“Dindar/Muhafazakâr”ların Ahlakı Neden Zayıf?

Bu yazı, dini kaale almayan, ona itibar etmeyen veya “dinsiz/ateist”, agnostik olduğunu iddia eden kişilerin ahlaki performansları ile -yani daha ahlaklı veya daha ahlaksız oldukları- ilgilenmez. Bu, ayrı bir analiz konusudur. Bu yazı, “Dindar-Muhafazakâr” olduklarını iddia edenlerin durumunu analiz eder. Bu sorunun, biri tarihten/teolojiden; diğeri “Çağın Ruhu”ndan gelen başlıca iki tür nedenleri vardır:

1-TARİHTEN/TEOLOJİDEN GELEN NEDENLER

1. a)Düşünmenin Yerini Taklit’in Alması

Ahlakın olabilmesi için vicdanın (basiret, fuad, kalb-i selim, lübb…) diri olması lazımdır. Vicdanın diri olması ise, düşünmenin aktif olmasına bağlıdır. Allah’ın tekvini (Doğa) ve teklifi ayetleri (Kur’an) üzerine düşünme olmadan, vicdan dirilmez: “…Sen, ancak vicdanı diri olanları uyarabilirsin.” (36/70). Kur’an, düşünen bir topluma hitap eder. (10/24,59/21, 16/44). “Hakkında bilgi sahibi olmadığın şeylerin peşine takılma; bilgi aktları (göz, kulak, kalp), bundan sorumlu tutulacaktır.” (17/36). Bunun alternatifi taklit, ezber, gelenek ve alışkanlıktır. Müşriklerin üzerinde/içinde oldukları durum, buydu. Aynısı, Müslümanların başına da geldi. Sünnilik ve Şiilik, böyledir: “Her mezhep, kendinde bulunan (hakikat iddiası)dan memnundur.” (30/32). Bu karakter, sadece kendine ezberletilen ajandayı (“32-54 Farz”, “İslam’ın 5 şartı”, “Amentü”…) takip edebilir. Yeni durumlarda karar veremez; inisiyatif alamaz çünkü çocuk gibidir veya koyun gibidir, sürüye uyar. Bunları uygularken de, -çoğunlukla Fetö örneğinde ve diğerlerinde olduğu gibi- “Kitabına uydurma” ve “Hile-i şeriyye”ye başvurur. Çünkü “Rüşd”üne ermiş veya “Âkil-Bâliğ/Erişkin” değildir. Kendi mezhebinin “Kocakarı imanı”na övgüler dizilir; ama, diğer dinlerin kocakarıları, insafsızca cehenneme gönderilir.

1. b)İmanın Yerini İtikatın/İnancın Alması

İman, Allah’a karşı ahlaki sorumluluk olarak ahlaktır. Minnet/borçluluk ve şükran duygusundan doğar. Yani diri vicdandan doğar. Bunun için de, Allah’ın tekvini ve teklifi “Ayet”leri üzerinde düşünmek gerekir. Canlı iman, Allah ile bir “sözleşme/misak” olarak (7/172, 4/21) canlı ilişkide olmak ve onu “gereği gibi (“hakka kadrih”i)” takdir, tasvir, tasdik ve takdis etmek gerekir.

(6/91,22/74). Oysa “Kör-inanç”, -kanaat olarak (“Kanı, herkesi gafil avlar. ”Xenephones)- bu niteliklerden yoksundur. İnancını cebinde eşya gibi veya boynunda kolye gibi taşır. Kesin tasdik olarak “inanç”, iman olmadığı gibi (49/14); amel, aksiyon da doğurmaz. Çünkü, canlı bir ilişki değildir. İman, canlı insana; inanç, cenazeye benzer. İman, kaynar suya; inanç, soğuk su veya buza benzer. İman ile ahlak arasında zorunlu bir ilişki vardır: “Ateş olmayan yerden, duman çıkmaz.” “Küpün içinde ne varsa; dışına o sızar.” Özgür irade/bireysel sorumluluk yerine; “Kadercilik/Cebriye” de, ahlaksızlığın önemli kaynaklarından biridir. Bu inanç, Kur’an’da “Sünnetullah” olarak kavramsallaştırılıp; Külli irade, cüzî iradeye bağlanmış iken (“Kör, Allah’a nasıl bakarsa; Allah da köre öyle bakar”); Sünnilikte “Kadercilik/Alınyazısı” olarak bu ilke, tersine çevrilmiştir. İtikat yerine “iman”ın olması da yetmez; sahih/doğru(sırat-ı müstakim) bir imanın oluşması gerekir. Allah, Yahudilere şöyle çıkışır: “Eğer iman ediyorsanız; imanınız, size ne kötü şeyi emrediyor?”(2/93).

1. c)Ahlakın Yerini İbadetin Alması

Dinin yarısı, Allah’a karşı iman ve ibadet sorumluluğu ise; diğer yarısı da insanlığa karşı adalet ve merhamet sorumluluğudur. Yani toplamı, iman ve salih ameldir. İbadetler, faydadan hali (boş) değildir. Hakkı ile ifa edildiklerinde, insanı kötülüklerden alıkoyar. Ancak, Allah’ı hatırda tutmak/hatırlamak, ibadetten daha büyüktür. (29/45). Mabed, zorunlu değildir; “Yeryüzü, mesciddir.” (Hadis). “Din adamı”na ihtiyaç yoktur; herkes, dininin adamı olmalıdır. Dindarlar, genellikle, Tanrı’nın gözüne girmek için ibadetleri daha fazla önemser; salih ameli, ahlakı, adaleti, merhameti ihmal eder. İşi baştan bağlamaya çalışır, kendince kurnazlık eder. Dindarlık: “Namazında-Niyazında”, “Gündüz saim (oruçlu), gece kaim (namazlı)”, “Alnı secde gören”, “Sarıklı-sakallı”, “Örtülü-basılı/peçeli-çarşaflı”, “Hacı-Hoca”, “Veli-Şeyh”, “Gavs-Kutup”…. şeklinde nitelenir. Sabır, fedakârlık ve meşakkat gerektiren fiiler yerine, genellikle, “yükte hafif, pahada ağır” şeyler tercih edilir. Kendi kafasına göre “Büyük Günah”lar ve “Büyük Sevap”lar oluşturulur. İbadetlere haddinden fazla “sevap” yüklenilir. Bayram, Kandil, Kurban, haddinden fazla önemsenir. Kur’an’ı teberrüken-teğanni ile okumaya (tilavet-hafızlık) dünyalarca “sevap” verilir iken; anlamını bilerek/düşünerek okumaya “pirim” verilmez. Faturası küçük olan bireysel günahlar, büyütülür; oysa, faturası kallavi/ağır olan toplumsal günahlar, küçümsenir. Örneğin: Temsilde hata olmaz “Kargadan başka kuş tanımamak” gibi: İçki-kumar, zina, faiz, domuz etinden başka “Haram” veya “Büyük Günah” tanınmaz. Uyuşturucu kullanmaya, sigara içmeye ve zehir saçan tarım ilaçlı ve GDO’lu ürünlere “Haram” hükmü verilemez. Bir saat adalet ile hükmetmenin, bin sene ibadet etmekten daha “sevap” olduğunu (Hadis), önemsemez. Yolda ayağa çarpan bir taşı kaldırmanın, imandan doğan bir eylem olduğunu (Hadis) bilmez. Zulmün, sömürünün, kamu malı çalmanın, nüfuz hırsızlığının “Büyük Günah”lar olduğu görülmez. “Büyük”lüğün gerekçesinin, eylemin/edimin/amelin yarattığı mağduriyetin etkilediği insan sayısı; günahın/suçun yarattığı zararın büyüklüğü ve acının derinliği ve süresi olduğu bilinmez, bunlar ölçülmez. Örneğin: Yapılan kötülüğe karşı iyilik ile mukabelede bulunmanın “Büyük sevap” olduğu, bilinmez (42/40, 43). Yapmadığı şeyi söylemenin, kandırmanın, yalanın, Allah indinde “Büyük Günah” olduğu bilinmez (61/3)…

1. 2-“ÇAĞIN RUHU”NDAN GELEN NEDENLER

“Çağın Ruhu” kavramı, şimdilerde oksimoron bir kavramdır. Çünkü son üç asrın “Ruh”u yoktur. Son üç asır, Ruhtan zekâya geçiş sürecidir. Başlangıcı, bilimsel keşiflerdi; sonucu ise, teknolojik düşünme/yapay zekâ/dijitalleşme/robotlaşma. Heidegger’in “Tekniğe Dair Soru” adlı kitapçığı, bu sürecin ön bir analizidir. Bu süreç, Ruh/Vicdan açısından -metafor olarak- Tsunami, Sel, Kasırga, Deprem ve Yangını andırır. Bireylerin karşı koyması, neredeyse imkânsızdır. Akıntıya kürek çekilir veya sürüklenilir. Güney Kore kökenli Alman düşünür Byung Chul Han’ın –Türkçeye de çevrilen- kitapları, bu sürecin sosyo-psikolojik ve ahlaki iyi bir analizidir: Akışkanlık, Şeffaflık/Teşhircilik, Pornografi, Performans, Haz-Hız, Enformasyon, Palyatiflik, Şiddet, Hiper-Kültürellik, Ötekinin Kovuluşu/Narsizm…, başlıca niteliklerdir. Bazılarına biraz yakından bakalım:

