‘Dindarlık’ nedir-ne değildir?

Vahiy-Peygamberlik ile temellendirilen İlahi dinin doğası doğru kavranmadığı takdirde, cehalet, kör inanç, taklit, şiddet ve din sömürüsü, kolayca meşrulaştırılabilir. Oysa, İlahi dinin doğası, sürekli düşünceli-eleştirel olma, barışsever ve merhametli olma, adil ve paylaşımcı olmadır. Kur’an’da bu içerik doğru “İman ve Salih Amel” olarak nitelenir ve yüzlerce tekrarlanır. İkisinin toplamı ise “Takva” kavramı ile ifade edilir. Yani hakiakatı bulma ve yapma hususlarında sürekli tetikte ve teyakkuzda olma durumu (Beyne’l-Havf ve Raca=Endişe ve Umut arasında olma/kalma). “Dindarlık” su, hava, güneş gibi “Hayatî” ve/fakat renksiz/şekilsiz bir tarz/tavır/haldir. Gösteriş, bağırma, zıplama, göze sokma değildir: “Yeryüzü mescittir”. “İyilik yap, denize at; balık bilmez ise, Hâlık bilir.” “Her geceyi, Kadir; her geleni, Hızır bil.” “Her gün Aşure; her yer Kerbela.”…

Spinoza’nın doğru teşhis ettiği gibi: “Kitleler, sürekli Tanrı’yı kandırma peşindedirler.” İnsan, Rabbine karşı çok nankördür; buna kendisi de şahittir; menfaatine çok düşkündür.”(100/6-8) ayetleri de, bu gerçeği doğrular. Bundan dolayı, “Yükte hafif, pahada ağır” şeylerden kendilerine bir ajanda oluştururlar. Oysa, Kur’an’ın ifade ettiği gibi, dinsel denenme olarak “Emanet”, “Göklerin, yerin ve dağların, yüklenmekten kaçındıkları düzeyde ciddi bir sorumluluktur.(33/72). “Emanet” in ağırlığı, büyüklüğü, onun “önemini/azametini” ifade eder; yoksa onu taşımanın “zorluğunu/imkânsızlığını” değil. Teklif edilen varlık formasyonlarının “iradesiz” olduklarına dikkat etmek gerekir. Benzetmenin yönü, “taşınanın” değeridir; “taşımanın” imkânsızlığı değil. Altının, zümrüdün, incinin, mücevherin “taşınması” gibi. Emanet veya sorumluluk, “ Hakikat”ı bilme ve yapma anlamında bir hikmete sahip olmayı, ciddi bir cehd(cihat-içtihat), kaygıyı, titizliği ve sabrı gerektirir.

“İlm-i hal” kavramı, özünde içinde bulunulan tekil durumun-ilişkinin/halin şuurlu bir halde “bilinmesini” ifade ederken; Tanrı’yı kandırma peşinde olan kitleler, bundan, ezber halinde bir “İtikad/Akaid(Amentü)” ve alışkanlık/taklit olarak tekrar ettikleri birkaç ibadeti/ritüeli anlayıp “Dindarlık” ajandasını kapatırlar. Oysa, “İtikat”, canlı ve sürekli tazelenmesi gereken “İman” olmadığı gibi; “İbadet” ler de, Tanrı’ya karşı sorumluluklarımızın tamamı değildir. Ortada hemcinsimize karşı kallavi bir “Ahlak” yani adalet ve merhamet sorunu vardır.

Kur’an, baştan sona kadar, vicdanı diri(…Li yunzire men kâne hayyen-36/70) can kulağı ile dinleyen(Üzünün vaiyeh-69/12) ve sürekli düşünen(tefekkür, takkul, tezekkür, tedebbür, teemmül, taabbur, tafakkuh…) ve Allahtan sürekli yardım talep eden(dua) mümiler/muhsinler yetiştirmeye çalışırken; Ulema heyeti, kör-inancı ve “Taklit”i meşrulaştırarak(Mezhep-Tarikat), Vicdanı dumura uğratarak “Hile-i şeriyye”yi ve “Kitabına uydurma”yı meşrulaştırdı. K ur’an: “Allah’a iftira edenden daha zalim kim olabilir?”(29/68,61/7) diye dehşetli bir soru sorarken; Ulema, “Kader” ve “Alın Yazısı” inancını geliştirerek, iftirayı “sevap” ve “dindarlık” olarak vazetti.

