Deccal’in Tezahürleri: Harari, Netanyahu, Epstein ve Trump

1-JUDEO(YAHUDİ) GENETİK/METAFİZİK

Tevrat ve Kur’an, Tanrının, Firavunlar tarafından Mısırda köleleştirilen İbranileri kurtarmak için Hz. Musa’yı görevlendirdiğini ve daha sonra da, onu ve soyundan birçok kişiyi peygamber yaparak onları hidayete erdirmek istediğini sarih olarak ortaya koyar. Ancak, İbranilerin büyük bir bölümü (57/26) şımarık bir şekilde Tanrı’nın kendilerini tercih etmesini, “Seçilmişlik/Üstünlük” olarak görüp; diğer insanları aşağılık (Goi-Nokri-Gentile) olarak niteleyip; Tanrı (Yahwe)’ya karşı nankörlük ederek; -O’na teslim olma ve itaat yerine-, O’nu teslim almaya/temellük etmeye, kendilerine hizmetçi yapma küstahlığına kalkışmışlardır. Hz. İsa’nın İncilller’ de ki eleştirileri (Örneğin: Matta. 23. Bölüm) ve Kur’an’daki eleştiriler (2. Bakara suresi), bu gerçeği ortaya koyar.

İbraniler, “Ahiret” inancına iltifat etmedikleri için, kendilerini hesap vermeyecek/hesap sorulmayacak kimseler olarak görüp, dünya hayatına tutku ile gömülmüşlerdi. Kur’an, bu gerçeği şöyle tasvir eder: “Andolsun, sen onları yaşamaya bütün insanlardan –hatta müşriklerden bile- daha düşkün olduğunu görürsün. Onların her biri, bin yıl yaşamak ister; oysa uzun yaşamak, onları azaptan kurtaracak değildir. Allah, onların yaptıklarını görür.”(2/96). Yine bir İbrani/Yahudi tipolojisini şöyle tasvir eder: “Ve kendisine mesajlarımızı lütfettiğimiz halde, onları bir kenara atan kimsenin başına gelecek olanı onlara anlat: Şeytan, onu yakaladı; o da, yoldan çıktı. Biz, -eğer isteseydik-, onu ayetlerimizle yüceltir ve üstün kılardık; fakat o, hep dünyaya sarıldı/saplandı, arzu ve heveslerinin peşine takıldı. Böyle birinin durumu, bir köpeğin durumuna benzer: üzerine varsan da, kendi haline bıraksan da, dili dışarda solur. Ayetlerimizi yalanlamaya kalkışanların âkibeti, işte böyledir.”(7/175-176).

“Karun” tiplemesinde olduğu gibi, uzun yaşama ve zenginlik/mal-mülk biriktirme tutkusunu Kur’an, azgınlık ve nankörlüğün (küfr) asli/içgüdüsel itkisi olarak görür: “Allah, kullarına rızkı genişletseydi; yeryüzünde fesat, taşkınlık çıkarırlardı.”(42/27. Ayrıca bkz:43/33-35). Kuzey yarım-kürede uzun zamandan beri olan da, işte bu. Zenginliğ de, gasp ve teknoloji ile elde ettiler.

Yaptıkları şımarıklık ve hadsizlikler yüzünden birinci kez Asur-Babil sürgünü (Mö: 722-593); ikinci kez MS:70 de Roma imparatorluğu eliyle (17-İsra/4-7) cezalandırılan, sürgüne gönderilen Yahudiler, diasporada iki bin yıldan beri, -Ruhlarını değil-; Zekâlarını kullanarak finans (Rothschild-Rocfeller aileleri) ve bilim-teknoloji alanlarında gösterdikleri “performans” (Byung Chul Han’ın teşhis ettiği anlam) ile insanlığın başına tekrar bela olmuşlardır. Tüm dünyada karşılaşılan bir içerleme/uçuklama olarak “Anti-Semitizm”in, yabana atılmayacak ciddi bir nedeni vardır. Bu analiz, İbrani veya Yahudileri kategorik olarak kastetmez; -Tanrı’nın yaptığı gibi- bir genelleme yapar.

