanla din ya da ahlâk arasında çok fazla bir ayrım göremiyorum. Bunların hepsi neticede aynı şey. İnsan bunu yapabiliyor ya da yapamıyor. Kur’an’da müşrikleri eleştiriyor Allah, ne diyor? “Müşrikler Allah’ı gereği gibi takdir edemediler.” (Hac Suresi/74) Ehlikitabı eleştirirken de diyor ki: “Ve men azlemu mimmeniftera alallahi keziben: Allah’a iftira edenden daha zalim kim olabilir?” (En’am Suresi/93) Buradan şunu anlıyoruz: (Gerek ilahi din olsun gerekse insanların kendi uydurdukları dinler olsun) insanlar dindarlık adı altında yani kendilerince dindarlık yaptıklarını zannettikleri halde vicdansızlık yapabiliyorlar, bu mümkün. Bunun önüne geçme imkânı yok. Gayet samimi, çok ciddi bir şekilde vicdansızlık, ahlâksızlık yapabiliyorlar. Şimdi bunun önüne geçmenin yolu benim Kur’an’dan öğrenebildiğim kadarıyla sürekli tetikte ve teyakkuzda olmaktır. Üç şey söyleyeceğim: Birincisi; insanın bir Allah inancı, Allah tasavvuru oluşturması lazım. Kutsal kitap da zaten en başta bunu verir bize değil mi? Esma-ül Hüsna demek aslında Allah’ın kendini kendisiyle tanımlamasıdır. Dolayısıyla böyle sağlam, temiz bir imgenin olması gerekir. İki; insanın Allah’la olan iman ilişkisinde besmele, istiaze ve dua. Allah’a dua ederek, Allah’ı yardıma çağırarak kendinin doğru yolda olması yönünde Allah’tan yardım talep etmesi lazım. Üçüncüsü de kendisi bu süreç içerisinde son derece tetikte ve teyakkuzda olarak hiçbir zaman için kül yutmadan canlılığını, diriliğini sürdürmesi, soru sorarak Allah’ın yardımıyla hayatını yaşaması lazım. Bu üç husus bir arada olmadığı müddetçe “dindar” adı altında olsak da, inanıyor olduğumuzu iddia etsek de son derece zalimce, gaddarca, şeytanca işler yapabiliyoruz. Bunu başaramadığı takdirde bu iş olmuyor. Size Fazlurrahman’dan bir pasaj okuyacağım. Ben takvayı da böyle anlıyorum. Kur’an’daki takva tam olarak bu vicdan dediğimiz sahici dindarlık.  Fazlurrahman’ın Allah’ın Elçisi ve Mesajı adlı kitabında ilk makale: “Takva kavramıyla ima edilen kendini inceleme/nefis muhasebesi, hiçbir zaman kendini her şeyden masum görme anlamına gelmez. Tam aksine takvanın anlamının ayrılmaz bir unsuru şudur: Bir insan davranışlarını düzenlemek için kendini mümkün olduğu kadar nesnel şekilde nefis muhasebesine çekse de hiçbir zaman doğruyu seçeceği hususunda garanti yoktur. Eğer bu nefis muhasebesi tek başına yeterli olsaydı hümanizm (yani aydınlanmanın Tanrı’yı ve dini bir tarafa atarak ‘Biz akla dönüyoruz, biz vicdana dönüyoruz’ dediği) mükemmelen işler ve böylece aşkına ihtiyaç kalmazdı. Fakat insanların vicdanlarının ne kadar sübjektif olabildiğini biliyoruz. İşte takva bizzat bu aşkınlığa işaret eder. Zira onun imâ ettiği şey her ne kadar seçim, çaba, fiil bizimse de yapıp etmelerimiz hakkında nihayet gerçekten nesnel değerlendirme Allah’a aittir.” Dolayısıyla ben şu noktaya geldim. Evet, vicdan bizde önemli bir kapasite fakat Allah’tan koptuğumuz andan itibaren, Allah’ı dışlayarak vicdanın tek başına doğruyu bulma kapasitesinin son derece zor olduğunu düşünüyorum. Fakat imkânsız demiyorum bakın. Ateist bir insan veya herhangi başka bir insan, insani ilişkilerde ahlâklı olmaz diye bir kategori, öyle bir zorunluluk yok. Ama en azından Tanrı’nın hakkını bir defa başta inkar ettiği için katil olduğundan dolayı Tanrı’nın ipini koparmış olmasından dolayı böyle insanların mükemmelen ahlâki ve vicdani kapasitelerini ortaya çıkaramayacağı kanaatindeyim. Dolayısıyla benim geldiğim nokta burası. Kendimizde bu kapasite var. Allah bize bunu verdi. Çünkü bu olmazsa biz ne Tanrı’yı çıkarabiliriz ortaya, ne Tanrı’yı keşfedebiliriz ne de hemcinsimize karşı ahlâki kapasitemizi ortaya çıkarabiliriz. Tanrı’dan yardım talebiyle ancak bunu mükemmel bir şekilde aktüelleştirebiliriz.

2.Aslında ikinci soruyu biraz açtınız. O halde dört temel din üzerinden bakarsak takva kavramı, İslam’ın ve Kur’an’ın insanı tanımlarken diğer yaratılmışlardan ayıran bir özelliği olarak sayılıyor. Fakat son bilimsel çalışmalarda da hayvanların vicdanlı olup olmadığına dair birtakım araştırmalar var. Hristiyanlıkta, Yahudilikte temel insan aklı ve kalbinin arasındaki o sezgi duygusuna verdikleri isimler var. Bu bağlamda Kur’an’ın “akleden kalp” dediği o duyguyla vicdan arasındaki bağlantıyı nasıl kuruyoruz? Hani Peygamber’e Kur’an diyor ya “Sen kitap nedir, iman nedir bilmezken çok yüce bir ahlâka sahiptin.” Kitap nedir, iman nedir bilmezden önce pek yüce bir ahlâka sahip olmak için vicdan tam olarak hangi boyutta bu aşamada? Akıl, kalp, vicdan üçlüsünü bir arada sayabiliyor muyuz yoksa vicdan bu ikisinin birleşimiyle, senteziyle, bizdeki eyleme dönük yönüyle oluşan bir şey mi?

Hayatımızı vicdanlı sürdürmemiz için iman gerekiyor. Yoksa vicdanın ortaya çıkması için Tanrı’ya iman gerekmiyor. Çünkü öncelik vicdandadır. Vicdanla biz ancak Tanrı’yı yaratabiliyoruz. Vicdan kapasitesi daha önce değil mi? Vicdan olmadan Tanrı’yı bulamazsınız, keşfedemezsiniz. Ben Jung’dan şunu öğrendim. Onun tipleri var biliyorsunuz. Dört tip: Duyumcul duyu verilerine, beş duyuya ağırlık veren tip, akla, duygulara ağırlık veren tip, bir de sezgisel tip. İnsanların toplamda bu dört tipten oluştuğunu söylüyor. Ve bunların da içe ve dışa dönük olanları var, sekize çıkarıyor. Şimdi benim Kur’an’dan anlayabildiğim aslında normal insan bu dört kapasitenin birlikte olmasıyla ancak sağlam çalışabiliyor. Ne mantık dışarıda bırakılması lazım, nedensellik, ne beş duyu verileri, ne ahlâki duygulanım, ne de sezgi. Kur’an’daki kalp dediğimiz; fuad, lübb, basiret dediğimiz şey bu dörtlü birlikteliği ifade ediyor. Kalbin iki tarafı var biliyorsunuz. Hasta olabiliyor, katılaşmış, paslanmış olabiliyor ama selim kalp de olabiliyor. Fuad öyle değil. Fuad, lübb, basiret bunlar pür pozitif yani içeriği tamamen iyilikle dolu olan yeti. Esas olan bu yetiyi oluşturmak, ortaya çıkarmaktır. İnsanın ilk vasıtası kendine ait bir irade, özgürlük diyebileceğiniz bir öz oluşturma. İnsan olmak bu özü oluşturmaktır. Bu özü oluşturamazsan ne oluyor? Hevâ ön plana çıkıyor, o zaman hayvan veya şeytanla özdeşleşiyoruz, hevâ aktüelleşiyor. Dik yürüyen, al yanaklı halimiz devam edebilir ama şeytanlaşabiliriz, hayvanlaşabiliriz de. Oradan kaçmanın yolu bu dörtlü birlikteliği korumaktır. Kur’an’da bunu hemen hemen her sayfada görebiliyorum. Kur’an asla beş duyuyu reddetmez. Beş duyu verilerini/mantığı/nedenselliği esas kabul eder. Ahlâki duygulanımı su ve inciye benzetiyorum. İnci biliyorsunuz bir bütündür. Parça inci, inci değildir. Dörde bölünmüş bir incinin bir parçası, inci parçasıdır ama değeri yoktur. Dolayısıyla sezgi, kalp, ahlâki duygu, beş duyu veya nedensellik; bunlardan bir tanesine kişilik ağırlığınızı verdiğiniz andan itibaren hapı yutarsınız. O zaman Kur’an’ın istediği anlamdan ideal insan ortaya çıkmıyor, eksik oluyor. Veya su gibi düşünün. O da H2O’dan oluşuyor. Suyu H2O’ya böldüğünüz zaman su özelliğini yitiriyor. Küpün dört yüzü veya bir kağıdın iki yüzü gibi bu saydıklarım. Buna Jung “ruhun yordamları” diyor, ben buna aklın boyutları diyorum. Vicdanın veya aklın toplamının boyutları…

İnsan merakla “Bu nedir?” ve “Bu nasıl oluyor?” sorularının cevabını arayabilir. Ama din dediğimiz zaman bu dörtlü birlikteliğe dayanması lazım ki bunun en ideal örneğini ben Kur’an’da görüyorum. Her sayfada, her satırda bu tansiyonu, bu birlikteliği çok rahat bir şekilde görüyorum. Dindarların trajedisi nedir? Bütün dinler için söylüyorum. Peygamberin, Tanrı’nın önerdiği vicdanın aktif tutulmasının terk edilerek taklit ve dogmatizm ile kör inanca dönüşülmesidir. Kör inanç dediğin ya bir metni kutsallaştırırsın, söylenmiş bir sözü veya bir kişiyi mutlaklaştırırsın. Bu Kur’an’ın istediği bir şey değil. Her an tetikte ve teyakkuzda olmayı, her bir insanlık durumunu tekil olarak değerlendirmeyi önceler Kur’an. Yani önceden söylenmiş söze itibar etmek “Galallahu Teala, Galen Nebi sallallahu aleyhi ve sellem” demek dindarlık değildir. Çünkü onlar bir ortamda bir insanlık durumunu yorumlamıştır. Sana düşen eğer sahici müminsen, sorumluysan aynen Allah’ın yaptığı gibi Muhammed’in yaptığı gibi sen de onlar gibi söz söyle, eylem koy ortaya. Çünkü onlar durumun gereği neyse ona uygun söz söylediler veya tavsiyede bulundular. Her bir mümine düşen de budur. Bunu terk ettiğiniz andan, yani dogmatik olduğunuz andan itibaren işiniz bitiyor, ahlâksızlık başlıyor. Bütün dinler tarihi bunu gösteriyor. Yahudiliğin, Hristiyanlığın İslam’ın tarihi de budur.

3.Vicdanın özellikle tarihsel, toplumsal ve kültürel bir yönü olduğundan bu soruyu biraz örneklerle açıklamanızı istemiştim. Rad Suresi 11’de “Bir toplumun bireyleri kendi iç dünyalarını değiştirmedikçe Allah da o toplumun gidişatını değiştirmez” ayeti bağlamında tekil vicdanlar üzerinden toplumsal bir vicdanın ortaya çıkması mümkün mü? Toplumsal vicdan dediğimiz şeyin tezahürü tam olarak nedir?

Çağın ruhu, gelenek, kültür dediğimiz kategoridir. Zeitgeist, egemen toplum veya Freud’un deyimiyle süperego. Bu Kur’an’ın asla kabul etmediği bir şey. Dikkat edin Kur’an toplumsal vicdanla kavga etmiş, direkt kafadan saldırmıştır değil mi? Toplumsal kültür din için bir kaynak/kriter değildir. Esas subaylarından bir tanesini yakalamışlar Tel Aviv’de yargılıyorlar. Hakim soruyor: “Niye o kadar masum çocuğu, kadını, insanları fırınlara gönderdiniz?” Adam diyor ki: “Kant’ın kategorik buyruğuna uyarak gönderdik.” Hiroshima’ya bomba atan pilotu sorgulayanlar, “O kadar insan öldü, ne diyorsun?” diyorlar. “Benim vicdanım rahat, toplumun bana verdiği görevi yerine getirdim,” diyor.  Bakın bu çok tehlikeli. Bir toplumda egemen olan bir yapı asla bir hakikat ölçüsü olamaz. Benim en genel kanaatim bu. Dolayısıyla her zaman gelenek ve kültür karşıtı olmuşumdur. Bundan kaçamıyoruz biliyorsunuz. Ali Şeriatı “insanın dört zindanı” dedi. Bunlar zindan hakikaten. İnsan olmak, mümin olmak bu zindanlardan çıkmayı gerektiriyor. Bir toplumda egemen olan bir yapı doğal olarak bireye yansıyor değil mi? Süperego… İşte Freud bunu çok güzel söylemişti. Aslında bireysel vicdan, normalde toplumdaki otoritenin (toplumun/devletin/milletin/egemen dinin/teolojinin) bireydeki kristalleşmiş şeklidir. Kur’an da tam böyle bir toplumla karşı karşıya kaldı ve 23 sene boyunca bu toplumsal/kültürel kategoriyi dağıtmakla uğraştı. İnsanları kendi vicdanlarına geri döndürerek, kendi vicdanlarını aktüelleştirerek hakikati bulmaya çalıştı. Dolayısıyla sürekli Kur’an’ın düşünmeye davet etmesinin sebebi insanı diri tutmak, ayık tutmak ve bireysel olarak sorumlu/müdrik olmasını sağlamak. Toplumsal konfora, toplumsal yapıya, kültüre yattığımız andan itibaren orada artık körü hakem yapmış oluyorsunuz. İçinde bulunduğunuz toplum neye inanıyorsa; Hindistan’daysanız Budist oluyorsunuz, sınırı geçiyorsunuz Sünni oluyorsunuz Pakistan’da, orayı geçiyorsunuz İran’a gelip Şii oluyorsunuz, oradan bu tarafa geçiyorsunuz… Ülke sınırları hakikati beliriyor. Böyle bir şey olmaz. Tanrı böyle bir şeyi kabul etmez. Dünyanın neresinde olursan ol Allah’ın sana vermiş olduğu vicdan kapasitesini aktif kullanarak iki soruya cevap vermek lazım. Din deyince böyle illa çok detaylı ajanda gerekmiyor. Evrensel denenmenin iki koşulu vardır: 1- Hasbî olmak, 2- Muhasibî olmak. Dünyanın neresinde yaşarsan yaşa, kim olursan ol, akil baliğ olmuşsan ve insan haysiyetine haiz isen iki soruyla, iki ön koşulla muhatapsın. Bir, dürüst olacaksın. İki, muhasibi/kritikal/eleştirel olacaksın. Bunlar ilke şartı. Ajanda şartına gelince “Bu değirmenin suyu nereden geliyor?” diye bir soru sorup güneş sistemi, ekosistem ve insanın mükemmelliğinin bir hibe, bağış, ikram olduğunu idrak ederek Tanrı’ya inanacaksınız. Yani bir iman gerekiyor. İkincisi de hemcinsine karşı katil, gasip ve zalim olmayacaksın. Evrensel denenme budur. Yani dinsiz denenme. Bütün insanlık için illa din olması gerekmiyor. Peygamberlik dediğin şu ön Asya’da 3-4 bin senelik bir hikâye, lokal ve kısa bir süre. Oysa insanlık kaç bin seneden beri deneniyor. Kıyamete kadar da denenecek. Dolayısıyla esas olan vicdanla denenmedir, bireyin kendi kapasitesini açığa çıkarmasıdır. Tanrı lütfetmiş, bize ekstradan yardımda bulunmuş ve kendini bize Esma-ül Hüsna diye tanıtmış. Ve orada da vaatte bulunmuş. Demiş ki “Eğer benden yardım talep edersen sana yardım ederim.” Öyle değil mi? Mesela başka bir ayet diyor ki: “Kim Rahman’ı unutarak yaşarsa ona bir şeytan musallat olur ve o ona yaptıklarını süslü gösterir. O da sanır ki ben doğru yoldayım.” (Zuhruf Suresi/36) Dikkat edin bu ayet bize her ne kadar vicdanımız esas olsa da sağlam, temiz bir Tanrı imgesine sahip olmak, besmele, istiaze ve dua yoluyla ondan yardım talep etmenin daha kolaylaştırıcı bir yol olduğunu ortaya koyuyor. Dinlerin katkısı budur. Dolayısıyla Tanrı lütfetmiş bunu insanlığa, peygamberler göndermiş. İnsanlık bunda her ne kadar uzun süre direnmiş olsa da en sonunda neticede Tanrı meramını gerçekleştirmiş ve sözünü insanlıkta tutturmuş. Tanrı’yla vicdan arasında diyalektik bir ilişkiyi canlı tutmak gerekiyor. Vicdan tamam ama Tanrı da vicdan kadar önemlidir. Teolojilerin Tanrısı değil dikkat edin. Allah Yahudileri nasıl eleştirdi? “Bi/semâ ye/murukum bihi îmânukum in kuntum mu/minîn: Eğer iman ediyorsanız imanınız size ne kötü şeyler yaptırıyor.” (Bakara Suresi /93) “Fe men azlemü mim meniftera alellahi keziben.” Kadercileri Allah bu şekilde itham ediyor. Allah’ın yapmadığı işleri götürüp Allah’a iftira ediyorsun. (Yunus Suresi/17) Dolayısıyla dindarların altında bulundukları tehlike; yanlış Tanrı imgeleri oluşturarak Allah’ın yapmadığı şeyleri Allah’a iftira etme, Allah’tan kendilerince müsaade alarak ahlâksızlık yapma tehlikesidir. Buraya düşmemek için de sürekli teyakkuzda, tetikte olmak gerekiyor. Düşünmeyi emretmesinin en büyük sebebi de budur.