Kur’an, sadece “zalimliği” düşmanlık olarak tanımlarken(60/8-9); “Zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur.”(2/193) derken; Fatihler, tanımı değiştirip müşrikliği ve gayri müslimliği “düşmanlık” olarak vaz ederek, “Daru’l-İslam-Daru’l-Harp” kavramları ile “Sürekli savaş” ortamı oluşturdu. “Fetih” kavramı, Kur’an’da anlaşma yolu ile İslam’ın tebliğ edilmesi ve yayılması için “Kapı açma” iken(48. Fetih Suresi); Fatihler(Araplar), durduk yerde ülke işgal etmeyi(Fütuhat) meşru hale getirdiler.

Fakihler, hırsızlık suçunu ve cezasını özel mülk için kılı kırk yararcasına tanımlarken; kamunun mülkünü korumak için bekçiler olarak atanan bürokrat ve siyasetçilerin, nüfuzlarını kullanarak yaptıkları kamu/miri malı hırsızlıkları(“Deveyi hamudu ile götürmek”) “suç/günah/haram” bile sayılmadı.

Alimler, dinlerde Tanrı’nın gazabını ve rızasını celp eden, Tanrı’ya veya insanlığa karşı işlenen “Büyük” ve “Küçük” “Günah” ve “Sevap”ların özgül ağırlıklarını ortaya koyacak gerekçeli bir temellendirme ve sıkala yapmamışlardır. Helal ve Haramın, işlenen sevap ve günahın faturasının, bireylerde yarattığı maslahat ve mefsedetin/mazarratın, hüsranın, acının, ıstırabın yoğunluğuna ve etkilediği insanların sayısının/kapsamının/eriminin(müteaddiyat) genişliğine bağlı olması gerektiğini ortaya koymadılar. Tanrı’yı kandırma peşinde koşan kitleler ve yalaka teologlar, kendi vehimlerine göre bir “Büyük Günah-Büyük Sevap” ve “Küçük Günah ve Küçük Sevap” ajandası oluştururlar. Örneğin: “Kandil” gecelerinde yapılan ibadetlerin, bir yıllık bütün günahları sildiği; “Lailaheillelah” diyen, herkesin cennete gideceği; Abdest alırken, kıl-dibi kadar kuru yer kalanın, Cehennemde 80 sene yanacağı; Namazını, taammüden terk edenin dövüleceği, hapsedileceği, hatta öldürülebileceğine fetvası verdiler. Ceza için, “cehennem” yetmiyormuş gibi; -eften-püften şeylere- ölüm anından itibaren Kıyamet kopuncaya kadar “Kabir Azabı” takdir edilir. Günahlar için cehennemin üzerine “kıldan ince-kılıçtan keskin” Sırat Köprüsü kurudular ve çoğunluk, oradan aşağı attılar…. “Allah, sizin yüzünüze, şeklinize bakmaz; kalplerinize ve amellerinize/işinize bakar” Hadisine rağmen; şekil-şemail, cübbe-sarık, sakal-bıyık, peçe-çarşaf, riya-gösteriş ile mükemmel “dindar”lıklar vehmedildi.