İşte bir Yahudi olan Yuval Noah Harari, yazmış olduğu “Homo Sapiens”, “Homo Deus” ve “Neksus” adlı -Dünyada Yahudi iletişim-medya ağı ile “Best-seller” yapılan- kitapları, Çağdaş Yahudi Metafiziğini/Dünya Görüşünü/Hayat-İnsan algısını (Yapay Zekâ- Trans-Humanizm- Metavers), insanlığa yegâne hakikat olarak lansa eder. İsrail-Siyonizm ve Netenyahu (Filistin-Gazze Dramı), bu metafiziğin aktüel tezahüründen başka bir şey değildir. Epstein sıkandalı, yine bu Yahudi Tağutluğun (Güç istenci-İstiğna-Şeytanlık) ABD ve AB’yi kontrol altına alan pedofili karanlık yüzüdür. Amerika’nın muhalif kamusal entelektüeli olarak bilinen Yahudi Noam Çomsky’nin dahi, Epstein ile olan ilişkisinde şaşılacak bir şey yoktur.

2- GREEK(YUNAN)-BATI GENETİK/METAFİZİK

Trump ve ABD’ye gelince, o ve orası, -Genellikle- Yunan’ın Dionysosçu-trajik insan ruhunun, Aydınlanma ve Avrupa üzerinden Amerika’ya göç etmiş; George Orwell’in “Domuzlar Çiftliği” romanında (“1984”) anlattığı tipin mücessem pratiğidir. Trump, Uzun süreden beri Avrupa’yı yansılayan Amerika’nın politik aklının özgürlük, demokrasi, insan hakları, hukuk devleti, BM, anayasa, diplomasi… Maskelerini kaldırıp atarak, Amerikan toplumunun en az yarısının ruhunu açık etmiştir: Güç istenci/Üst-insan (Nietzsche), Deaser-Machine=Arzu-makinası/Kapitalizm (Deluze-Guattari).”Make America Great Again/MAGA”.

Hegel’in dediği gibi, Pagan Yunanlılar, kendilerinde bulunmayan hiçbir niteliği, tanrılarına atfetmemişlerdir. Filozof Platon, tek bir Tanrı’ya inanmış; ancak, onu tanımadığı için, sadece ona “İyi-İdea” diyebilmişti. Aristo da, tek bir Tanrı’ya inanmış; ona “Onto-teolojik” olarak “İlk neden” ve “Hareket Etmeyen Hareket Ettirici” nitelikleri dışında ahlaki bir nitelik vermemiş ve Atina toplumu için “İyi Yaşam” nihai amacı ile dünyevi bir “Mutluluk (Eudaimonia)” ahlakı önermiştir. Bunlardan önce yaşamış olan Sokrates ise, pagan dinine ve ahlakına karşı çıkarak, kendi vicdani ve düşünme gayreti ile doğru bir Tanrı imgesi ve ahlak keşfetmeye çalışmış; pagan Yunanlılar tarafından idama mahkum edilmiştir.

Batı için, “Hristiyanlık/Kilise” parantezini dışarda tutarsak; Descartesle başlayıp Laeibniz, Kant, Hegel ve Nietzsche ile devam eden “Aydınlanma” sonrası düşüncesi, “Metafizik” olarak eski Yunan’a tekrar bir geri dönüştür (Re/ö-nesans). Bu süreç, Nietzsche tarafından Nihilizm olarak: “Tanrının ölümü”, “Güç istenci”, “Çölleşme”, “Üst-insan”, “Ebedi Dönüş” olarak nitelenmiştir. Yahudi Teolog Martin Buber, “Tanrı Tutulması”; Max Weber, “Kutsal Kubbenin Çöküşü”; J.Derrida, “Huzur Metafiziğ”; E.Levinas, “Ontolojik Emperyalizm”; Karl Marx, “Katı-Kutsal Olanın Buharlaşması”; T.S Eliot, “Çoraklaşma”; Peter Watson, “Hiçlik Çağı”; M. Heidegger, “Ruhtan Zekâya Geçiş” olarak isimlendirmiştir.