1. a)Para-Performans Putu

Ruh’un yordamı, “uğrundalık”tır; zekânın ise “..için”liktir. Yani çıkar, başarı ve performans. Para’nın yegâne değişim aracı haline geldikten sonra, insanı kendine yabancılaştırarak putlaşmıştır. K. Marx, çok önceleri Kapitalist üretim ilişkilerini analiz ederken; Frankfurt Okulu da “Araçsal Akılcılık” eleştirisinde bunu çok iyi görmüştü: “Aslanı kediye boğduran” puşt para. Ruhunu terk ederek Batılılaşmaya başlayan Osmanlı toplumunda bile: “Şık şık eden nalçadır; işi bitiren akçedir. “Varsa pulun, olurum kulun; yoksa pulun, kapıdır yolun.” B.C. Han’ın deyimi ile: “Para, ancak zayıf bir kimlik bahşeder. Yine de kimliğin ikamesi olabilir. Çünkü, en azından sahibine güvenlik ve huzur verir. Buna karşın parası olmayanın hiçbir şeyi yoktur. Kimlikten ve emniyetten de yoksundur. Kaçınılmaz olarak hayali olana, örneğin, kendine çabucak bir kimlik sağlayan etnik milliyetçiliğe sarılır.” (B. C. Han, Ötekini Kovmak. Çev: M. Özdemir. İst. 2018. s 20). Özetle para, “El kiri” olmaktan, “Göz nuru” seviyesine çıkarılmıştır. Oysa “Tanrı, insanın elinin dolu olup olmadığına bakmaz; Tanrı, insanın elinin temiz olup olmadığına bakar.”

1. b)Haz-Hız

Kapitalizm, insan ihtiraslarını “ihtiyaç” olarak kodlayıp, bunları tatmin etmek için sınırsız emtia/eşya üretim ve bunları sınırsız tüketim mottosuna dayana bir israf/tuğyan ekonomisidir. Mutluluk (Eudaimonia), Aristo’dan beri, Yunan düşüncesinde “İyi yaşam” olarak yaşamın nihaî amacı olarak konmuştur. “Küçük bir lezzet farkı, küçük bir mutluluktur” deyimi, bunu ifade eder. Uğrundalık, itminan, huzur, saadet ve bunun için gerekirse meşakkat, acı ıstırap ve sıkıntıya katlanmayı göze almaktan farklı olarak; küçük bir haz/zevk kırıntısı için bile her şeyi göze almak. Dinlerdeki “Sabır”, “Kanaat” erdemleri değerden düşmüştür. Tecil edilmiş/veresiye ekonomi olarak “Ahiret”in esamesi okunmaz. Mal biriktirme ve Acil Ekonomi (75/20,89/19-20), hayvanlar gibi yeme-içme (47/12), yaşamın amacı haline gelir. Ufuk, gelecek, umut, beklenti bitmiştir:

”Zamanlama bozukluğu, zamanın yönsüz bir şekilde vızlayıp geçmesine ve parçalanıp salt nokta, atom halindeki şimdiler dizisi haline gelmesine yol açar. Böylece zaman, eklemeler haline gelir ve anlatısallıktan arınır: “Atomların rayıhası/kokusu yoktur.” (B. C. Han, Şeffalık Toplumu. Çev: H. Barışcan. İst. 2022. S 51).

1. c)Narsizm/İstiğna

Sahih kendilik, öz-özne oluş, ancak “Öteki” ile mümkündür. Büyük öteki olarak “Tanrı”ya varlığımızı borçlu oluşumuz ve hem-cinsimiz olan “İnsan” ötekine olan merhamet ve adalet yolu ile bağlılığımız. İstiğna veya Narsizm, Şeytanın bir tavrı olarak, ötekine olan muhtaçlığını ve borcunu unutarak kendini yeterli görme gafletidir. Aslında için/özün boşluğunun, hava/heva/arzu ile dolu olmanın, daha doğrusu içi “boş” olmanın doğurduğu bir aşağılık psikolojisinin ürünüdür; balon’a benzer. Özü dolu olan –buğday başakları gibi- boynunu/başını eğer. Haddini bilir. Son yüzyıllarda insanın bilgisinin, teknolojik, ekonomik imkânlarının artması, onda bir böbürlenme, büyüklenme hissi yaratmıştır. Hobbs’a atfedilen: “İnsan, insanın kurdudur” ve J. P. Sartre’ın: “Öteki, cehennemdir” sözleri, çağımızın “Ruh”suzluğunu ifade eder. İnsanın, Tanrı’nın evinden/doğadan kendi evine/teknolojik şehirlere (Tekno-City) taşınması; Güneş sistemi, eko sistem ve insanın kendisini yaratan Tanrı’dan –büyük ölçüde- ipini koparmasına götürdü: “Tanrı merkebi yaratmıştı; Almanlar, Mercedes’i” sözü, bu kibrin tipik bir örneğidir. Oysa, Tanrı’ya dua edebilmek ve sığınmak, insan ötekine merhamet ve adalet ile muamele edebilmek, sahih/kendine yabancılaşmamış “kendi-öz”lüğün kurucu temel unsurlarıdır.

1. 3-SONUÇ

“Allah, insanlara gücünün kaldıramayacağı sorumluluğu yüklemez.” (2/286). Ve Allah, “Haddi aşan/müsrif bir toplumsunuz diye; zikri/hidayeti elinizden alacak değildir.” (43/5). Ancak, Sünnetullah gereği, O’nu unutanlara da, kendi(insan)nin kim olduğunu unutturur. (59/19). “Düşman kavi; talih zebun” olsa da; “Deneme/Din”, her ortamda devam eder. Allahtan da, insandan da umut kesilmez. İlahi yargı da, -“Ceza Muhakemesi Usul Hukuku” açısından-, herkesi, içinde bulunduğu koşullara göre yargılayacaktır. “Sonucu, “neden” olarak görmek, aklın en büyük zaaflarından biridir.” (Nietzsche). Bu hataya düşmemek gerekir. “Karanlığın en yoğun olduğu anda, şafak sökümü de en yakındadır.” (Hölderlin). Güneş ve kuraklık, kökü yüzeyde ve gövdesi cılız tüm yeşillikleri sarartır, kurutur. Sadece kökü derinlerde ve gövdesi odunumsu olan çalı ve ağaçlar, yeşil kalır. Düşünme, diri vicdan ve iman, ancak çölde vaha yaratabilir.

Düşünme Nedir?

Aristo, İnsanı “düşünen hayvan/canlı” olarak tanımlamıştı. Bu tanım, “düşünme”yi, insanın hayvanlardan ayrılan niteliği olarak ortaya koyuyor. Aslında av bulma, av olmama; tuzak kurma, tuzak bozma anlamında “düşünme”, hayvanlar ile insan cinsinin ortak paydasıdır. Hayvanların da kendi aralarında bir konuşma/anlaşma dili olduğuna göre, insanı “konuşan hayvan” olarak tanımlamak da pek ayırt edici bir nitelik olmasa gerek. İnsanı, hayvandan ayıran en önemli nitelik, düşünmesine eşlik eden ve Tanrı tarafından ona yaratılışta verilen (91/7-8) “ruh/vicdan” kapasitesidir.

Bu bağlamda birkaç düşünme çeşidinden bahsedilebilir:

1-Hasbî-Muhasibî Düşünme

Vicdanın/ruhun içinde olduğu düşünme, hasbî (samimi) ve muhasibi (eleştirel) düşünmedir. Bu tarz düşünmede duyu verileri/beş-duyu, mantık kuralları, ahlaki duygulanım kapasitesi ve sezgi yetisi birliktedir. Ben buna “dörtlü birlik” diyorum. Bu düşünme, metafor olarak su, süt, bal ve inci tanesine benzer: Parça inci, “inci” değildir; “H2″ ve “O”, “su” değildir… Unsurlarına ve parçalara bölünemez, bölündüğünde, öz niteliğini kaybeder: Mantıkçılık/akılcılık, deneycilik/tecrübecilik, mistisizim… Kur’an’da bu düşünme tarzı, tetikte-teyakkuzda olma anlamında “takva” olarak isimlendirilir. Kur’an’ın başından sonuna kadar binlerce kez tekrar edilen tefekkür, taakkul, tezekkür, tafakkuh, tedebbür, teemmül, taabbur, rey, nazar, basiret…bu tarz düşünmeyi ifade eder. Ahlakı, imanı, dini doğuran düşünme budur; meraktan doğan bilimsel düşünmeye de mani değildir. Ben, bu düşünme tarzına “şükreden düşünme” diyorum. Çünkü verili olanı salt “data” olarak değil, aynı zamanda “nimet/lütuf” olarak görüp (ayet), onları “veren”e karşı “şükran” hissinden doğar. Bu düşünme, verili olan varlık yani Güneş sistemi, ekosistem ve insanın kendisi karşısında, “Bu değirmenin suyu nereden geliyor?” ahlaki sorusunu sorup, içine düştüğü hayretten doğar. Bu düşünmeyi doğuran ruh/vicdan kapasitesi, Kur’an’da lübb (öz), fuad (kalp), basiret, nur, şehit/şahit olarak nitelenir. Ziya Gökalp’ın, “Ahlak yolu dardır; tetik bas, önü yardır.” dizeleri, Türkçede “düşünceli biri” deyiminin, ahlaklı olma anlamını yineler. “Belki düşünme de, bir ahşap dolap yapmak gibi bir şeydir. Her hâlükârda bir zenaat/maharet/marifet, bir “el sanatı”dır.”(M.Heidegger, Düşüncenin Çağrısı. Çev: A.Aydoğan.  İst. 2008. s 57)