Sahici dindarlığı tahrif, tezyif, tahkir ve tahrip eden en önemli husus, kendilerini dinin “Temsilcisi” olarak gören “dindar” lar veya kendini Tanrının temsilcisi olarak gören “Din adamları” ve siyasetçilerdir(zıllullah). Kur’an’ın, “Kitap yüklü eşekler” olarak nitelediği Yahudi “Din adamlarına Hz. İsa, Kudüs’teki mabette şöyle çıkışmıştı: “ Din bilginleri ve Ferisiler, Musa’nın kürsüsünde otururlar; size söylediklerinin tümünü yapın ve yerine getirin; ama, onların yaptıklarını yapmayın. Çünkü, söyledikleri şeyleri kendileri yapmazlar. Ağır ve taşınması güç yükleri bağlayıp, başkalarının omuzlarına koyarlar da; kendileri, bu yükleri taşımak için parmaklarını bile kıpırdatmazlar. Yaptıklarının tümünü, gösteriş için yaparlar. Örneğin, muskalarını büyük, giysilerinin püsküllerini uzun yaparlar. Şölenlerde başköşeye, Havralarda en seçkin yerlere kurulmaya bayılırlar. Meydanlarda selamlamaktan ve insanların kendilerini “Rabbi” diye çağırmalarından zevk duyarlar.”( Matta. 23. Bölüm: 1-7). “Vay halinize ey din bilginleri ve Ferisiler, ikiyüzlüler! Göklerin hükümranlığının kapısını insanların yüzüne kapatıyorsunuz; ne kendiniz içeriye giriyorsunuz; ne de içeri girmek isteyenleri bırakıyorsunuz…Tek bir kişiyi dininize döndürmek için denizleri ve kıtaları dolaşırsınız; dininize döneni de, kendinizden iki kat daha cehennemlik yaparsınız…”(13-15). “Sizi gidi yılanlar, sizi gidi engerekler soyu! Cehennem cezasından nasıl kaçacaksınız…”(33).

Nietzsche ise, “Deccal: Hırıstıyanlığa Lanet” adlı kitabında Kilse ve Hırıstıyan Din adamları şöyle eleştirmişti: “…Sonunda ‘hastalıklı barbarlık’, kendisini “Kilise” olarak örgütleyerek güce ulaştı. Kilise: bu, ruhun her dürüstlüğüne, her yüceliğine, ruhun her yetiştirilmesine, her özgür yürekli, iyi yürekli insancılığa karşı ölümüne düşmanlığın biçimidir.”(Nietz sche, Deccal. Çev: Oruç Aruoba. İst. 1995. S 54). “ Dürüstlükle en ufak bir alışverişi olan kimse, bugün bilmek zorundadır ki; bir teolog, bir rahip, bir papa, söylediği her cümle ile, yalnızca yanılıyor değil; yalan söylüyordur.”( a.g.e. 55) “Aldanmayalım: “Yargılamayın” derler; ama yollarında duran her şeyi cehenneme gönderirler. Tanrı’nın yargılamasını sağlayarak, kendileri yargılarlar. Tanrı’yı yüceltmekle, aslında kendilerini yüceltirler. Tam da kendi elde edecekleri- dahası, üstte kalmak için gereksinim duydukları- erdemleri ‘teşvik etmekle’ kendilerine erdem uğruna savaşıyorlar/ erdemin egemenliği için savaşıyorlar görünümü verirler.”(a.g.e. 65)

Müslümanların durumu ise, Mehmet Akif, “Safahat” adlı manzum eserinde detaylı olarak tasvir etmiştir. Onun şu mısraları, bu eleştiriyi özetler niteliktedir: “ Müslümanlık nerde! Bizden geçmiş insanlık bile…/Alem aldatmaksa maksat; aldanan yok, nafile!/ Kaç hakiki Müslüman gördüm ise, hep makberdedir;/ “Müslümanlık”, bilmem amma; galiba göklerdedir.”(M.Akif. Safahat.İst.1981. s311)

Nurettin Topçu ise, “İslam ve İnsan” adlı kitabında bu mevzu ile ilgili şöyle diyor: “Zamanla yıprana yıprana birer otomatik hareket haline getirilen ve bu şekilde emr olunduğu anlatılan ibadetler ise, iyi hesaplayan ve dikkatle kaydeden meleklerin takip ettiği bedende bir takım şekil değişmeleri haline getirildi. El, ayak, baş, beden hareketlerinde maharet, dindarlığın şartı oldu; bunlar, dinin esasları oldu. Bütün ruh ve manasından sıyrılan dini hayatın bu şekilperestliğine “Zühd-Takva” adını verenler, bu vehimlerinin kaskatı gururu içinde gömülüp kaldılar. Ve bu yolda yürürken, Allah’a götüren ahlak yolunun izlerine bile rastlamadılar.”(N.Topçu. İslam ve İnsan. İst. 1970. S33).

