Türkiye’de Siyaset ve Hukukun Ağırlığı

1- SİYASET VE HUKUKUN DOĞASI

Siyaset, yeryüzünde dil/kavim/ırk, din-ideoloji, ekonomi-çıkar veya ahlaki saiklerden biri veya birkaçı ile oluşmuş bir toplumun kendini diğer toplumlardan ayırması, koruması ve kendini sürdürmesi (güvenlik) çabasıdır. Bu çaba, doğası gereği ahlaki olabileceği gibi; ahlaksız da olabilir. Meşru siyaset ve meşru iktidar örgütleyici, organize ve idare edicidir. Meşru olmayan ise yıkıcı, yok edici, zulmedici, zorlayıcı şiddettir. İnsanlık tarihi, bunun hikayesidir.

a)- Hukuk, bir toplumun, kendi iç düzenini, işleyişini adalet idesine ve eşitlik ilkesine göre herkesi bağlayacak şekilde kurallara bağlaması ve bunu devlet erki ile gerçekleştirecek kurumlar oluşturmasıdır. Adalet, insanların bedensel, zihinsel ve ruhsal potansiyellerini, imkânlarını açığa çıkarmak ve aktüelleştirmek için, onlara sağlanan fırsat eşitliğidir. Bunu sağlamayan düzen ve iktidar, zalimdir. Hukuk, hakkaniyete ve uzlaşmaya/konsensüse/icmaya dayanması gerektiğinden dolayı; pür pozitif bir kavramdır. Herkesin sığınabileceği bir melcedir. Hukuk söz verme, söz tutma ve “sözleşme” yapmak ve buna uymaktır. Haksızlığa, zora-zorbalığa dayanan; konsensüs/icma içermeyen kanunlar/yasalar, “Hukuk=Adalet” niteliği kazanamaz. “Kanun/Yasa Koyucu” nun ahlakî ve ilmî itibara veya konsensusa dayanan bir meşruiyeti/otoritesi vardır. Salt “Güç” ten bu otorite ve meşruiyet çıkamaz. Adalet ve onu icraya yetkili şiddet uygulama(devlet), hukukun özüdür. Siyaset ve Hukuk, doğaları gereği, dinamik olsalar da; Hukuk, daha müstakar/durgun, yavaş değişir iken; siyaset, daha hareketli ve dinamiktir. Hukuk, salt Rahmanidir; “Hakk”, Rahman’ın diğer sıfatıdır. Hukuk oluşturmak ve ona itibar etmek, Rahmanî bir tavırdır(Ribbiyyun-3/146, Rabbaniyyun-3/79).

b)- Siyaset, Rahmani olabileceği gibi; şeytani de olabilir. Rahmani siyaset, özü itibari ile adalet, insaf, hakkaniyet ve merhamete dayanır. Bu bağlamda siyaset iktisadi içgüdünün, ekonominin, sermayenin ve salt güç istencinin diktatörlüğüne karşı madunların, mustazafların, mazlumların, ezilenlerin, yoksulların, yoksunların adalet ve özgürlük arayışı olarak ahlaktır. Kur’an’da “Tağutluk” Firavun’ların, Karun’ların, Haman’ların, iş-birliği içinde siyaseti zorbalık, güç istenci, tahakküm, zulüm, fesat, saldırı, talan, hile… olarak icra etmeleridir. Kur’an, bu tarz siyaseti reddederek; siyaseti, pratik ahlak olarak vazeder. “Dost-Düşman” veya “Biz-Öteki” ayrımının en temel ve meşru kriteri, adalet ve zulümdür. “Emanet”leri (kamusal işleri), ehline verme işidir (4/58). Meşru olan siyasal fail, toplumu oluşturan herkes (şura) veya onun onay verdikleridir (42/38). Allah, 610-632 arasında gerçekleşen İslam’ın doğuşu esnasında, müşriklerin oluşturmuş olduğu “sürekli düşmanlık” ve “sürekli savaş” ortamlarında “Rahman” ve siyasal bir “fail” olarak müminlere eşlik etmiş; onları yönlendirmiş ve onlara yardım etmiştir.

2- TÜRKİYE’DE SİYASET VE HUKUK

Burada yapacağım siyasi ve hukuki tasviri, Türkiye Cumhuriyeti, kurulurken ve kurulduktan sonraki dönemde Dünya siyasetinin ve güç odaklarının, Türkiye üzerine olan etkilerinden bağımsız olarak değerlendirmek, yanlış olacaktır. Türk Toplumu veya Türkiye devleti, Kurtuluş savaşının önderlerinden bir grubun, diğerlerini tasfiye ederek “Devrim” yaparak kurdukları bir yapı/gövdedir. Kurucu irade, Tek-adam (M. Kemal) ve Tek parti (CHP)dir. Bu yapıyı, “Çağın Ruhu (Zeit-Geist)”na göre kurmuşlardır. Bu olgu, siyasal bir tasarruftur ve birinci cümlede söylediklerimizden ve Osmanlı imparatorluğunun çöküşünden bağımsız olarak anlaşılamaz. Olgunun kendisi, anlaşılabilir bir hadisedir; ideal siyaset ve ideal hukuk açısından doğruluğu-yanlışlığı, ayrı bir tartışma konusudur. Hukuk da, bu irade tarafından oluşturulmuştur. Muhafazakâr halk yığınları, bu siyasal-hukuki tasarrufa genellikle pasif direniş göstermişlerdir. 1950’den sonra Demokrasiye geçilmiştir. Siyasi fail, halk olmuştur (DP). Zorla yapılan bazı “kanun” ları, “Hukuki” leştirmeye çalışmıştır. 1960’da Tek-Adam ve Tek Partinin “mirasçısı/ehl-i beyti” olarak kendini gören askeri bürokrasi, “Darbe” yaparak, meşru siyasal otoriteyi devirmiştir. Daha sonra, kendi güdümlerinde bir Anayasa (Hukuk) yaparak, tekrar demokrasiye geçilmiştir. Seçimlerle halk, tekrar siyasal iktidarı devralmıştır (AP). Bu tarihten itibaren siyaset, (Askeri) vesayet altında işlemiştir. Politik gidişattan memnun olmayan askeri vesayet, 1980’de tekrar bir “Darbe” daha yapmış ve bir müddet sonra demokrasiye tekrar geri dönülmüştür. Hukuk da bu darbeci irade tarafından dizayn edilmiştir. 1997’de tekrar bir “Post-modern Darbe” yapılmıştır (28-Şubat Süreci). Bu süreç de İki binlerin başına kadar sürmüştür.

İki binlerin başında Ak Partinin iktidara geliş ile birlikte demokratikleşme doğrultusunda gelişmeler oldu. Ak Parti, “The Cemaat” ile işbirliği ederek askeri vesayeti geriletti. Siyaset, siyasi “kumpas”lar ile (vesayetten) özgürleşti. Daha sonra da Cemaat, “illegal” olarak meşru hükümeti devirmeye kalkıştı (15-Temmuz). 2018’de referandumla “Başkanlık Sistemi” ne geçildi. Zamanla TBMM’nin yetkileri, Başkan’a devredilerek önce tedrici olarak “Parti Devleti” ne; oradan da “Tek-Adam” lık yönetimine evrildi. Siyaset, güçlenirken; hukuk ve hukuki kurumlar, giderek zayıfladı. Hukukun, siyasetin kontrolüne girmesi, adalet idesinin/ülküsünün, güç istenci tarafından boğulmasıdır.

Bunun genetik sebebi, tarihe dayanır. Müslüman toplumlar (imparatorluklar), Hukuku “kanun” ve “fetva”lar ile yapmışlardır. Kanunu, Padişah (“Kanuni”); Fetvayı kadı, şeyhülislam ve müftiler verirdi. Vicdanın aktif ve diri olduğu toplumlarda tikel durumları ahlaki hükme bağlama anlamında bu yol, adaleti gerçekleştirmeye daha yakın olabilir. Ancak, vicdanın dumura uğradığı durumlarda, bu tutum, “Kitabına uydurma”, “Hile-i Şeriyye” ve “Minareyi çalıp, kılıfına uydurma” şekillerinde mafyalaşmayı doğurur.

3- TÜRKİYE’DE SİYASETİN DOĞASI

İdeal anlamda siyaset, hukuki-kurumsal bir yapıya kavuşturulmuş devletin, Anayasal çerçevede işletilmesidir. Siyaset yapmanın saiklerine gelince, ideal olan, ahlaki bir sorumluluk ile kamuya hizmettir: “Honorial Duty” veya “Halka Hizmet, Hakka Hizmettir.” İkinci saik şan, şöhret, itibar, makam-mevki sahibi olma dürtüsüdür. Bu da, anlaşılabilir bir şeydir. Üçüncü saik güç istenci, tahakküm tutkusu, zorbalık ve şiddet içgüdüsüdür. Bu, tağutluktur, mafyalaşmadır, tehlikelidir, ahlaksızlıktır. Dördüncüsü, herhangi bir mesleği ve kariyeri olmayan, fırsatçı, muhteris, kurnaz, hilebaz insanların güç ve zenginlik, mal-mülk edinme çabasıdır. Siyaseti, bunun aracı olarak görürler.

Bizim gibi “Devrim” yapmış ülke ve toplumlarda bir diğer saik, “Toplum Mühendisliği” dir. Kitlelerin kimliğini devleti kullanarak zorla değiştirme-şekillendirme tutkusu. Oysa bizim gibi, imparatorluk bakiyesi toplum ve devlette siyaset, Toplum mühendisliği değil; Halıcılık ve Kuyumculuk gibi ince işçilik ve nezaket gerektiren bir sanat ve çaba olmak zorundadır. Modern Ulus-devlet aygıtı, egemenlerin (Burjuva sınıfı) kontrolünde “Kimlik Teknolojileri” geliştirerek (okul, hapishane, kışla, medya…) “Makbul Vatandaş” oluşturmaktadır. Oysa özgür toplumlarda Kimlik, uzun süreli, sivil-kültürel kurumlaşmalar ve etkileşmeler ile diyalektik olarak, kendiliğinden oluşur. Doğru ve ahlaki olan da budur.

Türkiye’de siyaset yapanların kahir ekseriyeti, ya toplum mühendisliğine soyunmakta veya mesleği-kariyeri olmayanların “meslek” edindikleri bir uğraştır. Meclisten çıkardıkları “kanun” ile iki yıl milletvekilliği yapmış birisi, emekli olup, en yüksek dereceli memur emeklilerinin aldığı maaş kadar kazanç elde ediyorlar. Asgari ücretli bir memurun en az beş-on katı gelir elde ediyorlar. Kamu imkânlarından/kurumlarından yok pahasına hizmet alıyorlar. Nalıncı keseri gibi, çoğunlukla kendilerine yontuyorlar: “Rabbena, hep bana”. Özel sektör ile devlet arasında “aracı-ortak” olarak gayri hukuki “iş” halledip, avantadan para kazanıyorlar. Bazıları kamudan hep çalıyorlar; bazıları da “çalıyorlar; ama çalışıyorlar” da. Devlet’in mülkiyeti ve yetkisinin “büyük” lüğü oranında, siyasetin gücü ve itibarı da, alabildiğine artmış oluyor.

Türkiye’de en itibarlı kişi düşünür, sanatçı, bilim insanı değil; bakan, milletvekilidir. Batı, bunun tehlikelerini bilfiil yaşadığı için ‘Kuvvetler Ayrılığı’ ilkesini geliştirmiştir. Oysa bir toplumun ve devletin hukukileşmesi, medenilik alameti iken; siyasetin gücü ve öneminin artması, şeytanlık-tağutluk alameti olabilmektedir. “Gece Bekçisi” devlet (Güvenlik), en ideal olanıdır. Toplum, rüştüne erdiği oranda devletin ve siyasetin gücü-cesameti azalır; sorunları, vicdan, hukuk ve kurumlar halleder. Bazı muhafazakârların siyaseti “Daru’l-harp-Hile ve Takiyye” bağlamında algılamaları, ülkemiz için ayrı bir talihsizlik ve tehlikedir. 1950’lerde ülkenin ekonomik durumunu göz önünde tutarak milletvekili maaşını almayan Ankara mebusu olduğu gibi; bugünlerde akraba-i taallukatını devlet imkânlarından nemalandırmayı, Kur’an’ın “akrabalarınızı gözetin” tavsiyesine bağlayabilen muhafazakâr milletvekiline de de şahit olduk. Türkiye’de “Parti”, politik-ideolojik bir ”örgütlenme” aparatı olmaktan çok; bir karizmanın etrafında kümelenmiş “Tarikat-Cemaat” veya “Anonim Şirket” halindedir. Partililer ise, “mürit” daha doğrusu “ortak” ve “nemalanan”lardır.