Heidegger, Yunan’dan başlayan Batının Felsefe-Bilim-Teknoloji faaliyetini, “Gestell=Çerçeveleme” olarak şeylerin/kendiliklerin “mevcudiyete getirilmesi”, “açığa çıkarılması” tarzı olarak “Nihilizm” diye yorumlar: “Nihilizm, modern çağın güç alanı içine çekilmiş yeryüzü insanlarının dünya-tarihsel hareketidir… Tehlike, teknoloji yarışının kendini her yere yerleştirebilecek olmasıdır. “Her şeyin”, gerçekten ve tıpkı en son, en güçlü bilim ve teknoloji içinde “olduğu gibi olduğu” varsayımı, bizim dünya üzerindeki tahakkümümüz, giderek daha iyi/yaygın hale geldikçe; üzerimizdeki tahakkümü, sağlamlaştırılabilir. Bu, sadece “Batı” için bir tehdit değildir; Çünkü “Batı tarihi”, Dünya tarihine genişlemeye başlamak üzeredir. (Çoktan tahakküm altına aldı bile-İG)” ( Jhon Richardson, Heidegger. Çev: Soner Soysal. İst.2025. s 467). Tekniğin özünün “Teknik” değil; “Metafizik” bir şey olduğunu söyleyen Heidegger, -İnsan dahil- bütün şeylerin/kendiliklerin bu “Gestell/Çerçeveleme” içinde ekonomik birer kaynak, rezerv, stok, donanım, teçhizat olarak görülmeye başladığını vurgular.(Ricgardson, a.g.e, 453 vd.)

Hz. Nuh’tan Hz. Muhammed’e kadar bütün peygamberlerin davası olan “Rahman-Rahim” ve Hayyu’l-Kayyum”, münezzeh, kişisel/şahsî bir Tanrı’nın “var” olduğu ve tüm şeylerin/kendiliklerin, O’nun “Yaratma” sı ile mevcudiyete çıktıkları; bütün kendiliklerin ve varoluşun birer “Ayet” veya rahmet, lütuf, nimet, rızık, ihsan, ikram oldukları; İnsan soyunun da, özenle hazırlanan “Güneş sistemi” ve “Eko sistem (Dünya)” içinde ahlaki bir bağlamda “Denendiği” ve ölümden sonra tekrar diriltilerek “Ahiret”te hesaba çekileceği; ödüllendirileceği veya cezalandırılacağı (Din) öğretisi, son dört yüzyıldır yeryüzünde görece sönümlenmiştir. Onun yerini, Walter Suchubart’ın “Kahraman” diye isimlendirdiği insan tipi, kültürü almıştır. (Schubart, Hz.Nuh-Hz. Muhammed çizgisini, Hz. İsa’nın şahsında dolayımlayarak “Mesihçi” tip olarak niteler. Diğer iki proto-tip: Çin’in doğa ile “Uyumlu” insan tipi ve Hindistan’ın doğadan kaçan “Zahit” insan tipidir). Bu (Kahraman) tipi Schubart, şöyle tanımlar: “Bu kültür-zihniyeti veya insan tipi, dünyayı örgütçü çabası ile düzene sokması gereken bir kargaşa olarak görür. Kahraman insan, dünya ile barışçıl olarak geçinmez; var-olan biçimi altında ona karşı çıkar. Benlik gururu (kibir-istiğna-İG), erk tutkusu ile (Güç İstenci-Nietzsche) ile doludur. Dünyaya bir köleye bakar gibi bakar; ona efendilik etmek, egemen olmak ve onu kendi planlarına göre kalıplamak ister. Dünyaya “Kahraman” insanın belirlediği amaçlar verilir. Bu insan, gözlerini yukarıya kaldırıp saygı ile bakmaz; tersine, güç tutkusu/istenci ve gururla dolu olduğu için, aşağıya doğru düşman ve kıskanç gözler ile yeryüzüne bakar. Tanrıdan git gide daha çok uzaklaşır ve deneysel şeylerin dünyasına git gide daha çok gömülür. Laikleşme, onun kaderidir; “Kahramanlık”, başlıca yaşam duygusu; tragedya ise, sonu/amacı. Böyle bir dünyada, özellikle böyle bir kültür-insan tipinde her şey, dinamiktir. Kahraman evrende hiçbir şey, statik değildir. Promethaus gibi, Kahraman insan, her güce, her Tanrı’ya meydan okur; etkindir, gergindir ve alabildiğine enerjiktir. Buna uygun olarak Kahraman veya Promethausçuluk çağları, hareketli ve etkindir. Roma Dünyası, gücünün doruğunda kendini böyle hissetti. 16. Yüzyıldan sonraki Germen-Roma Batısında da bu proto-tip egemen olmuştur. Son dört yüzyılın promethausçu Batı Kültürü, bu proto-tipin iyi bir örneğidir.”(P.A.Sorokin, Bir Bunalım Çağında Toplum Felsefeleri. Çev: M.Tuçay. Ank.1972. s 117).