4.“Vicdan insanın içindeki peygamberdir” algısı, Sokrat’ın vicdandan “insanın içindeki ahlâki uyarıcı” olarak bahsetmesi. Victor Hugo’ya atfedilen “vicdan insanın içindeki Tanrıdır” ifadesi… Tüm bunlardan yola çıkarak felsefi anlamda da birtakım tanımlar yapılmış. Siz de İslam düşünce krizinin İslam’ın tarihteki yürüyüşü ile Kur’an doktrini arasındaki çelişkiyle başladığını düşünüyorsunuz. Yasin Suresi’nin Nebi’ye özellikle vurguladığı “Sen ancak vicdanı diri olanları uyarabilirsin” ifadesinden hareketle Peygamberlerin Kur’an vahyini insanlara taşımadaki vazifesi olarak da vicdanı ortaya çıkartmak veya var olan vicdanın potansiyelini fark ettirmek gibi bir vazife olabilir mi? İnsan bu tanımın neresindedir? Kur’an’ın insandan beklediği nedir?

Kur’an, Allah’ın son tarihsel vicdan çalışması. Evet, bu benim tespitim. Güncelleme, olay bu başka bir şey değil. Bazıları sanki Kur’an başka bir şey diyor. Hayır Kur’an neticede insanın vicdanını kullanarak insanın vicdanına hitap etmektir. Kadı Abdülcebbar ne diyor Kur’an’ı tanımlarken? “Kur’an Allah’ın Cebrail vasıtasıyla Hazreti Muhammed’in kalbinde yarattığı manadır.” Cümlelerin faili Allah’tır evet ama Allah, insan vicdanında çalışma yapıyor. Hazreti Muhammed’in vicdanını kullanarak insanların vicdanını diriltmeye çalışıyor. Bütün olay bu yani. Esma-ül Hüsna aslında Allah’ın bize yaratmış olduğu o doğruyu bulma kapasitesinin bu evrenin yaratıcısının nasıl, hangi vicdani/ahlâki niteliklere ait olduğu hakkında bilgi vermesidir. “Ben şöyleyim, şunu yaparım, bunu yapmam, şuna rızam var buna rızam yok.” Bu dediği şeylerin muhtevası nedir? Hepsi vicdan… Dolayısıyla o tanımların hepsine katılıyorum.

Peygamberlerin ölümünden sonra bütün dinlerin tarihi göstermektedir ki mü’minlerin dar görüşlülüğü, cehaleti, bağnazlığı, taklitçiliği, bencilliği, kibri, zayıflığı, hercailiği, vicdan yerine sürü mantığını benimsemeleri yüzünden peygamberlerin davası, büyük ölçüde tam tersi bir muhtevaya bürünür: “İnsanlar, dinlerini kendi aralarında paramparça ettiler; her mezhep de kendi yorumundan son derece emindir.” (Mü’minun Suresi/53) Her yeni peygamber taklitçi/dogmatik, kör-inanç sahibi, bağnaz mü’minlerin kendileri üzerine koymuş oldukları “…ağır yükleri ve boyunlarına-ayaklarına bağlamış oldukları zincirleri kaldırır…” (A’raf Suresi/157) Bu durum, ilanihaye sürüp gider. Esas olan, vahyin ve peygamberin yaptığı tecdidin, mü’minler tarafından hasbi ve muhasibi olarak daima sürdürülmesidir. Vicdan dumura uğrayınca vicdansızlık İslam dünyasında “kitabına uydurma” ve “hile-i şeriyye”ler ile işbaşında olmuştur.

5.Peki şu yoruma ne diyorsunuz? Bu benim bir çıkarımım ama Kur’an’ın ayetlerinde de vurguladığı bir şey var: “sizden daha iyi bir toplum yaratırız” iması. Özellikle Peygamber gönderdiği toplumların helakından sonra gelen bir ayettir bu. Acaba Allah daha vicdanı diri bir toplum için bir önceki toplumlarda bir deneme yapıp böyle tabiri caizse deniyor, sınıyor olabilir mi?

Hayır, öyle bir şey yok. Ayette diyor ki: “Öncekilerden de inananlar vardı, sonrakilerden de var.” Bu insanlığın imkânı dahilinde olan bir şeydir. Tanrı irade olarak, insanları yönlendirerek onları vicdanlı yapmaz, onların vicdanına katkıda bulunur. Vicdanını aktüelleştirmeleri, gürleştirmeleri için onların elinden tutar. Ama insanlar buna karar verirse, o dediğiniz sonradan gelen toplum buna karar verirse Tanrı bu işi yapar. Yoksa Tanrı’nın “Hadi siz de olmadınız, ben daha vicdanlı bir toplum yaratacağım,” demesi sünnetullaha ters. Çünkü Allah’la insan arasındaki bu ilişki diyalektiktir. Tanrı elinden tutuyor, sana yardım ediyor ama en az onun kadar senin de niyetli olman gerekir. Kur’an’da muğrib ve münib kavramları çok geçer. Münib, ibtidâen Tanrı’ya yönelen; muğrib ise yüz çevirendir. Muğrib ve münib olma insanın kendi tercihi. Sen münib ol. Mesela İbrahim münib değil mi? (reşid). İbrahim’i Tanrı mı yarattı? Hayır. İbrahim kendi genç entelektüel kapasitesini kullanarak Tanrı’ya yöneldi. Tanrı da onun elinden tuttu. Dolayısıyla yani bütün insanların hikâyesi budur. Dolmuş yazısıdır: “Kula bela gelmez Allah yazmayınca, Allah bela yazmaz kul azmayınca.”

6.Vicdanın, sezginin bilimsel kökenleri üzerine araştırmalar yapılmış. Patricia S. Churchland’ın Ahlâki Sezginin Kökeni: Vicdan kitabı da bunlardan biri. Dijitalleşmenin çok yoğun olduğu bir dönemde vicdanın ve ahlâki değerlerin teknoloji ve bilimde kendini göstermesi ya da o potansiyelin, o karar mekanizmasının ortaya çıkmasına nasıl bir faydası var veya var mı? Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Hayır yok. Heidegger’in çok güzel bir sözü var: “Son üç yüz yıldır Batı kültürü ruhtan zekaya geçiştir,” diyor. Ruh bütün peygamberlerin, eski filozof ve bilgelerin bahsettiği insandaki Tanrı’nın işi olan bu mahiyetini bilmediğimiz kapasitedir. , teknoloji toplumunu eleştiriyor. Teknolojik düşünme aslında zekaya geçiştir. Dijitalleşme Tanrı’nın ve ruhun inkâr edilmesi, yok sayılmasıdır. Dolayısıyla mevcut insanı bütünüyle materyale, beyine ve biyolojiye indirgeme çabasıdır ve yapay zeka da buradan gelir. Transhümanizmin yapmaya çalıştığı da robot yani yapay zeka ile robotları geliştirmek, bu çok tehlikeli bir şey. İnsanlığın bence sonu buradan olacak. Çünkü insanlık Tanrı’yı ve Tanrı’nın projesini iptal edip, reddedip kendisi yeni bir proje süreçlerini ileri sürüyor. Kur’an’da bunu ifade eden bazı ayetler var. Bir ayette diyor ki “Kafirler iş başına geldikleri zaman nesli ve harsı fesada uğratırlar.” Hars ekosistem, nesil de insanlık sistemi. Yani insan varlığı. Dikkat ederseniz özellikle tarım endüstrisiyle birlikte buraya doğru gidiş var. Tanrı’nın yarattığı tohumların deforme edilmesi ve en son geldiğimiz noktada insanın biyolojisinin değiştirilmesi, tekniğe dönüştürülmesi. Bu düpedüz Tanrı’ya meydan okumaktır. Ben bunu açıkçası böyle görüyorum. “Bilim düşünmez,” diyor bakınız, “Bilim sadece hesap eder,” diyor Heidegger. Teknoloji ise bilimin tanecik ve sayı olarak belirlediğimiz, istatistiğe dönüştürdüğümüz cisimsel varlıkların yeniden tekrar kurgulanmasıdır. Adına teknik dediğimiz, dijital dediğimiz bu. Dolayısıyla burada çok açık bir şekilde hem Tanrı’nın yarattığı doğaya hem de insana karşı bir meydan okuma var. En son geldiğimiz nokta burası.

Bugün modern teknoloji; her biri birer “ayet” olan insan, güneş sistemi, ekosistem ve insan mükemmelliği üzerinde düşünmekten kopararak Heidegger’in dediği gibi onu bir kafes içinde çepeçevre kuşatmıştır. Bu durum, ipek böceğinin son derece teknolojik olarak ördüğü kozanın içinde kalıp ölmesine benzer. Modern insan “tekno-city”lerde böceğe dönüştürülmüştür. Taş, toprak-tuğla, ağaç-ahşap, börtü-böcek, çim-çayırdan (doğadan), orta boy kasaba ve şehirlerden beton-asfalt, cam-çelik, teneke, plastikten oluşan metropollere sürüklenme/göç insanı solucanlaştırdı. Modern ulaşım vasıtaları, insanları birer turiste çevirdiği gibi modernite ile birlikte ruhtan zekâya geçiş ile masumiyet-masuniyet gerilerken kurnazlık-kurtluk gelişti. İnternet-iletişim, insanların kalbini/ruhunu kalbura çevirerek delik deşik edip onu malumat manyağına çevirmiştir. Herkes, elindeki telefonun içine düşerek kaybolmuştur. Artık birbirimizin yüzüne bakamadığımız gibi birbirimizle sohbet, muhabbet ve dostluk edemez hale geldik. Modern “birey”; kum tanesi gibi hafızasız, hatırasız, vefasızdır. Zira bunlar, ruhun/vicdanın yordamlarıdır.

Palyatif Toplum, Ötekini Kovmak, Psikopolitika, Şiddetin Topolojisi, Şeffaflık Toplumu, Zamanın Kokusu kitaplarının yazarı Alman filozof Byung-Chul Han, şu anda insanlığın geldiği noktanın ne kadar tehlikeli olduğunu, insanlığın ve doğanın sonunu getirebileceğini çok açık bir şekilde ortaya koyuyor. Benim kanaatim de o. Şu anda Batı, özellikle Nietzsche’nin “Tanrı öldü” sözünden itibaren, yavaş yavaş ruhu da bıraktı. Artık zekayla, teknikle, dijitalle gidiyoruz. Bu insanlığın da doğanın da sonunu getirecek bir sapıklıktır. Burada vicdan falan yok, burada ruh yok, burada Allah yok, burada ahlâk yok. Nietzsche “Will to power,” demişti, güç istenci… Onun bir sonraki aşaması “Will to will”dir, istemeyi isteme. İstemeyi istemenin de anlamı: “Ne mümkünse yapalım.” Ne mümkünse yapalım aşamasına gelmişsen artık sen serbestsin; senin haddin, hududun yok; sen ne Tanrı tanıyorsun, ne ahlâk, ne insan tanıyorsun. Şu anda insanlık maalesef böyle bir karanlığa doğru gidiyor. Benim kanaatim o.

Müslüman olduğunu iddia edenlere denecek şey ise: “Güneşi (ruhu-vicdanı-Kur’an’ı) ceketinizin astarında (teolojide) kaybettiniz; dinin ocağını söndürdünüz; elinizdeki “Vicdan Çalışması”nı okuyarak kendinize/özünüze (lübb-fuad-basiret) gelebilirsiniz: “İman edenlerin Allah’ı hatırlamaktan ve kendilerine inen hakikatten etkilenerek kalplerinin ürperme zamanı (hâlâ) gelmedi mi? Onlar, daha önce kendilerine kitap verilip de -aradan uzun zaman geçince- kalpleri katılaşan (Yahudi-Hristiyan)lar gibi olmasınlar. Onların çoğu, fasık (doğrudan yana görünüp, aslında ondan sapmış ve onu terketmiş) kimselerdir.” (Hadid Suresi/16)

7.Özellikle dindar olarak kendini tanımlayan insanlara, Müslümansa, vicdanlı olabileceği ön bilgisiyle yaklaşırız. Fakat günümüz dünyasında gördüğümüz vicdansız dindarlar ya da Müslüman vicdansızlar olarak birtakım prototipler ve örnekler üzerinden belli yaşanmışlıklar da görüyoruz. Vicdanın imanla ilişkisi açısından bu sınanmada çok başarılı olamadık mı? Müslümanlar olarak biraz da belki içeriye dönük öz eleştiri yapmalı mıyız?

Adına Müslüman denilen dünyanın -hepsi diyemem- şu anda içinde bulunduğu durum: Ne vicdanımız var ne de imanımız var. Vicdan ve iman olmayınca ortada ne kalıyor? İtikat bir de ibadet kalıyor. İbadetlerle, amentüyle Tanrı’yı kandırma oyunu oynuyor. Spinoza demişti ya, “Kitleler Tanrı’yı kandırma peşinde.” Dolayısıyla Kur’an bu Tanrı kandırmasına karşı savaşmıştır. Ayette “Siz iman ettik diye bırakılacağınızı mı sanıyorsunuz?” diyor. (Ankebut Suresi/2) Yahudiler de, Hristiyanlar da, Müslümanlar da böyle. Kur’an’ın Allah rızası, vicdan ve menfaattan oluşan ahlâki motivasyon kaynakları, sünnilikte sadece menfaate (cennet-cehennem) indirgenerek kısırlaştırılmıştır. Muhafazakârlar olarak çoğumuz itikat sahibiyiz ancak canlı imanımız yok. Helal-haramlarımız var ancak takvamız yok. Alışkanlığa indirgenmiş ibadetlerimiz var ancak huşumuz-saygımız yok. Vicdansız dindarlığın başlıca saikleri şunlardır: 1-Duyarsızlığın, cehaletin, tembelliğin oluşturduğu konformizm. 2- Zahmetsiz ve zorlanmaksızın mutlak hakikate malik olma zaafı, hamakati, kurnazlığı. 3- Fatura ödemeden Tanrı’nın gözdesi olma garantisi. 4- Ebedi kurtulmuş olma zannının rahatlığı. 5-Güç istenci, tahakküm arzusu ve kemikleşmiş kibrin (gurur) benliği kaplaması.

Dinlerde ahlâk-vicdan ve şuur yerine ibadetlerin öne çıkması ve zamanla şuursuz halde taklit ve alışkanlığa kayması bundandır. Bugün İslam dünyasında Ka’be, Kur’an ve Hz. Muhammed; medyatik ve manevi unsurlarını kaybedip “pagan” benzeri hale dönüşmüşlerdir. Bundan dolayı da ibadetler hiçbir manevi ve ahlâki bilinç-şuur ve vicdan rikkati yaratamamaktadır. İbadetler, müminleri ahlâklı olmaya karşı bağışıklı hale getirir. Vahyin buyruklarının zamanla müminler tarafından Tanrı’yı memnun edecek yegâne emirler ve hakikatler olarak görülüp mutlaklaştırılması, mumyalanması ve dondurulması, onlardaki hakikati sürekli görme vasıtası olan vicdan kapasitesini dumura uğratmasının, köreltmesinin en büyük vesilesi haline gelir. Bazı dindarların, coşku ile (bağnazca-yobazca-fanatikçe/cahilce)  kötülük işlemelerinin nedeni budur. Vicdanı dumura uğratan ikinci önemli bir durum, kişilerin ekonomik-politik veya kültürel süreçlerde güçlü, meşhur, önemli (iktidar) pozisyonlara gelmeleridir. Kur’an şöyle der: “Her ülkenin önde gelenlerini hile ve entrika peşinde koşan suçlular durumuna sokarız ama çevirdikleri entrikalar, kendi aleyhlerine döner fakat onlar bunu anlayamazlar.” (En’am Suresi/123) M. Esed, bu ayete şöyle bir yorum getirmiştir: “Önemli kimseler olmaları, onları az veya çok eleştiriye kapalı hale getirdiğinden, önde gelenler (ekâbir), kural olarak kendi davranışlarının ahlâki yönlerini sorgulamakta diğer insanlardan daha az istekli olurlar. Bu durumun sonucu olarak kendilerini daima haklı görmeleri, onları çoğu zaman büyük hatalar yapmaya sevk eder.” Hele buna bir de “İbadet dindarlığı” maskesi takılmış ise vicdansızlık iki katına çıkacak demektir.