Dinin/Vahyin özünü oluşturan bu düşünme tarzı, tarihte iki tür tehlike ile karşı karşıya kalmıştır: Birincisi, müminlerin/sokak insanının, düşünmeyi terk ederek içine düştüğü taklit, kör-inanç, dogma, gelenek, alışkanlık/aşinalık, ezberdir. Dinin kaçınılmaz teolojik yorumları olan “mezhep” ler, zamanla dogmatikleştirilerek bu duruma düşerler: “Her mezhep, kendinde bulunandan memnundur.”(23/53, 30/32). Yine düşünme terk edilip, aradan uzun zaman geçince, müminlerin kalpleri katılaşır; yoldan çıkarlar (57/16). Oysa Allah, müminleri: “Bilmediğin şeyin peşine düşme; bilgi aktların(göz, kulak, kalp), bundan sorumlu tutulacaktır”(17/36) diye uyarmıştır.

İkinci tehlike ise, bütün dinlere musallat olan mistik meczupluktur. Kur’an, “ruhbanlığı” emretmediği (57/27); hatta şiddetle eleştirdiği halde (9/34) dindarlar, işgüzarlık yaparak, yaşam tarzı olarak “zahit”liği seçip; düşünme yolu olarak da, “dörtlü birlik”i parçalayarak salt ilham/sezgi ile bilgi üretmeye kalkışırlar. İslam’daki bu yaşam-düşünme tarzının adı “tasavvuf”; örgütlenme tarzının adı ise “tarikat” tır.

Bin yıldan fazladır bu iki tehlike İslam’a musallat olmuş; Kur’an’ın yetiştirmek istediği Hz. İbrahim (“O, Rabbine kalbi selim ile gelmişti” 37/84), mağara arkadaşları (17.sure), Hz. Ömer, Hz. Ali, Hasan-ı Basri,  Sokrates …..örneklerinde olduğu gibi, sokak insanını “rüşd”üne erdirme projesi iptal edilmiş; kitleler sünnileştirilmiş, sufileştirilmiş, şiileştirilmiştir. Sonuç olarak ortalıkta bir “din-ibadet” söylemi-eylemi sürmekte; fakat ruh/vicdan dumura uğratıldığı için; düşünme terk edildiği için; iman ve ahlak, olabildiğince zayıflamıştır. Oysa Kur’an: “Li kavmin yetefekkerun = düşünen bir toplum için inzal edilmişti” (7/176,10/24,13/3,16/11….). En düşünülesi olan veya bizi düşünmeye çağıran en temel soru: “Bu değirmenin suyu nereden geliyor?” sorusudur. Ahlakı/anlamı, imanı, dini doğurtacak olan soru budur. Bu soruyu sorup, en düşünülesi olanı düşünemeyen, “İnsan” değildir; hayvanımsı veya şeytanımsıdır. Heidegger’in: “Bugün insanlığın karşı karşıya olduğu temel sorun, düşünemiyor olduğunu düşünememesidir.” tespiti, bu gerçeği ortaya koyar.

2-Hiçlik Çağı veya Hesabî Düşünme

a)Bilim-Matematik-Yapay-zekâ

Hesabî düşünmenin iki versiyonu vardır. Birincisi, görünmeyen ve bilinmeyene karşı insanın duyduğu meraktan doğan bilimsel düşünmedir. Bu düşünme, “bu nedir?” ve “bu nasıl oluyor?” sorularının cevaplarını araştırır. Matematik, bu düşünme tarzının bir parçasıdır. Heidegger, bu tarz düşünmeye “sayma/calculation” der. Onun, “bilim düşünmez” sözü bunu ifade eder. “Felsefe” disiplini, Yunanistan’da başlangıçta bilmi de içerecek tarzda vazedilmişti. Metafizik/ontoloji/teoloji aşamasında, açıklama/bilme sorunu, anlam/hakikat sorunu ile birlikte çalışılıyordu. Kilisenin, Ortaçağlarda bilim ve felsefeye yaptığı tecavüz, Aydınlanma ile birlikte dine karşı bir suikastı tetikledi ve “Tanrı öldürüldü” (Nietzsche). Ondan sonrasına Peter Watson “Hiçlik Çağı” adını verir. Bu süreç, ruhtan zihne/zekâya geçiş sürecidir. Descartes ile başlayıp, Kant ile devam edip, mantıkçı pozitivizm ve fenomenoloji ile sonuçlanan süreçte metafizik, düşünmeden elenmiş; bilimsel düşünme tarzı da Heidegger’in ifade ettiği gibi, -bir kafes olarak (Ge stell)- “teknoloji”ye gelip saplanmıştır. “Yapay zekâ”, teknolojinin (saymanın/1-0) dijitalleşmesi olarak son haddine varmasıdır. Oysa, Wittgenstein’in, “Varlık/Vakıa/Gerçeklik/Reality’e ait bütün sorular cevaplandırılmış/açıklanmış olsa bile; “anlam (hakikat-İG)” sorusu, kapı gibi hâlâ orada durur” teşhisi, haddini bilen bir düşüncenin ürünüdür.

“Şükreden düşünme” yerine, felsefe ve bilmi, “hakikat” alanında nihâi hakem olarak görenler, şeytani bir istiğna veya sürekli bir tereddüte/vesvese (agnostizim)ye kapılabilirler. “Üzümü ye, bağını sorma” halindeki bir nankörlük tutumu, bu halet-i ruhiye’nin sonucudur. Şeytanın, Tanrı’yı bile bile ona karşı çıkması, böyle bir istiğnanın/inadın/inkârın sonucudur.(2/146,28/39). Tıpkı Mekke’nin atarlı entelektüeli Velit b. Muğire’nin düşünme tarzında olduğu gibi: “O, düşündü-taşındı, ölçtü-biçti; kahrolası, nasıl ölçtü-biçti! Sonra tekrar düşündü-taşındı, yüzünü astı ve kaşlarını çattı, istiğna/istikbâr içinde, ‘Bu (vahiy/Kur’an), geleneksel bir sihirdir’ diyerek, arkasını dönüp gitti.” (74/18-25).

Özgür düşünmeye eşlik eden iki duygu vardır:

1-Minnet/şükran ve tetikte-teyakkuzda olma

2- İstiğna/istikbâr veya şüphe/tereddüt.

Maslahat ve Menfaate Dayalı Düşünme

Hesabî düşünmenin bir türü, ne pahasına olursa olsun kendi/kişisel çıkarını düşünmektir. Türkçede bu durum: “çok hesabî biri” veya “akıllı ol” tavsiyesinde dile getirilir. Kurnazlık, çalma, gasp, ganimet, sömürü…  süreçlerini içerir.  Kur’an’ın “heva” ve “hayvanlık” dediği niteliktir. İkinci Hesabi düşünme, ticaret, şirket, hizmet, üretim ve adalet süreçlerinde ahlaki/hukuki olarak gerçekleşir. Allah rızası ve karşılıksız/merhametten kaynaklanan iyiliğin yanında; dünyada insanlara iyilik (adalet-merhamet) yapıp, ahirette karşılığını alma (veresiye alış-veriş) de bunun bir parçasıdır. Bazı “mal yemez”lerin (örneğin, Y. Emre) sandığı gibi, kınanılacak bir şey değildir. İnsan fıtratına uygun, normal bir durumdur: “ Ey iman edenler, sizi elim bir azaptan kurtaracak bir “ticaret” önereyim mi?: Allah’a ve peygamberine iman edip, kendiniz ve malınız ile Allah yolunda cihat ederseniz; -eğer bilirseniz- bu, sizin için daha hayırlıdır/kârlıdır.”(61/10-11).

Sonuç

Hasbi ve Muhasibi düşünme başlamadan, dumura uğramış vicdan dirilmeyecek; vicdan olmadığı sürece de, iman ve ahlak(din) olmayacak. Kör-inanç/itikat ve salt-ibadet/alışkanlık ile kendimizi kandırmaya devam edeceğiz.

”Biz” Kimiz?: Fenomenolojik-Ahlaki Bir Çözümleme

İki türlü “Biz” vardır: 1- Tabî/Verili (fıtri) olan; 2- Oluşturulan/edinilen. Bunlara “Kimlik” de diyebiliriz. Birinciye örnek: Aile, kabile/klan, ırk/etnisite, dil, şehir, ülke/coğrafyadan doğar. İkinciye örnek: Din, mezhep, tarikat, cemaat, dernek, vakıf, parti, şirket, çete, mafya, şirket… Verili veya oluşturulan “Biz”lerin nihaî ölçü/mizan/kriteri, onların ahlaki niteliğini belirler. Sorun, “Biz” ve “Ötekiler” veya “Dost” ve “Düşman” olmanın kriteri nedir? sorusudur.