Allah, müşriklere: “Allah’ı gereği gibi takdir edemediler.”(6/91) demişti. Maalesef Yahudiler de, Hırıltıyalar da, Müslümanlar da aynı hataya düştüler.

2025 Doğumlular

Prof. Dr. İlhami Güler’in iki yeni kitabı, Çağdaş Kötülüğün Metafizik Çanağı ile Hiçlik Çağında İman ve İstikamet Arayışı, Ankara Okulu Yayınları tarafından yayımlandı.

Uzun soluklu bir düşünsel emeğin ürünü olan bu iki çalışma, yazarın çağdaş meseleler üzerine yürüttüğü entelektüel çabanın yeni halkalarını oluşturmaktadır. İlhamiyyat okurlarıyla bu yeni yayınları paylaşmaktan memnuniyet duyuyoruz.

Yeni eserlerin hayırlı olmasını diliyor, tüm okurlarımıza verimli okumalar temenni ediyoruz.

Türkiye’de Devlet Adamları ve Toplumu Çürüten Siyaset

1.TARİHSEL ARKA PLAN

Türkiye’de toplumun politik bağlamda “Reşit” olmadığı; sürekli Önder, Baba, Çoban, Başbuğ, Şeyh Efendi, Hoca Efendi, Lider, Karizma… aradığı bir gerçektir. Ölüm taziyelerinde “Başınız sağ olsun” temennisi, “Baş, başa bağlıdır; baş da Allah’a”, “Balık, baştan kokar” ve “İmam, bilmem ne yaparsa; cemaat, ne yapar” deyimleri, bu gerçeği ortaya koyar. Arap-İslam siyasal tarihi, Muaviye’den itibaren siyaseti “Pratik ahlak” olarak değil; “Kurnazlık” olarak tescillemiştir. Meşhur “Arap Dâhileri (Duhatu’l-Arap)” diye bilinen kişiler, dürüstlükleri ile değil; kurnazlıkları ile meşhur olmuşlardır. Farabi, İbn Haldun, İbn Teymiyye… gibi düşünürlerin, siyaseti “Ahlak” olarak kurma çabaları, etkili olamamıştır. Hukuk alanında yaygın olan “Kitabına uydurma” ve “Hile-i Şeriyye” tutumları da, merî siyasetle paralel yürümüştür. Anayasa başta olmak üzere, yasaları iplemememiz veya etrafından dönmemiz de buradan gelir. Medrese jargonunda kullanılan: “İlm-i Siyaset” kavramı da, “Deha” kavramı ile özdeştir: “Kurnazlık”. Batıda siyaseti Ahlak olarak vaz eden filozoflar, Platon ve Aristo’dur. Makyavelli ise, Kral’a yazmış olduğu “Prens” adlı kitapta siyaseti, ahlak olarak değil; kurnazlık olarak tanımladı.

2.TÜRKİYE GERÇEĞİ

Bu arka planı göz önünde tutarak Türkiye Cumhuriyeti’ne gelecek olursak, Cumhuriyeti kuran devrimci kadrolar, erken dönemde seküler bir etik telos (Vatan-perverlik) ile hareket ettiklerini söylemek mümkündür. 1950-1980 arasında iktidar olan sağ-muhafazakâr kadrolarda da dinsel bir etik telos vardı (“Halka hizmet, Hakka hizmettir”). Menderes, Demirel, Türkeş, Erbakan, Ecevit, Baykal…birer “Devlet Adamı” hüviyetine sahiptiler: “Devlet adamı, halkının yarınını/yararını; siyasetçi, kendi yarınını/çıkarını düşünür.”

Seksen ihtilalinden sonra iktidara gelen T. Özal, -muhtemelen Amerikan deneyimi ile- ilk kez “Pragmatik” bir siyasi praksis ortaya koydu. O zamana kadar her politik parti/ideoloji, kendi yolunda giderken; onun, “Dört eğilimi” birleştirmesi ve sarf etmiş olduğu: “Benim vatandaşım, işini bilir” sözü, bu –Amerikan ruhlu- politik pragmatizmini ortaya koyar. Böylece Muaviyeizm-Makyavalizm, siyasete tekrar yerleşmeye başladı: Yalan ve Talan.