8.Hikmeti vicdani açıdan nasıl tanımlıyorsunuz? Özellikle hikmetin vicdanla bağlantısı toplumsal ilişkilerde nasıl ortaya çıkıyor? Aktüelleştirmeden kastınız imanla yoğurulmuş aktif vicdan. Doğru mu anlıyorum? İslam tarihi örneği üzerinden değerlendirirsek vicdan ve hikmetin bir arada olduğu Emeviler’e, Abbasiler’e Allah Resulü’nün son dönemleriyle baktığımızda böyle bir dönem olmuş mu?

İmanla yoğurulduğu zaman hikmet oluyor. İmansız olunca ona philosophia diyoruz değil mi? Felsefe. Bilgi sevgisi yani. O ayrı. Yunanlılar hepsi meraklı, ilgi peşinde, teori yapmayı seviyorlar. Eyvallah da teorinin hikmetle alakası yok. Felsefenin hikmet diye çevrilmesinin tamamen yanlış olduğu kanaatindeyim. Hikmet Kur’an’ın sıfatıdır, ilimdir, vicdan da ilim ve hikmet işidir.

İslam felsefesi dediğiniz aslında Yunan felsefesinin İslamileştirilmesidir. Aslında kelâmın ve felsefenin Yunan’dan etkilenmesiyle Kur’an’ın ahlâk öğretisinden biraz uzaklaşıp ontolojiye dalmışlar. Cevher, araz, zat, sıfat… Kelâmın, felsefenin konularıdır bunlar. Oysa Kur’an’ın böyle bir derdi yok. Levinas biliyorsunuz çok güzel demişti. İlk felsefe ontoloji değil etikti. Etik de kutsal kitapların mirasıdır, peygamberlerin işidir. Peygamberler etik peşinde koşar. Yunanlılar ontoloji peşinde koşar. Ontoloji hikmet değildir, varlık bilimidir. Bilimlerle sadece varlığı arayabilirsiniz, varlığı analiz edersiniz. “Bu nedir? Bu nasıl oluyor?” gibi sorular sorarak. Hikmet ahlâktır, o da peygamberlerin çağrısı. İlk olarak bir Tanrı keşfetme, ikinci olarak da hemcinsine karşı adaleti ve merhameti ortaya çıkarmak hikmetin konusudur. İlahi dinlerin davasıdır ahlâk. Hikmetin aktüelleştiği şeyler var. Hakem, hekim, hâkim… Hakem bildiğimiz maçlarda hakemlik yapan, hâkim yargı veren, hekim de doktor. Hepsi hayatı koruyan, adaleti koruyan işler yapıyorlar. Doğru karar verme yetisiyle doğru iş yapmaktır hikmet. Dolayısıyla din de budur.

Sünniliğin Kur’an-Peygamber yani “İslam” adına işlediği bazı teolojik-dogmatik asli günahlara değinmek istiyorum: 1- Bir “Vicdan Çalışması” olan Kur’an’ın yirmi küsur sene boyunca her vesile ile ve sokak insanı için yoğun düşünme (tefekkür-taakkul-tezekkür-teemmül-tafakkuh-taabbur-nazar-rey…) talepleri ile diriltmeye çalıştığı ruhu/vicdanı/kalbi dondurarak-mutlaklaştırarak, müminleri taklide sevk ederek dumura uğrattı (ilmihal/itikad-ibadet Müslümanlığı). 2- Denenmenin temeli olan özgür iradeyi inkâr ederek (kader-cebir) müminleri köleleştirdi/kötürümleştirdi/felç etti. 3- Kur’an’ın politik ilkeleri olan emanet, ehliyet/liyakat, şura, adalet ilkelerini tağşiş ederek kişi kültünü/saltanatı ve teokrasiyi (zıllullah) meşrulaştırıp yöneticileri çoban yaptı; halkı da sürüleştirdi. 4- Mistisizmi meşrulaştırarak (tasavvuf) kiliseye benzer “din bürokrasisi” oluşturup (şeyh, veli, gavs, kutup, ricalu’l-ğayb…) hür cami cemaati olan müminleri, -ğassalın elindeki ölü gibi- müritleştirdi. 5- Kurucuları dahi “tüccar” olan; ahlâkı, veresiye (ahiret) ticaret üzerine kurulmuş; ticaret, tarım-hayvancılığı, üretimi, alın terini, ekonominin meşru temeli yapan bir dini “fütuhat”, “cihat”, “daru’l-harp” kavramları altında “ganimet ekonomisi”ne dönüştüren antropolojik (Arap-Türk) bir içgüdü/habitus.

9.Vicdanın özellikle bireysel ve toplumsal düzeydeki etkileşimlerinden bahsettik. Geleceğe dair öngörüleriniz neler? Vicdanı, insandaki o hikmetli bakışı açığa çıkartmak için teknolojiyi bir imkân, bir dönüştürme aracı olarak göremez miyiz? Bütün toplumların eline geçtiğinde aynı neden, aynı sonuca götürecek diye bir kaide söz konusu değil. Ahlâkı ve vicdanı harekete geçirmiş aktif ahlâk sahibi insanlar teknolojik imkânları elde ettiklerinde bunu hakikatin ve adaletin, doğrunun aktüelleşmesi ve toplumsallaşması için bir araç olarak göremezler mi? Sizce irade sahibi bir insan için bu mümkün mü?

O irade sahibi insanın iradesini ortaya koymasına bağlı. Eğer tövbe eder de “her ne mümkünse onu yapalım”dan vazgeçip belli ahlâki sınırlar koyabilirse, insanları ve doğayı koruyacak insanın onurunu, haysiyetini, bütünlüğünü Tanrı’nın yarattığı tarzda bugünkü halini koruma yönünde eğer bir irade ortaya koyabilirse o zaman teknolojiyi kendi emrinde hayatı kolaylaştırıcı hale getirecektir. Şimdiye kadar teknolojiye işimizi kolaylaştıran bir araç olarak bakıyorduk. Şu anda artık o aşamayı geçtik. Artık araç değil giderek yeni bir din ortaya çıkıyor, buna dataizm diyorlar. Kur’an ayeti ne diyordu? Onur, izzet, haysiyet, şeref; Allah’ın, peygamberin ve mü’minlerin hakkı. Biz bunu insana da teşmin edelim. İnsanın ahlâkı, insanın hakkıdır. Teknolojiyi ön plana çıkardığın anda Tanrı da, peygamber de, insan da güme gidiyor. Yani artık tamamen robotların egemen olduğu, dijitalleşmiş, kendini ebedileştirmek isteyen, Firavun gibi insanların kontrolünde bir dünya ortaya çıkacak. Orada da muhtemelen çok az sayıda insan hayatta kalacak. Gerisini ya köleleştirecekler ya da yok edecekler. Hristiyan, ateist veya Müslüman olsun hâlâ insanın korunmasından yanayım, ben insanı savunuyorum. Eğer insanı bugünkü haliyle koruyamazsak ben geleceğin tehlikeli olduğunu düşünüyorum. Teknolojiden öyle bir şey beklemek zor. Biz iradeden, vicdandan bekleyeceğiz.

İnsanı korumaktan kastınız insanın iradesini, aktif iradesini güçlendirmek değil mi?

İradesi, vicdanı evet. Zekadan bahsetmiyorum. Zeka matematikseldir, nedenseldir. Fiziğe biraz bağlıdır. Allah’ın “Ben ruhumdan insana üfledim” dediği o tanrısal yetiyi korumamız gerekir. O yeti kaybolursa ki şu anda kayboluyor, o zaman hevâ ortaya çıkar. Kur’an diyor ya: “Hevâsını ilah edineni gördün mü?” O zaman hevâ ilah olacak. Robotlar Tanrı olacak (dataizm). Onlar her şeye egemen olacak. O da doğru bir şey değil. Oysa Tanrı ruhun korunmasını istiyor, ruh çünkü tanrısal bir şey. Bizdeki tanrısallık Tanrı’nın niteliklerini aşıyor. Tanrı kendine benzer bir varlık yaratıyor. Tanrısal tarafımızı kendimiz korumamız lazım. Bunu koruyacak mıyız, korumayacak mıyız? Orası belli değil şu anda.

10.İki tür yabancılaşmadan bahsediyorsunuz kitaplarınızda: Tanrı’dan kader yoluyla, vahiyden dogma yoluyla yabancılaşma… Müslüman halkların tarihine baktığımızda akıl-irade ve vicdanla nasıl bir yabancılaşma görüyoruz, teolojik kökenleri nedir? Yeryüzündeki varlıklar olarak biz insanların bu yabancılaşması bir etkeni teknoloji evet, bundan bahsettik, ama akıl, irade ve vicdanın bir arada olabilmesi için din tek başına yeterli bir sebep mi?

Olmadı. olmadığını görüyoruz. Ne eksik? Bugün bizi harekete geçirecek o güç. Her şey bu kadar açık ve her türlü bilgiye bu kadar kolay ulaşılabiliyorken, kitap elimizde bu kadar netken, diğer dinler için de aynı şey geçerli ama hâlâ ahlâk konusunda dünya olarak sınıfta kalıyoruz ki işte son Filistin meselesi üzerinden insanlık vicdanının adalet duygusu üzerinden ayağa kalktığını görüyoruz ama bu hiçbir şeyi değiştirmeye yetmiyor. Bugün yeryüzünde tüm insanların bir arada olup bir adalet duygusuyla birtakım tepkiler vermesi teknolojinin bir imkânı olarak dönüştürülebiliyor ama bunun hakikatte bir karşılığı, bir yaptırımı yok. Artık biz yeryüzündeki diğer insanların birtakım eylemlerle bir şeye tepki verdiğini görüyoruz ama bu bizi aktif ve aktüel bir imana sevk etmiyor ve daha fazla pasifize ediyor tam tersi. Başka birinin öteki tarafta onu yapmış olması beni burada nasıl olsa birileri yapıyor diye -bir vicdansızlık demek istemiyorum ama- bir vicdani tatmin duygusu oluşturuyor ve bu haz duygusuyla da çok benzer bir duygu. Korkutucu bir şey. Bunu bilmiyorum siz nasıl görüyorsunuz? Belki vicdanın geleceğine dair bir yorum olarak da okunabilir.

Kur’an’ın insanların elinde tahrif edilmeden bulunuyor olmasını insanlık için bir şans olarak görüyorum. İnsanlar eğer bu Kur’an’ın ne dediğine, neye çağırdığına itibar ederlerse; Kuran’ın metafizik ve ahlâki değeri, insanlık için taşıdığı değer entelektüel olarak düşünceyle keşfedilip dile getirilebilirse insanlığa katkısı olur. Şu anda bütün dünyaya, Avrupa’nın “Tanrı öldü” sözünden sonraki aydınlanmanın değerleri egemen. Bu egemenlik teknoloji ve ekonomiyle birlikte politikayı da kontrol altına aldı. Kapitalizm ve bugünkü mevcut ulus devlet yapıları büyük ölçüde insanlığı bu noktaya getirdi. Bu anlaşılmaz bir şey değil, insanların tarihsel yürüyüşünde gördüğümüz bir olay. Orta Çağ’da Hristiyanların, kilisenin çok büyük cinayetleri vardı ama o cinayetleri ileri sürerek tamamen dinin dışına fırlamak ve Tanrı’yı öldürmek insanlık için iyi bir şey olmadı. Ondan sonraki işlenen günahlara bakın. Kolonyalizm, İkinci Dünya Savaşı, faşizm, nazizm, holokost, komünizm en son geldiğimiz işte Gazze’deki katliam. Birkaç aydır sürüyor, kimse sesini çıkarmıyor. İçine girdiğimiz sürecin, hegemonyası altında olduğumuz kültürün tezahürü bunlar. Şu anda böyle bir durumdayız, bugünkü zamanın kokusu veya çağın ruhu dediğimiz olay bu. Tanrı’dan da insandan da umut kesilmez. Eğer insanlık Tanrı’ya yönelirse Tanrı da insanların elinden tutar. Öze dönme olayı dediğimiz insanın asli misyonuna, haysiyetine, onuruna, şerefine tekrar dönebiliriz ama böyle bir mecburiyet yok. Tanrı insanı yaratmakla riske girmiştir dedim ve hâlâ da bu cümlemin peşindeyim. Tanrı hakikaten insana özgürlük vererek riske girmiştir. Dolayısıyla biz de risk altındayız, Tanrı da risk altında. Bu işin şakası yok. İnsanlık gittiği yolun yanlışlığını görüp tekrar Tanrı’ya yönelirse Tanrı’nın eli hemen hazır, biz döndüğümüz andan itibaren Tanrı elimizden tutar ve kurtulabiliriz.

11.Son soruya cevap vermiş oldunuz, bir anlamda Filistin konusunda Müslümanların duruşunu temelsiz ve derinliksiz olarak görüyorsunuz. Dünyada kolektif bir vicdan inşa eden eylemler varken, Güney Afrika uluslararası hukuk mücadelesi veriyorken, Türkiye ve diğer İslam ülkelerinin somut eylemsizliğini (hava sahasını kapatma, ticari ilişkileri sınırlandırma gibi), kayıtsızlığını nasıl değerlendirirsiniz?

Arapların durumu kötü, yani kör ve sağır olarak orada duruyorlar. Bu çok açık. Bu, imansızlığın ve vicdansızlığın bir sonucudur. İran da ikiyüzlü hareket ediyor, bir tarafta destekliyor ama diğer tarafta yine sesini çıkarmıyor. Türkiye’nin durumu siyasal olarak yine benzer bir iki yüzlülük var, bir tarafta miting/bağırma çağırma diğer tarafta ilişkilerinin sonuna kadar sürdürülmesi… Vicdanlı insanlar dünyanın her yerinde, Güney Afrika’da bile olayın durdurulması için harekete geçebiliyorlar. Yeni bir şey söyleyecek bir durum yok, vicdani kapasite burada da çok net ortaya çıktı.  Vicdansızlığımız ve vicdanımızın gücü… Aylardır insanların gözü önünde şehirler yok ediliyor; çocuklar, siviller, kadınlar öldürülüyor ama insanlığın bunu durduracak bir ahlâki/hukuki mekanizması yok. Bu yokluk vicdansızlığın tezahürüdür. Vicdanlı olsaydık şimdiye çoktan oranın durdurulması, engellenmesi lazımdı. Vicdanı diriltmekten ve daha sonra Tanrı’yı yardıma çağırmaktan başka çıkar yol yoktur. Tanrı’nın rahmetinden de, insanlıktan da umut kesilmez.

Türkiye’de Küllenen Ocaklar

“Ocak” kavramı, Türk kültüründe emin mekân, hayatiyet, asalet, aile, sağ-salim olmanın kurumsal metaforudur. “Aile Ocağı”, “Sağlık Ocağı”, “Ülkü Ocağı, “Türk Ocağı”, “Ocağına düştüm” vb. deyim ve isimlerinde olduğu gibi. Birine beddua ederken: “Ocağı sönsün” denir. Mehmet Akif Ersoy: “Korkma; sönmez, bu şafaklarda yüzen al sancak / Sönmeden, yurdumun üstünde tüten en son ‘ocak’” derken aileyi kastediyordu. Eğitim, kültür, sanat, mimari, din, bilim, hukuk ve siyaset de, toplumsal hayatı sağ-salim sürdüren ocaklardır. Eskiden bu “ocak”lar mükemmelen yanıyordu, ısıtıyordu, ışıtıyordu, yemek (hizmet) pişiriyordu iddiasında değilim; ancak bir biçimde “tütüyordu”, yani duman çıkarıyordu. Şimdilerde ise dumanları azaldı ve külleri çoğaldı. Şöyle ki:

Eğitim

Örgün veya yaygın olsun, “eğitim”in amacı, -meslek becerisi kazandırmanın ötesinde-; insana doğuştan getirdiği potansiyel kabiliyetlerini aktüelleştirme kapasitesini kazandırmaktır. Çocuklara merak etme ve hayrete düşme duygularını kazandırmaktır. Eğitim, salt bilgi yükleme faaliyeti değildir. Bir filozofun dediği gibi: “Hiç kimse, hiç kimseye hiçbir şey öğretemez; insanlara ancak hangi bilgileri, niçin ve nereden öğrenmeleri gerektiği/ihtiyacı öğretilebilir.” Halkımız, bu gerçeği: “Koyma akıl, akıl değildir”, “Bir kulağından girip öteki kulağından çıkmak” deyimleri ile ifade etmiştir. Türk Millî Eğitimi, başlangıçta ideolojik olarak bir “tür” vatandaş yetiştirme aygıtı iken; muhafazakâr hükümetler döneminde “dindar gençlik/nesil” yetiştirme amacına yönelmiş; son olarak da -internet ve “sosyal medya”nın gelişmesi ile- kimliği, kişiliği, karakteri belirsiz; “buraya (vatan/yurt)” ve “bu toplum”a aidiyet duygusu zayıf; idealist/ideolojik olmaktan çok hazcı/hedonist (egoist) bir nesil ortaya çıkmıştır. Politik-kimlik kavgası yüzünden, mevcut eğitim sistemi yeni kuşaklara “meslek becerisi” bile kazandırmayı becerememiştir. Ülkenin işgücüne ihtiyacı olduğu halde; eğitim sistemsizliği, üniversite mezunu “mesleksiz-işsiz” gençler üretmektedir.