1-“BİZ”İ OLUŞTURAN KRİTERLER

Verili “Biz”ler, maslahata/menfaate, güvenliğe dayanır. Oluşturulan “Biz”ler ise, çıkara veya ahlaka dayanır. Verili Biz’in en yaygın olanı kabile/ırk/dil, Tanrı’nın bir lütfudur: “Birbirinizi tanıyasınız diye sizi kabileler/diller/ırklar olarak yarattık.” (49/13). “Dillerinizin ve renklerinizin farklılığı, Allah’ın ayetlerindendir.” (30/22). İstiğna ile ırkçılık yapılmadığı sürece, bu kriter masum ve masundur. Bir “yerli” olmak (köy, kasaba, şehir, ülke) da aynı hükümdedir.

Oluşturulan “Biz”e gelince, bunun da iki saiki/kriteri olabilir: 1- Çıkar. 2- Ahlak. Çıkar üzerinden kurulan “Biz”, ya hakkaniyete/adalete, eşitliğe dayanır; şirket, böyle bir ortaklıktır. Ya da zulüm, gasp, hırsızlık, sömürü üzerine kurulur: Çete, mafya gibi. Yasal/hukuki olarak kurulup, fiiliyatta çete-mafya gibi davranan “Biz”ler de olabilir. Adalet/Hukuk, “Devlet” ile “Mafya-Çete”yi birbirinden ayıran racondur. Siyaset, ikisini birleştirebilir. “Devlet”in dini adalettir” denmiştir ve doğrudur.

Kur’an, “Biz” ve “Öteki”ni veya “Dost” ve “Düşman”lığı, İman-küfür ve adalet-zulüm üzerinden kurar. Gayri Müslimlerin Allah ile olan ilişkilerinin mahiyetini Allah bilir. Ancak, Müslümanların “düşmanı” olmak zorunda değildirler. Allah’ın ve Müslümanların kesin düşmanları, zalimlerdir: “Zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur.” (2/193). “Allah, dine/İslam’a aidiyetinizden dolayı sizinle savaşmayan ve sizi yerinizden/yurdunuzdan çıkarmayan kimselere iyilik etmenizi yasaklamaz. Allah, adil olanları sever. Allah, ancak, sizin ile dini aidiyetinizden dolayı sizinle savaşan ve sizi zorla yurdunuzdan çıkaranlar veya onlara yardım edenlerle dost olmanızı yasaklar. Kim onları dost edinirse; zalimlerden olurlar.” (60/8-9). Dikkat edilirse, burada gayri müslimler ile adalet/ahlak üzerinden bir “Biz” oluşmaktadır. Kur’an din, millet ve ümmet kavramları ile inanç-iman ve ahlak (salih amel) birlikteliği üzerinden bir “Biz” oluşturur. Ancak, iman-inanç tahrif edildiğinde ve adalet zulme dönüştüğünde bu “Biz” parçalanır. “Kitap Ehli”nin durumu böyledir. İnanç ayrılığına rağmen, ahlak üzerinden Hristiyanları, mü’min “Biz”e yakın olarak görürken; mü’minlere zulmeden Yahudileri, düşman-öteki olarak görür (5/82). Bu durum, o günkü Hristiyanların durumunu yansıtır. Son yüzyıllarda Hristiyanların, Müslümanlara ve diğerlerine yaptıkları zulümler, az değildir.

Kur’an, şöyle buyurur: “Birilerine olan kininiz/düşmanlığınız, sizi onlara adaletsizlik yapmaya sürüklemesin; İyilikte ve ahlaki duyarlılıkta/titizlikte/teyakkuzda (takva) iş birliği yapın/yardımlaşın; düşmanlıkta ve kötülükte değil.” (5/2). Kur’an, kin tutmaya ve intikam gütmeye dayanan “sürekli düşmanlık” saplantısını reddeder: “Belki de Allah, sizinle düşman olduğunuz kimseler arasına bir sevgi/yakınlık koyar.” (60/7). Aliya İzzet Begoviç de şöyle demişti: “Savaşta öldüğünüzde değil; düşmanlarınıza benzediğinizde kaybedersiniz.” Bu söz de yukardaki ayetleri yankılar.

Zalimler, eğer müminlerden ise; onlara karşı düşmanlık ve savaş önerilir (49/19). Zulme maruz kalmışlar ise; Manastır, Havra ve Kilise ve Mescid’lere devam eden insanlar uğruna mü’miler savaşa çağrılır.” (22/39-40). Dikkat edilirse, Kur’an, derin “Biz”i inanç birlikteliği üzerinden değil; adalet-zulüm üzerinden kurmaktadır. Kur’an, İsrail tanklarının altında ezilerek ölen aktivist Rachel Corrie’nin dediği: “Zulüm, eğer bizden ise; ben, “Biz”den değilim” cümlesini yankılamaktadır. Kur’an, bugün nazil oluyor olsaydı; bu cümleyi, o kızın ağzından alıp “Ayet” yapardı. İslam Teolojisinde Mürcie, salt İnanç/tasdik birlikteliği üzerinden bir “Biz” kimliği kurarken; Haricilik ve Mu‘tezile, İman ve ahlak birlikteliği üzerinden bir “Biz” kimliği kurmuştur. Haricilere göre ameli/ahlakı/adaleti olmayanlar “öteki/kafir/düşman” olarak nitelenirken; Mu‘tezile, ahlakı/ameli/adaleti olmayanları “el-menziletü-beynel menzileteyn=Ne mümin; ne de kafir” olarak niteledi. Kur’an, inanç/tasdik/teslimiyet ile “İman” arasında bir ayrım yapıp; gerçek “Biz”i iman ve salih amel üzerinden kurmuştur. (49/14).

Ünlü Psikanalist Erich Fromm, kabilevi, ulusal veya dinsel “Biz”lerin içerden ahlaki çürümelerini şöyle analiz eder: “İster ilkel kabilevi ister ulusal, isterse dinsel yapıda olsunlar, kümelerin (“Biz”lerin-İG) çoğu, kendi varlıklarını sürdürmek ve önderlerinin gücünü sürdürmek isterler. Üyelerini/müntesiplerini, kendileri dışında yer alan ve kendileri ile çatışan başkalarına karşı ayağa kaldırmak/tahrik etmek için, üyelerinin yapısında var olan ahlak duygusunu sömürürler. Ama bir yandan da üyelerinin ahlak duygusunu ve ahlaki yargılama yeteneğini boğmak için, kişiyi kendi grubunun ahlaksal tutsağı durumuna getiren ensest türü bağlardan yararlanırlar. Böylece, kişiler, ahlak ilkeleri başkalarınca çiğnendiğinde şiddetle karşı çıkarken; aynı ilkelerin kendi gruplarınca çiğnenmesine ses çıkarmaz hale gelirler. Bütün büyük dinler, bir din bürokrasisince yönetilen kitlesel kurumlar haline gelir gelmez, özgürlük ilkelerini çiğnemeleri ve saptırmaları, bu dinlerin bir trajedisidir. Dinsel örgütlenme ve bu örgütlenmeyi temsil eden insanlar, bir ölçüde, ailenin, kabilenin, dinin ve devletin yerini alırlar. İnsanı özgür bırakma yerine; tutsak ederler. Artık Tanrı’ya değil; onun adına konuştuğunu iddia eden topluluğa tapınırlar…” (Erich Fromm, Psikanaliz ve Din. Çev: Şükrü Alpagut. İst. 1990. s. 82)

Kur’an’ın dinsel fanatizmi/mezhepçiliği (23/53-54) ve dinsel husumeti kınamasının (23/106, 110) sebebi de budur. Ayrıca dinsel “temsil” iddiasında bulunarak insanları sömüren “din-adamları (Ahbar-Ruhban-Papaz-Haham)”nı yerden yere vurmasının nedeni de budur. (9/34). Müslüman olup, “Temsil” iddiasında bulunan “din adamları”nın bunların yaptıklarından geri kalır yanı olmadığı aleykelbeyandır.

2- PARTİ VE “BİZ”

Demokrasilerde “Parti” ülkeyi yönetmek için bir program çevresine toplanmış örgütlenmedir (Biz). Politik-ideolojik bir yapıdır. Meşru-çıkar ve ahlak/adalet motivasyonu birliktedir. Partililerin ahlaki karakterine göre seküler/vicdani/ahlaki saikle veya dinsel “Halka hizmet, Hakka hizmettir” sloganı ile salt ahlaki bir yapı olabileceği gibi; salt çıkar maksimizasyonuna dayanan bir “şirket”e veya çürümenin derecesine göre kamu kaynaklarını, üyelerine (Biz) peşkeş çeken bir örgütlenmeye de dönüşebilir. Bu durumda parti rozeti veya parti sloganları, bu grupsal çıkar örgütlenmesinin maskelerine veya parolalarına dönüşebilir. Bu hal, iktidar ve muhalefeti birlikte içerir. O zaman da “Partizan”, kendini toplumuna adamış bir “militan” değil; bir “şirket” ortağına veya “mafya” elemanına dönüşür. Tarikat, Cemaat, Dernek, Vakıf ve Sivil Toplum örgütleri de, aynı kurala tabidir. Niyeti ve amacı hayırhahlık/kamu yararı/ahlaki ise, meşru ve muhteremdir; bu maskelerle grup çıkarı temin etmek ise, melundur.