3- SONUÇ

Son üç yüz yılda yaşadığımız yeryüzünün büyük bir bölümünün, Avrupa ve Amerika tarafından kolonileştirilmesi, köle ticareti, sömürü, emperyalizm; Kapitaliz-Komünizm ve Faşizm gibi üç büyük siyasi-İktisadi zulüm sistemi, iki Dünya savaşı; ikinci Dünya savaşından sonra dünyanın yaşadığı nispi bir sükunet döneminden sonra, tekrar silahlanma yarışının kızışması, Srebrenista-Gazze katliamları, Trump’ın Görnland, Venezuella, Kanada, İran….a sarkıntılıkları, Epstein Adası skandalı, yapay zekâ/dijitalleşme ile Heidegger’in bahsetmiş olduğu “Gestell=Çerçeveleme” nin radikalleşerek insanlığın ruhunu/kalbini/vicdanını öldürmesi…; insanların “Çileden”, Dünyanın “çivisinin” çıkması; bahsetmiş olduğumuz “Judeo-Greek” metafiziğin oluşturduğu acı meyveleridir. Zira, egemen metafizik çerçevelemede ölüm, eğer hiçliğin (Nihilizm) kapısı ise, -ki öyle- :” Ölüm dahi, eğer o, hâlâ gerçekten yaşanmamış bir yaşamın sonunu oluşturuyorsa; daha da korkunç olur. Bu nedenle, ölüm korkusu, ölümden sonrasına yönelik değil; aksine, boşa çıkan umut ve beklentilerin son bulduğunun kesinliği karşısında, ölümden öncesine ilişkin duyulan dehşeti yansıtır… Bu olasılık karşısında insanın duyduğu korku, onu vahşice korunma stratejilerine: “Ya ben; ya onlar” stratejisine, her şeyi kendi eline geçirme, her şeye sahip olma stratejisine götürür; yani kötülüğün mekanizmasının içine iter.”(Alexıus J.Bucher. “Yitirdiğimiz Suçsuzluğumuz Ya da: Özgürlüğün Saldırgan Gücü Üzerine.” Yüzyılımızda İnsan Felsefesi. Haz: İonna Kuçuradi. Ank. 1977. S 218-219.). Şu anda Dünyada yaşanan, bundan başka nedir ki?

‘Dindarlık’ nedir-ne değildir?

Vahiy-Peygamberlik ile temellendirilen İlahi dinin doğası doğru kavranmadığı takdirde, cehalet, kör inanç, taklit, şiddet ve din sömürüsü, kolayca meşrulaştırılabilir. Oysa, İlahi dinin doğası, sürekli düşünceli-eleştirel olma, barışsever ve merhametli olma, adil ve paylaşımcı olmadır. Kur’an’da bu içerik doğru “İman ve Salih Amel” olarak nitelenir ve yüzlerce tekrarlanır. İkisinin toplamı ise “Takva” kavramı ile ifade edilir. Yani hakiakatı bulma ve yapma hususlarında sürekli tetikte ve teyakkuzda olma durumu (Beyne’l-Havf ve Raca=Endişe ve Umut arasında olma/kalma). “Dindarlık” su, hava, güneş gibi “Hayatî” ve/fakat renksiz/şekilsiz bir tarz/tavır/haldir. Gösteriş, bağırma, zıplama, göze sokma değildir: “Yeryüzü mescittir”. “İyilik yap, denize at; balık bilmez ise, Hâlık bilir.” “Her geceyi, Kadir; her geleni, Hızır bil.” “Her gün Aşure; her yer Kerbela.”…