Kültür-Sanat-Mimari

Kültürün özü; dünyanın ve ötekinin farkında olmak, ötekine karşı empati duymak (hem-hal olmak), adâb-ı muaşeret kurallarını bilmek-uygulamak, tolerans sahibi olmak, kendini sürekli geliştirmek-eğitmektir; medeni olmaktır. Kültürün bir unsuru olarak sanat, güzellik duygusunun ve yaratıcılık kapasitesinin tezahürü olarak müzik, sinema, tiyatro, tezhip, tezyinat, resim-heykelciliktir. Mimari, estetik yaşama sanatının yapıya, binaya, şehre yansımasıdır. Mimarinin özü, beton/bina değil; maneviyat/metafiziktir. Merhum Hamdi Tanpınar’ın Beş Şehir ve Turgut Cansever’in Kubbeyi Yere Koymak adlı eserleri, bu hakikati anlatır.

Osmanlı toplumunun kültür-sanat ve mimari tarzı, Cumhuriyet Devrimi ile Batı kültür-sanat ve mimari tarzı ile değiştirilmeye; bazı alanlarda sentezlenmeye çalışılmıştır. Bu da toplumda bir kültür-kimlik-kişilik krizi-kaosu yaratmıştır. Türk toplumu, geleneğin yaratıcı yenilenmesini başaramamıştır. “Kanon”lar yaratarak yenilenme yerine; bir avuç elit, -gerekçelerinin etik-ontolojik tartışmasına girmiyorum- devrimler yapmayı tercih etmiştir. Mehmet Akif, Ziya Gökalp, Hamdi Tanpınar, Peyami Safa, Kemal Tahir gibi yaratıcı yenilenmeyi savunan isimler başarılı olamamış; bu alanlarda Batı ve Gelenek taklitçileri daha çok taraftar bulmuştur. Şairlerden örnek vermek gerekirse, Tevfik Fikret ve Necip Fazıl, birer prototiptir.

Son yıllarda bu alanların hepsinde hızlı bir paçozlaşma yaşanmaktadır. Sosyal ve ulusal medyadaki seviye, bu paçozlaşmanın kültürel alandaki durumunun göstergesidir. “İftira ve küfür”, sosyal medyayı özetlerken; “yandaş” ve “muhalif” kanallarda yuvalanmış aynı düdüğü/borazanı öttüren ekipler, ülke sorunları üzerine sözde “tartışma” yapmaktalar.

Rahmetli filozof mimarımız Turgut Cansever’ın onca boğuşmasına, bağırmasına rağmen son 20 yıldır “yatay mimari” terk edilmiş; rant uğruna şehirlerimiz “beton ormanı”na çevrilmiştir. Belediyeler, şehirlerindeki bir avuç tarihi dokuyu korumakla, bunun kefaretini ödediklerini sanmaktadırlar. Muhafazakâr müteahhitlerin, diktikleri kulelere verdikleri ecnebi adlar (Örneğin: “Gamador Galya”), neyi “muhafaza (!)” ettikleri hakkında bilgi vermektedir. Türkiye’deki şehirlerde İslam’ın damgasını yansıtan “mahalle”ler, “TOKİ” tarafından yok edilerek, meskûnları, güvenli insan “silo”larına dolduruldu. Heykele karşı olan muhafazakâr belediyeler, şehirlerinin-kasabalarının göbeğine kireçten yapılma kabak, karpuz, portakal vb. maketleri diktiler. Ankara’da, şehrin nefes alma yeri olan “Orman Çiftliği-Hayvanat Bahçesi”, teneke-çelikten yapılmış “Anka-Park”a dönüştürüldü ve çürütüldü. Bütün Avrupa şehirlerinde olduğu gibi, İstanbul’da da şehrin merkezinde olan Tren Garı (Haydarpaşa-Sirkeci) yerinden edilerek, mekânları, rant kaygısı ile “otelci”lere satılmaya kalkışıldı…

Bilim-Üniversite

Bilimsel düşünce, doğası gereği, dogmatik teolojinin değil felsefi düşünmenin meşru çocuğudur. Tarihte İslam dünyasında ve Modern Batı’da da bu, böyle olmuştur. Felsefi düşüncenin aktif olduğu dönemlerde İslam dünyasında da bilimsel keşifler yapılmış ve icatlar çıkarılmıştır. Katı dogmatik teoloji egemen olduktan sonra da, farklı, ilginç önerilere karşı: “İcat çıkarma!” düsturu egemen olmuş ve “doğru söyleyeni dokuz köyden kovmuşlar”dır. Batı’da da Felsefi düşünme, teolojik düşünmeyi tahtından indirdikten sonra bilimsel keşifler ve teknoloji gelişmeye başlamıştır. Osmanlı medreselerinde dogmatik teolojik düşünce talim-tahsil ve tedris edildiği (tekrar-taklit-geviş getirme) için, Batı’da meydana gelen bilimsel gelişmeler takip edilememiş ve toplum tarih dışına düşmüştür. Anadolu Türklüğü, “teolojik düşünme” aşamasına dahi geçemeden, mitolojik (mistik/menkıbevi) düşünme aşamasında kalmıştır. Cumhuriyet devrimlerinin, aktif olmayan teolojik düşünme ve felsefi düşünme aşamalarını atlayarak bilimsel düşünmeyi taklit etme girişimi (“Hayatta en hakiki mürşit, ilimdir, fendir” M. K. Atatürk) pek başarılı olamamıştır. Türk üniversiteleri, en fazla, Batı’da yapılan bilimsel keşifleri kendi dilinde veya tercüme yolu ile “ders/tedris” olarak okutmaya çalışmış; genç kuşaklarda ciddi bir merak, keşif, icat tutkusu yaratılamamıştır.

Muhafazakâr yönetimler, üniversiteyi/bilimi değerli bir şey olarak görmüşler; ancak, künhüne, nasıl yapıldığına vakıf olamamışlardır. Üniversite sayısının artırılmasının esas motivasyon kaynağı bilim-teknik değil; inşaat rantı, şehirlere seçim yatırımı, taraftarlara istihdam kaynağı oluşturmasıdır. “Biz sayıları artırdık; siz de kaliteyi artırın” savunması, geçerli değildir. Üniversite sorunu, “sayı” sorunu değil, “kalite” sorunudur: Neyi keşfettin veya ne icat ettin? Türkiye’de sanayinin ve silah teknolojisinin gelişmesinde üniversitenin ciddi bir katkısı yoktur. ODTÜ, Hacettepe, Boğaziçi, İTÜ, Bilkent gibi Türk üniversitelerinin -düşük de olsa- bir zamanlar dünya üniversiteleri sıralamalarındaki yerlerinden oldukça gerilere düştükleri, aleni bir gerçektir. Nitekim 2013-2023 yılları arasında “Akademik Özgürlük Endeksi”nde Türkiye en alttaki yüzde 10’luk dilimde Mısır, Küba ve Kuzey Kore’nin de olduğu sıralamada üçüncü sırada yer almıştır.

Oysa sorun, üniversitelere “rektör” atama meselesine indirgenmiştir. Bugün üniversitelerde “Prof”luk yapanların büyük bir bölümünün kültürel-düşünsel kapasitesi, 30’lu, 40’lı, 50’li yılların “lise” mezunlarının altında seyretmektedir. Otopark binalarından dönüştürülen veya otoban üzerinde inşa edilen “Özel/Vakıf Üniversiteleri”, iyi birer “ticarethane” mesabesindedir.

Din

Mehmet Akif Ersoy’un Safahât adlı manzum eseri, Osmanlı İmparatorluğu çöktüğünde toplumun içinde bulunduğu dinsel hayatın bir terennümüdür. Cumhuriyet kadroları, çöküşten “eski rejim”i sorumlu tutarak “Hilafet-Şeriat ve Tarikat”ı ilga ettiler. Topluma çağdaş-seküler bir kimlik biçtiler. Toplumun kahir ekseriyeti, bu yeni kimliği benimsemeyerek (içerleyerek-uçuklayarak) içine kapandı ve kadim dinsel kimliğine dört elle sarıldı. Tarikatlar yeraltına çekilirken; halkın dini hamiyeti, yeni “cemaat”ler yarattı. Diyanet teşkilatı, devletin, dini kontrol altında tutma işlevini üstlendi. İmam-Hatip Liseleri ve İlahiyat Fakülteleri ise, mevcut dini geleneği/teolojiyi, bir “tecdit”e tabi tutmadan, böyle bir vüsatı olmadığı için talim ve tedris etmeye koyuldu. “Bizim oğlan, ‘Bina (Arapça gramer kitabı)’ okur; döner döner yine okur” serzenişi ve “Et-tekraru ahsen; velev kâne yüz seksen=180 kere de olsa; tekrar, iyidir” düsturu, aynen devam etmektedir.

70’li yıllardan itibaren, sivil olarak tarikat ve cemaatlerde kendini ifade eden dindarlar, “Millî Görüş” partileri ile siyasete yöneldiler. Belediye yönetimlerinde ortaya koydukları hizmetler ile de halkın güvenini kazandılar. 90’lı yıllarda merkezi hükumete ortak olmaları, askeri vesayet bürokrasisinde rahatsızlık yarattı (28 Şubat). 2000’li yılların başından itibaren “Millî Görüş”ten kopan bir ekip, “gömlek değiştirerek” AK Parti’yi kurdu. Son 20 küsur yılda dinin toplumdaki değerini Fetullah Gülen’in önderliğindeki “Hizmet Hareketi”nin “apolitik” görünümlü politik icraatları (devlete sızma) ve sonunda ortaya koyduğu “15 Temmuz Darbesi” girişimi; tarikatların holdingleşmesi ve AK Parti’nin, dinin -adı konmamış- “siyasal temsili” olarak (İslamcılık) ortaya koyduğu politik performans belirledi. İtikadı (“Amentü”) ve ibadâtı (“İslam’ın Beş Şartı”) tam olanın “dini bütün” olduğu varsayılarak; ahlak, büyük ölçüde görmezlikten gelindi. Hamdi Tayfur’un yayınlamış olduğu Dip Dalga-1 ve Dip Dalga-2 kitapları, bir biçimde din eğitimi almış dindar kesimden insanların dinden nasıl ve hangi gerekçeler ile soğuduklarını anlatmaktadır. Seküler kesimlerde de bu soğuma “Deizm”, “Agnostisizm” ve “Ateizm” olarak dillendirilmektedir: “‘İslam’ buysa; ben ‘Müslüman’ değilim.” Max Horkheimer, bu gerçeği şöyle ifade eder: “Ne var ki, bir doktrinin yüzey görüntüsü, hatta temel tezi, çoğu zaman, bu doktrinin toplumda oynadığı rol konusunda hiçbir ipucu vermez… İsa’nın doktrini de -kendi içeriği ve anlamına karşın- Haçlılardan çağdaş sömürgeciliğe kadar en gözü dönmüş saldırganlığın aracı olmuştur.” (M. Horkheimer, Akıl Tutulması. Çev: Orhan Koçak. İst. 2023. s. 121.)

Türkiye’deki bu gelişmeleri, dünyanın içinde bulunduğu genel durumdan soyutlayarak anlamak mümkün değildir. Modernite (Aydınlanma-Endüstri Devrimi) öncesinde insanlar, kolayca dindar olabiliyorlardı. Dindarlığın kaynağı, insanların ihtiyaçlarını doğadan karşılamaları (lütuf, rızık, nimet, rahmet…) ve doğa ile iç içe yaşamaları idi. Ruh/vicdan, diri (hayy) olduğu için, Tanrı’ya ve Ahirete kolayca inanabiliyordu. Aydınlanma ile birlikte Tanrısal olan “ruh”tan beyinsel/bedensel/biyolojik olan “zekâ”ya (zihin/mind), yani hesaplamaya (matematiğe-mantığa) geçildi: Bilim-Teknoloji. Teknoloji, insanları kendi eli ile yarattığı bir fanusa (Tekno-City) hapsetti. İnsanın ayağı yerden kesildi ve uçmaya başladı. “Ne oldum delisi oldu” ve Tanrı’ya kafa tuttu ve onu unuttu: “Tanrı Tutulması (M. Buber)” yaşandı. Hatta O’nun “öldüğü” ilan edildi. Bunu da, derin psikolojik kavrayışı olan Nietzsche görebildi. “Güç İstenci” ve “Ebedi Dönüş (Nihilizm)”, Batı insanının (“Sarışın Canavarlar”-Nietzsche) Dünya Görüşü (Metafizik) Utulitarizm ve Pragmatizm ise -“uğrundalık” değil; “için”lik olarak (H. Arendt)- ahlak/yaşam felsefesi olarak kendini siyaset, hukuk ve iktisatta somutlaştırdı (Kapitalizm-Ulus-Devlet). Kolonyalizm, iki Dünya Savaşı, Nazizim/Faşizm, Komünizm… ve son olarak Gazze Katliamı, bu felsefenin somut sonuçlarıdır.

Teknolojinin son aşaması olarak dijitalleşme, “Dataizm” olarak Batı tarafından bütün insanlığın son dini olarak lansa edilmektedir (“Homo Deus”, Y. N. Harari). Bedenin-beynin, teknolojiye eklemlendiği bu aşamada (“Post-Hümanizm”), artık Ruh’un ve Hakikat’in, dolaysıyla da Dinin-Tanrı’nın yeri yoktur (Post-Truth). Herkes, elindeki telefonun içine düşerek kalbi, kalbura çevrildi. Tanrının öldüğü; ona bağlı, onun işi olan Ruh’un buharlaştığı bu ortamı, yine Nietzsche (Böyle Buyurdu Zerdüşt adlı kitabında) derin sezgisi ile: “Çöl, genişliyor; vay haline çölü görmezden gelenlerin” diye teşhis etmişti. Böyle bir dünyada (Zeit-Geist) ruh/vicdan kalmadığı için; sonuç olarak din-iman da kalmaz. Bireysel performans (narsizm), ötekinin kovulması, mahremiyetin mahvı, şeffaflaşma, palyatiftik, pornografi, depresyon, haz ve hız, insanların genel karakteri haline geldi (Byung-Chul Han). Çünkü peygamberin uyarısını ancak vicdanı diri olanlar anlayabilir (36/70). Çölde saksı mesabesinde küçücük vahalar (vidan-din) olabilir: Gazze katliamı, dünyanın birçok yerinde protesto edilmekte; Amerika’da vicdanlı bir asker kendini Pentagon’un önünde yakarken Araplardan hiç ses çıkmıyor; Türkiye’de de İsrail’i protesto için sokaklara “Coca-Cola” dökülüyor.

Hukuk

Avrupa’da gelişen “Hukuk Devleti”, vicdanın, dinin ve ahlakın ürünü değil; menfaatin altın kuralı olan “Ayağıma basma; ayağına basmayayım” ilkesine dayanır. Bu ilke, yaklaşık 300 sene süren din, sınıf ve ırkçılık iç-çatışmalarının, savaşlarının doğurduğu yorgunluğun sonucu olarak geliştirilmiştir. Tehlikenin “yakın” olduğu yerlerde (içerde) uygulanır; tehlikenin “uzak (öteki)” olduğu yerlerde ise (dış politika) uygulanmaz; haydutluk yapılır.