İpekböceği Kozası Olarak “Tekno-City” ve Solucanlaştırılan İnsanlık

İslam-Osmanlı Şehrinden Modern Kentleşmeye Türkiye’nin Serüveni

Ahmet Hamdi Tanpınar, “Beş Şehir (Ankara-Erzurum- Konya-Bursa-İstanbul)” adlı kitabında Selçuklu ve Osmanlı döneminde Anadolu kıtasında kurulan ve kendine has metafizik/İslami bir “ruh”u olan şehirleri anlatır. “Şehir”, mahalleleri (komşuluk) ile, iman ve ahlakın, dünya-görüşünün mücessem hale gelmesidir. İslam, Mekke ve Medine gibi, iki şehirde doğmuş bir şehir dinidir. Örneğin Kur’an, “ahiret” hayatını, Mekke’de tedavülde olan ticari vokabüler üzerinden kurmuştur. Henri Lefebvre’nin deyimi ile “Genellikle şehir ve toplum, bir organizma gibi algılanır. Tarihçiler, ‘şehir’ denen bu kendilikleri bir ‘evrim’e ya da ‘tarihsel gelişim’e bağlamışlardır. Sosyologlar ise bunları, tıpkı bir ‘toplumsal organizma’ olarak tahayyül etmişlerdir.” (H. Lefebvre, Şehir Hakkı. Çev: Işık Ergüder. İst.2017. s. 56).

İslam imparatorluklarında şehirler, coğrafyaya ve yapı malzemesinin değişmesine paralel olarak; mimari-estetik stilleri, kimliği ve ruhu ile birlikte böyle gelişmiş ve evrimleşmişlerdi. Metafizik kaygısı olan mimarımız Turgut Cansever, Osmanlı şehrini, İslami metafizik ile Batı metafiziği açısından değerlendirerek farkını şöyle ortaya koyuyor: “Osmanlı şehri, bu bakımdan hayatın, varlığın, yaradılışın gerçeğine uyan bir oluşumdu. Varlığın dinamik bir süreç olduğu, Helenistik Batı Felsefesinin durağan, statik varlık telakkisinde unutulmuştur. Aristo’dan İbn Rüşd’e ve Aquinolu Thomas’a, oradan da modern felsefeye geçen statik varlık görüşü, günümüzde en ciddi bir şekilde fark ve tenkit edilen bir husustur. Batı dünyası, bu yanlışlıktan kendini sıyırmak için en ciddi adımları atarken; Batı’yı taklit eden Türk aydınları, bunun tam tersini ortaya koydular.” (T. Cansever, Kubbeyi Yere Koymamak. İst. 2002. S. 99). Merhum Cansever, eleştirilerini şöyle sürdürüyor: “İnsanın bilinçlenerek ve sorumluluk yüklenerek dünyanın oluşmasına, gelişmesine ve güzelleşmesine katılmasını sağlayacak bir çevre (şehir-İG), yüzyıllardır despot Avrupa krallarının, aristokratlarının, sömürgeci bezirganların kültürünün ve bunların aleti olan teknolojinin, insanları şaşırtan, uyuşturan, kabaca eğlendiren, gösterişçi, temâşacı kültür türlerinin hâkimiyeti altına düşmüştür. Bu ortamda mimarlık, çeşitli spekülasyonların, sorumsuz faydacılığın aleti olarak kullanılmış ve mimariye, kültür hayatında ve başka herhangi bir alanda ve şekilde var olma imkânı bırakılmamıştır. Türk şehirlerinin sefaleti, konut sorunu ve mimari seviyesizlik karşısındaki kayıtsızlık ve duyarsızlık, gerçek çözümleme ve gerçek bilginin yol göstericiliği yerine, şekilciliklerin egemenliğinin tercih edilmesi, bütün Türk halkını kaba, sahte, seviyesiz ve çirkin bir biçim dünyasında yaşamaya mahkûm ederken; çok küçük azınlıkların yabancı, taklitçi, pahalı ve gösterişçi sözde sanat ve kültür faaliyetlerinin desteklenmesi, hâkim kılınmaya çalışılması, kabul edilemez bir yanılgıdır.” (Cansever, a.g. e. s. 95)

Cumhuriyet döneminde seküler kadrolarla başlayıp, son 25 yıldır da muhafazakâr kadrolarla “mahalle” yok edilerek, dörtnala (inşaat ya Resulullah!) devam ettirilen taklitçi şehircilik anlayışının doğurduğu sosyal çürümeyi, bilge mimarımız şöyle tasvir ediyor: “Bu yeni şehircilik anlayışı, Türk toplumunu en yaygın şekilde ahlaki değerlerin dışına iten rüşveti, her türlü suistimali en ücra köşelere kadar götürdü. İnsanların birine iki kat yapı hakkı verirken; diğerine 8, ötekine 10 kat (şimdilerde 50-60 kat-İG) vermek, topraktan farklı şekilde yararlanmaya müsaade etmek; şehirliden toplanan vergi ile vücuda getirilen altyapıdan kimisine 2 kat ölçeğinde, kimisine 30 kat ölçeğinde imkân vermek, hasedin doğmasına; hasedin arkasından, ‘ben de aynı şeyi neden yapmayayım?’ diye düşünerek, şeytan ile kol-kola giren bir toplumun ortaya çıkmasına sebep olacağı aşikârdır. Ticaret kesiminde 2.5 milyon insan çalışırken; yaklaşık 15 milyon insan, inşa ettiği ve edeceği evle ilgili olarak rüşvetle karşı-karşıya geldi. İnsanlar, şeytanla birlikte yaşamaya mahkûm edildi. Sonra her yapının tasarımı, bir gösterişçilik haline geldi. 30 katlı binayı yapıp, bütün dairelerini satarak oradan ayrılmak isteyenler ise yaptıkları tanıtım kampanyaları ile dünyanın en modern siteleri şeklinde yalanlar söylüyorlar ve bu yalanlarını tekzip etme imkânımız da yok.” (Cansever, a. g. e., s. 140). 

Ve bu Site-AVM-gökdelenlere de -ne hikmetse- hep yabancı isimler veriyorlar: Gamador-Galya, Arissa, Armada, Taurus, a-City, Next Level, Panoroma, Paragon, Pasifik….

1. Tekno-City, Satranç Tahtası, Megalopolis

Oswald Spengler, 20. Yüzyılın başında yazmış olduğu “Batının Çöküşü” kitabında, dünya kültürlerinin, özellikle Batı kültürünün çöküş aşamasında şehir ve mimarinin durumunu şöyle tasvir eder “Uygarlık aşamasında dünya şehri ortaya çıkar: Tamamıyla incelmiş zekânın canavarca sembolü ve içinde barındığı kap. Kültürlerin, kendi içlerine dönerek, içinde yaşam devrelerini sona erdirdikleri Megalapolis. Bu gibi dünya merkezlerinden bir avucu, bütün vatanı değersizleştirir ve kendi dışlarında kalan yerleri aşağılık ve önemsiz ‘taşra bölgeleri’ haline getirir. (Tarihsel örnekler olarak) Babil, Thebes, İskenderiye, Roma, İstanbul, Pataliputra, Bağdat, Uxmal, ilk dünya şehirlerinin örnekleridir. Paris, Londra, Berlin ve Özellikle New York, daha yakın örneklerdir.” (Aktaran: P.A. Sorokin, Bir Bunalım Çağında Toplum Felsefeleri. Çev: Mete Tunçay. İst. 1972. S. 100.) 

Biz bunlara ek olarak Kyoto ile birleşmiş ve 38 milyon nüfus barındıran Tokyo’yu, Çağdaş Çin’in, Singapur’un, Körfez krallıklarının… “satranç tahtası” şehirlerini ve Hindistan-Pakistan’ın birçok şehrini, Kahire, Tahran, İstanbul, Ankara, İzmir, Meksicocity gibi “termit kolonisi” veya “kanser uru” gibi yayılan-büyüyen şehirleri ekleyebiliriz. Almanların geliştirdikleri “galaxy” adlı –fazla büyümesine müsade edilmeyen- şehircilik tarzı, oldukça insani bir tutumdur.

Spengler, şöyle devam ediyor: “Bu şehirler, “tümüyle zekâ”dır. Ruhsuzluğun sembolü olan “satranç tahtasına” öykünürler. “Yuva” değildirler. Bu şehirlerin doğumu ve büyümeleriyle, zenginlik ve yoksulluk karşıtlıklarıyla, yapay uyarımlarıyla (haz-hız.İG), toedium-vita (yaşam sıkıntısı) ve nihayet megalapolis insanının gittikçe artan kısırlıklarıyla ölümlerini gerektirir. Dünya şehirleri, “ölüme-doğru” metafizik bir dönüşü gösterir. Megalapolisin insanı, artık yaşamak istememektedir. Köylü kadını, her şeyden önce ve her şeyden çok bir “Ana”dır. Megalapolis kadını ise, ister Paris ya da New York’ta olsun; ister Lao-tzu Çin’inde ya da Çarvaka Hindistan’ın da olsun, çocuksuz bir İbsen kadınıdır: bir Nora ya da Nana dır.” ( Sorokin, a.g.e, s. 100).