Spinoza’nın doğru teşhis ettiği gibi: “Kitleler, sürekli Tanrı’yı kandırma peşindedirler.” İnsan, Rabbine karşı çok nankördür; buna kendisi de şahittir; menfaatine çok düşkündür.”(100/6-8) ayetleri de, bu gerçeği doğrular. Bundan dolayı, “Yükte hafif, pahada ağır” şeylerden kendilerine bir ajanda oluştururlar. Oysa, Kur’an’ın ifade ettiği gibi, dinsel denenme olarak “Emanet”, “Göklerin, yerin ve dağların, yüklenmekten kaçındıkları düzeyde ciddi bir sorumluluktur.(33/72). “Emanet” in ağırlığı, büyüklüğü, onun “önemini/azametini” ifade eder; yoksa onu taşımanın “zorluğunu/imkânsızlığını” değil. Teklif edilen varlık formasyonlarının “iradesiz” olduklarına dikkat etmek gerekir. Benzetmenin yönü, “taşınanın” değeridir; “taşımanın” imkânsızlığı değil. Altının, zümrüdün, incinin, mücevherin “taşınması” gibi. Emanet veya sorumluluk, “ Hakikat”ı bilme ve yapma anlamında bir hikmete sahip olmayı, ciddi bir cehd(cihat-içtihat), kaygıyı, titizliği ve sabrı gerektirir.

“İlm-i hal” kavramı, özünde içinde bulunulan tekil durumun-ilişkinin/halin şuurlu bir halde “bilinmesini” ifade ederken; Tanrı’yı kandırma peşinde olan kitleler, bundan, ezber halinde bir “İtikad/Akaid(Amentü)” ve alışkanlık/taklit olarak tekrar ettikleri birkaç ibadeti/ritüeli anlayıp “Dindarlık” ajandasını kapatırlar. Oysa, “İtikat”, canlı ve sürekli tazelenmesi gereken “İman” olmadığı gibi; “İbadet” ler de, Tanrı’ya karşı sorumluluklarımızın tamamı değildir. Ortada hemcinsimize karşı kallavi bir “Ahlak” yani adalet ve merhamet sorunu vardır.

Kur’an, baştan sona kadar, vicdanı diri(…Li yunzire men kâne hayyen-36/70) can kulağı ile dinleyen(Üzünün vaiyeh-69/12) ve sürekli düşünen(tefekkür, takkul, tezekkür, tedebbür, teemmül, taabbur, tafakkuh…) ve Allahtan sürekli yardım talep eden(dua) mümiler/muhsinler yetiştirmeye çalışırken; Ulema heyeti, kör-inancı ve “Taklit”i meşrulaştırarak(Mezhep-Tarikat), Vicdanı dumura uğratarak “Hile-i şeriyye”yi ve “Kitabına uydurma”yı meşrulaştırdı. K ur’an: “Allah’a iftira edenden daha zalim kim olabilir?”(29/68,61/7) diye dehşetli bir soru sorarken; Ulema, “Kader” ve “Alın Yazısı” inancını geliştirerek, iftirayı “sevap” ve “dindarlık” olarak vazetti.

Kur’an, sadece “zalimliği” düşmanlık olarak tanımlarken(60/8-9); “Zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur.”(2/193) derken; Fatihler, tanımı değiştirip müşrikliği ve gayri müslimliği “düşmanlık” olarak vaz ederek, “Daru’l-İslam-Daru’l-Harp” kavramları ile “Sürekli savaş” ortamı oluşturdu. “Fetih” kavramı, Kur’an’da anlaşma yolu ile İslam’ın tebliğ edilmesi ve yayılması için “Kapı açma” iken(48. Fetih Suresi); Fatihler(Araplar), durduk yerde ülke işgal etmeyi(Fütuhat) meşru hale getirdiler.