Düşünmenin Üç Dinamiği ve Din

Merak, insanın etrafında beş duyusu ile idrak ettiği ve herkesin, alışkanlık ve aşina olmakla “normal” bulduğu nesne/şey ve olayların/olguların içyüzünü, mahiyetini, ne-idüğünü, nedenini bilme ve tanıma arzusudur. Ahlaki bir duygu-içerik taşımaz. İnsanı hayvandan ayıran önemli bir niteliktir. Bilim ve teknoloji, meraktan doğar. Eski Yunanistan’da Arşimet’in hamamda hamam tasının suya batmamasını merak ederek, suyun kaldırma kuvvetini bulması; Newton’un, elmaların düşmesini merak ederek, yerin çekim kuvvetini bulması, buna örnek olarak verilebilir. Bilimsel merakın doğurduğu sorular: “Bu, nedir?” ve “Bu, nasıl oluyor?” sorularıdır. Felsefi düşünme de, büyük oranda, bir “Meraklı Melahat”lıktır. Merak, -ahlaki bağlamda- misyonsuz, gayesiz, amaçsız, soru-msuz (ahlaki soru soramayan) insanın en ciddi işidir. Sanatsal yaratıcılık da, aslında bu halet-i ruhiyenin bir ürünüdür. Bu analiz, hayretli Hayri ve Hayriyelerin de, meraklı Melahat ve Mahmut olamayacağı anlamına gelmez.

Hayrete Düşmek/Taaccüp Etmek

Hayret veya taaccüp etmek, meraktan farklı olarak, herkesin “normal” karşıladığı olay ve olgulardan ahlaki bir duygulanımla şaşkınlık/hayret içine düşmek, tuhaf bulmak, “olağan-üstü” olarak görmektir. Hayreti doğuran sorular: “Bu, niçin başka türlü (kaos) değil de; böyle (düzenli) oluyor?” ve “Bu nesne/şey, niçin, yok değil de var?”dır. “Hayranlık”, bu duygudan gelir. Wittgenstein’ın: “Varlığın, ‘nasıl’ olmasındansa; ‘olması’ daha hayretamizdir” cümlesi, bu durumu ifade eder. Din, ahlaki bir duygulanım ile insanın, içinde bulunduğu Evren, Güneş Sistemi, Ekosistem ve kendinin düzenliliği-uyumu karşısında taaccüp ederek, hayrete düşerek: “Bu değirmenin ‘suyu’ nereden geliyor?” ahlaki sorusunu sorması ile başlar. Bu soruyu soramayan insanlar da: “Üzümü ye; bağını sorma”, sorumsuzluk, ilgisizlik, oralı olmama, nankörlük modundadırlar. Kur’an, bu tutumu, nankörlük (küfr) ve hayvanlık olarak niteler (8/22,55). “Sen (peygamber), hayranlık duyarken/taaccüp ederken/hayrete düşerken; onlar (inkârcılar), alay ederler” (37/12) ifadesi, bu gerçeği ortaya koyar. Meraktan doğan düşünme ise: “Bu değirmenin (sistematiğin/düzenliliğin) ‘çarkı’ nasıl dönüyor?” bilimsel sorusunu sorar ve cevaplamaya çalışır. Başta insanın kendi mükemmelliği olmak üzere, Güneş Sistemi ve Ekosistem arasındaki uyumun bir lütuf, ikram, inam, ihsan, emre-amade (teshir) olmasından şükran duygusu ile bunun failini/Tanrı’yı keşfetmesi/iman, dinin temelidir. Ahlaki duygulanımdan doğan düşünme, Kur’an’da tefekkür, taakkul, tezekkür, tafakkuh, teemmül, ibret, nazar, rey… olarak nitelenir. Örneğin: “…Onlar, yerin (Ekosistem) ve göklerin (Evren-Güneş sistemi) yaratılışı/düzeni/uyumu üzerine düşünerek: ‘Rabbimiz, bunları, boş yere (batılen) yaratmadın; seni eksikliklerden tenzih ederiz…’ derler” (2/191).

Kaygı/Endişe Taşımak

Kaygı/endişe, yaşarken, bizimle ilgili/ilişkili olan ve sonunu bilemediğimiz-emin olmadığımız veya sonucundan korktuğumuz olaylar-olgular karşısında hissettiğimiz duygudur. Bu duygu da insanı düşünmeye sevk eder. Özen, önem, ihtimam ile kaygı, tasa, telaş, huzursuzluk ve endişeyi bir birine karıştırmamak gerekir. Birinci duygular, bizim ile ilişkisini kavradığımız, idrak ettiğimiz, tanıdığımız kişilere veya olgulara-olaylara yönelik iken; ikinciler, emin olmadığımız, tanımadığımız, korktuğumuz kişi ve olaylara dönüktür. Heidegger, İnsanın (Dasein), “ölüme-doğru varlık” olma endişesinden (sorge), varlığa ve hemcinsine karşı bir ihtimam-özen-itina-ilgililik çıkarmaya çalışmıştır.

Kaygının İki Hali

Bu bağlamda iki düşünürün görüşlerine yer vereceğiz. Birincisi, “Din-siz” bir filozof olan ve felsefesini “Ontolojik Fenomenoloji” olarak isimlendiren Heidegger; ikincisi ise, Müslüman bir düşünür olan Fazlurrahman’dır.

Heidegger, insanı (Dasein) dünyaya “fırlatılmış”, yani fırlama, nerden geldiği bilinmeyen ve akıbetini de “ölüme (hiçliğe)-doğru varlık” olarak niteler. Başlangıç (Mebde), bilinemediği gibi; ölümüm “ötesi” (Mead) de yoktur. Bu durum, genelde (“herkeslik” olarak) insanlarda bir oyalanma, gevezelik, gününü gün etme, vurdum-duymazlık, (Kur’an’ın deyimi ile “oyun-eğlence”) halet-i ruhiyesi yaratır. Ancak, Heidegger’e göre insan, “ölümlü” olduğunu düşünürse; varlığa, insanlara karşı bir ihtimam, özen, itina, ilgi (sorge) de oluşabilir. O, bunun peşindedir; bunun oluşmasını savunur: “İhtimam, Dasein’a kendisine şeffaf olduğu, varlık hakkında doğru sorular oluşturabileceği bir zemin ve zaman hazırlar. Başka birçok fenomen, bu zeminde anlam kazanır. İhtimam, onun dünyaya ilgisini ve başkalarına dönük itinasını temellendiren temel bir yetidir. Sahih ya da gayri sahih başka eksistansiyaller (niyetler), kökensel duyum ifadeleri; arzu, iştah, meyil gibi biçimleri, korku, endişe gibi ruh halleri “ihtimam” halinin/fenomeninin sırtında taşınır… İlgi, itina ya da ihtimam görüngüleri aynı zamanda yüz çevirme, suçlama, yargılama, hatta şiddeti de içinde barındırabilir. Çünkü ontolojik düzeyde özen göstermenin ‘iyi’ ya da ‘kötü’ biçimleri tanımlanamaz.” (Özgür Taburoğlu, Varlık İzleri: Işık ve Ses: Heidegger’de Temel Kavramlar. İst. 2022. S.120) Heidegger, felsefesinde “Etik”e yer vermediği için, insanın bu tutumunu Heidegger, “Varlığa çobanlık” olarak niteler.

Fransız filozof E. Levinas, Heidegger’in bu felsefesini, Yunan felsefesinin özü olarak “Ontolojik Emperyalizm”in bir devamı olarak görüp reddederek, kendi ahlak felsefesi olan “Başkalık” metafiziğini geliştirmiştir. (Bkz. Ö.Gözel. Varlıktan Başka (Levinas’ın Metafiziğine Giriş). İst. 2010.)

Endişe/Kaygı, İslam’da ilk olarak -ahlaki bağlamda- hakikatin ve Tanrı’nın rızasının her tekil ilişkide veya durumda “ne” olduğunu bilme/bulma ve onu doğru olarak tercih etme kaygısıdır. İkinci olarak da, Ahiretteki durumunun, kazanan/kurtulan mı; yoksa, kaybeden ve cezayı hak eden mi olduğu konusundaki korkudur. Bu durum, Kur’an’da “Takva” olarak isimlendirilir. Takvayı Fazlurrahman, birinci bağlamı ile şöyle tanımlıyor: “Takva kavramı ile ima edilen şey, nefis muhasebesinin (Öz-eleştiri. İG) hiçbir zaman kendini her şeyden masum görme anlamına gelmeyeceğidir. Tam aksine; takvanın anlamının ayrılmaz bir unsuru şudur: Bir insan davranışlarını düzenlemek için kendini mümkün olduğu kadar nesnel bir şekilde nefis muhasebesine çekse de; hiçbir zaman, doğruyu seçtiğinde garanti yoktur. Eğer bu nefis muhasebesi, tek başına yeterli olsaydı; ‘Hümanizm’ mükemmel işler ve böylece ‘Aşkın (Allah)’a ihtiyaç kalmazdı. Fakat, insanların vicdanlarının ne kadar sübjektif olabildiğini biliyoruz. İşte takva, bizzat bu aşkınlığa işaret eder. Zira, onun ima ettiği şey, her ne kadar çaba/gayret bizimse de; bizim yapıp-etmelerimiz hakkında nihaî ve gerçekten nesnel değerlendirme, bizim değil; Allah’ın yetkisindedir.” (Fazlurrahman, Allah’ın Elçisi ve Mesajı. Çev: A. Çiftçi. Ank.1997. S.14.) Bu bağlamda “Takva” kavramının, taaccüp etmek ve hayrete düşmekle derin bir bağlantısı vardır.

Takva kavramının ikinci anlamını ise T. İzutsu, “Allah’tan çekinin (ittekû), zira, Allah’ın azabı şiddetlidir” (5/2) ayetini yorumlarken şöyle ortaya koyar: “Bu kısa cümlede üç kelimenin (ittika, Allah, azap) birleşmesi, Kur’an’da takva kelimesinin asıl yapısını açıkça gösterir. Bu manada takva, ‘Ahiret’ ile ilgili bir kavramdır. Ahiret ile ilgili azap korkusunu ifade eder. Asıl mana budur. Sonradan, bu manadan zahit kimsenin Allah’tan korkması ve nihayet ‘dindarlık’ manaları doğmuştur.” (T. İzutsu. Kur’an’da Allah ve İnsan. Çev: S. Ateş. Ank. 1980. S. 222)

Sonuç

Hasbi ve muhasibi düşünme, varlık ve oluş karşısında insanın içine düştüğü hayret ve duyduğu hayranlıktan kaynaklanan: “Bu değirmenin suyu nereden geliyor?” sorusundan/sorumluluğundan doğar. “Üzümü ye; bağını sorma” sorumsuzluğu, hayvanlık derekesine düşme ve nankörlük olarak küfürdür.

Hesabi düşünme ise, varlık ve oluş karşısında doğan meraktan doğar ve bilim olarak varlıkları hesap eder/sayar (calculation). Descartes’ın başlattığı, canlı dünyaya anestezi uygulayarak ve matematikle göz-önüne getirerek (kesinlik) kurduğu mekanik dünyada insan, artık ellere sahip değildir. Nerede kaldı “kalb”e sahip olsun. “Ama o, mekanik bir robot olarak bir çift pençe taşır. Bugün, (“Tecno-city”lerde. İG) tekno-bilimin soğuk pençelerinin sırtımızda (hatta içimizde “Trans-Humanizm”. İG) gezindiğini hissediyorsak, bunda modern bilimin temelinde yatan işbu ‘Kartezyen’ dünya tasavvurunun payı yadsınamaz”. (Özkan Gözel, Heidegger’in “Dünya”sı. İst. 2022. S.123). Descartes’ın “göz-önüne” getirmeye çalıştığı varlığı; Heidegger, “El-altında” bulmaya çalışmaktadır. Bu iki meraklı Avrupalı filozof, hiç hayrete düşemedikleri için; akıllarına mahlukatın (varlığın) bir lütuf, ihsan, ikram…olabileceği gelmiyor.