“Dünya şehirlerinin taş (bugün yaşıyor olsaydı “beton” derdi. İG) ve çelik kafesindeki Faustçu insanı, (nihayet) makinalardan ve uygarlıktan bıkıp usanmaya ve yaşamın daha yalın biçimlerine, doğaya daha yakın olmaya başlar. Okültizm, Spirtualizm, Hint felsefeleri ve Hristiyan ya da başka (İslam/tarikat-İG) biçimler altında metafizik gnostiklikler canlanır: İkinci dinsel dalga (vurgu bana ait-İG) hazırlanmaktadır. Doğuştan önderin (Batı-İG), makinadan kaçışı başlamıştır. Sömürülen koloni halkları, megalopolisin beyaz adamına karşı ayaklanmaktadır (Mağripli çocukların, Paris sokaklarını yakması hatırlansın. İG) Bu makine tekniği, kendini yıkmaya başlamıştır ve bir gün demiryollarımız ve buharlı gemilerimiz, Roma yolları ve Çin Seddi kadar ölü; dev şehirlerimiz, Gök-delenlerimiz, eski Mephis ve Babil gibi yıkıntı halinde parça parça unutulmuş yatacaktır. Megalopolis makine tekniğinin tarihi, hızla ve kaçınılmaz sonuna yaklaşmaktadır. Her kültürün ve bütün Kültürlerin büyük biçimleri gibi, içinden yenecektir; ne zaman ve nasıl? Bilmiyoruz.” (Sorokin, a.g. e., s. 101).

2. Solucanlaşmak veya İnsan Olmak

Çöküş aşamasında olan Batı Uygarlığı, dünyanın bütün kültürlerini sakatlayarak, fosilleştirerek kendine benzetmiştir. Nietzsche’nin “Çölleşme/Nihilist” dediği bu süreç, “Tanrı’nı Ölümü”nden sonraki “Hiçlik Çağı/Metafiziği”dır (Peter Watson). Başta söylediğimiz gibi, şehir/mimari, metafiziğin somutlaşması/tezahürü ise; İnsanlık,  ipekböceği kozasını andıran çağdaş “tekno-city”lerde solucanlaştırılmıştır. Osmanlı’dan Türkiye’ye miras kalan ve Balkan-Kafkas muhacereti ile çoğalan Anadolu’nun orta-boy şehirleri, çağdaş iğvanın etkisinde, iç göç ve dış mülteci baskısı altında, siyasal iktidarlar ve eğitimsiz muhteris müteahhitler tarafından, şehirlerin içindeki yeşil alanları (park-bahçe) “arsa/emlak” olarak görüp; göğü de gasp ederek (emsal) dikey mimari ile konut üretip, para kazanmışlar; tarlalara beton ağaçlar ekerek gri ormanlar oluşturmuşlar; şehirlerin “ruh”unu da yok etmişlerdir. “Kentsel Dönüşüm” projesi, “ruh”u olan semtler/mahalleler oluşturma yerine; “Rant” kapısına çevrilmiştir.

Uzun süre Anadolu’nun “kuş uçmaz, kervan geçmez” taş-kerpiç duvar, toprak-odun örtülü; Hititlerden kalma köy “dam/ev”lerinde yaşamaktan bıkmış olan halkımız, önce şehir kenarlarında inşa ettiği “Gece-kondu”lara mahkum; sonra da Apartman’a/Beton’a meftun olmuş; şimdilerde de Gök-delen “insan siloları”nın bilmem kaçıncı katında, ayağı yerden/topraktan kopuk/kesik; “kibrit kutusu”nu andıran “daire(?!)”lerde yaşamayı marifet sanmaktadır. Ne diyelim, “Alan razı, satan razı.” Adını hatırlayamadığım bir Rus düşünürün sözünü hatırlıyorum: “Nüfusu 100 bini geçen şehirlerde ‘insanlık’ olmaz.” Zira, altyapı ve üstyapı/mimari (şehir), karakteri büker. İbn Haldun’un “Coğrafya kaderdir” sözünün bir anlamı da budur: Solucanlaşmak veya insan olmak.

Türkiye’de Sosyal-Siyasal Çürümenin Semptomları

Küresel düzlemde bugün insanlığın tarihsel süreç içinde biriktirmiş/geliştirmiş olduğu Din, Bilim, Hukuk ve Demokrasi değerlerinin içi boşaltılmış, çürütülmüş ve dillere pelesenk edilerek “sözde” kalmıştır. Küresel düzlemdeki tezahürlerine, daha önce yazmış olduğum “Çağdaş Kötülüğün Metafizik Çanağı” adlı makalemde değinmiştim. Bu yazıda Türkiye’deki tezahürlerine odaklanacağım.

Türkiye’nin yaşamış olduğu iki politik “Olay”, bu durumu gözler önüne sermektedir. Her iki olayda/olguda da taraflar (iktidar-muhalefet), masum değildir. Birinci olayda Din-Demokrasi ve Hukukun çürütülmüş olduğuna; İkinci olayda da Hukuk ve Demokrasinin çürütülmüş olduğuna şahit olmaktayız. Birinci olayın taraflarını (Muhafazakârlar), “Kendileri tam alırken; başkaları için ölçüp biçerken/tartarken, hak edilenin daha azını vererek aldatanların vay haline; onlar, diriltileceklerini düşünmüyorlar mı?” (83/1-4) uyarısının muhatabı olurlar. Hukuk, İktisat ve Siyasetteki terazilerinin (vicdan ayarları) bozukluğu barizdir. Bu olayda muhalefeti (FETÖ), cehaletle birleşmiş dini samimiyet (Okültizm), kurnazlık (Takiyye), hukuksuzluk, zorbalık/şiddet (Darbe teşebbüsü) istiğna, dogmatizm… suçlarını/günahlarını işlemiştir. İktidar tarafı ise, bu “Paralel Yapı” ile iktidar tutkusu ve çıkar maksimizasyonu saikleri ile son ana kadar işbirliği yapmıştır. Beslediği karga, sonunda gözünü oymaya kalkışmıştır.

İkinci “Mutlak Butlan “ olayında Muhalefet, iktidar tutkusu ve çıkar maksimizasyonu saikleri ile kendi içinde seküler ahlakı, hukuku, demokrasiyi tağşiş ederek karpuz gibi ikiye bölünmüştür. Ana Muhalefetin durumu, akıl ve ahlaken (inanç olarak değil): “…Aralarında çetin bir savaş vardır; sen birlik sanırsın; oysa kalpleri paramparçadır; onlar, akıldan yoksun bir topluluktur.” (59/14) yorumunu hak etmektedir. Bu olayda iktidar kanadı, olayın içinde olmadığını söylese de; bu yönde ispatlanmış bir kanıt olmasa da; hukuku kullanarak, muhalefeti/demokrasiyi diskalifiye etme yönünde dahli olduğuna dair güçlü bir kamuoyu kanaati mevcuttur. “Bizim bir dahlimiz yok” demekle birlikte; süreç hakkında her gün konuşmak, medya aracılığı ile tahrik etmek, bu kanıyı güçlendirmektedir.

-Politik ahlaki karakteri, dogmatik ve kibir küpü/hınç estetiği hakkındaki eleştirilerimizi saklı tutarak- N. Fazıl Kısakürek’in 1960’larda yazmış olduğu “Destan” adlı şiiri, yazıldığı tarihlerden daha çok, bugünkü siyasal ve sosyal çürümemizi veciz bir şekilde dile getirmektedir. Giriş mısraları, son yüz yılda etkilendiğimiz “Çağın Ruhu”nu da yankılamaktadır.