İslam’da ise “hukuk”, el-Hakk olan Allah’ın sıfatının tecellisi olarak hak, hakkaniyet, hakikilik, insaflı olmaktır. Vicdanın ve imanın yansıması olarak ahlaktır. Hukuk kurma çabası, yeryüzünde “Tanrılık”, “Rahmanilik” rolü oynamaktır. Kendi kendini kandırma tehlikesi olan vicdanın sübjektifliğinden kaçarak ilkeye, kuruma, kurala, otoriteye (devlet) yaslanmaktır. Suçu ve cezayı mümkün olan oranda objektif olarak tanımlama/kurala bağlama yerine; hâkime iki-üç kat “takdir yetkisi (nesafet)” vermek; vicdansız toplumlarda rüşveti ve iltiması artırır. “Kanun” veya “KHK”, zorbalığın veya kendini kandırmanın ürünü olabilir; ancak hakkaniyet-hukuk, adalet, insaf idesi (Gözü Bağlı Kız, Kılıç, Terazi), daima yukarda/başın üstünde sallanmalıdır. Kanunsuzluk, kanundan daha beter olduğu gibi; kanunu uygulamamak veya etrafını dolanmak ise sahtekârlıktır. Muhatabı kim olursa olsun, onun hakkını ve hukukunu teslim edemeyen kişi, insan ve Müslüman olamaz. “Biz” diyebilmenin “hakiki-dip/derin” kriteri dil, ırk, inanç (mezhep-meşrep), ideoloji (parti) vb. değil insaf, adalet ve ahlaktır.

Türkiye’de “hukuk”, Batı’da olduğu gibi menfaatin altın kuralına bağlı olarak oluşmadığı gibi; vicdan, iman, ahlak saikleri ile de oluşmamaktadır. Çünkü bunların kaynağının kuruduğunu, yukarda “din” ocağının sönmesi bahsinde izah ettik. Türkiye’de “devlet” gücünü ele geçiren siyasal ekip/esnaf, kendi iradesini, güç istencini, çıkarını, çıkardığı “kanun”lar ile “hukuk” kılıfının içine sokmaktadır: “Minareyi çalan; kılıfını hazırlar.” “Hile-i Şeriyye” ve “kitabına uydurma” deyimleri, halkımızın hukuksuzluğunu ifade eder. Trafikteki “şerit değiştirme” refleksi/yoğunluğu, toplumumuzun, hukuka itibar etmediğinin somut göstergesidir. Dün böyleydi; bugün daha da beter.

Siyaset

Siyaset, özü itibarıyla bir toplumun kendini oluşturması, koruması ve devam ettirmesi çabasıdır. Bu da güç, rıza ve adalet ile yapılır. Kur’an’da siyasetin güvenlik boyutu “Cihat”, rıza ve adalet boyutu ise “Sözleşme (Ahit/Akit)”, “Emanet”, ve “Emaneti ehline vermek” olarak vazedilir. Dış düşmanlara karşı güçlü olmak gerektiği gibi; içerde de rıza ve adalet yaratılması zorunludur. İç politika, rıza ve adaleti terk edip zorbalığa ve zümre çıkarına yöneldiğinde; siyaset, “Rahmani/Ahlaki” niteliğini kaybedip şeytanileşir (şeytana uyulur). Muaviye, bu tarz siyaseti İslam tarihinde ilk olarak icra eden kişi; Makyavelli ise, bu tarz siyaset yapmayı “teori”leştiren ilk kişidir.

Sandık/seçim ve demokrasi, iç siyaseti, yarış-rekabet halinde oyun kurallarına göre yapmaktır. Siyasetin hukuk, din (istismar), sanat, kültür, bilim alanlarını istila ederek “her şey”leşmesi, onun maksadını çürütür. Kamu maslahatı yerine kişisel veya zümresel iş, iaşe, çıkara dönüşmesi de, onun amacını felç eder. Türkiye Cumhuriyeti’nin, politik-kültürel bir devrim ile kurulmuş olması, başta siyasetin “her şey”leşmesini doğurduğu gibi; siyasetin temeli olan “dost-düşman” ayrımını, ahlak (adalet-zulüm) üzerine değil; inanç/din ve dil üzerinden yapmayı doğurmuştur. Böylece siyaset, başından beri “kimlik siyaseti” olarak icra edilmektedir. Vicdanın büyük ölçüde buharlaşması ile de siyaset, kamu maslahatı temininden çok; kişisel veya zümresel çıkar maksimizasyonuna dönüşmüştür. 70’li yılların canını vermeye hazır sahici politik kimlikleri olan Partizan, Militan, Devrimci, Akıncı, Ülkücü, Mücahitleri, şimdilerde gerçek kimliğini ve yüzünü dahi gösterme cesareti olmayan çakal karakterli “Troll”lere dönüşmüş durumda. Siyasetin özü olarak “idare-i maslahat” deyimi, Türkçede “sahtekârlık” anlamına kaymıştır. Siyaset, büyük oranda mesleksiz muhterislerin mesleği haline dönüşmüştür.

Ekonomi

Son 20 yılda büyük ölçüde siyaset-bürokrasi aracılığı ile “kamu hazinesi”nden (rant, emlak, vakıf, faiz, döviz, borsa…) zengin olma; emek-alın teri, risk-ticaret, üretim-icat çıkarma ve meslek ile (gerçek ekonomi) kazanç sağlamanın yerini aldı.

Sonuç

Marifet, meziyet, Müslüman olmak, insan olmak; ocak kurmak, ocak yakmak, ocak tüttürmek, tütmesi için odun atmak ve üflemektir; ocak söndürmek değil. Bugün “AB-Evi”ni dünyanın gerisinden ayıran temel husus, toplumsal hayatı barış içinde tutabilmek için köklü ocaklar/kurumlar kurmuş olmalarıdır. Dünyanın her yerinde bu kıtaya mülteci göçünün arkasındaki gerçek budur. “İnsanın namuslu ve cesur olmasının alameti -gerektiğinde- kendine saldırabilme ve düşmanını takdir edebilme yetisidir” (Nietzsche). Kur’an’da şöyle der: “Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutun. Adalet ile şahitlik eden kimseler olun. Bir topluma olan kininiz (düşmanlığınız), sakın sizi adaletsizliğe sevk etmesin” (5/8).

İslam-şeriat ilişkisi bağlamında ‘sabit din dinamik şeriat’

Son zamanlarda İslam-Şeriat ilişkisi, Türkiye’de tekrar toplumsal kutuplaşmayı tahrik etmek için suni/kasti olarak gündeme getirildi. Oysa sokak insanımızın hakikatte böyle bir gündemi yoktur. “28 Şubat Dönemi” nde de aynısı tekrarlanmıştı. Benim de içinde olduğum “İslâmiyât” dergisini çıkaran akademik ekip, “Şeriat” özel dosya sayısı çıkarmıştık (Cilt-1,sayı: 4. 1998). Alanında uzman akademisyen, düşünür ve tarihçi hocalarımızda makaleler alarak konuyu aydınlatmaya çalışmıştık. Dergide yazısı olanlar: Mehmet S. Hatipoğlu, Roger Garaudy, M. Abid El-Cabiri, İlhami Güler, Muhammed Arkoun, W. Cantwel Smith, Ali Dere, Himmet Konur, İlber Ortaylı, Halil İnalcık, Ercüment Kuran, J.M.S Baljon, Enis Ahmet, Adil Çiftçi, M. Hayri Kırbaşoğlu, Mahfuz Söylemez, Hidayet Şefkatli Tuksal, Mansurizade (1864-1923). Kendisi ile “Şeriat” üzerine soruşturma yapılanlar ise: Hüseyin Atay, Nasr Hamid Ebu Zeyd, Hasan Hanefi, Hüseyin Hatemi, Hayreddin Karaman ve Seyyid Hüseyin Nasr’dır. Bu konu ile ilgili benim yazdığım makale ve sunduğum akademik tebliğ metinlerini, “Sabit Din Dinamik Şeriat (Ank. 1999)” başlığı ile kitaplaştırmıştım.

1- İSLAM-ŞERİAT İLİŞKİSİ

Ebu Hanife başta olmak üzer, klasik ulemamız, evrensel “İslam” dini ile onun, tarihsel (peygamber-vahiy) aktüelleşmesi olan “Şeriat”ı birbirinden ayırmıştır. Hz. Nuh’tan Hz. Muhammed’e kadar olan peygamberlerin dini olan “İslam” sabit/değişmez; şeriatları ise, muhtelif/değişkendir. İslam’ın özü İman (Tevhit-Mead-Nübüvvet), ibadet ve ahlaktır. Burada “İman” ilkesi asla değişmez; ancak ibadetlerin şekli-şemaili toplumdan topluma/dile göre değişebilir:” Her ümmet için uygulayacağı ayrı bir ibadet yolu belirledik. O halde, bu konuda seninle tartışmasınlar.” (22/67, 34). Yani, Allah’a “İbadet” etmek, dinin özü olarak değişmez; ancak, ibadet şekilleri (menasik) değişebilir. Ahlaka gelince, bütün dillere çevrilebilen ve Allah’ın insanlarda yarattığı vicdan kapasitesi ile geliştirdiği ve peygamberlerin de desteklediği, tashih ettiği adalet, yardım, barış, dürüstlük, merhamet, minnettarlık… gibi kurallar, değişmez ve dindir. Ancak, bunların hukuk, siyaset, iktisat gibi somutlaşmaları (şeriat), toplumdan topluma ve tarihten (zaman) tarihe değişir: “Her bir topluma ayrı bir şeriat ve yol koyduk. Oysa isteseydik, hepinize tek bir toplum yapardık. (Böyle yapmadık). Sizi denemek için böyle (çoğul) yaptık.” (5/48). “Bir hükmü (ayet) değiştirdiğimiz de, ondan daha iyisini getiririz”(2/106). “Biz, bir hükmü (ayet) değiştirip, yerine başka bir hüküm getirdiğimizde- ki Allah ne yapacağını gayet iyi bilir-, onlar: “Sen, uyduruyorsun” derler.” (16/101). “…Her dönemin kendine has bir hükmü (kitap) vardır; Allah, dilediğini imha eder; dilediğini de sabit tutar…”

(13/38-39). “Mecelle” de formülleştirilen “Ezmanın tağayyuru ile ahkâmın tağayyuru inkâr olunamaz (Zamanın değişmesi ile hükümlerin değişmesi inkâr olunamaz)” ilkesi de, bunu ifade eder.
Din/İslam ile şeriat arasındaki ilişki ruh/omurga-iskelet ve beden-elbise arasındaki ilişkiye benzer. “Olması Gereken” olarak, ruh/omurga değişmez; beden-elbise ise, toplumdan topluma ve çağdan çağa değişir. Başka bir benzetme ile bir şehrin yeri ve ismi (adres) değişmez; ancak mimarisi, ekonomisi, kültürü ve demografisi değişir, gelişir, yenilenir.

İslam’ın erken tarihinde Kur’an’ın muhtevasının nüzulüne muvafık İçtihatları/ön-deyileri ile katkıda bulunmuş olan Ömer b. Hattab (“Muvafakвt-ı Цmer”), Hz. Muhammed’in ölümünden sonra da şeriat alanında tecditlerini (re-form) sürdürmüştür. Ancak, Ahmed İbn Hanbel ve İdris eş- Şafii önderliğindeki Sünni-Arap aklı (“Ehl-i Hadis/Selefilik”), bunu engelleyerek Nassı, yorumsuz bırakarak Allah gibi (“Kelam-ı Kadim”) mutlaklaştırdı, dondurdu, dogmatikleştirdi. Ebu Hanife’nin “İstihsan” metodu, Mutezile’nin “İstihkak” ilkesi, Ömer’in metodolojik ruhunu devam ettirmek istiyordu; ancak başarılı olamadı. İmam Şafii’nin kurduğu “Fıkıh Usulü” ve Eş’ari’nin geliştirdiği “Kadercilik” itikadı ve Muaviye’nin zorla kurduğu “Saltanat” rejimi, Sünnilik= İslam olarak somutlaştı.

Geleneksel ulema, şeriatları “Nesh” etmenin, Allah’ın yetkisinde olduğuna; son şeriattan sonra bu kapının Kıyamete kadar kapalı olduğuna dogmatik olarak inanmıştır. Şeriat nesh etmenin gerekçesi hâşa keyfilik/kapris olmayacağına göre; toplumsal yaşamın dinamik ve değişken olması hikmetine bağlı olmalıdır. Toplumsal değişmenin yedinci yüz yılda Arapların durumunda durduğu kanaati, sadece dogmatik bir inançtır. Maturidi, Tefsirinde Hz. Ömer’in içtihatlarını “İçtihadi Nesh” olarak kavramsallaştırmıştır ve doğrudur. “Âlimler, peygamberlerin varisleridir” hadisi eğer geçerli ise; bu sorumluluğu, ulema üstlenmeliydi. Ancak, onların kahir ekseriyeti, bu sorumluluktan kaçındılar. Bunun yanı sıra İstisnalar, “Şaz” ve “Bidat” olarak dışlanmışlardır. Çağımızda Pakistanlı âlim rahmetli Fazlurrahman, neshi içeren içtihat sorumluluğunu, “Tarihselci Kur’an Yorumu” ile teorileştirdi.
Bugün gerek İslam dünyasında, gerekse Türkiye’de Şeriat karşıtlığının sebebi, bu yanlış kurulmuş, eskimiş, yıpranmış, altı oyulmuş, tarihte kalmış ve yer yer çürümüş unsurların, insanları irite etmesidir. Dolayısıyla, İslam= Sabit Şeriat formülü doğru değildir. İslam, dinamik ve dogmatik olarak iki şekilde de somutlaşabilmektedir.

Şeriat’ın tarihsel tecessümü, – sorumlusu ulema olan yanlışlıklar içermesinden öte- toplumdan topluma ve tarihten tarihe farklılık gösteren bir gerçektir. Türk toplumu, Fukaha’nın formülleştirdiği “şeriat” a fazla itibar etmemiştir. Osmanlı “Devlet” örgütlenmesi, Türk “Töre”si, Bizans etkisi ve İslam Şeriatının kesişmesine bağlı olarak oluşmuştur. Halk ise, şeriattan ziyade, Tasavvuf/Tarikat meşrep olmuştur. Türklerin bir kısmı Alevi-Bektaşiliği, diğer kısmı da Nakşiliği,Kadiriliği, Mevleviliği… benimsemiştir. Neyzen Tevfik’e atfedilen “Şeriat, bu kuluna kaba geldi Ya resulullah” ifadesi, Türklerin bir kısmının Sünni “şeriat” ile arasındaki mesafeyi ifade eder. Kayseri’de “Hunat” Cami-i Kebiri’nde Cuma günü ateşli bir “şeriat talebi” vaazı dinleyen yetmiş yaşlarında ihtiyar bir amca, ayakkabıları elinde camiden çıkarken kendi kendine: “Şeriat getirecekmiş; ne varsa sanki.” sözü, benzer şekilde, ortalama Anadolu insanının, “Şeriat” ile olan mesafe duygusunu ifade eder.

Devrimlerle birlikte “Şeriat-Hilafet ve Tarikat” ilga edilmişti. Türk halkı devrimden sonra Şeriat ve Hilafetin ilga edilmesine ses çıkarmadı; ancak, dini sembollere (Ezan, Başörtüsü, Cami, Hac, Kur’an Kursu…) ve Tarikatların ilgasını hazmedemedi; bir müddet, yer-merdiven altında saklandıktan sonra tekrar açığa çıktı. Bugün, Tarikatlar ve Cumhuriyet döneminde oluşan “Cemaatler, -azınlık da olsa-, bütün versiyonları ile birlikte varlıklarını sürdürüyorlar.

2- ŞERİATIN YENİLENMESİ

İslam= Sabit Şeriat “itikad”ında olan “Şeriatçı”ların durumu, -teşbihte hata olmaz- motoru sağlam, kaportasının ilk modeli 610-632 de; diğer modelleri “Fıkıh-Kelam” disiplinleri ve reel politik tarafından klasik Tarım ve İmparatorluk dönemlerinde üretilmiş bir aracı, bugün piyasaya sunmaya benzer. Sayın cumhurbaşkanımızın “Faiz” konusunda böyle bir teşebbüsünün (“Nass var, Nass”), yakın zamanda ülkemize neye mal olduğunu hepimiz biliyoruz.