Heidegger’in peşinde olduğu “Ölüme-doğru varlık” olmaktan doğmasını beklediği düşünceli/itinalı olma, ihtimam, özen gösterme ise, vatandaşı Kant’ın -Descartes’ın muakkibi olarak- bütün eksistansiyallerden/duygulardan soyutlamış “Kategorik Buyruk”u gibi, bitmesi-yeşermesi (hayat bulması) alabildiğine zor olan bir “Gazoz Ağacı” gibidir.

Sözün Düşüşü ve Özün Çöküşü

1- SÖZ-ÖZ/VİCDAN İLİŞKİSİ

Söz/konuşma ruhun, kalbin, özün, şuurun/zihnin, için dil aracılığı ile dışa yansımasıdır. Sözün niteliğini, için-özün niteliği belirler. Yunus Emre’nin: “Söz ola, kese savaşı/söz ola, kestire başı/ söz ola, ağulu aşı bal eyleye bir söz.” mısraları, bu nitelik farkını ifade eder. Kur’an, bu nitelik farkını şöyle ifade eder: “…Güzel bir söz kökü sağlam, dalları göğe yükselen bir ağaç misalidir. Bu ağaç, Rabbinin izniyle her zaman meyvesini verir. Öğüt alsınlar diye, Allah, insanlara misaller getirir. Kötü bir sözün durumu da, yerden koparılmış, ayakta durmayan kötü bir ağacın durumu gibidir.” (14/24-25). “Ancak güzel sözler ve salih ameller, onun katına yükselir.” (35/10).

Sözün kalitesini, özün/ruhun/kalbin kalitesi belirler. Vicdan, dumura uğramışsa/kararmışsa, insan ne kaliteli söz söyleyebilir ne de başkalarının sözünü dinleyebilir. Vicdanın dumura uğraması Kur’an’da kalbin mühürlenmesi (2/7), katılaşması/taşlaşması (2/74,5/13), paslanması (83/14) ve hastalanması (22/53) olarak nitelenir.

Ahlaki bağlamda olumlu bir öz/fıtrat/kendilik/karakter/kişilik yani vicdan, Kur’an’da lübb (ulu’l-elbab), fuad, basiret, şehit/şahit, furkan, nur, ruh… olarak isimlendirilir. Vahyi, ancak bu niteliği olanlar dinleyip anlayabilir ve vahyin kendisi de, bu nitelikleri oluşturmaya çalışır. Takva, bu niteliklere haiz olarak sürekli tetikte ve teyakkuzda olma halidir. Bu durumdan pratikte iki şekilde uzaklaşılabilir:

1-Cehalet durumu olarak: taklit, dogmatiklik, alışkanlık, rutin, kanıksama. 2-Şeytanlık durumu olarak: istiğna, istikbâr, heva (arzu-içgüdü)ya uyma ve inat etme.

Öz ile sözün tekâbuliyeti/örtüşmesi önemlidir. Kur’an, şöyle der:

Yazılı hukuka uymamak veya etrafından dolanmak, özün/vicdanın çöktüğünün veya dumura uğradığının göstergesidir.

Ahlakın ve dinin dibi, Allah’ın yaratılışta insana bahşetmiş olduğu (91/7-10) veya kendi ruhundan üflediği (15/29) vicdan kapasitesini diri tutmak ve dumura uğratmamaktır. İmanın başarılması da buna bağlıdır: “Sen, ancak (vicdanen) diri olanları uyarabilirsin.” (36/70). Bu başarılamadığı takdirde, gerisi dinlerde tiyatro oynamak, ham softalık ve kara cahilliktir. “Kitleler, genellikle Tanrı’yı kandırma peşindedir.” (Spinoza). Dinlerdeki bağnazlığın, yobazlığın, kara-cahilliğin sebebi budur: “Cahilin sofusu, şeytanın maskarasıdır.”

Heidegger, özü sözüne uygun/otantik olma hali/karakteri/kişiliği ile, özün çöküşü ve sözün düşüşü yani gevezelik/dırdır, boş-boğazlık/lakırtı arasındaki ilişkiyi şöyle tasvir eder:

“Gevezelik ve merak içindeki kişi için, sahici ve yeni yaratılar ortaya çıktığı anda, onun için “çoktan eskimiş” sayılır. Sahiciliğin kendini gösterebilmesi için, “perdeleyici lakırdı” ve “umumi alâka”nın etkisinin kaybedilmesi beklenmelidir…Bu (özünü) arayışı sırasında kendine gelmesi beklenen Dasein (insan), “kişisel gelişim” öğretilerinin öznesi gibi, kendi sınırlarını keşfeden değil; kendini buldukça kaybeden, kaybettikçe bulan paradoksal bir kendiliktir. Dasein’in hep söyleyecek bir şeyleri olmalıdır. Bu sözleri, yine dinlemeye hazır olan kişi sarf edebilir. Onun için anlamak ve duymak/dinlemek aynı fiillerdir. Duymak, söyleneni tamamlar. İfade (konuşma) eyleminin mutlaka bir alıcısı, işiteni bulunur.

“Dinlemek”, ifadesini bulana mazhar olma ayrıcalığıdır. Gerçekten dinleyen ise, söyleyecek sözleri olandır. Oysa gevezelik, söyleyecek cümlesi olmayanın davranışı/işidir… Gevezelik, kendi metafiziğinde, söylemsel kapanımı içerisinde (dogmatizm/taklit-İG) kurulan cümlelerin, (yazılan) satırların genel durumudur. Keder verici boşboğazlık; dışarıdan, farklı olandan, başkasından ve özellikle varlıktan feyz almayan söylemlerin kaderidir. Sadece kendini dinleyerek konuşanın sergilediği davranıştır. Her seferinde malumu ilan eden söyleyişlerdir.” ( Özgür Taburoğlu. Varlık İzleri: Işık ve Ses (Heidegger’de Temel Kavramlar). Ank. 2022. s 59, 61-62.)

2- SÖZ VE SÜKUT

Yerine ve zamanına göre konuşmak erdem olduğu gibi; susmak da bir erdemdir. İnsan, söylediklerinden sorumlu olduğu gibi; söylemediklerinden de sorumludur. “ Haksızlık karşısında susan, dilsiz şeytandır” Hadis’i ve “Susma; sustukça, sıra sana gelecek” sloganı, yeri ve zamanında konuşmanın, erdem olduğunu ifade eder. Zamanında çığlık atmak, haykırmak, zılgıt, vicdanın patlamasıdır. Bu günlerde Ankara’nın göbeğinde işlenen bir cinayet hakkında bazı çevrelerin sükutu, ibretamizdir. “Sükut, ikrardan gelir” sözü, manidardır. Bazı yer ve zamanlarda da sükut etmek erdemdir. “Söz, gümüş ise; sükut, altındır.” sözü, bunu ifade eder. Bazen, susarak söylenen, konuşarak söylenenden daha güçlüdür. Sözün bittiği yerde konuşmak, gevezeliktir.

3- TÜRKİYE’DE DIRDIR MANZARALARI

Son dönemlerde Türkiye’de ciddi düzeyde insanımızın özünün/vicdanının tavsamasına paralel olarak “sözün düşüşü”ne şahit olmaktayız. Her şeyin çivisi çıkmış durumda. Kurumların, kuralların, hukukun, bürokrasinin (Devlet) işlemesinden ziyade; siyaset ve iktidar, her şeye egemen durumda. “Sözü geçme”nin kriteri “Güç İstenci” olarak siyaset olmuş durumda. Siyaset, “Pratik Ahlak” olmaktan çok; takiyye, harp-hile, yalan-dolan… olarak gerçekleşmektedir. “Siyaset”, her şeyi kuşatan ve öğüten bir çarka dönüşmüş durumda.

Günlük olanlar karşısında:

“Bu da olmaz/olamaz” deyimlerini sık sık kullanır hale geldik. Söz, yalama olduğu için, her şey artık “sözde”. Sözünde “durma”, söz “verme” yok. Siyaset başta olmak üzere, sosyal medyada bir kakofoni, gevezelik, dırdır, lakırdı, dedi-kodu, yalan, boş-boğazlık egemen. İktidar ve muhalefet, birbirine ağza alınmayacak sözler söylüyorlar. “Dervişin fikri (özü) ne ise, zikri (sözü) de odur.” Kötü sözün sahibine iadesi (“Kötü söz, sahibinindir”) yok oldu. Ağzı olan konuşuyor ve kimse kimseyi duymuyor, dinlemiyor, anlamıyor, etkilenmiyor. Kimse kimseyi ikna etmiyor; edemiyor. Televizyondaki tartışmalar, bunun iyi bir göstergesidir. Tv kanalları “yandaş” ve “muhalif” olarak bölünmüş durumda. Her kesim, kendi taraftar olduğu kanalı izliyor.

Televizyonlarda “Âkil Adam” veya “ Kamusal Entelektüel” figürüne rastlama imkânı neredeyse yok. “Tartışma” yok, fikir alış-verişi yok. “Körler-sağırlar, birbirini ağırlar” deyimi geçerli. Vicdana/öze ve bundan sadır olan söze dayanan bir “Biz” oluşturamadığımız için; toplumda mafyalaşmalar, çeteleşmeler, hemşeri dayanışmaları, bölgecilik, akrabacılık, cemaatler, tarikatlar, partizanlar, troller, mezhepler ve etnik köken dayanışmalarından oluşan bin bir çeşit “Biz”ler mevcut. Sonuç olarak, bu gidişat, hayra alamet değil. Doğru söz söyleyebilmek, başkalarının sözünü dinleyebilmek ve konsensüs/icma sağlayabilmek için, herkesin, aklını başına toplayıp, herkese farz-ı ayn olan düşünme ile vicdanın diriltilmesi ve sağlam/doğru özlerin oluşturulması gerekiyor. Dip, temel, kök, mihenk, mizan, mısdak, manivela budur. Başka çıkış-kurtuluş yolu yoktur.

4- SONUÇ

Sonucu şair Cahit Koytak’ın “Ben Yokum” şiiri ile bitirelim:

Odalar dolusu kitap, bunca basılı kâğıt…
Akıl ve selüloz karışımı hamurdan yoğrulmuş kafalarınız;

Mezarlarınıza kapanmış vıdı vıdı konuşuyorsunuz.

Kurtların, böceklerin çeneleriyle melekler,
Perçeminizden tutuncaya kadar konuşacaksınız.

Ben yokum, beni karıştırmayın;
Kulaklarımı balçıkla sıvadım ben,
Kafamın çatlaklarını, kalbimin deliklerini de
Dualarınıza, aminlerinize.

Vıdı vıdı vıdı vıdı vıdı vıdı…
Bunca sözü nereden buluyorsunuz?
Ne kadar da çok şey biliyorsunuz,
Ne kadar çok şey istiyorsunuz,
Mezar taşlarından çok, efendiler,
Kitabelerden çok.

Yeter, ama yeter;
Ölüler için de, diriler için de!
Susun artık, susun;
Siz kitaptakiler,
Siz sahnedekiler,
Siz içimdekiler!

Ayıp ama, bakın, Tanrı konuşmak için
Sizin susmanızı bekliyor.

“Yurdum İnsanı”

Bugünkü “Yurdum İnsanı”nın ahlaki kapasitesi/duruşu veya karakteri ne durumdadır? Bu yazıda bunun üzerinde duracağız. Soru sormak, ya varlıklar ve olup biten karşısında duyulan “merak”tan doğar veya insanların içinde bulunduğu durum ve haller karşısında hissettiği “hayret”ten. Birincisi “bilimsel” soruları; ikincisi, ahlaki soruları doğurur. Soru (sual) sormak, bizatihi ahlaki sorumluluk/mesuliyettir. Soruya açık olmamak, ya hayvanlıktır veya istiğna/istikbar olarak şeytanlıktır.

