Aristo, İnsanı “düşünen hayvan/canlı” olarak tanımlamıştı. Bu tanım, “düşünme”yi, insanın hayvanlardan ayrılan niteliği olarak ortaya koyuyor. Aslında av bulma, av olmama; tuzak kurma, tuzak bozma anlamında “düşünme”, hayvanlar ile insan cinsinin ortak paydasıdır. Hayvanların da kendi aralarında bir konuşma/anlaşma dili olduğuna göre, insanı “konuşan hayvan” olarak tanımlamak da pek ayırt edici bir nitelik olmasa gerek. İnsanı, hayvandan ayıran en önemli nitelik, düşünmesine eşlik eden ve Tanrı tarafından ona yaratılışta verilen (91/7-8) “ruh/vicdan” kapasitesidir.
Bu bağlamda birkaç düşünme çeşidinden bahsedilebilir:
1-Hasbî-Muhasibî Düşünme
Vicdanın/ruhun içinde olduğu düşünme, hasbî (samimi) ve muhasibi (eleştirel) düşünmedir. Bu tarz düşünmede duyu verileri/beş-duyu, mantık kuralları, ahlaki duygulanım kapasitesi ve sezgi yetisi birliktedir. Ben buna “dörtlü birlik” diyorum. Bu düşünme, metafor olarak su, süt, bal ve inci tanesine benzer: Parça inci, “inci” değildir; “H2″ ve “O”, “su” değildir… Unsurlarına ve parçalara bölünemez, bölündüğünde, öz niteliğini kaybeder: Mantıkçılık/akılcılık, deneycilik/tecrübecilik, mistisizim… Kur’an’da bu düşünme tarzı, tetikte-teyakkuzda olma anlamında “takva” olarak isimlendirilir. Kur’an’ın başından sonuna kadar binlerce kez tekrar edilen tefekkür, taakkul, tezekkür, tafakkuh, tedebbür, teemmül, taabbur, rey, nazar, basiret…bu tarz düşünmeyi ifade eder. Ahlakı, imanı, dini doğuran düşünme budur; meraktan doğan bilimsel düşünmeye de mani değildir. Ben, bu düşünme tarzına “şükreden düşünme” diyorum. Çünkü verili olanı salt “data” olarak değil, aynı zamanda “nimet/lütuf” olarak görüp (ayet), onları “veren”e karşı “şükran” hissinden doğar. Bu düşünme, verili olan varlık yani Güneş sistemi, ekosistem ve insanın kendisi karşısında, “Bu değirmenin suyu nereden geliyor?” ahlaki sorusunu sorup, içine düştüğü hayretten doğar. Bu düşünmeyi doğuran ruh/vicdan kapasitesi, Kur’an’da lübb (öz), fuad (kalp), basiret, nur, şehit/şahit olarak nitelenir. Ziya Gökalp’ın, “Ahlak yolu dardır; tetik bas, önü yardır.” dizeleri, Türkçede “düşünceli biri” deyiminin, ahlaklı olma anlamını yineler. “Belki düşünme de, bir ahşap dolap yapmak gibi bir şeydir. Her hâlükârda bir zenaat/maharet/marifet, bir “el sanatı”dır.”(M.Heidegger, Düşüncenin Çağrısı. Çev: A.Aydoğan. İst. 2008. s 57)
Dinin/Vahyin özünü oluşturan bu düşünme tarzı, tarihte iki tür tehlike ile karşı karşıya kalmıştır: Birincisi, müminlerin/sokak insanının, düşünmeyi terk ederek içine düştüğü taklit, kör-inanç, dogma, gelenek, alışkanlık/aşinalık, ezberdir. Dinin kaçınılmaz teolojik yorumları olan “mezhep” ler, zamanla dogmatikleştirilerek bu duruma düşerler: “Her mezhep, kendinde bulunandan memnundur.”(23/53, 30/32). Yine düşünme terk edilip, aradan uzun zaman geçince, müminlerin kalpleri katılaşır; yoldan çıkarlar (57/16). Oysa Allah, müminleri: “Bilmediğin şeyin peşine düşme; bilgi aktların(göz, kulak, kalp), bundan sorumlu tutulacaktır”(17/36) diye uyarmıştır.
İkinci tehlike ise, bütün dinlere musallat olan mistik meczupluktur. Kur’an, “ruhbanlığı” emretmediği (57/27); hatta şiddetle eleştirdiği halde (9/34) dindarlar, işgüzarlık yaparak, yaşam tarzı olarak “zahit”liği seçip; düşünme yolu olarak da, “dörtlü birlik”i parçalayarak salt ilham/sezgi ile bilgi üretmeye kalkışırlar. İslam’daki bu yaşam-düşünme tarzının adı “tasavvuf”; örgütlenme tarzının adı ise “tarikat” tır.
Bin yıldan fazladır bu iki tehlike İslam’a musallat olmuş; Kur’an’ın yetiştirmek istediği Hz. İbrahim (“O, Rabbine kalbi selim ile gelmişti” 37/84), mağara arkadaşları (17.sure), Hz. Ömer, Hz. Ali, Hasan-ı Basri, Sokrates …..örneklerinde olduğu gibi, sokak insanını “rüşd”üne erdirme projesi iptal edilmiş; kitleler sünnileştirilmiş, sufileştirilmiş, şiileştirilmiştir. Sonuç olarak ortalıkta bir “din-ibadet” söylemi-eylemi sürmekte; fakat ruh/vicdan dumura uğratıldığı için; düşünme terk edildiği için; iman ve ahlak, olabildiğince zayıflamıştır. Oysa Kur’an: “Li kavmin yetefekkerun = düşünen bir toplum için inzal edilmişti” (7/176,10/24,13/3,16/11….). En düşünülesi olan veya bizi düşünmeye çağıran en temel soru: “Bu değirmenin suyu nereden geliyor?” sorusudur. Ahlakı/anlamı, imanı, dini doğurtacak olan soru budur. Bu soruyu sorup, en düşünülesi olanı düşünemeyen, “İnsan” değildir; hayvanımsı veya şeytanımsıdır. Heidegger’in: “Bugün insanlığın karşı karşıya olduğu temel sorun, düşünemiyor olduğunu düşünememesidir.” tespiti, bu gerçeği ortaya koyar.