Kur’an’ın oluşturduğu şeriat, inzal olduğu Arap toplumunun hazır-bulunuşluluğu ve toplumun ihtiyaçları doğrultusunda, Allah tarafından, insan vicdanına (Kalb-i selim, Lübb, Basiret, Fuad…) yaslanarak gerekçeli (Li, Key, İzen, Hatta, Lealle…) olarak oluşturulmuştur. Fukaha, bu yöntemi terk ederek, nassları (Kur’an-Sünnet/Hadis) dondurmuş ve sürekli onları lafzen “İstismar=Meyvelendirme” ederek sorun çözmeye çalışmıştır. Bugün şeriatı yenilemek için yapılması gereken, Nassları içselleştirdikten sonra Allah’ın ve Hz. Muhammed’in muradını Kamu Maslahatına, vicdana, akla ve ahlaka dayalı bir “dil” ile şeriatı yenilemektir; onu, aynıyla taklit etmek değil. Dini sembol, kavram ve kıymetlere (Allah, İslam, Ayet, Hadis, Şeriat…) aleni atıf yaparak kendini “Temsil” makamında görmek, son derece tehlikelidir. Dinler (Yahudi-Hristiyan-İslam) Tarihi göz önünde tutulursa; bu tavırdan üç büyük tehlike doğmaktadır: 1- Dogmatizm, 2- Totalitarizm, 3- Din istismarı. Her üç olgunun, üç dinin tarihinde ve günümüzde nasıl sonu gelmez bir iç savaşa (“Dine karşı Din”-Ali Şeriati) sebebiyet verdiği herkes için alenidir. (Geniş bilgi için bkz: İlhami Güler, “Reel Politikada Dini Değer, Kavram ve Sembollere Atıfta Bulunmanın Doğurduğu Sorunlar”. Politik Teoloji Yazıları adlı kitabın içinde. Ank. 2010. s 65-89)

3- SONUÇ

İslam=Sabit/donmuş Şeriat formülü, dogmatik bir inançtır. Toplumu, bu tartışmalar üzerinden bölmek, yanlıştır. Doğru olan, “Sabit Din Dinamik Şeriat”tır. İslam dünyası, bu hakikati keşfedecek sorumlu düşünürler ve âlimler beklemektedir.

Türkiye’de siyasetin ‘her şey’leşmesi ve şahsi-zümresel çıkara dönüşme süreci

Modern dönemde (19 ve 20. Yüzyıllar) siyaset, Marxizm, Nasyonal Sosyalizm (Nazizm) ve Milliyetçilik ile “Her şey” olarak kodlandı. Ulus Devletlerin Giyotin gibi işleyen “Kimlik Teknolojileri (M Foucault)” böyle doğdu. Bu ideolojileri yansılayan dini fundamentalist politik ideolojiler de benzer şekilde siyaseti “Her şey” olarak gördüler. Hele politik “İslamcı” lar, “Tevhid” ve “Hakikat” kavramlarına haiz olmaları hasebiyle; bu eğilime kolayca ve adamakıllı teşne oldular. Filistin Kökenli Amerikalı Akademisyen Wael Hallaq, Türkçeye “İmkвnsız Devlet” olarak çevrilen kitabında bu serüveni anlatır. Arapça kökenli olan “Siyaset” kavramının etimolojisi ise, -Türkçedeki “Seyis”, buradan gelir- “At Terbiyeciliği”dir: “Toplum Mühendisliği” (?!). Algı ve aldatma ile toplum yönetme. Oysa, Kur’anî bir kavram olan “Tedbiru’l-Emr” ifadesi, politik faaliyeti bu kavramdan daha doğru ifade eder. Hele “Şura” ile yapılırsa.

II. Dünya savaşından sonra Avrupa’da Liberal-Demokratik, Laik, Anayasal “Hukuk Devleti” fikri gelişmeye başladı. Böylece Siyaset hukuk, iktisat, din, sanat, bilim ve askerlik gibi toplumsal formasyonların yanında “Bir şey” olarak görülmeye başlandı. Bu atmosferde, Dış politika olarak siyaset, “Çobanlık (Güvenlik)”; İç politika olarak da, -Liberal teoride- “Gece Bekçiliği” veya diğer teorilerde toplumsal formasyonların “Koro Şefliği”dir. İdeolojik “Koro” kurmak veya “Konser” vermek değil. Siyasetin “Her Şey” leşmesi, medeni hayatın narin/nazik, ihtimam gerektiren birçok veçhesini, alanını, boyutunu hoyratlaştırır.
Türkiye, yirminci yüzyılın başında politik ve kültürel bir “Devrim” ile kurulmuş bir devlet-toplumdur. Dolayısıyla Türkiye’de siyaset, iktidar ve muhalefet açısından baştan beri “Her şey (Hayat-Memat)” olarak gerçekleşmektedir. Siyaseti deruhte eden kesim ise, iki binlerin başına kadar, kendini M. Kemal Atatürk’ün “Ehl-i Beyt”i olarak gören Askeri Bürokrasiydi (Vesayet Rejimi). Yukarda saymış olduğumuz toplumsal formasyonların tamamı, siyasetin altında şekillenmekte ve işlemekteydi. Siyaset, vesayet altında olsa bile; Türkiye’de uzun süre boyunca Bakan, Milletvekili olmak; Hâkim, Âlim, Prof., Düşünür Sanatçı, Zengin… olmaktan daha saygın ve nüfuzluydu. Buralardan siyasete bir eğilim/akış vardı.

Dünyada olduğu gibi, Türkiye’de de politik yelpaze yani “Merkez (Liberal-Demokrat)”, merkezin “sağı” olarak “Milliyetçi” ve “Muhafazakâr”lık; merkezin “solu” olarak da Sosyal Demokrat, Sosyalist, Komünist partiler ve ideolojiler vardı. Sosyalizmin çökmesi ve 1980 Askeri ihtilali ile birlikte siyaset, Türkiye’de yeniden formatlandı. Ancak yine “Her şey” idi. İki binlerin başından itibaren “The Cemaat/Hizmet Hareketi” ve Ak Partinin işbirliği ile “Her şey” olarak siyasetin “Vasi”si olarak “Askeri Bürokrasi” tasfiye edildi. Siyaset, sivilleşti. İki binli yılların başından itibaren “Avrupa Birliğine Uyum Yasaları” ile, siyasetin dışındaki toplumsal formasyonların nispi özerkliğine şahit olduk, sevindik ve umutlandık. Ancak Fetullah Gülen (Cemaat) ile Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın teolojik yorum farkları ve politik hedeflerinin örtüşmemesi, iç çatışma yarattı ve Fetullah, “FETÖ” olarak tasfiye edildi. Bundan sonra “Her şey” olarak siyasetin kontrolü, büyük ölçüde sayın R. Tayyip Erdoğan’ın eline geçti. Siyasi rejim olarak da “Parlamenter Sistem”den “Başkanlık Sistemi”ne geçtik.

Pandemi, Göç Sorunu ve Küresel Ekonomik Kriz, dünyada olduğu gibi Türkiye’de de siyaseti büyük ölçüde ekonomileştirdi. Siyaset, normatif bir disiplin ve formasyon olarak içinde ahlak barındırır. Kamusal bir etkinliktir. Kamu maslahatını temin etme çabasıdır. Oysa, arzuların şelale; kaynakların kıt ve erişimin zor olduğu bir dönemde, etkinlik olarak salt “Ekonomik” saik, siyaseti çürütür. “Devlet” yapılanmasının, politik olarak güçlü ve ekonomik olarak geniş imkânlara (Kamu Hazinesi) sahip olduğu Türkiye gibi toplumlarda, iktidar ve muhalefet olarak “siyaset” rant, çıkar maksimizasyonu etkinliğine dönüşür; sermaye el değiştirir. Ekonomi, büyük ölçüde reel üretim icat çıkarma (teknoloji), ticaret ve “alın-teri/emek” kaynaklarından uzaklaşarak spekülatif (faiz, emsal/emlak, döviz, altın, borsa, şans oyunları, define avcılığı, kara-para…) hale gelir.

Gel ki, Tayyip bey, Belediyeden geldiği için, siyaseti hep rant-ticaret (Win-Win=Al Gülüm-Ver Gülüm) kapısı olarak gördüğünü; “Krizleri Fırsata Çevirme” konusunda uzman olduğunu biliyorduk. Siyaset, merkezi iktidarda olduğu gibi; Yerel Yönetimler/Belediyelerde de rant/çıkar elde etmenin aparatlarına dönüştü. Normal olan, Ekonominin siyaseti izlemesi iken; Ülkemizde siyaset, kişisel ve zümresel çıkara bağımlı hale geldi. Ekonomi teknolojiye, üretime, ticarete dayanmaktan ziyade; -Tarım’ın zayıfladığı- Toprağa/Doğaya bağımlı (İnşaat-Enerji/Hes-Madencilik-Turizm) bir Ekonomik politika tercih edildi. Para kazanmak uğruna, Avrupa’nın “çöplüğü” olmaya bile razı olduk. “Tabiat Ana”mız, “Köstebek Yuvası”na dönüştü.

Son seçimlerde Belediye başkan adaylığı için partilerde verilen mücadelenin yoğunluğu, Siyasetin, şehir rantlarını kontrol etme ve şahsi-zümresel çıkara dönüştüğünün belirgin bir kanıtıdır. Seçilmek isteyenlerin, kıran kırana savaşı dışında; seçmenlerde fazla bir umut ve heyecan yoktur. Bu durum “Siyaset”in bittiğinin somut bir kanıtıdır. Son dönemlerde İstanbul’un Uluslararası Uyuşturucu kartellerinin ve mafya babalarının barınağı haline gelmesi; yabancı şirketlere kontrolsüz ve sıkı denetimsiz maden işletme ruhsatlarının verilmesi (Sömürge Madenciliği), Ekosistemin ve insanların, salt ekonomik “Kaynak (Altın-Para)” olarak görünmeye başladığının kanıtıdır. Heidegger’in dediği gibi, Teknolojik-(Pragmatik/Kapitalist) düşünme, doğayı el-altında hazır stok, rezerv, kaynak, teçhizat, donanım olarak görmeye başlar. Şirketlerdeki “İnsan Kaynakları” departmanı (isimlendirmesi), bunun kanıtıdır. Onun bir ayet, rızık, inam, ihsan, ikram, lütuf ve rahmet olduğu unutulmuştur.

Bu atmosferde “Parti”, artık politik bir organizasyon olmaktan çok, ekonomik-anonim bir “şirket”tir; “Partili”ler de âdeta ortaklardır. Siyasetin “Her Şey” olduğu iklimde Sol-Sağ siyasetin birer onur/itibar ifadeleri olan “Partizan” veya “Militan” olmanın canına ot tıkanmıştır. “Eski Tüfek”, “Ağır Abi” solcular, şirket yönetim kurullarında üye; “Mücahit”lerin çoğu, müteahhit; bir zamanlar: “Vatanım, ha ekmeğini yemişim; ha da uğruna bir kurşun” diyen “Ülkücü”lerin çoğu, mafyöz ilişkilere bulaşmış ve savrulmuştur. Örneğin, uyuşturucu mafyasına karşı olan bir ülkücü (Sinan Ateş), güpegündüz Başkentin göbeğinde kurşunlanarak öldürüldü ve failleri, hâlâ bulunamadı. “Irmağının akışına ölürüm Türkiyem” türküsünü söyleyenlerin, “gümüş dere”lerin kirlenmesine/zehirlenmesine/ziftlenmesine, ormanların-zeytinliklerin talan edilmesine, toprağın satılmasına, dağların köstebek yuvasına dönmesine, şehirlerin beton ormanına çevrilmesine, sahillerin peşkeş çekilmesine… gıkları bile çıkmıyor.

Muhalefete gelecek olursak, CHP, siyasetin etkin olduğu dönemlerde “Hizipler Partisi” iken; Kılıçtaroğlu ile “Mezhep Partisi”ne ve giderek de “Meşrep (Yeme-İçme) partisi”ne dönüştü. MHP den kopup, “Merkez” e oynayan İYİ Parti, bunu başaramadı ve “Ayak Oyunları” merkezine dönüştü. Kürt siyasal partileri ise, “Dağ (Şiddet)”ın etkisinden ve kontrolünden çıkıp, demokratik bir zemine gelemediler. HÜDAPAR ise, teokratik bir siyaset yapmaktadır. SP ve YRP, “Millî Görüş” genetiğine bağlı olarak siyaset yapmaya devam ediyorlar. DEVA ve Gelecek Partisi ise, Ak Partiye olan öz-eleştirilerini zamanında yaparak bir “Manifesto” ile ayrılmak yerine; Reis tarafından trenden atılma sonucu dışarı çıktıkları için; topluma inandırıcı ve alternatif bir siyaset üretemediler. Zafer Partisi, göçmen karşıtlığının odağı olarak yeşerirken; sayıları bir avuç olan Komünistler (İşçi Partisi) ise, “Gazoz Ağacı” olarak salt vicdanı temsil ediyorlar.

SONUÇ

Siyaseti, önce “Her Şey” olmaktan; sonra da “Ekonomi” olmaktan çıkarıp; Aristo ve İlahi Dinlerin vazettiği gibi “Pratik Ahlak” olarak konumlandırmaktan başka bir yol yoktur. “Tanrı, İnsanın, elinin ”dolu” olup-olmadığına bakmaz; Tanrı, insanın elinin “temiz” olup-olmadığına bakar.” Kaynaklar, ihtiyaçlarımızı fazlası ile karşılar; ama ihtiraslarımızı asla. Siyaset, dış politika olarak bir “Güvenlik” aparatı; iç politika olarak da değişik toplumsal formasyonlar arasında bir “Koro Şefliği”dir. Gerisi tağutluk-tuğyan, israf, fitne-fesat, zulüm ve şeytanlıktır.

AK Parti’de “Biz ve Öteki” İmgelerinin Değişim Serüveni

“Çalıyorlar; ama, çalışıyorlar” 

Anonim

Devrimden sonra şair N. F. Kısakürek, devrimin yarattığı kültürel yarılmayı, sınırlar içindeki “Biz ve Öteki”yi yani çağdaşçı laikler (Kemalist/Atatürkçü) ile muhafazakâr dindarları “Bir şapka, bir maymun, bir eldiven ve inkılap” ve “Sakarya: Saf çocuğu masum Anadolu’nun” metaforları ile dile getirdi. Yedi düvel ve Yunan, işgalci ve can düşmanı büyük “öteki” ise; inkılapçılar, din düşmanı küçük “öteki”lerdir: “Öz vatanında garipsin/Öz vatanın da parya.” Devrimcileri “öteki”leştiren N. F. Kısakürek, kendi çıkardığı Büyük Doğu dergisinin 17.7.1959 tarihinde yayınlanan 20’nci sayısında “Amerika, Dünya ve Biz” adlı makalesinde şöyle diyordu: “Amerikan politikalarını korumakla mükellefiz… Amerikan siyasetini tutmak biricik yoldur… Amerika’dan nazlı bir sevgili muamelesi görmek, biricik dikkatimiz olmalı. Yoksa, bir Amerikan bahriyelisinin iki yana açık bacakları arasında mütalaa ettiği kadrodan (!-İG) ileri gidemeyiz. Dış siyasetimizde Amerikan siyaseti ve iç bünyemizde Amerikan politikasını, kendimize tecezzi etmez bir siyaset birliğinde her şeye hâkim bir mana gizlidir.” Türk sağının “Amerikan muhibliği”, tahlil edilmesi gereken, son derece ciddi ve bir başka bahistir.

Çağdaşçılar, dindarları çarıklılar/köylüler, gerici, şeriatçı, bağnaz/yobaz, örümcek-bidon kafalı, göbeğini kaşıyan adam gibi ifadeler ile yaftaladılar. 1950’lerde DP (Menderes) ile iktidara gelen muhafazakârlar, ötekilere herhangi bir yafta üretmediler. Zira, ortada bir (askeri) vesayet rejimi vardı. Bu rejim, sonunda (1960) muhafazakâr/sağcı iktidarı devirdi ve Menderes başta olmak üzere üç yöneticisini idam etti. Bu olgu, muhafazakârlardaki içerlemeyi/uçuklamayı iyice derinleştirdi. Böylece, bir taraftan tarikat ve cemaatlerde; diğer taraftan da 1970’lerde kurulan “Millî Görüş” siyasi hareketinde “araziye uyarak”, “düşmanın silahı (dernek-vakıf, seçim-sandık) ile silahlanarak”, “saman altından su yürüterek”, yani “takiyye” ile -şiddete başvurmadan- devlete sızma ve onu bir biçimde “ele geçirme” saiki güçlenmeye başladı. Nurculuk ve Millî Görüş öncülüğünde 1970-2000 arası, bu mücadele ile geçti.

2000’lerden itibaren “Millî Görüş”ten kopan bir gurup, “gömlek değiştirerek” (Bu metaforun derin, -doğru ve yanlış- ahlaki, psikolojik, politik analizine burada girmeyeceğim), merkez sağın ahlaki-politik çöküşü ile orayı doldurmak için, kendini “muhafazakâr demokrat” olarak isimlendirip orayı doldurdu. “Nurculuk”tan filizlenen Fetullah Gülen öncülüğündeki “Hizmet Hareketi”, 80’lerden itibaren devlete sızma ve “Paralel Yapı” kurma faaliyetlerine başlamıştı. 2000’lerin başından itibaren bu iki hareket el ele vererek, “Alnı Secde Görenler (Biz)” olarak “vesayet rejimi”ni, yani iktidardaki “öteki”ni kumpaslarla (takiyye) değiştirmeye-düşürmeye başladılar. Bu süreçte “siyaset”: 1- Kandırma (hile-takiyye) ve 2- “Her şey (To be or not to be)” olarak görüldüğü için; demokratik rejimlerdeki “iktidar/hükümet” ve devlet (kurumlar) ve hukuk (kurallar) ayrımları yavaş yavaş gevşetildi, buharlaştırıldı. Bu süreçte politikanın genetiği olan “dost-düşman” ayrımının (C. Schmitt) kriteri, din üzerinden “laik-dindar” olarak oluştu. Siyasetin ontolojik ve ahlaki özü için “dost-düşman” ayrımı tanımı, doğru bir tanımlamadır. Önemli olan kriterin ne olduğudur; etnisite/ırk mı, dil mi, din mi, çıkar/güç istenci mi, yoksa ahlak/adalet mi? “Zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur.” (2/193,28/28).