Kur’an, toplumların oluşturmuş oldukları kültüre/geleneğe kategorik olarak doğru-yanlış veya iyi-kötü olarak bakmaz. Geleneğin/kültürün iyi-doğru yanını “Maruf” olarak kabul ederken; yanlış-kötü tarafını da “Munker” olarak reddeder. “Her topluma yaptıklarını süslü (iyi-doğru) gösterdik; dönüşleri Allah’adır, O da, yapmakta olduklarının (doğru-yanlış, iyi-kötü) hakikatini onlara bildirecektir.” (6/108). Ayrıca toplumların ahlaki-kültürel karakterinin sabit değil; dinamik olduğu bilinmektedir. Olduğun gibi kalmak, ölüm getirir: “Nerde hareket, orda bereket”. Diğer taraftan, toplumların kendilerine has bir kimlik/kişilik/karakter/kültür/gelenek oluşturmaları da zorunludur (“Hareketli Cevher”). Modern Kapitalist ve teknolojik çağda bu değişim ve dönüşüm, iyice hızlanmaktadır. (“Akışkan Modernlik-Postmodernlik”).

Kültür Devrimine maruz kalmış yurdum insanının kimliği, kişiliği ve ahlaki karakteri sorunludur; bilinci yaralıdır (“Yaralı Bilinç”/D. Shayegan). Geleneksel kültür/kimlik/kişilik/karakterinin mükemmel olduğu da söylenemez. Eğer öyle olsaydı, kendini “Devrim”e maruz bırakmayacak bir şekilde ıslah edebilirdi, yenileyebilirdi, geliştirebilirdi, evirebilirdi. Bu, ayrı bir konudur. Bu yazıda biz, mevcut durumu ahlaki açıdan tasvir etmeye çalışacağız.

Meziyetlerimiz

Önce ahlaki meziyetlerden başlayalım. Yurdum insanının, -hiçbir ayrım yapmaksızın- etnik kökenlerinden veya İslam’dan gelen “Anadolu İrfanı” da denen ahlaki meziyetleri şunlardır:

1- Geniş aile yapısından “Çekirdek Aile” yapısına geçmiş olmamıza rağmen; bahçeli-avlulu “Ev”lerden, ayağımızı yerden kesip “Apartman Dairesi”ne taşınmış olmamıza rağmen; birçok İslami ve insani değer, örneğin şefkat-merhamet, dayanışma, fedakârlık, paylaşma, sevgi, hamiyet… “Aile” kurumunda gerçekleşir, vücut bulur. Son dönemlerde ağır yara almış olmasına rağmen; birçok başka toplumla mukayese edildiğinde, Anadolu insanının aile değerleri varlığını korumaktadır.

2- Vatanseverlik: Bu değer, aşınmalara rağmen, hâlâ yurdum insanında varlığını korumaktadır. “Bülbülü altın kafese koymuşlar, ah vatan, ah vatan demiş” sözü, Anadolu’da söylenmiştir. Vatan sevgisinin imandan geldiğine inanılmıştır. Vatanın güvenliği tehlikeye düştüğünde “Ölürsem, Şehit; kalırsam, Gazi” diyerek “Allah-Allah” nidaları ile savaşa koşanlar da Anadolu’nun “Kınalı Kuzu”larıdır. Anadolu’da bir kabristanda mezar taşına şu cümle yazılmıştır: “Kardeşlerim milletime, dine, devlete ve vatana sahip olunuz; bana da bir Fatiha okuyunuz. Salih oğlu Mustafa Şahin. 22.10.1950”.

3- Misafirperverlik: “Tanrı Misafiri” kavramı; yurdum insanı misafiri Tanrı’nın gönderdiğini varsayar. Misafire “Aç mısın?” diye soru sormamak ve evde “Misafir Odası” oluşturmak, orayı en güzel bir şekilde tefriş etmek, yurdum insanının insani meziyetidir. “Her geleni Hızır; her geceyi Kadir bil” sözü, yine bu coğrafyada söylenmiştir. Son zamanlarda bu hasletin zayıflamaya başladığı, misafirlerin otellerde yatırılmasından anlaşılmaktadır.

4- Yardımlaşma-Paylaşma: Malını, variyetini yoksullarla, dostlarla, fakirlerle paylaşma, cömertlik ve fedakârlık, yurdum insanının genel meziyetidir. Anadolu’nun kabadayısı, eşkıyası ve mafyası dahi yardımseverdir.

5- Ariflik: Türk Müslümanlığında -modern eğitim almamış kitlelerde- “sezgisel” bir ahlaki kapasite mevcuttur. “Anadolu İrfanı” diye atıf yapılan husus budur. Bazı örnekler verelim: Bir genç ile “Bilmece” yarışında, gencin ihtiyar bir kadına: “Hadi söyle bakalım, İslam’ın şartı kaçtır?” sorusuna, ihtiyar kadının: “Hadi oradan, İslam’ın şartı mı olurmuş” cevabı, “İslam”ın toplamının ne olduğuna ilişkin böyle bir “irfan”ın sonucudur. Yaşlı anasına “Adalet Bakanı”nı tanıştıran milletvekili, annesinin: “Bakan”, ne demek?” sorusuna, milletvekilinin: “Hakimlerin amiri” cevabına karşılık, yaşlı kadının: “Vay yavrum, hakimlerin “amiri” mi olurmuş; hakimlerin amiri, ‘Allah’tır” cevabı, böyle bir irfanın neticesidir. Balkan Savaşlarında İngilizlerin Osmanlı’ya yardım edeceğini konuşan aydınlara halkın cevabı: “Ayıdan post; gavurdan dost olmaz” olmuştur ve yardım gelmemiştir. Cumhuriyet döneminde yapılan siyasal seçimlerin sonuçları da genellikle “Anadolu İrfanı” olarak yorumlanır.

Rezilliklerimiz

1- Kamu kaynaklarından hırsızlık yapmak: Anadolu’nun “Evliyası” bile bu konuda güvenilir değildir. “Devlet malı deniz, yemeyen domuz” sözü, bu topraklarda türetilmiştir. Çünkü “Kamu (herkes) Malı” kavramı yoktur. Devlet malı vardır. O da, “hiçkimse”nindir. Allahlıktır. Miri-malıdır. Ganimet olarak gavurlardan talan edilmiştir. Hazinenin içindeki herkesten alınan “vergiler” görmezlikten gelinmiştir. Devlet malında “Tüyü bitmemiş yetimin (herkesin) hakkı” olduğu, yok sayılmıştır. Utanmadan “Hay (Allah) dan gelen (ganimet), Hu (Allah)’ya gider” denmiştir. Anlamı, “emeksiz, gasp/talan edilen mal, boşa harcanır/israf edilir; bu da normaldir”. Sadece kamu malı değil; birbirlerinin mülküne bile tecavüz ederler.” Bir dönemler, Anadolu’da hukuki ihtilafların yüzde 80’i arazi/sınır/sinor ihlalleri idi. Şehirlere yapılan göç (1960-90) esnasında ortaya çıkan “Gecekondu” olayı, kamu malı hırsızlığının/gaspının/talanının iyi bir örneğidir.

2- Kişi kültü tapınımı: Yurdum insanı sorumluluk üstlenmez, elini taşın altına veya ateşe sokmaz, sahaya inmez, “maşa” kullanır. Hep kahraman arar. Bu, din alanında böyle olduğu gibi; politik hayatta da böyledir. Velilere, şeyhlere, onların ölmüş hallerine/ruhlarına bel bağlanır, çaput bağlanır (Türbe, Yatır, Ziyaretgâh). Siyasette sultan, halife, hakan, kağan, başbuğ, bey, lider, karizma…arar.

3- Düşüncesizlik: Yurdum insanı düşünmeyi sevmez. Bilgi sahibi olmadan, fikir sahibi olur. Kolayca ahkâm keser. Her konuyu bilir. Haddini bilmez. “Cahil, cesur olur” atasözünü üretmiştir ve buna tamı tamına uyar. Düşünmeye “kara” çalar: Düşünceli olana: “Niye kara kara düşünüyorsun?” diye sorar. Düşünmeye devam edene de: “Niye böyle düşüncelisin?” diye sorarak ona acır veya “Düşün, düşün; b…tur işin” diye onu kınar. Hayatı gelenek, töre, örf, adet, alışkanlık, taklit ve itiyatla yaşar.

4- Fırsatçılık: Yurdum insanı, genellikle kendi arasında fırsatçıdır. Pek “Açık yürekli” değildir. Pusu kurar, kumpas kurar, puştluk yapar, dek-dolap-dümen-dubara çevirir. Üçkâğıtçıdır. Mertliği-yiğitliği düşmana karşıdır. “Gelene, ağam; gidene, paşam” der. “Bana değmeyen yılan, bin yıl yaşasın” der. İşini ciddiye almaz; “Salla başını, al maaşını” der. “Nerde beleş, orda yerleş” der. “Köprüyü geçinceye kadar, ayıya ‘dayı’” der. Zahmete girmez; kısa yoldan “Köşe dönme”ye çalışır. “Karıncaya tecavüz et; belini incitme” der. “Nitelikli dolandırıcılık” suçunun en yoğun olduğu ülkelerden biri Türkiye’dir.

5- Politikada “takiyyeci”dir. Siyaseti hile (yalan söyleme-kandırma) olarak görür. Dinde “Hile-i şeriyyeci”dir. “Kitabına uydurma”cıdır.

6- Kadercilik. Eş’ari teolojisi (Tekke-Medrese) onu büyük ölçüde kaderci yapmıştır. Özgür iradeyi ve sorumluluğu üstlenen bazı sözler söylemiştir. Örneğin: “Kör Allah’a nasıl bakarsa; Allah da köre öyle bakar.” “Kula bela gelmez, Allah yazmayınca; Allah, bela yazmaz; kul azmayınca.” Ancak, genel tutumu kadercidir. Baht, talih, kısmet, alın yazısı kavramları, bunu ifade eder. Allah’ın küllî iradesinin, insanın cüzî iradesine bağlı olduğu şeklindeki (Sünnetullah) Kur’anî görüş yerine; Cüzî iradenin, külli iradeye mutlak olarak bağlı olduğu şeklindeki “Cebriyeci” görüşü benimsemiştir. Ekonomik alanda “rızk”ın Allah tarafından taksim edildiğine inanır: “Nasibin varsa; gelir Hint’ten-Yemen’den; nasibin yoksa, gider elinden”. “Çiftçinin bağrını yarmışlar; ‘inşallah, bir daha ki bahara çıkmış’.” “Allah, isterse, insanın mermere geçirir dişini; istemezse, muhallebi yerken, kırar dişini”. İnsan cinsi için Allah tarafından belirlenmiş ömrün son sınırına (Ecel) varmadan gerçekleşen “erken” ölümlerin nedenlerini araştırma ve ortadan kaldırma/ömrü uzatma yerine; bütün bu ölümlerin gerekçelerini, Allah’a iftira etmekten çekinmez: “Ecel geldi cihana; baş ağrısı, bahane”. “Vadesi gelmiş/dolmuş”. Kötü gibi görünen “bazı” olayların sonunda hayır olsa da (2/216); bunu abartarak: “Her (kötü) olayda/işte bir hayır vardır” demiştir. Olan her olayı kadere bağlamıştır: “Olacağı varmış”, “Olacağı, buymuş”. “Akacak kan, damarda durmaz”…

Sonuç

Faziletlerimizi sürdürmek ve artırmak; rezilliklerimizi azaltmak ve izale etmek insan ve Müslüman olmamızın gereğidir.

‘Din-adam’ı Tipolojisi

Din adamı”, kendini dinsel hakikatin mutlak temsilcisi ve tebliğcisi olarak gören kişidir. Resmen olmasa da fiilen “Peygamberlik” rolünü bile aşarlar. Peygamberlik görevi sadece tebliğdir (3/20, 5/92, 13/40, 16/35,24/54…). Peygamberler, hata/günah işleyebildikleri halde (17/74, 80/1-10); bunlar kendilerini “masum” olarak görür. Dinsel hakikate mutlak olarak haiz olduğuna ve bunu insanlara tebliğ etmesi gerektiğine inanır. Bu olgusallığın arkasında cehaletten doğan samimi bir dinsel bilinçle birlikte; çoğunlukla kişisel kurnazlık, tevazu görünümlü kibir, menfaat ve çeşitli psiko-patolojik saikler vardır. Sakal, sarık, cübbe, şalvar… gibi kisve ve şemail, bu “temsil” iddiasının riyakâr/gösterişçi sembolleridir. Bu tipolojinin niteliklerini ortaya koyabilmek için, sahici/samimi “Dindar” ve “Âlim” tiplerinden ayırmamız gerekir.