2-Hiçlik Çağı veya Hesabî Düşünme
a)Bilim-Matematik-Yapay-zekâ
Hesabî düşünmenin iki versiyonu vardır. Birincisi, görünmeyen ve bilinmeyene karşı insanın duyduğu meraktan doğan bilimsel düşünmedir. Bu düşünme, “bu nedir?” ve “bu nasıl oluyor?” sorularının cevaplarını araştırır. Matematik, bu düşünme tarzının bir parçasıdır. Heidegger, bu tarz düşünmeye “sayma/calculation” der. Onun, “bilim düşünmez” sözü bunu ifade eder. “Felsefe” disiplini, Yunanistan’da başlangıçta bilmi de içerecek tarzda vazedilmişti. Metafizik/ontoloji/teoloji aşamasında, açıklama/bilme sorunu, anlam/hakikat sorunu ile birlikte çalışılıyordu. Kilisenin, Ortaçağlarda bilim ve felsefeye yaptığı tecavüz, Aydınlanma ile birlikte dine karşı bir suikastı tetikledi ve “Tanrı öldürüldü” (Nietzsche). Ondan sonrasına Peter Watson “Hiçlik Çağı” adını verir. Bu süreç, ruhtan zihne/zekâya geçiş sürecidir. Descartes ile başlayıp, Kant ile devam edip, mantıkçı pozitivizm ve fenomenoloji ile sonuçlanan süreçte metafizik, düşünmeden elenmiş; bilimsel düşünme tarzı da Heidegger’in ifade ettiği gibi, -bir kafes olarak (Ge stell)- “teknoloji”ye gelip saplanmıştır. “Yapay zekâ”, teknolojinin (saymanın/1-0) dijitalleşmesi olarak son haddine varmasıdır. Oysa, Wittgenstein’in, “Varlık/Vakıa/Gerçeklik/Reality’e ait bütün sorular cevaplandırılmış/açıklanmış olsa bile; “anlam (hakikat-İG)” sorusu, kapı gibi hâlâ orada durur” teşhisi, haddini bilen bir düşüncenin ürünüdür.
“Şükreden düşünme” yerine, felsefe ve bilmi, “hakikat” alanında nihâi hakem olarak görenler, şeytani bir istiğna veya sürekli bir tereddüte/vesvese (agnostizim)ye kapılabilirler. “Üzümü ye, bağını sorma” halindeki bir nankörlük tutumu, bu halet-i ruhiye’nin sonucudur. Şeytanın, Tanrı’yı bile bile ona karşı çıkması, böyle bir istiğnanın/inadın/inkârın sonucudur.(2/146,28/39). Tıpkı Mekke’nin atarlı entelektüeli Velit b. Muğire’nin düşünme tarzında olduğu gibi: “O, düşündü-taşındı, ölçtü-biçti; kahrolası, nasıl ölçtü-biçti! Sonra tekrar düşündü-taşındı, yüzünü astı ve kaşlarını çattı, istiğna/istikbâr içinde, ‘Bu (vahiy/Kur’an), geleneksel bir sihirdir’ diyerek, arkasını dönüp gitti.” (74/18-25).
Özgür düşünmeye eşlik eden iki duygu vardır:
1-Minnet/şükran ve tetikte-teyakkuzda olma
2- İstiğna/istikbâr veya şüphe/tereddüt.
Maslahat ve Menfaate Dayalı Düşünme
Hesabî düşünmenin bir türü, ne pahasına olursa olsun kendi/kişisel çıkarını düşünmektir. Türkçede bu durum: “çok hesabî biri” veya “akıllı ol” tavsiyesinde dile getirilir. Kurnazlık, çalma, gasp, ganimet, sömürü… süreçlerini içerir. Kur’an’ın “heva” ve “hayvanlık” dediği niteliktir. İkinci Hesabi düşünme, ticaret, şirket, hizmet, üretim ve adalet süreçlerinde ahlaki/hukuki olarak gerçekleşir. Allah rızası ve karşılıksız/merhametten kaynaklanan iyiliğin yanında; dünyada insanlara iyilik (adalet-merhamet) yapıp, ahirette karşılığını alma (veresiye alış-veriş) de bunun bir parçasıdır. Bazı “mal yemez”lerin (örneğin, Y. Emre) sandığı gibi, kınanılacak bir şey değildir. İnsan fıtratına uygun, normal bir durumdur: “ Ey iman edenler, sizi elim bir azaptan kurtaracak bir “ticaret” önereyim mi?: Allah’a ve peygamberine iman edip, kendiniz ve malınız ile Allah yolunda cihat ederseniz; -eğer bilirseniz- bu, sizin için daha hayırlıdır/kârlıdır.”(61/10-11).
Sonuç
Hasbi ve Muhasibi düşünme başlamadan, dumura uğramış vicdan dirilmeyecek; vicdan olmadığı sürece de, iman ve ahlak(din) olmayacak. Kör-inanç/itikat ve salt-ibadet/alışkanlık ile kendimizi kandırmaya devam edeceğiz.