Bu süreçte Kürt ve Alevi kökenli vatandaşların, devlete karşı olan şikâyetleri veya mağduriyetleri dikkate alınarak, onları da kucaklayan geniş bir koalisyon oluşturuldu. kor/esas “biz”i belirleyen temel kriter “Sünnilik” olduğu için, dış politikada “Ümmet” kavramı üzerinden İslam dünyası ile (İhvan-ı Müslimin) yakın-sıcak, stratejik-derin ilişkiler geliştirildi. Türk Dünyası ile de yakın ilişkiler kuruldu. Bu idealizm/romantizm (“Gönül Coğrafyamız”), yer yer reel politikanın pis gerçeklerine çarpınca da geriye dönülüp “Rabia”, yani Tek Devlet, Tek Millet, Tek Bayrak ve Tek Vatan ile yeni “biz” revize edildi.

Hizmet Hareketi, bukalemunluğunun mükemmelliği ile “devlet”teki gücünü fazla artırınca/abartınca, ortağı olan meşru politik ekiple ters düşmeye başladı. ABD aşkı içirilmiş bu ekip, Yahudi Cemadatından “Cesaret Madalyası” almış, ABD’nin stratejik ortağı Reis’e “Yezid”; İran ile olan yakın dış ilişkiler için de: “Pers; bize ters” demeye başladılar ve sonunda olanlar oldu.

Darbe teşebbüsünden sonra Reis, iyice “ipleri” ele almaya başladı. “FETÖ”yü diskalifiye ettiği gibi kendine muhalif olanları (karşı fikir beyan edenler) da diskalifiye etti. Artık partide parti içi “muhalefet”, yani “çatlak ses” veya “fitne-fesat” çıkaran kimse kalmadı. Herkes, Reis’in pozisyonuna göre hizalanmaya başladı. Reis, kendinin trene bindirdiklerini, tek tek trenden attı: “Bu uzun hizmet maratonunda yolda kalan, yolunu kaybeden arkadaşlarımız oldu; daha da olacak. Onları, tarihe havale ediyorum.”

Bu süreçte pandemi ve “ekonomist” Reis’in uygulamaya koyduğu “heterodoks” ekonomi politikaları enflasyon, faiz, döviz dengelerini, yani ekonomiyi altüst etti. Orta sınıf eridi; ancak, “sosyal yardım” alan “mustazaf”ların Reis’e bağlılığında bir gevşeme olmadı. Bu sayının hayli kalabalık bir “seçmen” kitlesi olduğu bilinmektedir. Bu aşamada partideki” Biz ve Öteki” imgelerinde ciddi bir değişme oldu. Şöyle ki parti ve onun aktif destekçileri olarak cemaat ve tarikatlar, “biz” olarak iki katmanlı hale geldi: 1- “Üye-mürit”ler, 2-“ Seçmen”ler. Üyeler-müritler, “parti”yi -cemaati ve tarikatı da- şirket olarak ve kendilerini de “ortak” olarak görüyorlar. Çıkar, iş birliği, akrabalık, kollama-gözetme, hemşehrilik (Rize-Trabzon/Karadeniz) ortak paydayı oluşturuyor. Seçmenlere gelince, onlar da üç katlı bir “güvenlik” davası -ve de istismarı- ile “partili/biz”e katılıyorlar: 1- Fakirlik, geçim kaygısı (hayat-maaş davası), 2- Din/ahiret (memat/meat davası), 3- Ülke güvenliği (beka davası). Bir örnek vermek gerekirse, 30.10.2019 tarihinde yapılan bir karşılaştırmada Türkiye’deki hukuk fakültelerindeki profesör, doçent, doktor, öğretim görevlisi ve asistanların toplam sayısı 1.956 iken ilahiyat fakültelerindekilerin toplam sayı 4.121’dir.

Devlet ile Saray/Reis özdeşleşince, yerleşim yerlerindeki il-ilçe başkanları, yani “partili”ler, giderek mülki amirlerden (devlet) daha önemli ve otoriteli (nüfuzlu) hale geldiler. Bürokratlar ve siyasiler de, “devlet” otoritesi dolayımından ziyade; Saray/Reis dolayımı ile “otorite (nüfuz)” ve “güç” elde ettiler. Temsilde hata olmaz; putperestlikte de Tanrı-put-mümin arasında benzer bir fenomenolojik ilişki söz konusudur: “Kendilerine güç devşirmek için, (inanalar), Tanrı’nın yanında putlar oluşturdular (19/81).” “Kendilerine yardımcı olsun diye, Tanrı’dan başka putlar oluşturdular” (36/74). “Dünyevi çıkar uğruna Allah’tan başka putlar edindiniz” (29/25). Burada “put” rolünü oynayanlar, -Saray’a yakınlığına paralel olarak- “partili” siyasiler ve bürokratlardan oluşuyor; zira: “Hal, sâridir.”

Darbe teşebbüsünden sonra oluşan “ittifaklar” sistematiği ile “Cumhur İttifakı”ndaki “biz” imgesi dindar, yerli-milli, vatansever, has vatandaş; muhalefet ise, “öteki” olarak zillet ittifakı, şer ekseni, vatan haini, işbirlikçi vb. haline dönüştürüldü. Son 20 yılda Türkiye’de yapılan AVM, kule, rezidans ve sitelere konan isimlerin kahir ekseriyetinin yabancı dilden alınmış kelimeler olmasını, “yerlilik ve millilik” ile bir türlü bağdaştıramamışımdır. Örneğin: Ankara’da bir inşaat kompleksinin adı: “Gamador-Galya”. Muhalefetin ahlak, hukuk ve güvenlik gibi köklü sorun alanlarında sağlam/sahih bir politika üretememesi, onu politik bir özne olmaktan çıkarıp salt “Erdoğan karşıtlığı” olarak müzmin-muhalifliğe sevk etti.

Aynı süreçte dünyada oluşan değişmeleri de dikkate almak lazım. Türkiye’deki politik dönüşümü, dünyadaki dönüşümden bağımsız olarak anlamak zordur. 20’nci yüzyılın başından itibaren oluşan liberal, sol (sosyalist-sosyal demokrat) ve muhafazakâr politik-ideolojik yelpaze, bütünü ile çöktü. Pandemi süreci, ekonominin kötüye gitmesi ve göçmen sorunundan dolayı, dünyada popülist politikalar/liderler ve ırkçı/milliyetçi politikalar yükselişe geçti. Siyaset, Aristo’nun ve ilahi dinlerin tanımladığı anlamda -içerde ve dışarda- “pratik ahlak” olmaktan büsbütün uzaklaşarak; bütünü ile güç/iktidar istenci, hile-kurnazlık-kumpas, “Altta kalanın canı çıksın”, “Ya ben ya sen” güdülerine dönüştü: “İnsan insanın kurdudur”, “Kurtlarla Dans”. Dünya, süper güçlerin “it dalaşı” sahnesine dönüştü. İki dünya savaşından sonra kör-topal olarak oluşturulan BM’nin (hukuk-ahlak) hiçbir anlamı, önemi ve otoritesi kalmadı. ABD desteğindeki İsrail’in Gazze işgali ve katliamları, bunun somut bir kanıtıdır. Siyaset, Rahmani niteliğini (pratik ahlak) kaybederek, bütünü ile şeytanileşti.

Sonuç

Türkiye-Türk toplumu, başından inkılap geçtiği veya başına geldiği için, ortadan ikiye yarılmış şizofren bir toplumdur. Bilinci yaralıdır. Coğrafya/sınırlar/ulus-devlet kaderimiz olduğuna göre, medeni bir toplum oluşturmak için kimlik-ideoloji politikası değil; dini-mezhebi, dili-ırkı ne olursa olsun eşit vatandaşlık ilkesine bağlı, adil/hukuki bir şiraze/racon, “fikr-i müdir”, atmosfer, iklim oluşturmak gerekir: “Devletin dini, adalettir.” Bana göre, “şeriat” da budur. Geçen yüzyıllardan kalma teokratik veya ırkçı “kimlik teknolojileri” oluşturarak, asimilasyonlara-tehcirlere başvurmak zorbalıktır, barbarlıktır. Temsilde hata olmaz; “Kanı, kanla değil; su ile yuymak (yıkamak) gerekir”. Kendinden emin, müstağni, kibirli ve kirli şişinmek yerine; suya sabuna dokunmak, mütevazı bir şekilde ötekine gitmek, onu dinlemek, durmak ve gerekiyorsa geriye bir adım atmak gerekir. Yakın geçmişimizin etkin ve önemli iki önderi olan II. Abdulhamit’i ve Mustafa Kemal’i birlikte düşünmek, takdir etmek ve eleştirebilmek gerekir. “Kızıl Sultan” veya “kefere-fecere” gibi yaftaları unutmak, terk etmek gerekir.

Son dönemlerde ulusal medyada yayında olan Kızılcık Şerbeti ve Kızıl Goncalar dizileri, içinde bulunduğumuz her iki cenahtaki eksikliği itiraf; olması gerekenin de arayışı olarak umut verici gibi gözüküyor. İnkılapçıların uzun süren muhafazakârları aşağılaması; diğer taraftan “vesayet rejimi”nin ilgası ve 20 senelik rövanş çabası, ufukta bir toplumsal “normalleşme” umudunu doğurabilir; siyaset esnafının “işine gelmese” veya Tayyip Bey’in kavramsallaştırması ile “ekmek çıkmasa” da.

Tek Adamlık

“Kesin Kanaat, Herkesi Gafil Avlar”
Xenophones

Tek adamlığın bir politik versiyonu, bir de dini-ahlaki versiyonu vardır. Eski Mısırda politik versiyonu, Firavun; dinsel versiyonunu da Hâman karşılar. İkisi birlikte toplumu kontrol altında tutarak, toplumun kimlik, kültür ve diğer toplumsal formasyonları belirler. Hz. Musa, bu iki otoriteye birden, her iki misyon ile karşı çıkar. “Hz. Musa’nın yaşadığı çağda Mısır‘da “Amon” kültü hâkim olduğuna göre, bu kültü temsil eden en yüksek dereceli rahibin de, yönetimde Firavun’dan sonraki ikinci adam olması tabiidir. Bunu, 28/38 ve 40/36-38 ayetlerinde Firavun’un, ondan Musa’nın Tanrısını görmesi için bir kule yapması talebinden anlaşılabilir.” (M.Esed, Kur’an Mesajı. Çev: C. Koytak-A. Ertürk. İst. 1997. S. 782.). Firavun, tek adamlığını Hz. Musa karşısında şöyle ifade ediyor: “Bırakın da, onu öldüreyim; inandığı Tanrıyı yardıma çağırsın da görelim. Ben onun düzenimizi değiştireceğinden/bozacağından, toplumda fesat çıkaracağından çekiniyorum.” (40/26). Sonunda tekebbür ve istiğnası: “Ben, sizin en büyük Rabbinizim” deme noktasına vardı.

Kur’an, politik veya dinsel olarak oluşmuş mutlak iktidar-otorite sahibi kişisel veya kurumsal yapıları şiddetle eleştirir. Örneğin, bu tip kanaat önderi veya politik liderlere koşulsuz, sorgusuz-sualsiz itaat edip dalalete düşerek cehennemlik olan kişilerin Ahirette Allah’a: “Ey Rabbimiz, biz, liderlerimize ve kanaat önderlerimize uyduk; bizi doğru yoldan uzaklaştıranlar onlar; onlara iki kat azap ver; onlara büyük bir lanet ver.” şeklindeki serzenişleri, kendilerine meşru bir mazeret oluştur(a)mamaktadır. Yine cehennemlik olan Müstekbir (lider ve kanaat önderleri) ve cahil-zayıf bırakılmışlar (Mustazaflar) cehennemde birbirlerini şöyle suçlarlar: “Mustazaflar: Doğrusu biz, sadece size uymuştuk; o halde, cezamızı azaltabilir misiniz? Müstekbirler ise: “Biz hepimiz, cezanın içindeyiz.” derler.” (40/47-48). Başka bir tartışma sahnesi: “(Ayartılmış olanlar): kendilerini ayartanlara: “Siz, bize suret-i haktan göründünüz” derler. Ayartanlar: “Hayır, siz kendiniz inanmadınız; üstelik sizi zorlayacak bir gücümüz de yoktu; siz de küstahça bir kibre kapılmıştınız. Sizi sapıklığa sürükledik (doğru); çünkü kendimiz de sapıktık.” (37/328-32). Xenephones’in yazının ser-levhası yaptığımız sözünü doğrulayan bir müminin, Hesap Günündeki şu itirafı, manidardır: “Dünyadayken benim bir arkadaşım vardı; bana şöyle derdi: ”Sen de, tekrar dirileceğimize inananlardan mısın; ölüp toprak ve kemik yığını olduktan sonra, tekrar hesaba çekileceğimize mi inanıyorsun?” Allah’a yemin olsun ki, neredeyse/az kalsın beni de mahvedecekti (ayartacaktı).” (37/51-56).
Kur’an, ahlak ve dini alanda Allah’ın öğretmesi (vahiy), peygamberin içtihatları ve bu ikisine bağlı Ulemanın gerekçeli (ilmi-hikmetli) görüşlerine itaat etmeyi tavsiye etmekle birlikte; müminlerin kendi vicdani, iradi inisiyatifleri ile de düşünerek (tefekkür, tafakkuh, taakkul, tezekkür, tedebbür, rey, nazar, dinleme…) karar vermelerini, dini-ahlaki hayatlarını oluşturmalarını ister: “Hakkında bilgin olmayan şeyin peşine körü körüne düşme; göz, kulak ve kalp, bundan dolayı hesaba çekilecektir.” (17/36) Politik alanda da işlerini ortak akıl (şura) ile çözmelerini tavsiye eder (42/38, 3/159).

Müslüman toplumlar, politik alanda bu ilkeyi hayata geçiremeyip “Saltanat” denen tek-adam rejimleri kurdukları gibi; dini-ahlaki alanda da Ulemanın içtihatlarını mutlaklaştırarak (dogmatizm/taklit) ve “din-adamları (imam, mehdi, veli, şeyh, gavs, kutup, baba, dede, efendi…)” oluşturmuşlardır. Bu durum, müşriklerin “put” oluşturma gerekçesi ile hayli yakınlık arz etmektedir: “Allahtan başkalarını “Evliya” edinenler: “Bizim onlara saygımız (ibadetimiz)ın nedeni, bizi, Allah’a daha fazla yaklaştırmalarından dolayıdır.” (39/3).

Politik olsun, ahlaki-dinsel olsun her iki alanda da “Tek adam”lığı doğuran şey, tek adamın karizması, kahramanlığı, öz-verisi yanında; onun güç istenci, istiğnası, narsizmi, zorbalığı ve ona itaat edenlerin cehaleti, zayıflığı, fakirliği, korkaklığı ve güven arayışı da olabilir; bu durum kendini, kişiliğini, karakterini, onurunu hiçe saymadır. Oysa medeni insan olmanın kriteri, politik alanda ortak akıl (şura) ile karar alma, oydaşma, kurum (bürokrasi) ve kural (hukuk) oluşturmaktır. Ahlaki-dinsel alanda ise, vicdani kapasitesini sürekli tetikte, teyakkuzda tutmak ve kül yutmamaktır; körü körüne ve korkakça itaat etmekten, boyun eğmekten, teslimiyetten kaçınmaktır. Politik alanda bütün sorunların, nihai çözümünü bir kişinin inisiyatifine/iradesine bırakmak, bütün toplumun aklını yok saymak ve onu iptal etmektir. İç ve dış politika, ortak akıl ve ilgili kurumlar-kurallar tarafından bir “Kaneviçe” gibi işlenmesi gerekirken; Tek Adam politikası/kararları, bir “ilmek” veya “düğüm” atma işlemi gibidir. Toplumlar için bu tutum, çok tehlikeli ve risklidir. Onulmaz ve geri dönülmesi zor sonuçlar doğurur. Tek adamlık, zorla, dayatma ile tepeden aşağı olabileceği gibi; toplumun kendi kararı/kararsızlığı (seçimi) ile de olabilir: “Tencere yuvarlanır, kapağını bulur.” Avrupa, Fransız Devriminden yani Krallığın ve Kilisenin ortadan kaldırılmasından sonra, 19. ve yirminci yüz yıl boyunca “Seçilmiş Krallar” (M. Duverger) veya “Tek Parti” ler ile yönetildi. Napolyon, Hitler, Mussolini, Franko Avrupada; Lenin, Stalin, Mao, Tito, Enver Hoca Sosyalist blokta Tek adam iktidarları kurdular.