“ Haykırsam, kollarımı makas gibi açarak:
Durun, durun, bir dünya iniyor tepemizden,
Çatırtılar geliyor karanlık kubbemizden,
Çekiyor tebeşirle yekûn hattını âfet;
Alevler içinde ev, üst katında ziyafet!
Durum diye bir laf var, buyurunuz size durum;
Bu toprak çirkef oldu, bu gökyüzü bodrum!
Bir şey koptu benden, her şeyi tutan bir şey(Ruh-İman-İG)
Benim adım bay Necip, babamın ki Fazıl bey;
Utanırdı burnunu göstermekten sütninem,
Kızımın gösterdiği kefen bezine (şimdilerde o da yok. İG) mahrem.
Ey tepetaklak ehram, başı üstünde bina;
Evde cinayet, tramvay arabasında zina!
Bir kitap sarayının bin dolusu iskambil;
Barajlar yıkan şarap, sebil üstüne sebil!
Ve ferman, kumardaki dört kralın buyruğu;
Başkentler haritası, yerde sarhoş kusmuğu!
Geçenler geçti seni, uçtu pabucun dama,
Çatla Sodom-Gomore, patla Bizans ve Roma!
Öttür yem borusunu, öttür, borazan!
Bitpazarında sattık, kalkamaz artık kazan!
Allah’ın on pulunu bekleyedursun on kul!
Bir kişiye dokuz, dokuz kişiye bir pul.
Bu taksimi kurt yapmaz, kuzulara şah olsa,
Yaşasın kefenimin kefili karaborsa.
Kubur faresi hayat, meselesiz, gayesiz,
Heykel destek üstünde, benim ruhum desteksiz.
Siyaset kavas (yasakçı), ilim köle, sanat ihtilaç (çırpınma);
Serbest verem ve sıtma; mahpus, gümrükte ilaç (şimdilerde serbest; fakat hastalıklar çoğaldı. İG)
Bülbüllere emir var: Lisan öğren vakvaktan!
Bahset tarih, balığın tırmandığı kavaktan.
Bak, aslan hakikate, ispinoz kafesinde;
Tartılan vatana bak, dalkavuk kefesinde!
Mezarda kan terliyor babamın iskeleti;
Ne yaptık, ne yaptılar mukaddes emaneti?
Ah, küçük hokkabazlık, sefil aynalı dolap;
Bir şapka, bir eldiven, bir maymun ve inkılap”

20. yüzyılın başlarında yazmış olduğu “Batnın Çöküşü” adlı kitabında Oswald Spengler, Tanrı vergisi tartışılmaz niteliklere sahip olduklarına inanan Aristokrasi ve Rahipler yönetiminden sonra yükselen Burjuva Demokrasisinin zaman içinde kültürel motivasyonlarını yitirerek “Sezarizme” nasıl kayacağını, adeta bugünleri görerek büyük bir uz-görü ile tasvir etmişti. Söyledikleri, Küresel yozlaşma olarak, başta Amerika ve Avrupa olmak üzere, bizim demokrasimizi de tasvir ediyor; özellikle başlıktaki “Olay”lar açısından kulak verelim: “Şehrin yükselişiyle zekâ, para ve burjuvazi, önderlik rolünü devir alılar. Toplumsal zümrelerin yerine “parti” boy gösterir. Başlıca parti de, para ve zihin partisidir; liberal megalopolis partisi. Ömrünü tamamlamış (Batı) kültüründe Aristokrasi ile Demokrasi budala, kozmopolit uygarlıkta Sezarizmle batıncaya kadar birbirlerine karşıt dururlar. Yönetici azınlığın içine girdiği biçimler, sosyal zümre aşamasından, -parti üzerinden- diktatör bireyin izleyiciliğine doğru düzenli olarak gelişir. Sosyal zümrenin güdüleri, partinin programı, fakat kitlenin efendisi vardır….

Yozlaşan demokraside “doğru” nedir? Basının/Medyanın irade ettiği şeydir. Medyanın buyrukları, istediği doğruları, gerçekleri ortaya koyar, dönüştürür ve değiştirir. Üç haftalık bir basın çalışması(medya kampanyası) yapılmaya görsün; herkes, “gerçeği” kabul eder. Kütle eğitimi, kitleleri medyanın kontrolüne alma eğilimindedir. Tabiatıyla demokrasi de fikir özgürlüğü vardır; fakat medya da, vatandaşın söylediklerinden hangisini dikkate alıp almayacağında özgürdür….Diri diri yakmanın yerini, şimdi büyük sessizlik almıştır….Para, zekâyı yıktıktan sonra, yine para yoluyla demokrasi kendi kendinin yıkıcısı olur. Demokrasinin başlangıcındaki soylu fikir ve ahlak önderlerinin yerini, şimdi gözünü budaktan esirgemeyen ve aydın olmayan politikacılar alır(Türkiye’de genellikle Mühendis ve Müteahhitler-İG). Bir patronu, bir başkası devirir. Kavgalar, huzursuzluklar ve güvensizlik müzminleşir. Sonuç olarak insanlar, para değerlerinden, bütün bu çekişmelerden usanır ve iğrenirler; eski değerlerin canlanmasından, fedakârlıktan, şereften, soyluluktan, yeni bir “Kurtarıcı” dan medet ummaya başlarlar. Böylece “Sezarizm”, soysuzlaşan demokrasi toprağında büyür ve er-geç onu yener. Para ekonomisini ve salt bir siyasal düzen iradesini yerleştirir. Bu suretle Sezarizm toplumsal, ekonomik ve siyasal örgütlenme alanında Uygarlığın son perdesi olmaktadır. Yavaş yavaş barbarlaşma iner ve Kültürün toplumsal biçimi, artık hiç durmamacasına çözülür. Bu sürecin sonu “ikinci dincilik (Okültizm-Spiritüalizm)” ile kilisenin, Kültürün yaşam döngüsünün kalıntıları üstüne zorladığı biçimlerdir.” ( Aktaran: Sorokin, P.A. Bir Bunalım Çağında Toplum Felsefeleri, Çev: M. Tunçay. İst. 1972. S 101-102.)

Sezarizm’e çoktan yuvarlanmış ABD’nin Sezar’ının (Trump) Ortadoğu temsilcisi Tom Barrack, Türkiye için, Demokrasi yerine, Muhafazakâr-Müşfik (İslamcı) Monarşi (Hanedanlık-Sultanlık) önermesi, bizim çoktan geçtiğimiz “Başkanlık Sistemi” ile paraleldir. Hem Trump, hem de Tanrı ile (“YA Allah-Bismillah”) arası iyi(dost) bir yönetimle gidiyoruz. “Devlet Aklı” diye bize lansa edilen bu sürecin, ABD ve Batı ile işbirliği içinde yürüdüğü, gözlerden kaçmamaktadır. Allah, sonumuzu hayreylesin.

Parti/Lider Devleti-Hukuk Devleti

Devlet dil-din, soy-sop, coğrafya/kader ve çıkar birlikteliğinin oluşturduğu politik bir kategoridir. Toplumun güvenlik ve adalet ihtiyaçlarını karşılar. İslam’da “Makasidu’ş-Şeria’nın” (can, mal, din, akıl, namus) korumaya çalıştığı maslahatlar, “devlet”in görevleri ile örtüşür. Tarihi süreç içinde ahlaki bağlamda üç formasyonu vardır: Kerim devlet, hukuk devleti ve parti/polis devleti.

“Kerim,” yüce gönüllü ve cömert kişi anlamına gelir. Augustinus’un “Tanrı Şehri” ve Farabi’nin “Medinetu’l-Fazıla”sı, böyle bir “devlet-toplum” ütopyasıdır. Bilge ve adil kişilerin yönettiği devleti kast eder. Tarihte Nuşirevan, Marcus Aurelius, Hz. Ömer, Ömer b. Abdulaziz, Aliya İzzetbegoviç gibi örnekleri vardır. Osmanlı İmparatorluğu’nda da halkın bir kesimi, bazı padişahlara/devlete bu niteliği münasip görmüştür. Yönetim prosesi, hukuktan/zorlamadan ziyade, vicdana dayanır. “Kerim” kavramının aynı zamanda Allah’ın sıfatı olduğunu unutmamak gerekir. Bunun karşıtı ise Firavunlar, Neron, Nemrut gibi zalim krallıklardır.

Hukuk devleti, Fransız Burjuva İhtilalinden sonra gelişmeye başlamıştır. Geçmişi İngiliz lordlarının ortaya koydukları “Magna Carta”ya kadar dayanır. Bir “anayasa” ile “devlet”in ve onu yöneteceklerin sorumlulukları ve yetkileri yazılı olarak belirlenir. Burada “hukuk” kavramı, “adalet”e gönderme yapar; yoksa, yazılı kuralların ve kurumların olması, -kendi başına- “adalet”i gerçekleştirmeyi garanti etmez. Adil olmayan, kamunun vicdanında meşruiyet oluşturmayan devlet ve kurallar “kanun devleti” olarak nitelenir ve zulmü-zorbalığı meşrulaştırmaya çalışır. Demokratik rejimlerde, “kuvvetler (yasama-yürütme-yargı) ayrılığı” prensibi, bu tip zorbalıkları engellemek için geliştirilmiştir. Demokrasilerde “çok partililik” prensibi, yönetme işini halka vermiş; “devlet”i “hükûmet”ten ayırmıştır. Hükûmet, devlet denen tüzel/hukuki-kurumsal aygıtı yönetir. Kaptan-uçak-yolcu üçlüsü, hükûmet-devlet-halk üçlüsüne benzer. Kaptanın, kendini uçak zannetmesine veya uçağın kendisinin olduğunu sanmasına hakkı yoktur. Parti, “parça” demektir. Toplumun bir kesiminin beğendiği programı, çıkarlarını, kültürünü-ideolojisini, kimlik tercihlerini… ifade eder. Ancak iktidara geldiğinde, toplumun tümünün ortak maslahatını gözetmesi esastır; bu beklenir, racon budur. İslami açıdan “hukuk/adalet”, Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi olduğu için bu tarz siyasete ben “rahmani siyaset” diyorum. Rahman olan Allah, “denenme” sürecinde kullarına karşı “mü’min-kâfir” demeden, adil davranır. Politik ve hukuki bağlamda “biz” kategorisinin, en temel belirleyicisi “haklı/hukuklu/adil” olmaktır. Öteki “biz”ler (dil, din, soy, sop, çıkar birlikteliği), buna göre hizalanır; yok olmaları gerekmez.