1-DİNDAR

Dindarlık, Allah’ın insan cinsine yüklemiş olduğu ahlaki sorumluluk (“Emanet”) davasını (33/72) yeryüzünde onun “Halifesi” olarak (2/30) aleni “temsil” iddiasında bulunmadan icra/ifa ve ihkak etmeye çalışmaktır. Bu da iman ve salih ameldir. Mümin, Müslim, Muhsin, Muttaki…dindarın genel sıfatlarıdır. Allah’a karşı doğru (müstakim) ve canlı bir iman, insanlara karşı adaletli ve merhametli olmak, dindarlığın içeriğidir. Özetle “Hasbî/dürüst-samimi” ve “Muhasibî/eleştirel” olmak. Bu iki nitelik, tetikte-teyakkuzda olmak anlamında Kur’an’da “Takva” kavramında birleşir. Masum/meymenetli bir yüze veya gözlere sahip olmanın ötesinde, dindarlık için herhangi bir kisve ve şemail gereksizdir. Tevrat’a inanan Yahudilerden “dindar” olanlar, kendini Rabb’e (Rahmana) adamış kişiler olarak “Ribbiyyun” (3/146) olarak nitelenmiştir. Yahudilerin melekleri, nebileri ve âlimleri (Rabbaniyyun-Ahbar); Hristiyanların, Hz. İsa’yı, annesi Meryem’i ve kendilerinin icat ettiği (57/27) Ruhbanları (din adamı) “Temsil” yolu ile ilahlaştırmaları (“erbaben”), Kur’an tarafından reddedilmiştir (3/64,80; 9/31). Peygamberlerin varisleri olarak Yahudi âlimlerin (Rabbaniyyun-Ahbar) ve Hristiyanların icat ettiği Ruhbanların kendilerini “temsil” yolu ile “din adamı” makamı oluşturarak insanları sömürmeleri ve kutsiyet aracılığı ile üstünlük/kibir taslamaları, Kur’an tarafından yine reddedilmiştir (9/34).

2- ÂLİMLER

Peygamberlerin almış oldukları vahyi/kitabı “tebliğ” etme ve doğru yorumlama veya etrafta olup-biten çetrefilli/karmaşık ahlaki olayları-olguları din açısından doğru yorumlama (Te’vilu’l-ahadis, 12/6,21) misyonu, peygamberlerle birlikte “Âlim”lere verilmiştir. “Ulema-u Beni İsrail (Rabbaniyyun-Ahbar)” (26/197), “Verrasihune fî’l- ilm” (3/7), kavramları, Yahudi âlimlerini; “Felyetefakkahu fi’d-din” (9/122) ifadesi ise, İslam’da böyle bir gurubun oluşmasının meşruiyetini ifade eder. Sağlık alanında “Tıp bilimi” ve “Doktor”un zorunluluğu gibi. İslam toplumlarında oluşan ve âlimlerin içtihatlarını halka “Fetva” olarak ileten “Müfti”ler, doktorlara benzer. Yanlış teşhisler/fetvalar mümkündür. Âlimlerin otoritesi, gerekçeli bilgi ve ilmi vukufiyetlerinden, bir de takvalarından gelir. Kutsiyetleri ve temsil yetkileri yoktur. İçtihatları, diğer âlimler tarafından gerekçeli olarak kabul veya reddedilebilir. Halk da istediğini -taklide başvurmadan- tercih eder. Onlar, içimizden birileridir. “Allim meccanen, kema ullimte meccanen=Karşılıksız öğrendiğin gibi, karşılıksız öğret” mottosunda olduğu gibi, misyonlarını icra ederken herhangi bir menfaat gözetmemeleri asıldır. Modern dönemlerde/devletlerde üniversitelerde “ilmî” veya “Bilimsel” meslek olarak (Teolog-İlahiyatçı) istihdam edilmektedirler.

3- DİN ADAMI

Yahudilikte ve Hristiyanlıkta tarihi süreç içinde “Mabet (Havra-Kilise)” oluştuğu için, ibadetleri yönetmek için de zorunlu olarak “Din adamı” oluşmuştur. Kendini mabede adama şeklindeki “Mabet Görevlisi” ile “Din adamı” nı ayırmak gerekir. İslam’dan önce Arabistan’da da “Kâbe (mâbed)” ile ilgili görevler vardı ve İslam’da da meşru görülmüştür. Ancak, “Hacc” ibadetini veya “Namaz/Salat” ibadetini gerçekleştirmek için “Din adamı” zorunlu değildir. Hatta Namaz ibadeti için “mabet/mescit/cami” bile zorunlu değildir: “Yeryüzü mescittir” (Hadis). Yahudi âlimleri (Ahbar-Rabbaniyyun) ve Hristiyan “Ruhbanları/Rahipleri/Papazları” kendilerini dinsel hakikatin ve Tanrının mutlak “Temsilcisi” olarak kutsal/masum “din-adamları”na dönüştürmüşlerdir. Bu, meşru değildir. İlmi sorumluluklarını ahlaki kriterlere uygun olarak yerine getirmeyen Yahudi âlimlerini Kur’an, “Kitap yüklü eşekler”e benzetmiştir (62/5). İslam tarihinde ise Şiîlikte Mehdiler, İmamlar, Ayetullahlar, Seyyitler, Huccetu’l-İslamlar, Şerifler; Alevilikte Babalar, Dedeler; Sünnilikte ise Veliler, Şeyhler, Zıllullahlar, Gavslar, Kutuplar, Ricalulğayb, Şeyhu’l-İslamlar, … oluşmuştur. Bunların hepsi, kendilerini -kisve ve çeşitli şemailler ile- dinsel hakikatin “temsilcileri” olarak kutsal (Kuddise sırruhu) görmüşlerdir. “Velayet” makamı, “Nübüvvet” makamı ile; Veli, peygamber ile; Keramet, mucize ile yarıştırılmıştır. Gavslara, Kutuplara, Kutbu’l-Aktablara “Paralel Tanrılık” misyonları atfedilmiştir.

“Fütuhat”, İslam adına; “Haçlı Seferleri”, Hristiyanlık adına; “Siyonizm” ise, Yahudilik adına tarihsel olarak ortaya konmuş siyasal “temsil” pratikleridir. Kilise, Cemaat, Tarikat ve İslam dünyasında bazı siyasal Partiler (“Hizbullah” gibi) de, “örgütlü” dini temsil iddiasındaki kurumsal yapılardır.

4- DİN ADAMLARINA ELEŞTİRİLER

Hz. İsa, kendilerini “din adamı” olarak gören Yahudi âlimleri şöyle eleştirmiştir: “Kimse sizi “Rabbî” diye çağırmasın. Çünkü sizin bir tek öğretmeniniz var. Hepiniz, kardeşsiniz. Yeryüzünde kimseyi “Baba” diye çağırmayın. Çünkü bir tek babanız var; o da göklerdeki babanızdır. Kimse sizi “Önder” diye çağırmasın. Çünkü bir tek önderiniz var; o da Mesihtir. Aranızda üstün olan, diğerlerinin hizmetkârıdır. Kendini yücelten (kibir), alçaltılacak; kendini alçaltan (tevazu), yüceltilecektir. Vay halinize ey din bilginleri ve Ferisiler, ikiyüzlüler! Göklerin egemenliğinin kapısını insanların yüzüne kapatıyorsunuz; ne kendiniz içeri giriyorsunuz ne de girmek isteyenlere müsaade ediyorsunuz. Vay halinize ey din bilginleri ve Ferisiler, ikiyüzlüler! Tek bir kişiyi dininize döndürmek için denizleri ve kıtaları aşarsınız; dininize döneni de kendinizden iki kat daha cehennemlik yaparsınız… Vay halinize ey din bilginleri ve Ferisiler, ikiyüzlüler! Bardağın ve çanağın dışını temizlersiniz, ama bunların içi açgözlülük ve taşkınlıkla doludur. Ey kör Ferisi! Sen, önce bardağın ve çanağın içini temizle ki, dıştan da temiz olsunlar. Siz dıştan güzel görünen, ama içi ölü kemikleri ve her türlü pislikle dolu olan badanalı mezarlara benzersiniz. Dıştan insanlara doğru kişilermiş gibi görünürsünüz; ama içte ikiyüzlülük ve kötülükle dolusunuz. Sizi gidi yılanlar! Sizi gidi engerekler soyu! Cehennem cezasından nasıl kaçacaksınız?” (Matta. Bab: 23)

Hz. İsa’nın Yahudi din adamlarına yaptığı eleştiriler, ironik bir şekilde Hristiyanlığın başına da gelmiştir. Nietzsche, “Deccal (Hristiyanlığa Lanet) “adlı kitabında Kilise ve Rahip tipi hakkında şöyle diyor: “Doğaya her türden aykırılık, günahtır. En günahkâr insan, Rahiptir. O, doğaya aykırılığı öğretir. Rahibe gösterilecek olan, nedenler değildir; tımarhanedir (Deccal, 103). “Aldanmayalım: “Yargılamayın!” derler; ama, yollarında duran her şeyi cehenneme gönderirler. Tanrının yargılamasını sağlayarak kendileri yargılarlar. Tanrıyı yüceltmekle, kendilerini yüceltirler. Tam da kendi elde edecekleri – daha doğrusu üstte kalmak için gereksedikleri- erdemleri teşvik etmekle, kendilerine erdem uğruna savaşıyorlar, erdemin egemenliği için savaşıyorlar görünümünü veriyorlar. “Biz iyi için savaşıyoruz, ölüyoruz, kendimizi “hakikat” için, “ışık” için, “Tanrının melekûtu için” kurban ediyoruz” derler. Aslında yaptıkları, yapmadan edemeyecekleridir. Ödlekçe tarzlarıyla sinerken, bunu bir “ödev” haline sokarlar. Ödev olarak görülünce, yaşamları alçakgönüllü gibi gözükür. Alçakgönüllülükleri, erdemlerinin bir kanıtı olur. Ah! Bu alçakgönüllü, iffetli, iyi yürekli yalancılık!” Nietzsche, Deccal, çev: Oruç Aruoba. İst. 1995. S. 65)

Merhum Nurettin Topçu ise, “İslam ve İnsan” adlı eserinde, İslam toplumlarında oluşan “Din adamları”nı şöyle eleştiriyor: “İslam dünyasının kavuklu müftülerle sırmalı-taylesanlı şeyhülislamlara ihtiyacı yoktur. Kalbinde analığın sırrını taşıyan, sabır ve sevgi mürşidi ilk öğretmenlere, hizmet ve şefkat âşığı hastabakıcı hemşirelere, telkinci ve temizleyici, aynı zamanda ruhlara teselli sunan, kinleri unutturan hapishane hizmetlilerine ihtiyacı var. Kavuklular değil; kalpliler “din adamı”dır…” Din görevlisi”, ahlakı ile halka örnek olan kimsedir. Onun en baştaki görevi, insanların sefaletlerinin yanında yaşamak; ister vücut ister ruhta gözüksün, lâkin, herhalde, ruhu sefalete sürükleyecek olan acıların yıktığı varlıklara (insanlara-hayvanlara-İG) uzanıp, onları yerden kaldırmaktır. “Din görevlisi”, ruhların kurtarıcısı; ahlak yaralarımızın doktorudur…. Âyin, terennüm, teganni (örneğin: kaside-ilahi-mevlit okumak; güzel sesle Kur’an okuma yarışmaları yapmak…İG) temcit, onun işi değildir. Böyle bayağı hareketler, ruhları selamete kavuşturma mesuliyetini omuzlarına yüklenen, ruhlarımızın sahibi olan insanların işi olmaktan uzaktır. İslam’da aslen ruhban sınıfı olmadığı gibi; işi-gücü merasim, teganni olan din adamları sınıfı da yoktur. Bunlar, sonraki saltanat devirlerinin uydurmalarıdır. İmam, müezzin, müftü, bu görevleri ile kendilerini “din adamı” zannetmesinler. Esasen, bunların “ilahi görev” organları olarak tanınmadıkları da son yıllardaki Diyanet projelerinde hep kendilerine yüksek maaş bağlanması davası üzerinde durulmasından anlaşılıyordu.” (N. Topçu, İslam ve İnsan. 1972. s. 38-39)