Fakihler, hırsızlık suçunu ve cezasını özel mülk için kılı kırk yararcasına tanımlarken; kamunun mülkünü korumak için bekçiler olarak atanan bürokrat ve siyasetçilerin, nüfuzlarını kullanarak yaptıkları kamu/miri malı hırsızlıkları(“Deveyi hamudu ile götürmek”) “suç/günah/haram” bile sayılmadı.

Alimler, dinlerde Tanrı’nın gazabını ve rızasını celp eden, Tanrı’ya veya insanlığa karşı işlenen “Büyük” ve “Küçük” “Günah” ve “Sevap”ların özgül ağırlıklarını ortaya koyacak gerekçeli bir temellendirme ve sıkala yapmamışlardır. Helal ve Haramın, işlenen sevap ve günahın faturasının, bireylerde yarattığı maslahat ve mefsedetin/mazarratın, hüsranın, acının, ıstırabın yoğunluğuna ve etkilediği insanların sayısının/kapsamının/eriminin(müteaddiyat) genişliğine bağlı olması gerektiğini ortaya koymadılar. Tanrı’yı kandırma peşinde koşan kitleler ve yalaka teologlar, kendi vehimlerine göre bir “Büyük Günah-Büyük Sevap” ve “Küçük Günah ve Küçük Sevap” ajandası oluştururlar. Örneğin: “Kandil” gecelerinde yapılan ibadetlerin, bir yıllık bütün günahları sildiği; “Lailaheillelah” diyen, herkesin cennete gideceği; Abdest alırken, kıl-dibi kadar kuru yer kalanın, Cehennemde 80 sene yanacağı; Namazını, taammüden terk edenin dövüleceği, hapsedileceği, hatta öldürülebileceğine fetvası verdiler. Ceza için, “cehennem” yetmiyormuş gibi; -eften-püften şeylere- ölüm anından itibaren Kıyamet kopuncaya kadar “Kabir Azabı” takdir edilir. Günahlar için cehennemin üzerine “kıldan ince-kılıçtan keskin” Sırat Köprüsü kurudular ve çoğunluk, oradan aşağı attılar…. “Allah, sizin yüzünüze, şeklinize bakmaz; kalplerinize ve amellerinize/işinize bakar” Hadisine rağmen; şekil-şemail, cübbe-sarık, sakal-bıyık, peçe-çarşaf, riya-gösteriş ile mükemmel “dindar”lıklar vehmedildi.

Sahici dindarlığı tahrif, tezyif, tahkir ve tahrip eden en önemli husus, kendilerini dinin “Temsilcisi” olarak gören “dindar” lar veya kendini Tanrının temsilcisi olarak gören “Din adamları” ve siyasetçilerdir(zıllullah). Kur’an’ın, “Kitap yüklü eşekler” olarak nitelediği Yahudi “Din adamlarına Hz. İsa, Kudüs’teki mabette şöyle çıkışmıştı: “ Din bilginleri ve Ferisiler, Musa’nın kürsüsünde otururlar; size söylediklerinin tümünü yapın ve yerine getirin; ama, onların yaptıklarını yapmayın. Çünkü, söyledikleri şeyleri kendileri yapmazlar. Ağır ve taşınması güç yükleri bağlayıp, başkalarının omuzlarına koyarlar da; kendileri, bu yükleri taşımak için parmaklarını bile kıpırdatmazlar. Yaptıklarının tümünü, gösteriş için yaparlar. Örneğin, muskalarını büyük, giysilerinin püsküllerini uzun yaparlar. Şölenlerde başköşeye, Havralarda en seçkin yerlere kurulmaya bayılırlar. Meydanlarda selamlamaktan ve insanların kendilerini “Rabbi” diye çağırmalarından zevk duyarlar.”( Matta. 23. Bölüm: 1-7). “Vay halinize ey din bilginleri ve Ferisiler, ikiyüzlüler! Göklerin hükümranlığının kapısını insanların yüzüne kapatıyorsunuz; ne kendiniz içeriye giriyorsunuz; ne de içeri girmek isteyenleri bırakıyorsunuz…Tek bir kişiyi dininize döndürmek için denizleri ve kıtaları dolaşırsınız; dininize döneni de, kendinizden iki kat daha cehennemlik yaparsınız…”(13-15). “Sizi gidi yılanlar, sizi gidi engerekler soyu! Cehennem cezasından nasıl kaçacaksınız…”(33).