Otokratik/totaliter, karizmatik/tek lider veya “tek parti” yönetimleri, -doğası gereği- zorba ve çıkarcı örgütlenme ve yönetim tarzlarıdır. “Kanun”lar olur ancak “hukuki/adil” değildir. Bir kişinin güç istenci veya “hakikat” sanıları/vehmi, toplumun tümüne dayatılmaya çalışılır. Tek parti, ideolojik/dogmatik veya bir menfaat örgütlenmesidir. Tek partinin “tek”liği, liderin tekliğinden kaynaklanabileceği gibi partililerin çıkar “ortaklığından”dan da kaynaklanabilir. Demokrasilerde “iktidar-muhalefet” denklemi, rekabet-yarışmadan kaynaklanır. Parti-lider devletinde ise bu denklem “dost-düşman” ilişkisine dönüşür. Demokrasinin “fazilet”i, yönetim sürecinde iç-savaşı ve düşmanlığı ortadan kaldırmasıdır; Hükûmet/yönetici değiştirmenin, kan dökmeden başarılmasıdır. Avrupa Birliği bunun iyi bir örneğidir.

İki dünya savaşının arasında tüm dünyada genellikle otokratik/totaliter, karizmatik lider veya Tek Parti yönetimleri egemendi (Hitler, Mussolini, Mao, Stalin, Gandi, Nasır…) II. Dünya Savaşı’ndan sonra 2000’lere kadar yaklaşık 50 yıl -özellikle Avrupa’da ve nispi olarak Türkiye’de- demokratik hukuk devletleri ve siyaseti egemen oldu. 2000’lerden sonra hem dünyada hem de Türkiye’de tekrar “tek parti” ve “tek adam” rejimleri yükselmeye başladı. Bunun teknolojik (silah sanayi), küresel ekonomik (gelir dağılımı dengesizliği) ve sosyal psikolojik sebepleri vardır.

Türkiye Gerçeği

Türkiye Cumhuriyeti, bir “tek parti” ve “tek adam” rejimi olarak kuruldu. 1950’lere kadar da böyle devam etti. Bir “kültür devrimi” ile kurulması, toplumda bir bilinç yarılması/yaralanması ve bir içerleme-uçuklama/travma yaratmıştır. Bu kültür devriminin kültürel-politik zorunluluğu-zorunsuzluğu tartışmalarına girmiyorum. Şair Necip Fazıl’ın “Sakarya Türküsü” adlı şiiri, dindar/muhafazakâr kesimlerdeki bu içerlemeyi dile getirir: “Öz yurdunda garipsin/Öz vatanında parya”.  Onun, M. Kemal Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’ne nazire olarak yazdığı “Gençliğe Hitabe” adlı metin, “dindar” gençlere “kin”lerini korumalarını ve devrimcilerden intikam/rövanş almayı öğütler. 1950’lerden sonra demokrasiye geçiş ile Demokrat Parti, yani muhafazakârların iktidara gelmesi, askerî ve sivil bürokrasi tarafından “karşı devrim” olarak algılanmış ve ihtilal ile görevden uzaklaştırılmış ve önderleri (Menderes-Polatkan, Zorlu) idam edilmiştir. Bu olgu, muhafazakâr cenahtaki travmayı daha da derinleştirmiştir. İhtilali yapanların, tekrar demokrasiye dönmeleri, muhafazakârları “gözleri korkmuş” olarak siyasi faaliyet yapmaya zorlamıştır. 1960-2000 arası, icazetli demokrasi ve ihtilal anayasası/hukuku ile geçmiştir. Tek Parti döneminde devletin ekonomik kaynaklarının en azından bir kısmının, taraftarlara peşkeş çekildiğini de unutmamak gerekir.

2000’lerin başında kurulan AK Parti ve onun karizmatik lideri haline gelen R. Tayyip Erdoğan’ın icraatlarını, bu arka plan eşliğinde yorumlamak gerekir. Bu partinin, ağırlıklı tabanı, periferi/taşradır (“ayağı çarıklılar”). Menderes, Demirel, Özal, Erbakan hayranıdır. Onları kendinden görmüştür. Ekonomik açıdan da: “Biraz da biz ölelim” modundadır. Erdoğan, N. Fazıl’ın, “Gençliğe Hitabe”sindeki tavsiyeye uyarak/sözünü tutarak, politik söyleminde muhalefete karşı kinini “dindarca” dile getirmiştir. “Devr-i sabık” yaratmasa da rövanş duygusu ile siyaset yapmıştır. Demokrasinin “seçim-sandık” amentüsüne sadık kalmıştır. Sandıktan çıktıktan sonraki icraatı ise toplumsal “Biz”likten ziyade ideolojik (muhafazakâr) ve ekonomik “çıkar birlikteliği”ne evrilmiştir. Partiyi konsolide eden temel iki husus/güdü, muhafazakâr din dili ve çıkar birlikteliğidir. Dolayısıyla, AK Parti iktidarı döneminde bir “sermaye transferi” gerçekleşmiştir. Bu süreç, Sünnî bağlamda “kitabına uydurularak” yapılmıştır. Ekonomik olarak da, üretime dayanan teknoloji-ticaret-tarımdan çok, inşaat-rant ile yapılmıştır. Belediyelerde onları taklit etmeye çalışan CHP’liler, ellerine-yüzlerine bulaştırmışlardır. Bu süreci muhafazakâr taban: “(Olsun); çalıyorlar, ama çalışıyorlar” şeklinde ve memnuniyet modunda dillendirmiştir.

Tarihi rövanş modu, iç politikada özellikle “hukuk” alanında, Rahmani olan af, adalet, hakkaniyet, tarafsızlıktan uzaklaşan; toplumun tümünü kucaklayamayan bir “parti/polis devleti” imajı yaratmıştır. Hukuk uygulamalarında bir “çifte standart” yaratılmıştır. FETÖ yargılamalarında sap ile samanın/yaş ile kurunun birbirine karıştırıldığı hususunda, neredeyse umumi bir konsensus vardır. Politik muhaliflere karşı da benzer tutumlar sergilenmektedir. Hukukun, “herkese/her eve lazım olduğu” ahlaki makamına bir türlü gelinememektedir.

Dış politikada AK Parti, -Türkiye’nin “alî menfaatleri” gereği- NATO ve ABD çizgisinde durmaya devam etmiştir. Rahmetli Necmettin Erbakan, ölümünden önce, Erdoğan’ın ABD-İsrail politikasını şiddetle eleştirmişti. Erdoğan, “diklenmeyen ama, dik duran” bir dış politika izlemeye çalıştığını söylemektedir. Onun “Dünya, 5’ten büyüktür” özdeyişi, dünya halklarında vicdani bir makes bulsa da fiilen bir etkisi olmamıştır. Toplumun tümünü kucaklayabilen bir “devlet adamı” olmaktan daha çok bir halk deyişi ile “dostlarını omuzunda, düşmanlarını cebinde taşıyan”  bir  “siyasetçi”dir. Devlet adamı olmanın kriteri, gelecek seçimleri değil gelecek nesilleri düşünmektir.

AK Parti’nin, seçim-sandık ile iktidara gelip, yaklaşık 25 sene iktidarda kalması ancak, Türkiye’nin politik tarihi ve bu tarihin yarattığı içerleme-uçuklama ile açıklanabilir. Toplumun büyük bir kesiminin “çatal yürekli”, “delikanlı”, “efe”, “karizmatik” bir lider arayışının ve onu bulduktan sonrasında da arkasında durmasının psikolojik ve ekonomik sebepleri vardır. Ancak, Türkiye yoluna böyle devam etmemeli. Rövanş, alınmıştır. Artık Türkiye’nin “Hakem-Hâkim-Hekîm” yani Rahmani bir politik akla ihtiyacı vardır. Artık karizmatik Lider (Çoban) arama zayıflığı, kurnazlığı korkaklığı ve çocukluğundan çıkıp, “Reşit” insanlar olarak, sorunlarını çözecek kurumlar geliştirmesi ve ortak akla/icmaya/konsensüse itibar etmesi gerekmektedir: “…münazaa/münakaşa/münafereti bırakın; dağılırsınız, gücünüz gider…” (8/46).

Bir de -politik bağlamda- bir “dindarlık” tanımı yapayım:  Dindarlık, Allah, “İnsanların özel hayatına burnunuzu sokmayın / tecessüs etmeyin.” (49/12) dediği halde muhaliflerin özel hayatlarına kamera sokarak itibar suikastlığı yapmak değildir. FETÖ bunu çok yapardı. İtikat-ibadet pratiği ve din diline eşlik eden bir nüfuz hırsızlığı da değildir. Sahih bir iman ve kamunun maslahatını gözeten salih amel/ahlaktır. Kamu istihdam süreçlerinde eleman alırken “Bizden (inanç, mezhep, parti)” olup olmadığı değil; ehliyet ve liyakati göz-önünde tutmaktır (4/58).