5- SONUÇ

“Takva” canlı iman, diri vicdan/düşünceli olmak ve salih amel olarak herkesin sorumluluğu; “Tebliğ”, peygamberlerin ve âlimlerin sorumluluğu; “Temsil” ise, hiç kimsenin haddine değildir. Sonucu yine rahmetli Topçu ile bağlayalım: “ Müslümanlık bugün müminlerine namaz kılmak, oruç tutmak gibi bir takım hareket kaideleri veren ölü dinlerdendir. Bundan daha öteye gitmiyor; ruhlara hiçbir gıda vermiyor; sanki ruhunu kaybetmiş gibidir. Yalnız bir takım hukuk ve hareket kaideleri sunmaktadır. Müminleri içerisinde pek zor teneffüs edilen geleneksel bir hayatın örfleriyle kaidelerinden örülmüş bir ağın içerisine hapsetmiştir. Onların içsel dileklerine hiçbir doyum getirmiyor. Ruhu eziyor; onu ne yükseltiyor, ne de kurtarıyor. Yüzyıllardan beri İslam dünyasında dini hareket görünmüyor. İslam, hâlâ Arap istilaları devrinde olduğu gibidir. Neşriyat ve tedrisatları hep aynı şekildedir. Bunlar, din-adamlarının dairesinin dışını aydınlatmamaktadır. Büyük ruhlar yetiştirmiyor. Müslümanları birbirine bağlayan yegâne bağ, başka dinden olanlara karşı düşmanlıklarıdır; gelenekleri ile muhafazakârlıklarıdır. Onlar, yabancılar hakkında taşıdıkları kinle yaşamaktadırlar. İslam dünyasında meydana çıkan mezhepler ve gün ışığına çıkan bütün hareketler, hep yabancılar halkkında yaşattıkları kinin ederidir.”(N.Topçu, İslam ve İnsan. 1972. s 18-19)

Türkiye’de Laik ve Solcuların Entelektüel-Etik Karnesi

Sosyoloğumuz Besim F. Dellaloğlu, Poetik ve Politik adlı eserinde Batı toplumlarının kültürel ve politik değişmesinin “Devrim” den ziyade; Rönesans, Reform, Aydınlanma, Sekülerizm, Muhafazakârlık kavramları ile toplumların tarihi ve geleneği ile eleştirel ve diyalektik ilişki içinde, parça parça ve tedrici olarak, herkesin okuduğu-paylaştığı “Klasik”ler ve “Kanon”lar yaratarak gerçekleştiğini ortaya koyar. Sağlıklı olan da budur. Marxist, İtalyan düşünür Althusser de, toplumun “Organik Aydınları”ndan bahseder. Organik aydınlar, geleneğin -Sunî/Devrimci değil-; yaratıcı ve organik yenilenmesini yaparlar. Cumhuriyet döneminde “İstiklal Marşı”, “Kur’an Meali”, “Ezan”, “Yemen Türküsü” dışında toplumun tümünün okuduğu veya dinlediği bir “Kanon/Klasik” oluşturulamamıştır. Ayrıca, sekülerler nezdinde “Nutuk”; Solcular nezdinde ise “Kapital”, kanon/klasik hüviyetini haizdir.

Meşrutiyet ve Tanzimat süreçlerinde de -epeyce geç kalmış olarak- Osmanlı aydınları bunu yapmaya çalışıyorlardı: “Üç Tarz-ı Siyaset” (Batıcılar, Türkçüler ve İslamcılar). Araya Birinci Dünya Savaşı’nın girmesi, Osmanlı’nın yıkılması ve Kurtuluş Savaşı’nı verme mecburiyetinde kalışımız, bu süreci akamete uğrattı. İttihat ve Terakki Partisi’nde toplanan Batıcı ve Türkçü asker ve aydınlardan “Batıcı”ların (M. Kemal ve arkadaşları) hegemonyasında radikal “Devrim”ler yapılarak seküler bir “Ulus Devlet” olarak Türkiye Cumhuriyeti kuruldu. Gelenek (Şeriat-Hilafet ve Tarikat) toptan ilga edildi. Batıcı ve Milliyetçi (Türkçü) aydınların, ontolojik var-kalma (Conatus Essendi/Spinoza) güdüsünü anlamak mümkün olsa da; giriştikleri işin, dünyada çok nadir olarak (Fransız Devrimi, Rus/Ekim Devrimi, Çin/Kültür Devrimi) girişilen bir macera olduğu malumdur: “Kimlik/Kültür Değiştirme”, “Toplum Mühendisliği”, “Jakobenizm”. Bunların içinde en kansız olanı da, “Türk Devrimi”dir.

Laikler

Yenilmiş bir toplumun, donmuş bir kültürün çocuklarının köklerinden koparak, egemen Batı kültürünü taklit yolu ile içine girdikleri bu yeni süreç, hayli sancılı olmuştur. Muhafazakâr halk yığınlarında ciddi bir uçuklama ve içerleme yaratmış; halkın çoğunluğu, -isyan etmese de- bu sürece gönüllü olarak katılmamıştır. Şair N. Fazıl Kısakürek’in “Sakarya (Anadolu)” şiiri/türküsü/ağıtı, bu içerlemeyi dile getirir: “…Bir şapka, bir maymun, bir eldiven ve inkılap.”

Devrime rağmen, bu süreci geleneksel kültür/kimlik köklerine bağlı olarak sürdürmek gerektiğini savunan aydınlar olmuştur. Erken dönemlerde Ziya Gökalp, Hamdi Tanpınar, Yakup Kadri, Fuat Köprülü, İsmail Hakkı Baltacı, Peyami Sefa, Şemsettin Günaltay, Hasan Ali Yücel, Mümtaz Turhan; geç dönemlerde Sabri Ülgener, Şerif Mardin, Fuat Sezgin, Alev Alatlı…, “Kökü mazide olan âti” sloganı ile, “Batı tarzı” bir modernleşmeyi savunmuşlardır.

Devrimin mottosu “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir.” olmasına rağmen; kurulan yeni üniversiteler, -ruh taklitçi olduğu için-, ne fen bilimlerinde ne de sosyal bilimlerde -sponsorluktan öte-, meraktan doğan ciddi bir başarı ortaya koyamamışlardır. Sanat ve mimari alanlarında da benzer bir başarısızlık söz konusudur. Erken dönemde devrim, taraftarlarında seküler-etik bir romantizm (Köy Enstitüleri) yaratmış olsa da (Vatanperverlik); fazla uzun sürmemiştir. Toprağın, Ruh’la olan metafizik bağı, derin olarak kavranamadığı için, “Yurttan Sesler” ya işitilmemiş veya “gürültü” olarak algılanıp bakımı ve sağaltımı yapılmamıştır. Genel olarak “yeni seslere” kulak kabartılmıştır.

Kurucu önder M. Kemal, son derece gerçekçi ve pragmatik bir kişilik olduğu halde; dogmatik bir “kişi kültü”ne dönüştürülerek (Atatürk), yaptıkları dondurulmuş ve dogmatik bir “ideoloji”ye dönüştürülmüştür (“Atatürkçülük/Kemalizm”). Türk tarihinin bir “parçası” olarak yaptıklarının değeri, eleştirel olarak ele alınamamış, hakkı ile takdir edilememiş, işlenmemiş ve ilerletilememiştir. Devrim, ancak bilge kişilerin elinde başarılı olur; dogmatik politik muhterislerin ellerinde kangrene dönüşür. Askeri bürokrasi, -onun “Ehli- Beyt”i olarak-, onun sembolik kapital değerini, politik olarak “Askeri Vesayete (Darbe-Müdahale)” ve ekonomik olarak da kurumsal konformizme (“Ordu Evleri”) dönüştürmüştür.

Solcular

Cumhuriyet döneminde oluşan Sol ideoloji de, Çağdaşlık/Batıcılık/Laikçilik gibi, katı-dogmatik bir veçheye bürünmüştür. “Bilimsel Sosyalizm”, “Tarihsel Materyalizm” ve “Alt Yapı-Üst Yapı” dogmaları, asla aşılamamıştır. “Frankfurt Okulu/Eleştirel Teori (T. Adorno, M. Horkheimer, J. Habermas, H. Marcuse, W. Benjamin, R. Luxemburg…)”, Türkiye’de pek fazla yankı bulmamıştır.

Komünist Parti, oluştuğu her toplumda, Tanrı’nın veya Kilisenin rolünü gasp etmiştir. Parti, kişisel yaşamı totaliter bir şekilde belirleyerek bireyleri ve toplumu karınca veya koyun sürüsüne dönüştürmüştür. Sonuna kadar “ideoloji” olan bir gövdeye “bilim” maskesi takmak, militanlara havariler veya sahabeler gibi bir kesinlik/hakikat ve üstünlük rüçhaniyeti vermiştir. Marxist düşünür Alain Badiou’nun dediği gibi hakikate -“bilim” iddiasında bulunarak- taklit yolu ile haiz olunduğu ve onu herkese teşmil etme ayartısı, kötülüğün/terörün/şiddetin temel kaynaklarından biridir. (A. Badiou, Etik, çev: T. Birkan. İst. 2016. S. 92). Marxizm, görünüşte bir eşitlik ve adalet arayışı iken; derinde/bilinçaltında çoğu zaman -Nietzsche’nin vurguladığı gibi- ayak takımının, zayıfların (proletarya) haset, kin, hınç, intikam, başkaları üzerinde tahakküm kurma, güç istenci ve tepesi her an atmaya hazır şiddet tutkusunun totalitarizmi olmuştur. Grup aidiyetinin verdiği huzur ve Mesihçi bir kibir, Marxist ideolojinin albenileridir.

Erken dönemde Hikmet Kıvılcımlı, Kemal Tahir, Mihri Belli, Nurettin Topçu; geç dönemlerde Atilla İlhan, İhsan Eliaçık gibi yerli değerlerle sosyalizmi sentezleme girişimleri olsa da; genel olarak Türk Solu, taklitçi ve dogmatik olmuştur. Şair Nazım Hikmet, şiirlerinde Anadolu ruhunu, kuru bir “Materyalizm” ile sentezleme garabetini işlemiştir. 60’lı ve 70’li yıllarda genç kuşaklar üzerinde hayli etkili olan sol ideoloji, “Devrimci/Öncü Şiddet” yorumunu benimseyerek, ciddi düzeyde militan bir terör estirilmiştir. (“Anarşi(s)t”). Leninist-Stalinist/Rusçu, Maoist (Goşist) ve Enver Hocacı (Pırasacı)… bin bir çeşit, her biri diğerinden kesin/keskin fraksiyonlar oluşmuştur. NATO ve Amerikan Emperyalizmine karşı ahlaki-politik bir duruş sergilemiş olsa da; Sovyetler Birliği’ne karşı aynı tutum sergilenememiştir.

1960-80 arası düşünce, sanat, edebiyat, roman, şiir, sinema alanlarında sol entelektüellerin diğerlerine nispetle görece üstünlüğünü kabul etmek gerekir.

1980’lerden itibaren Sovyet Rusya’nın ve Komünizmin çökmesi ile birlikte, Türk solu da entelektüel hegemonyasını kaybetmiştir. “Eski Tüfek” solcular, melankolik bir konformizme savrulmuşlardır. Eski “Mücahit”lerin, sonraları “Para”ya kavuşmaları gibi; onlar da, “Biraz da biz ölelim” moduna girmişlerdir. Bu arada “Birikim” dergisi ve “İletişim” yayınları etrafında kümelenen grup, varlığını hâlâ sürdürmektedir.

Sonuç

Gerek laiklerin gerekse solcuların, yerli değerleri ve Muhafazakârları muhatap olarak alıp ciddi bir şekilde “eleştirme” yerine “aşağılama”ları (irtica-mürteci söylemi), tarihi süreç içinde onlarda bir kin/hınç ve intikam duygusu yarattı. Son 20 yıldır AK Parti ve onun lideri sayın Erdoğan üzerinden şikâyet edilen “Kutuplaştırıcı/ayrıştırıcı/nefret söylemi”, işte bu geçmişin rövanşıdır, dışavurumudur. Umarım, bu badireyi atlatarak sağlıklı bir iletişim ve diyalog dili geliştirerek ortak “Kanon” ve “Klasik”ler yaratabiliriz. Toplumlar, gaflete düşerek askeri, ekonomik, politik, teknolojik alanlarda yenilgiye uğrayabilirler, kaybedebilirler. Osmanlı toplumu da böyle olmuştur. Önemli olan, toplumsal birliğin dağılmaması veya korunmasıdır. Osmanlı’nın siyasal aklı, dili ve dini birbirinden farklı milyonlarca insanı yüzyıllarca bir arada tutmayı başarmıştır. Bir toplumda politik-kültürel ihtilafların olması da normaldir. Önemli olan, herkesin iştirak edebileceği, kanon ve klasik yaratacak ahlaki ilkeleri ayakta tutabilmektir: Allah, her zaman “sizin ile, düşman olduğunuz kimseler arasına bir sevgi/yakınlık koyabilir. (60/7)”. Daha da önemli olan, şu ilahi çağrıya kulak asabilmektir: “Hep birlikte Allah’ın ipine (evrensel ahlak ilkelerine -İG) sımsıkı sarılın; parçalanıp bölünmeyin. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşmanlar idiniz de O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte onun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de; O, sizi oradan kurtarmıştı. Allah, ayetlerini, sizlere böyle açıkça bildiriyor ki, doğru yola erişesiniz.” (3/103).