O tarihlere kadar “Devlet Planlama Teşkilatı” öncülüğünde toplumun ve siyasi erkin dişini tırnağına takarak oluşturmuş olduğu Kamu İktisadi Teşekkülleri (KİT), “Liberal Ekonomi” gereği elden çıkarıldı. Toplum, gelirine mümasil olmayan bir “Lüks/İsraf” tüketimine sevk edildi. Döviz, “convertible” hale getirildiği gibi; ekonomi de, küresel “İsraf Ekonomisi/Kapitalizm”e eklemlendi. “Üretim ekonomisi”nden “Rant Ekonomisi”ne geçmiş olduk. Özal ve daha sonra gelen politik figürler, Batı’nın sömürü niyetli dayatmalarına karşı koymamışlardır.

Ben, yetmişli yıllarda Erzurum/Tortumda ilkokuldan önce köyde kuzu çobanlığı, orak ile ot biçme, lojistik (Babamlara yayladan köye akşam-sabah yiyecek taşıma) ve kışları akşam-sabah ahırda hayvan bakımı); ilkokula giderken de öğleye kadar Otobüs Terminalinde (Kars’ta) nane şekeri satıyor, ayakkabı boyuyor, araba yıkıyor, hamallık yapıyordum. Yazları da inşaatlarda amelelik yapıyordum.

Herkeste emek-üretim, ticaret, meslek, ustalık, uzmanlık motivasyonu vardı. Ekonomi zayıftı, Enflasyon yüksekti. Herkes, “Ayağını yorganına göre uzatıyordu”. “Yerli Malı Haftası” kutlamaları vardı. “Damlaya damlaya göl, akar gider sel olur” yani “tasarruf” bilinci vardı. Filmlerde zengin kızları, fakir oğlanlara âşık olabiliyordu. Politik ideolojiler/davalar uğruna kavgalar veriliyor; gençler ölüyordu: “Vatanım, ha ekmeğini yemişim; ha da, uğruna bir kurşun.” Bu saydıklarıma “Nostalji” deyip, burun kıvıranlar olabilir; hayır! “İnsanlar, ruhunu şeytana satmamıştı.” yorumu, daha doğrudur.

,İki binlerin başından itibaren siyasette ve ekonomide yalan ve talan giderek ivme kazandı. Rant/talan ekonomisinin, geriye giden bin yıllık bir “Ganimet Ekonomisi” tarihi vardır. Kılıç elden düşüp; (“Tüfek icat olup, mertlik bozuldu”); yağma içgüdüsü, kendi bedenine yönelir. Ganimet gelmeyince; elde ne var ne yok hepsi satıldı. Rant/İnşaat ekonomisi esas hale geldi. Siyaset, ideolojik bir “Dava” olmaktan çıkıp; ekonomik bir “kazanç-kapısı” olmaya başladı. Partiler, anonim-şirket haline geldi.

“Büyük” olmaya neden Düşünür, Şair, Âlim ve Sanatçılar değil de siyasilerin layık görüldüğü, ayrı bir soru/sorun olmakla birlikte; “Büyüklerimiz (!), genellikle siyaseti ilkesizlik-ahlaksızlık, ikiyüzlülük, yalan-dolan, dolap, kumpas, kurnazlık, dün öyle-bugün böyle, ihale, aracılık, iş-bulma, akraba kayırma, hemşehricilik… olarak icra edince; vatandaşlar da zıvanadan çıkıp başının çaresine bakıyor. Ortalık çetelerden, mafyalardan, nitelikli dolandırıcılıktan, tağşişten, adi hırsızlıktan, dijital sahtecilikten, adli emanete teslim edilen emtiaların çalınmasından nüfuz hırsızlığından… geçilmiyor. Namuslu-dürüst, vatanperver herkesi tenzih ederim.