Aynı dönemlerde İslam dünyasında da Tek Adam, Tek Parti, Tek Kabile, Tek Komutan/Kaid (asker) yönetimleri oldu. Körfez Krallıkları, Suud Ailesi, C.A. Nasır, Kaddafi, Saddam, Şah Rıza Pehlevi, Zahir Han, Humeyni, Ziyaulhak… Tek Adam-Aile yönetimleri idi. Avrupa’da kurumsal/Anayasal demokrasi, daha kolay gelişirken; İslam dünyasında bu olmadı. Osmanlı imparatorluğunda padişahlar ve paşalar birlikte yönetiyorlardı. Meşrutiyetten sonra, II. Abdulhamit ile birlikte “Tek Adamlık iyice yerleşti. Cumhuriyet Devrimlerinden sonra ise, M. Kemal (Atatürk) ve İsmet İnönü (Milli Şef), tek adam yönetimleri kurdular. Tek Adam yönetimi Tek Adamların iyiliği, bilgeliği, kahramanlığı, öz-verili olabileceklerinden, imkânından öte; “Tek Adamlık”ın kendisi, tehlikeli ve büyük risk barındıran bir durumdur. Kurtuluşu, sorunların çözümünü birlikte arama, birlikte sorumluluk üstlenme yerine; bir kişinin boynuna yükleme tembelliği, kurnazlığıdır söz konusu olan. Yahudilerin tarihinde Hz. Davut ve oğlu Hz. Süleyman; Perslerde Enuşirnevan, İslam tarihinde Hz. Ali, Hz. Ömer, Ömer b. Abdulaziz, Selahattin Eyyubi, Fatih Sultan Mehmet; Modern dönemlerde Gandhi, Nelson Mandela, Aliya İzzet Begoviç… gibi ‘Bilge Kral’ların çoğu, semalarında “tek yıldız” olarak kalmayı bilinçli olarak tercih etmişlerdir.

Son yirmi yıldır Recep Tayyip Erdoğan da, seçilerek/oylanarak, demokratik kurallarla iktidara gelmektedir. 15 Temmuz darbe girişiminden sonra geçilen ‘Başkanlık Sistemi’ -ilgili kanuni düzenlemeler, bilinçli olarak yapılmadığı için- giderek ‘Tek Adamlık’a doğru evrilmektedir. Tek adamlığın tehlikesi, ona verilen yetkinin (iktidar) fazlalığı ve tek başına vereceği kararların doğruluk ihtimalinin -çoğunluğun vereceği karara nispetle- yanlış olma ihtimalidir. Sayın Erdoğan’ın -kendisinin de itiraf ettiği gibi- gerek iç politikada FETÖ ve PKK (çözüm süreci) gerekse dış politikada ABD tarafından (Suriye politikası) aldatılmıştır. Bundan sonra da aldatılmayacağına dair bir garantisi yoktur. Ciddi ekonomik ve politik hatalar yapmasının faturasını da hep birlikte toplum olarak ödemekteyiz. İyi bir ‘ekonomist’ olmadığını, ‘nass’ı yanlış anladığını, bugün itibariyle faiz oranlarının yüzde 45’e çıkmasıyla hep birlikte gördük.

Sayın Erdoğan’a olan desteğin, yirmi küsur yıldır devam etmesi, destekleyenlerin bu ceremeyi (zararı) bile-isteye devam ettirmeye teşne olduğunu gösterir. Meşhur bir hadis: “Siz, nasıl iseniz; öyle yönetilirsiniz” der. Demem o ki “Her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen birisi vardır (12/76) ayeti ve “Akıl akıldan üstündür”. “Bir elin nesi var? İki elin sesi var” özdeyişlerinde söylendiği gibi, politik hayatta herkesi ilgilendiren kararların ortak akıl ile/oydaşma ile alınması; yönetme işinin uzman kurumlara tevdi edilmesi ve yönetirken yerleşik kurallara/hukuka uyulması; dinsel-ahlaki alanda da aktif bir vicdan (düşünme) ile birlikte “Sözü dinleyip, en güzeline uymak” (39/18), sorgusuz-sualsiz birilerine teslim olmamak, daha doğrudur.

FETÖ Genetiği: Türk Tasavvuf Sünniliği

“FETÖ teolojik-politik olayı”nın skandallığı, Türkiye’de mevcut siyasal iktidar tarafından kendine karşı girişilen “darbe teşebbüsü” ve sebebiyet verdiği can kayıpları açısından ortaya kondu. Olayın, ülke açısından sebebiyet verdiği ekonomik kaynakların heba edilişi ve yetişmiş insan kaynaklarının yurt dışına kaçışı, hapse düşüşü ve iş kaybı açılarından bilinçli olarak ele alınmadı ve irdelenmedi. Türk vatandaşlarının -PKK da olduğu gibi- ABD ve Batı tarafından, kolayca devşirilerek “terörist” haline getirilişinin politik-kültürel-teolojik muhasebesi yapılmadı; FETÖ – işlediği “büyük günah”tan dolayı- “günah keçisi”ne dönüştürülerek bütün “günah”lar ona yüklendi. Hep şeytan suçlandı veya şeytana uymaktan bahsedildi. Evin, ailenin, atmosferin ve ebeveynin/devletin özeleştirisine girişilemedi; hep kaçınıldı, ıskalandı. Genelde Müslümanlığın, özelde Türklüğün içinde bulunduğu skolastik düşünce kısırlığı, iman yanlışlıkları görülmedi (“Bizim oğlan ‘Bina’ okur; döner döner, yine okur.”-“Et-Tekraru ahsen, velev kâne yüz seksen”). Eşit vatandaşlığa bağlı Anayasal demokrasinin, hukukun ve kurumların egemen olduğu, adalete-ahlaka bağlı şeffaf-denetlenebilir bir toplum-devlet kurmayı başaramadık.

“FETÖ olayı”nın oluştuğu zemin, Selçuklu ve Osmanlı’da oluşmuş Türk Tasavvuf Sünniliğinin Tarikat-Siyaset zeminidir. Tarihçi akademisyen Prof. Dr. Zekeriya Işık, tarikatların Osmanlı’daki iktidar mücadelesini Tekkedeki İktidar (Konya, 2017); devlet-tarikat ilişkilerinin ideolojik-politik zeminini Devlet ve Tarikat (Konya-2017); devlet-iktidar ilişkilerinin değişimini Şeyhler ve Şahlar (Konya-2017) adlı çalışmalarında ortaya koymuştur. Devletin kuruluşundan çöküşüne kadar bu ilişki, “simbiyoz” bir ilişkidir. Siyasal iktidar, tarikatları vakıflar üzerinden ve özel tahsis-teşviklerle besler; tarikatlar da siyasal iktidarı destekler. Cumhuriyet döneminde tarikatlar, yeraltında faaliyetlerini sürdürdükleri gibi; dini hamiyet duygusu ile yeni “Cemaat” örgütlenmesi ile Nurculuk, Süleymancılık, Işıkçılık… gibi yapılar oluşmuştur. Bunların devlet ve siyasetle ilişkileri de tarikatların ilişkisi ile aynı tabiattadır.

Cumhuriyet devrimleri, bu zemini “Şeriat-Tarikat-Hilafet” olarak ilga etmeye çalışmış; 1950’lerden itibaren halının altına süpürülen bu zemin, muhafazakâr-sağ iktidarlar döneminde yavaşça yeşillenmiş, çiçeklenmiş, palazlanmış, geri gelmiş ve 1980 ihtilalinden itibaren de diriliş-ihya ve inşa dönemine girmiştir. Sünni Bohça açılıp içine bakılmadan; söküğüne, dikişine, yamasına, yıpranmasına, eskimesine, çürümesine, kirlenmesine bakılmadan; bakımı yapılmadan, olduğu gibi “Kutsal”, “Din”, “İslam”, “Şeriat” kavramları ile onanmıştır. Elde olan-gelen gelenek, “olması gereken” olarak görülmüştür. Bu zeminin teolojik-politik karakterini başlıca şöyle nitelemek mümkündür:

Kutsal-Karizmatik Kişi Kültü

İslam, mabedi ve din adamı sınıfını zorunlu olmaktan çıkarıp “Ulema”yı takvası ve ilmi derinliğinden doğan şeffaf-ahlaki bir “otorite” haline getirmiştir. Ancak, Yahudilikte ve Hristiyanlıkta oluşmuş olan din adamı sınıfı, İslam toplumlarında da aynıyla Halife, Sultan, İmam, Veli, Şeyh, Gavs, Kutup, Baba, Dede, Efendi, Şerif, Seyyid, Ayetullah… kavramsallaştırmaları ile oluşmuş ve kitleleri sorgusuz-sualsiz kendilerine bağlamışlardır. Bu bağlamda İbn Arabi’nin geliştirmiş olduğu politik teosofi, Osmanlı İmparatorluğu’nun siyaset pratiğini hayli belirlemiştir: “İbn Arabi’nin Tedbirat-ı İlahiyye adlı eseri, birçok açıdan önem taşımakla birlikte, asıl olarak İslam siyaset geleneğinin, tasavvufi esaslar üzerine inşa edilmesi bakımından öne çıkar. İbn Arabi, bu eserinde ‘Kutup’, ‘Halifetullah’ ve ‘İnsan-ı Kâmil’in varlık alemindeki tedbir ve tasarrufunu göz önünde bulundurmuş, böylece şer’î ve manevi siyaset anlayışını gayet veciz ve kısa ifadelerle ortaya koymuştur. Eserdeki ‘âlem-i ekber’ ile ‘âlem-i insan’ mukayesesine dayanan analoji, bir yandan insanın mertebesini yüceltirken; diğer yandan, hükümdârın ‘halifetullah’ sıfatıyla meşruiyetine dini bir dayanak sağlar” (A. Fuat Bilkan, Kültürün İktidarı (Siyasal Teoloji ve Kültürel Egemenlik). İst. 2023. s.150).

İbn Arabi’nin kendisi “Vezirin ve Onun Sıfatlarının, ‘Tedbir-i Rabbani’ ve Hikemi Cereyanı Nasıl olmak İcab eylediğinin Zikrine Dair” başlığı altında şöyle diyor: “Adette melikin (hükümdarın) emrinin mülkte (yönetimde) ancak mâlik (efendi) ile memlûk (köle) arasında vasıta olan vezir-i müdebbir ile olması müstakim olur. İmdi, hikmet (bilgelik) böyle iktiza eder ki, biz bu halife-i mezkuru (anılan) ibraz ettiğimizde, ona “akıl” tesmiye (adlandırma) olunan bir vezir ittihaz edelim. Ve Allah Teala canibinden (tarafından) hitab-ı ilahi ona teveccüh eder.” (İbn Arabi-Ahmet Avni Konuk, Tedbirat-ı İlahiyye (Tercüme ve Şerh) Haz: Prof. Dr. Mustafa Tahralı. İst. 2018. s. 197) Aynı genetik, Cumhuriyet döneminde Mustafa Kemal’i Kurtuluş Savaşı’nın mümtaz bir “önder”i ve bir “kahraman” olmaktan çıkarmış; onu, “Ulu/Yüce” dinsel-pagan bir kişiliğe büründürmüştür. Muhafazakâr kesimde devam eden dinsel-politik karizmatik/kutsal kişi (lider) kültü de bu genetiğin devamıdır.

Takiyye-Siyaset

Şiiliğin, “Batinilik” olarak geliştirmiş olduğu siyasal-teolojik muhalefet refleksi olarak “Takiyye”, Sünni tarikat ve cemaatlere de sirayet etmiş; siyaset daima gizlilik, kumpas, kurnazlık, kandırma, aldatma, saman altından su yürütme, nifak, yalan-dolan olarak icra edilmiştir. Cumhuriyet döneminde tarikatların ve cemaatlerin politik faaliyetlerinde bunu müşahede etmek mümkündür. Özellikle Fetullah Gülen’in önderliğindeki “Hizmet Hareketi”nin devlet kurumlarına sızması ve siyasal bir “Paralel Yapı” oluşturması bilinmektedir. Diğer tarikat ve cemaatler, mevcut siyasal iktidarla organik ilişkilerinden dolayı, artık bu işi aleni olarak yapıyorlar. Devlet kurumlarını aralarında paylaşıyorlar. Mevcut Millî Eğitim Bakanı, bu tarikat ve cemaatleri “STK” olarak kabul edip onlarla resmî protokoller imzalayabilmektedir. Bu protokollerde “kamu”nun (herkes) aldığı ile verdiğinin ahlaki/hakkaniyetli-hukuki bir muhasebesi yapılmamaktadır.

Kamu Mülkiyetinin Tarikata-Cemaate Transferi

Osmanlı döneminde edinilen itiyat aynıyla günümüzde devam etmektedir. Herkese ait olan kamu kaynakları (“Tüyü bitmemiş yetimin hakkı”) vakıf adı altında veya özel teşvik ve tahsisler ile bu yapılara aktarılmaktadır. Bu yapılar da, aldıkları rüşvet karşılığı, siyasal iktidarı desteklemektedirler. FETÖ’ye yapılan tahsis ve teşvikler, herkes tarafından bilinmektedir (“Ne istediler de vermedik”, RTE). Bir zümrenin “tarikat”, “cemaat” ve “kutsiyet” boyası ile “herkes”in malı olan kaynaklara çökmesi veya siyasal iktidarın, bu kaynakları, bu kişilere “peşkeş çekmesi” din-İslam adına utanılacak bir gasp ve hırsızlık olayıdır. Bu yapılar, elde ettikleri çıkar, mal, zenginlik, mülkiyet karşılığı -kendi dar zümreleri dışında- ne gibi bir “kamu hizmeti” yapmaktadırlar? Bu yapıların, ta başından beri devletin yürüttüğü “Gazâ-Fetih” politikasının dayanağı olan “Şehadet” ocağının tütmesini sağladıkları ileri sürülecekse; rahmetli iktisat tarihçimiz S.F Ülgener’in çalışmaları (İktisadi İnhitat Dünyamızın Ahlak ve Zihniyet Meseleleri, İst. 1980 ve İktisadi Çözülmenin Ahlak ve Zihniyet Dünyası”, İst. 1981) şahit tutularak, devletin çökmesinin önemli bir nedeninin, bu yapılarla devlet arasındaki politik iktisat ilişkisi olduğu da söylenebilir.

Kuvvetler Birliği

Politik bağlamda modern toplumlar Yasama-Yürütme ve Yargıyı kurumsal olarak birbirinden ayırdığı gibi; toplumsal formasyonlar olarak Siyaset, Hukuk, İktisat, Bilim ve Din kurumlarını da birbirinden ayırmıştır. İslam dini söz konusu olduğunda toplumsal formasyonlar ile din arasındaki ilişki ışık, ısı ve oksijen/temiz hava ilişkisidir. Örgütsel ve kişisel (din adamı) bir ilişki değil. Oysa tarihsel tecrübe dini örgütsel olarak bulut, sis, duman, pus, ateş, çamur ve sele dönüştürerek içinde debelenmiştir. Bugün aynı durum devam etmektedir. Muhafazakâr dindarlar, yukarda sayılan alanları birbirine karıştırarak mafyöz ilişkiler üretmektedirler. “FETÖ olayı”, bunun iyi bir örneğidir. Hiç ders alınmamış gibi, aynı ilişkiler devam etmektedir. Dini yorumlar/mezhepler karşısında yansız (laik) devlet ve demokrasi, Avrupa’nın “Din Savaşları” bataklığından çıkışının yolu olmuştur. Türkiye’nin toplumsal barışını kurmak için bu tecrübeden istifade etmek dışında başkaca bir yolu yoktur.

Sonuç

Vakıf, İslam toplumlarının erken dönemlerinde özel mülkiyetin kamu menfaati/maslahatı (hayır) için hibe edilmesi idi. Osmanlılarda ve Türkiye Cumhuriyeti’nde bugün kamuya ait bir taşınmazın, malın, değerin “hayır-kutsal” kılıfı ile özel mülkiyete-çıkara dönüştürülmesidir. Bugün uygulanmakta olan vakıf, haksız iktisap ile elde edinilen kamu malının üzerine “kanuni” bir zırh ile meşrulaştırılması çabasıdır. Tarikat ve cemaat de, Allah rızası için kendini kamu hizmetine adama iken; bugün devletten iş bulma ve kamudan ihale, teşvik, tahsis alarak zengin olma, holding kurma aparatına dönüşmüş durumdadır. İnsanın, kendi vicdanını kandırması kadar sefil bir ahlaki seviye(sizlik) yoktur.