Türkiye’de ‘İslamcılık’ın Ahlaki Karnesi

Hilafet-Şeriat-Tarikat kurumları ile varlığını sürdüren Osmanlı İmparatorluğu, Sanayi Devriminden sonra Batı ve Rusya tarafından saldırılara uğradı. Bu saldırılara karşı koyamayıp parçalanma sürecine giren imparatorluğu kurtarmak için “Üç Tarz-ı Siyaset” geliştirildi: Batıcılık, İslamcılık ve Türkçülük. İslamcılık ideolojisini II. Abdülhamit öncülüğünde “Sebilurreşat”, “Sırat-ı Müstakim”, “Volkan”, “İslam” … mecmuaları etrafında kümelenen aydınlar savundu. Abdülhamit, Batıcı ve Türkçü ağırlıklı “İttihat ve Terakki” partisi tarafından tahtından indirildi. Birinci Dünya savaşına sokulan devlet, dağıldı. Ülke işgal edildi. M. Kemal’in öncülüğünde Milli Mücadele başlatıldı. Bugünkü topraklarımız kurtarılarak bir dizi politik-kültürel devrimlerle bugünkü devletimiz Türkiye Cumhuriyeti kuruldu. Şeriat, Hilafet, Tarikat lağvedilerek seküler bir ulus devlet kuruldu. Bu yazıda Cumhuriyet döneminde tekrar yeşeren “İslamcılık” politik ideolojisinin ahlaki performansı üzerinde duracağız.

1- İKİ BİNLİ YILLARIN BAŞINA KADARKİ DURUM

İslamcıların entelektüel performansı devleti ve düzeni kurtarmaya yetmedi. Buna şahit olan Batıcılar ve Türkçüler, yeni devleti çağın egemen paradigması olan Milliyetçilik ve Seküler değerler üzerine kurdular. Şeriat, Hilafet ve Tarikat ilga edildiği gibi; toplumun bazı dinsel sembolik-kültürel kapitalleri ile de oynandı. Ezan, Türkçeye çevrildi, şapka giyme mecburiyeti getirildi, alfabe değiştirildi, Kur’an öğretimi yasaklandı, Hacca gitmeye sınırlamalar getirildi, Ayasofya camisi müzeye çevrildi. Devlet dairelerinde ve eğitimde başörtüsü yasaklandı. İllegal/yeraltı Cemaat (Nurculuk) ve Tarikat (Nakşilik) oluşumları cezaî takibata uğradı. Bu uygulamalar, muhafazakâr halk yığınlarında devlete ve seküler elitlere ve politikacılara karşı ciddi bir içerleme ve uçuklama yarattı.

1950 sonrası demokrasiye geçilince, Demokrat Parti, bu uygulamalarda bazı gevşetmeler yaptı. Muhafazakâr halkın sempatisini kazandı. Seküler elitler ve askeri bürokrasi, kendilerine “iç-hizmet kanunu” ile verilen “Devrimi kollama ve koruma” misyonu ile, bu adımları “karşı devrim” gibi algılayarak darbe ile seçilmiş hükumeti devirdi ve üç önderini idam etti. Bu olay, muhafazakârlardaki içerleme ve uçuklamayı derinleştirerek kangren haline getirdi. 1960-2000 arası sağcı muhafazakâr politikacıların (Demirel, Erbakan, Özal) daha dikkatli davranmalarını doğurdu. Çünkü Askeri vesayet devam ediyordu. Buna rağmen muhtıra ve müdahaleler devam etti (12 Mart muhtırası, 1980 darbesi, 28 Şubat…)

Osmanlı döneminde epeyce “Vahdet-i Vücut” şarabı içmiş mistik-mutasavvıf Türk Müslümanlığı, gayri müslim ahaliye son derece toleranslı olmuşken (Yunus Emre, Hacı Bektaş, Mevlana’nın söylemleri); Kur’an’da yaratılan “İman-Küfür” ve “Adalet-Zulüm” ikilemini de ciddi düzeyde sulandırdığı bilinmektedir.

Siyasal erk/Sultan, tarikatlar (tekke) ile simbiyoz bir ilişki geliştirmiştir (Derviş Devlet). Medrese ve Tekkede kristalleşen Sünnilik, bireysel vicdanı diriltmek veya Kur’an’a dayanan bir dindarlık yerine; “Amentü (Akaid)” ve “İlmihal-İbadet” e ve kişi kültüne (şeyh, veli, lider) dayanan ajandası belirlenmiş (İslam’ın beş şartı, 32 farz, 54, farz…) taklide/tekrara dayanan bir dindarlık oluşturmuştur. Oysa, Kur’an’da ortaya konan “dindarlık”, ayık olunduğu süre/gün boyu, her tekil ilişkide canlı bir iman ve diri bir vicdanı gerektiren, tetikte/teyakkuzda (takva) olmayı muhtevidir.
Siyasal, iktisadi, hukuki, ahlaki, bilimsel alanları son derece sorunlu olan; bu yüzden de devleti deruhte edemeyen, son yüz yılda bazı yenileşme çabaları gösteren bu teoloji, Cumhuriyet döneminde, anakronik olarak yeraltında korunmaya ve yeniden diriltilmeye çalışılmıştır. Cumhuriyet dönemindeki Cemaatler, Tarikatlar, Şairler (N. Fazıl, S. Karakoç, İ. Özel…) ve siyaset (Millî Görüş ve AK parti) bu çabanın failleridir. Dini hayatta bir tecdit, ihya, rönesans yaratılamamıştır; taklit, tekrar, itiyat, görenek, ezber ve taassup egemendir.

Geleneksel fıkıh mirasından “Daru’l-Harp” kavramına haiz olan muhafazakâr bilinç, Cumhuriyeti/devleti “meşru” görmediği için, devletle ilişkisinde bazı “haram”ları kendilerine “mübah” görmüştür. Oysa Kur’an, Müslüman olup, -Hicretten sonra- Mekke’den Medine’ye sığınan mümin kadınlara müşrik kocalarından aldıkları mehirleri geri vermelerini; mümin erkeklere de müşrik karılarını boşadıktan sonra, harcadıkları mehri, yeni evlendikleri müşrik kocalarından geri almalarını emretmiştir (60/10). Yani, savaş hali veya düşmanlık durumu dahil, hiçbir koşulda ahlaksızlık yapılamaz. Bilge devlet adamı A. İzzet Begoviç’in dediği gibi: “Savaşta düşmana benzediğimiz takdirde, “savaş”ın anlamı kalmaz.”

Siyaseti “Harp/Hile” olarak gören bu bilinç, “Takiyye” yapmayı da meşru görerek, kendini siyasal ahlaka karşı ciddi düzeyde “kayıtsız” addetmiştir. Fetö, bunun en tipik örneğidir. Seküler devlet elitlerinin muhafazakârlara karşı uygulamış olduğu “Kurucu şiddet” veya işlemiş olduğu asli günah (aşağılama), muhafazakârlarda bir kısas/rövanş, hınç/kin, intikam duygusu yaratmıştır: Devleti ele geçirmek için, -şiddet hariç- adetâ her yol meşrudur.

2- SON YİRMİ YIL

İki binlerden sonra kurulan Ak parti ve onun “çatal yürekli”, “gözünü budaktan sakınmayan”, “omurgalı”, “dik-duran” “karizmatik” lideri (halife/sultan), bu rövanş politikasını demokratik seçimlerle iş başına gelip, devlet gücünü önce parti ile sonra da kendisi ile özdeşleştirerek yürütmektedir. Muhafazakârlar, aradığı “Lider”i bulduğu için, peşini bırakmamıştır. Bahsetmiş olduğumuz tarihsel bagaj/hafıza, onu, hikmetli bir “Devlet Adamı” olmak yerine; bir “Kahraman” olmaya sevk etmiştir. Kahramanlığının başlangıcında okumuş olduğu şiir (“Minareler, süngü-Kubbeler, miğfer/Camiler, kışla-müminler, asker”), bunun dışavurumudur. Sayın Erdoğan’ın, kendini “Hakikat (Sünni İslam)” ile özdeşleştirmesi, siyaseti, “Hukuk” yani Anayasal çerçevede, kurum, kural, istişare, uzlaşma, icma ile yürütme yerine; daha ziyade, kendi “doğru”ları çerçevesinde yapmaktadır: ”Kanun Devleti”. Bu durum, örneklik olarak vatandaşlara da sirayet eder: “Balık, baştan kokar.” Vatandaşlar, aralarında bir anlaşmazlık çıktığında “polis çağırma”, “mahkemeye başvurma/verme” yerine; mafyöz ilişkilere girme, kendi sorununu kendi çözme, intikam alma, sokak çatışmalarına girme artmaktadır.

Mutlak hakikate haiz olma vehmi, elinden geldiğince, gücü/iktidarı/devleti elde tutma güdüsünü doğurur. Kamuoyunda sık sık dile getirilen “Nefret söylemi”, “Kimlik siyaseti”, “Kutuplaştırıcı dil”, iktidarda kalmanın “siyasi” bir aparatıdır. Bu durumda, da siyasal ahlakın ciddi düzeyde ihlale açık olduğu, izahtan varestedir.

Cumhuriyetin erken döneminde İslam dünyasına sırtını dönüp (“Ne Arap’ın yüzü; ne Şam’ın şekeri”); yüzünü Batı’ya çeviren bir dış politika takip edildi. 1950 sonrasında NATO’ya girdik; daha sonra da Avrupa Birliğine girmek için kapıda elli sene bekletildik. Son yirmi yılda bu politika yavaşça değiştirildi (“Eksen Kayması”). Yüzümüzü İslam coğrafyasına, Afrika’ya ve Doğu’ya çevirdik (“Sıfır Sorun”, “Stratejik Derinlik”, “Gönül Coğrafyamız”). Batı ile de “Eşit Onura dayanan”, “Win-Win” politikası izlendi. Hakkaniyete, eşitliğe, maslahata dayanan bu politikalar, kanaatimce doğrudur. Son yirmi yılda “Kürt Sorunu” konusunda da –öncesi ile mukayese edilince- ciddi ahlaki adımlar atılmıştır. “Alevilik” konusunda aynı performans gösterilememiştir. Bütün İslam imparatorluklarında gayri müslimlere dahi devlet bürokrasisinde görevler verildiği halde; son yirmi yılda, örneğin, bir tane dahi Alevi “Vali” veya “Rektör” atanmamıştır. Halbuki, Alevi vatandaşlarımız da, Sünniler kadar eşit haklara sahip ve “Müslüman”dır.