3.KÜRESEL BAĞLAM

Bu gidişatı, “Çağın Ruhu(Zeit-Geist)ndan bağımsız olarak düşünmek, elbette imkânsızdır. Çağın Ruhu “Tanrı’nın ölümü” ve “Çölün büyümesi” (Nietzsche), “Çoraklaşma” (T. S Eliot), “Katı/Kutsal olanın Buharlaşması” (Marx), “Kutsal Kubbenin Çöküşü” (M. Weber), “Tanrı Tutulması” (M. Buber) … olarak nitelenmişti. Alman Filozofu Byung Chul Han da çağın ruhunu pratik olarak: Haz-Hız, Performans, Şeffaflık, Anlatı ve Ritüelin kayboluşu, Enformasyon, Dijitalleşme, Sabırsızlık/Aciliyet, Kumsallaşma/Bireyselleşme ve Cemiyet/Cemaatin yok olması, Akışkanlaşma… olarak niteler. Faslı düşünür Taha Abdurrahman ise, Kalbin/Ruhun/İnsanın ölümü olarak niteler. Bu perspektiften bakınca, “Fail”lerin kendileri, az hırlı olmasa da diğer taraftan, rüzgârın önündeki yaprak gibidirler veya selin önündeki kütük gibidirler.

4.SONUÇ

Bizi ancak bir Tanrı (Allah-Rahman) ve onun insana üflediği Ruh/Vicdan kurtarabilir. Tabi ihtiyaç duyup da Kur’an’ın dediği gibi, bunlara yönelebilirsek (münib). Yok eğer, sırtımızı dönmeye devam edersek (mu’rid); Sünnetullah belli: “Canınız cehenneme!” veya “İla cehenneme zümera: Cehenneme kadar yolunuz var!” (39/71).

*Prof. Dr. İlhami Güler, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim görevlisi.

Tanrı’nın Yeryüzündeki Gölgesi: Hukuk

Hegel’in Devlet için söylediği: “Devlet, Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesidir.” sözü, gerçekte Hukuk için geçerlidir ve doğrudur. Abbasi Halifeleri için kullanılan “Zıllullahi fi’l-ard=Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” tabiri de yine hukuk için geçerli ve doğrudur; faniler için değil. Hukuk, Allah’ın Rahman, Ahkemü’l-Hâkimin, Adil, Kahhar, Cabbar, Zu-intikam… sıfatlarının yeryüzündeki tecellisidir. Politik bağlamda söylenen: “Güçlünün ‘Haklı’ değil; haklının, ’Güçlü’ olması” gerektiği ilkesi, aslında Tanrı’nın “Mutlak Güç” ile değil; O’nun, kendini ahlak ve hukuk (Sünnetullah-Misak-Ahit) ile sınırlandırmasının tezahürüdür. “Güvenilirlik (el-Emin, es-Selam)”, Kudret kadar Tanrılığın en temel olmazsa olmazlığıdır (sine qua non): “Gerçek şu ki, Allah, adaleti, iyilik yapmayı ve yakınlara vermeyi emreder; sizi, utanç verici arsız davranışlardan, taşkınlıktan/azgınlıktan da meneder. Tutasınız diye, size böyle öğüt veriyor.” (16/90).

İslam teolojisinde Mu‘tezile (Adalet) ve Matürîdîlik (Hikmet), Allah’ı böyle tasavvur etmişler iken; Eş’arîlik, O’nu kayıtsız-Kadir-i Mutlak olarak tasavvur etmiştir. Mistisizm (Tasavvuf) ise, -genellikle- Merhametin dünyevi istismarıdır (Hümanizm): “Merhametten maraz doğar.”, “Ruh için yok edici olan, bütün kapılara açık olmaktır; her an ileri atılmaya hazır bir kendini başkasının yerine koyma, bir başkasının yerine sıçramadır; yani bir uyarana karşı direnç gösterme konusundaki yetersizliktir: Tepki gösterme yeteneksizliği, hastalıklı bir hal, bir çöküş, tükenmenin belirtisidir. Mutlak müsamahakârlık, asil kültürü yok eder.” (Byun Chul Han. Şey Olmayanlar. Çev: Enes Özel. İst. 2025. s.90)

Hilafet ve Saltanat rejimi, Eş’arî tasavvurun politik uzantısıdır. “Hikmetinden sual olunmaz” Tanrı imgesi, politik zemine halka hesap vermeyen tutumun tezahürü olan “Hikmet-i Hükûmet” kavramı olarak yansımıştır. Oysa Şura, Ahit, Adalet, Ehliyet ve Biat, Kur’an’da siyasal faaliyetin hukuki-ahlaki, şeffaf temel zeminidir.