Nietzsche ise, “Deccal: Hırıstıyanlığa Lanet” adlı kitabında Kilse ve Hırıstıyan Din adamları şöyle eleştirmişti: “…Sonunda ‘hastalıklı barbarlık’, kendisini “Kilise” olarak örgütleyerek güce ulaştı. Kilise: bu, ruhun her dürüstlüğüne, her yüceliğine, ruhun her yetiştirilmesine, her özgür yürekli, iyi yürekli insancılığa karşı ölümüne düşmanlığın biçimidir.”(Nietz sche, Deccal. Çev: Oruç Aruoba. İst. 1995. S 54). “ Dürüstlükle en ufak bir alışverişi olan kimse, bugün bilmek zorundadır ki; bir teolog, bir rahip, bir papa, söylediği her cümle ile, yalnızca yanılıyor değil; yalan söylüyordur.”( a.g.e. 55) “Aldanmayalım: “Yargılamayın” derler; ama yollarında duran her şeyi cehenneme gönderirler. Tanrı’nın yargılamasını sağlayarak, kendileri yargılarlar. Tanrı’yı yüceltmekle, aslında kendilerini yüceltirler. Tam da kendi elde edecekleri- dahası, üstte kalmak için gereksinim duydukları- erdemleri ‘teşvik etmekle’ kendilerine erdem uğruna savaşıyorlar/ erdemin egemenliği için savaşıyorlar görünümü verirler.”(a.g.e. 65)

Müslümanların durumu ise, Mehmet Akif, “Safahat” adlı manzum eserinde detaylı olarak tasvir etmiştir. Onun şu mısraları, bu eleştiriyi özetler niteliktedir: “ Müslümanlık nerde! Bizden geçmiş insanlık bile…/Alem aldatmaksa maksat; aldanan yok, nafile!/ Kaç hakiki Müslüman gördüm ise, hep makberdedir;/ “Müslümanlık”, bilmem amma; galiba göklerdedir.”(M.Akif. Safahat.İst.1981. s311)

Nurettin Topçu ise, “İslam ve İnsan” adlı kitabında bu mevzu ile ilgili şöyle diyor: “Zamanla yıprana yıprana birer otomatik hareket haline getirilen ve bu şekilde emr olunduğu anlatılan ibadetler ise, iyi hesaplayan ve dikkatle kaydeden meleklerin takip ettiği bedende bir takım şekil değişmeleri haline getirildi. El, ayak, baş, beden hareketlerinde maharet, dindarlığın şartı oldu; bunlar, dinin esasları oldu. Bütün ruh ve manasından sıyrılan dini hayatın bu şekilperestliğine “Zühd-Takva” adını verenler, bu vehimlerinin kaskatı gururu içinde gömülüp kaldılar. Ve bu yolda yürürken, Allah’a götüren ahlak yolunun izlerine bile rastlamadılar.”(N.Topçu. İslam ve İnsan. İst. 1970. S33).

Allah, müşriklere: “Allah’ı gereği gibi takdir edemediler.”(6/91) demişti. Maalesef Yahudiler de, Hırıltıyalar da, Müslümanlar da aynı hataya düştüler.

2025 Doğumlular

Prof. Dr. İlhami Güler’in iki yeni kitabı, Çağdaş Kötülüğün Metafizik Çanağı ile Hiçlik Çağında İman ve İstikamet Arayışı, Ankara Okulu Yayınları tarafından yayımlandı.

Uzun soluklu bir düşünsel emeğin ürünü olan bu iki çalışma, yazarın çağdaş meseleler üzerine yürüttüğü entelektüel çabanın yeni halkalarını oluşturmaktadır. İlhamiyyat okurlarıyla bu yeni yayınları paylaşmaktan memnuniyet duyuyoruz.

Yeni eserlerin hayırlı olmasını diliyor, tüm okurlarımıza verimli okumalar temenni ediyoruz.