Hukukun, yeryüzünde Tanrı’nın gölgesi olmasını da başı siyasal iktidarın eteklerine değil; ancak göğe değen vicdanı hür, irfanı gür, hikmet sahibi Hâkimler, Hakemler, Hekîmler ve Alimler gerçekleştirebilir. Tanrının gölgesi olan “Hukuk”, adalet idesinin-duygusunun yönlendirdiği ve kamu maslahatını amaçlayan bir yasamadır. Güç istencinin, tahakkum tutkusunun, zorbalığın sopası olan “kanun” değil. Hukuk’un üstü “Akl-ı selim”, yani vicdan ile hukuka ihtiyaç duymadan karar vermek ve ortaya eylem koymaktır (ihsan). Hukukun altı ise, başı boşluk, anarşi, kaos, zorbalık ve zulümdür. Hayatta en önemli ve değerli olan bir eylemin-olayın niteliği/asaleti sanatsal, siyasi ve bilimsel olmaktan çok; ahlaki ve hukuki olmasıdır. Bir de “Hukuk”u kılıf yaparak zorbalık yapmak vardır ki; en adisi/kötüsü de budur.

Devlet ve Siyasal iktidar, bir toplumun güvenliğini ve refahını temin etmeye ve sürdürmeye çalışır. “Adliye” teşkilatı ise, adaleti sağlar. Yargı, Devlete bağlıdır, onun bir parçasıdır; siyasal iktidarın değil. Siyasal iktidar, güç kullanımı olduğu için, her zaman Rahmaniliğe sadık kalmayabilir; Şeytanlığa-Tağutluğa (haddi aşma, küstahlık, güç istenci, zulüm, zorbalık…) sapabilir. “Hukuk Devleti” “Kuvvetler Ayrılığı” ve “Anayasal Demokrasi” kavram ve kurumları, Batıda bu tehlikeyi bertaraf etmek için geliştirilmiştir. Batı’nın, dış siyasetlerinde –genellikle- “Güçlü olanın, haklı olduğu (Şeytanlık-Tağutluk)” gerçeği, ayrı bir konudur.

Bu kurumlar, “Millet İradesi” ve “Devlet” miti/canavarı (Leviathan/Hobbes) ile ahlaksızlık-hukuksuzluk yapmayı engeller. Bunu gerçekleştirmek de, Yargının görevidir. Hukukun/Yargının, siyasetin emrinde, onun iti-köpeği veya sopası olması demek; Tanrı’lığın, Şeytanlığa-Tağutluğa tabi kılınması, boyun eğdirilmesi anlamına gelir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, toplumsal rıza, konsensüs/icma, oydaşma ile değil de; “Devrim” ile kurulduğu için (Devrimin politik-ontoloji açısından (“To be or not to be”) tarihsel zorunluluğu, ayrı bir konudur). Hukuk, başlangıçtan beri, siyasal iktidara bağlı kaldı. Demokrasiye geçtikten sonra da bu durum pek fazla değişmedi. İmparatorluk ve Devrim bakiyesi etnik, ideolojik ve dinsel plüralite, nispî olarak homojen bir toplum, uzlaşı ve hukuk yaratımını engelledi. Toplumumuz, “Hukuk”tan ziyade; güç ve kimlik siyasetini önemser. Güçlü olandan yanadır, güce tapar: “Uzayan boynuz, ‘bizden’ olsun” der. Siyasal tarihi Beylik, Paşalık, Padişahlık, Hakanlık, Kağanlık Hanlıktır. Hukuk, kurum, kural, kanun ile başı pek hoş değildir. Akil-baliğ, reşit olma yerine; Ulu-Önder, Çoban-Baba-Lider, Karizma… sever veya başı-boşluğu tercih eder; bunu da “özgürlük” sanır. Bu konuda Çağdaşçılarımızın ve Muhafazakârlarımızın birbirinden pek farkı yok.

HUKUK VE İKTİSAT

İktisadi alanda üretime dayalı rasyonel ekonomi; ehliyete-liyakata, eğitime/öğretime, maharete, beceriye, hünere, ustalığa dayalı meslek edinme/iş bulma-kurma yerine; ranta, yolsuzluğa, adam kayırmaya, spekülasyona, kumara, define avcılığına, şans-bahis (loto-toto) oyunlarına, piyango çekilişlerine, torpile, akrabalığa, yakınlığa, hemşeriliğe… daha fazla prim veren bir toplumuz. Kuruluş aşamasından 1980’lere kadar planlama, sanayileşme, üretim (KİT’ler) motivasyonu vardı. 1980-2000 arası bu süreç tavsadı. Daha sonrasında ise, üretim ekonomisinden tedrici olarak ve tamamen koptuk.

Şiarlarımız: “… uğrundalık-üretim” değil; “…için”lik olarak (H. Arendt) “Win-Win”, “Nerde beleş, orda yerleş.”, “Salla başını, al maaşını.”, “Kısa yoldan köşe dönme”, “Parayı bulma(kazanma değil!)”, “Parsayı toplama”,“Musluk akarken, testiyi doldurma”, “Bul karayı, al parayı”, “Şık şık eden nalçadır, işi bitiren akçedir.”, “Varsa pulun, olurum kulun; yoksa pulun, kapıdır yolun.”, “Bal tutan, parmağını yalar.” …dır.

Örneğin: Kripto para borsasına dünyada en fazla balıklama dalan toplumlardan biri de Türkiye oldu. Yaşı 15-35 arasında bu borsaya dalanların yüzde sekseni kaybetmiş. Bahis ve Kumar sitelerine giriş yapmada da ön sıralardayız. Bu tarz para kazanma alışkanlığının yaygınlaşmasında ülkede son yıllarda uygulanan “Üretim-İcat çıkarma“ yerine, “Rant Ekonomisi”nin, havadan (“Emsal”) para kazanmanın, önemli etkisi olduğu kanaatindeyim. Ekonomik kaynak ve imkânların, -özel sektörden ziyade-, Devlet’e bağlı olduğu bir ortamda, risk içeren üretim ve ticaret yerine; “Devletlu (Nüfuz Hırsızlığı)” olmak, beleşçilerin ve açık-gözlerin yegâne tercihidir. İş ve istihdam alanlarının daralmasının payını da unutmamak gerekir. Çağın Ruhu olan “Haz-Hız”ın arttığı ve bunun yegâne aracı olan “Para” ya ulaşımın rasyonel (ekonomik) ve meşru yollardan zorlaştığı bir ortamda, bahsi geçen davranışların yaygınlaşacağı aleykelbeyandır.

“HAKEM-BAHİS” VE HUKUK

Futbol takımları ve turnuvaları, dünyada “oyun-yarış” olduğu kadar; -ülkeden ülkeye değişse de- “Kara-Para” pazarı ve “Mafyöz İlişkiler” ağının da bir parçasıdır. Barışı, birliği-beraberliği geliştirmesi gerekirken; kavgayı ve kumarı körüklüyor. Ülkemizde de durum, pek iç açıcı değildir. Sürecin “oyun-eğlence-yarış” ve centilmenlik olmaktan çıkıp; beleşten-bahisten para kazanma/aklamaya dönüşmesi, toplumsal çürüme ile doğrudan alakalıdır. “Futbol Federasyonu” ve “Hakem Heyeti”, bu alanın -Tanrı’nın gölgesi olarak- hukuki otoritesi ve mahkemesidir. Son günlerde patlak veren Hakemlerin ve futbolcuların bahis oynaması, Türkiye’nin iktisadi ve hukuki hayatından bağımsız olarak düşünülemez. Hele, “Bahis” mevzusunun, klasik hangi maçı, hangi takımın, hangi skorla kazanacağı olmaktan çıkıp; sayısı elliye varan ilginç bahis mevzulara evirilmesi, felaketin boyutlarını ele verir. Bu durum, toplumsal çürümenin sıradan bir semptomudur. Sonucu Slovenyalı filozof Slovej Zizek’in cümlesi ile bağlayalım: “Kötülerin kaybetmediği bir ülke, çocuklarına ahlakı öğretemez.”