Muhafazakârlık veya İslamcılığın iktisadi alandaki performansına gelecek olursak, kamu kaynaklarına/malına (Beytu’l-mal/Hazine) karşı sıfır bir duyarlılığa sahip olduğunu söylemek, dürüstlüğün gereğidir. Bunun, 1400 yıllık tarihsel bir geçmişi/bagajı/ajandası vardır. Fütuhatla birlikte devletin gelirleri, halktan toplanan vergiler (zekât, cizye, haraç, öşür…) ve savaşlar ile ele geçirilen ganimetlerden oluşmaktadır. “Ganimet”in Kur’an’da müşriklerin saldırılarına karşı haklı/koruma savaşında elde edilmesi hasebi ile “Helal” oluşu ile; Dört Halife dönemi (Hz. Ömer) ile başlayan savaşları/seferleri, birbirine karıştırmamak gerekir. Tarım toplumunda “mülk” büyük ölçüde topraktan oluşmakta ve “mülkiyet”i devlete aittir. Halife/Sultan ise, “Zıllullah” olarak mülkün “sahibi”dir; “Allah’ın hazinelerinin anahtarıdır”; tasarruf yetkisi, onundur. Mülk, “Allahlık”tır, Arpalıktır, Hiç kimsenindir. Miri malıdır. “Hay’dan gelen, Hu’ya gider.” Fıkıh literatüründe devlet malına karşı işlenmiş “Hırsızlık” suçu ve cezası yoktur. Halk, da bu durumu: “Devlet malı deniz; yemeyen, domuz” olarak yorumlamıştır. Osmanlı’da “Vakıf”lar, siyasilerin, devlet mülkünü-“Herkesin/Kamunun” mülkü olarak görülmediği için-, kendi avenelerine, akrabalarına, destekleyicilerine peşkeş çekmenin bir aparatıdır. Osmanlı veziri Sokullu Mehmet paşanın 1500 parça gayrimenkulü olduğu rivayet edilir. Padişahların, kendilerini destekleyen Tarikatlara devlet mülklerini “Vakıf” üzerinden transfer ettiği bilinmektedir. Vakıflar, doğuş gayelerinden büsbütün uzaklaştırılarak, kamudan çalınan malların meşrulaştırılması/aklanması aparatına dönüştürülmüşlerdir. Cumhuriyetin kuruluşunda da Devlet, en büyük mülkiyete haizdi. Yöneticiler, bu malı/mülkü, istedikleri gibi tasarruf edebiliyorlardı. Muhafazakâr/sağcı iktidarlar ve “İslamcılar” da aynı itiyadı sürdürmektedirler. 1970-80’lerde yaşanan göç ile ortaya çıkan “Gecekondu” olayı, halkımızın da bu duyarsızlığa teşne olduğunun kanıtıdır.

AK Partinin muhafazakâr tabanı, cumhuriyet döneminde görece ekonomik kaynaklardan uzakta/periferide tutulduğu için, oldukça yoksul kitlelerdi. İki binli yıllardan sonra devletin ele geçirilmesi – “The Cemaat”le iş birliği halinde- tamamlandıktan sonra, devlet kaynakları, taraftarlara dağıtılmaya başlandı. İhale kanunun iki yüz kere değiştirilmesinden tutun da, memur sınavlarında “mülakat” a varıncaya kadar, bin bir çeşit “yol/yöntem” bulundu. Muhafazakârlar arasında sözde “Tüyü bitmemiş yetimin hakkı” edebiyatı dolaşımda olduğu halde; pratikte çoğunluğu, gözünü kırpmadan “Kamu malı” na el uzatabilmektedir: Çünkü “Hay’dan gelen, Hu’ya gider.” Oysa, “Hay” da “Hu” da Allah’tır; O da: “Emaneti (kamusal olan işleri) ehline/liyakatlisine verin (4/58)” ve “Mallarınızı aranızda batıl (haram) yollarla yemeyin ve onu, hakim olanlara vermeyin (2/188)” diye buyurur.

Tevhit-Şirk Bağlamında Siyaset

Tarihsel-Teolojik Arka Plan

Kendisine ortakların koşulduğu bir ortamda Tanrı, kendini ortakları olmayan mutlak muktedir (“Meikin muktedir”-54/42,55), siyasal bir Kral gibi tanıtmıştır: O, “İnsanların melikidir” (114/2); “mülkü dilediğine veren, dilediğinden çekip alan; dilediğini aziz, dilediğini zelil eden; her şeye hakkıyla gücü yetendir” (3/26). “Putlar, yaptıkları (varsayılan) fiillerden sorumlu tutulacağı halde; O, yaptıklarından sorguya çekilemeyen” (21/23) biridir. “Allah, adaleti, iyiliği ve yakınlara yardım etmeyi tavsiye eden; utanmazlığı, her türlü kötülüğü, her türlü azgınlığı yasaklayan” (16/90); “bilgelerin en bilgesi bir kral gibidir” (95/8).

Oysa, Sebe Krallığı’nın “Senato”ya dayanan yönetim tarzının zıddına, “Doğu Despotizmi”nin kralları, Sebe melikesinin yorumu ile: “… bir memlekete girdiğinde; orayı harap ederler ve halkının ileri gelenlerini zelil hale getirirler; onlar, böyle yaparlar.” (27/34). Bu, Sebe Kraliçesi’nin, her ikisi de Tevrat’ın adalet ilkesine bağlı birer “Bilge Kral” olan Davut ve oğlu Süleyman’ın (27/16-44, 21/78,38/17-30) yönetim tarzını yanlış yorumlamasıdır.

Kur’an, Kabile asabiyetine dayanan müşrik toplumu, iman kardeşliğinde eşitleyen bir müminler topluluğuna (millet) çevirdi. Politik yönetime gayrimüslimleri de ortak etti (ümmet). Kabile şeyhlerinin politik ve kültürel/dinsel “Kanaat Önderliği” veya oligarşik (“Daru’n-Nedve”) yönetim pozisyonlarını reddederek (33/67); bireysel sorumluluğu ve politik sorunlarını çözme konusunda da Yemen’den gelen ve herkesin siyasal sorumluluk üstlendiği “Şura” ilkesini tavsiye etti (3/159,42/38). Yani Kur’an, teolojide reddettiği şirki/şeriki (ortaklığı) politikada şart koştu. Din, bir yönü ile “Ticaret” olarak vazedilirken (2/14-16,282; 4/29; 9/24 …); siyaset de, “Şura” üzerinden “Şirket” olarak vazedildi. Halkın, politik iradesini/onayını adalet ve hakkaniyet karşılığı olarak yöneticilere vermesi de, “Bey’at=Alış-Veriş” kavramı ile ifade edildi. (48/10, 18; 60/12).

Hz. Muhammed’in ölümünden sonra Araplar, Allah tarafından ona tevdi edilen ve mutlak olmayan, eleştiriye-itiraza açık Karizmatik otoritesini siyasette sürdürmeye çalıştılar. Hariciler, karizmatik otoriteye/kişi kültüne itibar etmeyerek “Takva” kriterini benimsediler. Ancak, objektif kurallara dayanan kurumsal bir yapı oluşturamadıkları için; sübjektifliğe gömülüp, “Tekfir”ciliğe/dinsel-teokratik şiddete kaydılar. Şiiler, Hz. Ali soyundan/irsiyet yolu ile karizmatik kişi kültünü devam ettirdiler (İmamet). Sünniler ise, Hz. Muhammed’in karizmasını/dinsel otoritesini, Kabile/Kureyş kültü üzerinden -onun “temsilcisi” olarak- “Halifelik” olarak sürdürdüler: “Hülefa-i Raşidin” Muaviye’nin zorla iktidarı ele geçirmesi ile Ümeyye oğulları, “Halife”liğe itibar etmeyip; Kabileciliği, Pers ve Bizans’tan etkilenerek Krallığa dönüştürdüler: Emevi İmparatorluğu. Abbasiler ise, kabilelerini tekrar “Halifelik” dolayımı/temsili ile kutsayarak karizmatik/teokratik bir kisveye büründürdüler (Zıllullah).

Mısır’da, Mezopotamya’da ve Doğu Akdeniz’de politik ve dinsel hayatta egemen olan Pastoral “Çoban-Sürü” kodu, Müslümanlara da egemen oldu. Yemen’de gelişen Şura/Senato, Arap kabilelerinde devam edip Kur’an’da aktüelleştirilmeye çalışılırken; Doğu Despotizmi ve kişi kültü, Müslümanlara da galip geldi. 1400 senedir de devam ediyor; Hz. Osman’ın iktidara geliş ve iktidardan düşürülüş biçimi ile; Humeyni’nin, Saddam’ın, Kaddafi’nin… iktidara geliş ve gidiş biçimleri aynı (devrim-darba=güç). Doğu cephesinde/despotizminde değişen bir şey yok.

Modern Batı’da Siyaset

Batı’da 1200’lerde İngiltere’de Kralın yetkileri belli oranlarda sınırlanırken (Magna Carta); 1789’da Fransız İhtilali ile birlikte, kendini Tanrı’nın temsilcisi olarak gören Kilise ve Krallığın politik yetkilerine son verilerek; yönetim yetkisi, “Cumhuriyet” kavramı ve “Parlamento” kurumu ile birlikte halka geçmiş oldu. Yunan demokrasisi, yeniden keşfedildi. 20’nci yüzyıl, “Seçimle Gelen Krallar”a (Duverger) şahit oldu. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra demokrasi, kurumsal olarak daha da gelişti: Anayasal Demokrasi, Sivil Toplum, Muhalefet, Hukuk Devleti, İnsan Hakları, Kuvvetler Ayrılığı… gibi kavram ve kurumlar gelişti. Temsili Demokrasinin sorunları ortaya çıktıktan sonra; Yerel Demokrasi, Radikal Demokrasi, Yerinden Yönetim, Yönetişim (Governance) …pratikleri gelişti.

Türkiye’de Durum

Cumhuriyet devrimleri Hilafet/Saltanat, Şeriat ve Tarikatları ilga etti. Seküler bir “Cumhuriyet” kuruldu. 1950’ye kadar “Tek Parti/Tek-Adam” yönetimi vardı. 1950’den sonra Demokrasiye geçildi. 1960’ta ordu, ihtilal yaparak yönetimi devirdi. 1960’tan 2000’li yılların başına kadar “Askeri Vesayet” altında demokrasi kör-topal kurumları ile devam etti. 2000’lerin başından itibaren iki dinsel figür belirdi. Biri, demokratik parti örgütlenmesi ile R.T. Erdoğan; diğeri, Cemaat örgütlenmesi ile Fetullah Gülen. İkisi işbirliğine girerek Askeri Vesayet yönetimine son verdiler. Daha sonra aralarında ihtilaf çıktı. 2015’te Fetullah-Cemaat, darbe girişiminde bulundu ve tasfiye oldu. Akabinde, referandumla “Başkanlık” sistemine geçildi. Bu sistemin -Batı’da olduğu gibi- gerektirdiği yasal düzenlemeler yapılmayarak fiilen “Tek-Adam” yönetimine geri dönüldü. Adına da “Türk Tipi Başkanlık” dendi. Sayın Erdoğan, seçilmiş “Halife/Sultan” rolünü benimsedi: “III. Abdulhamit”. Diğer partilerin de pek farklı olduğu söylenemez. Belki, biz niye böyle güçlü bir “Lider” çıkaramıyoruz diye hayıflanıyorlardır.

Bu yönetim tarzı, müşriklerin Allah ve putlar arasında kurmuş oldukları “Şefaat” sistemine hayli benziyor. Müşrikler, putlar için: “Bunlar, Allah katında bizim şefaatçilerimizdir” diyorlardı.” (10/18). “Biz, onlara, sadece bizi Allah’a daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz.” (39/3). Allah, mutlak kozmik egemen güç; putlar ise, ondan aldıkları yetki/pay ile insanların arzu-ihtiyaçlarını Allah’a ulaştırıp, onları Allah’a yaklaştırıyordu (zülefa).

Türkiye’de bugünkü yönetim tarzında da Saray’daki müşavirler, danışmanlar, bürokratlar, akrabalar (Nepotizm), Karadenizliler, bakanlar, milletvekilleri ve nihayet partililer, adetâ birer “Şefaatçi” rolünde “Başkan”ın nüfuzunu, mutlak gücünü, imgesini kullanarak -“Devlet”-“Başkan” dolayımı ile- kendilerine iş, itibar, menfaat, prestij devşiriyorlar ve etraflarında bağlılar (putperestler/çıkarcılar) oluşuyor. Yukarda sayılan gurupların hepsi böyledir demiyorum. İstisnalar çıkabilir.

Mutlak güç atfedilen Reis/Başkan, Tanrı gibi mutlak bilgi sahibi olmadığı; normal insan olduğu için, doğal olarak aşağıyı her zaman kontrol edemiyor. Onlar da, bu zaaftan istifade ederek, onun yetkisini/nüfuzunu istismar ederek birer “Şefaatçi”ye dönüşüp kendilerine bağlı kullar/çıkarcılar oluşturuyorlar.  Özetle, “şirket” olarak vazedilen siyaset, Cahiliyye dönemindeki gibi dinsel “şirk”e dönüştürülmüş gibi. Partililer ve geniş halka olarak milliyetçiliğin de dahil olduğu “Cumhur İttifakı”, haklı-doğru “Biz/Dost”u oluştururken; muhalefet, bâtıl ve yanlışı, yani “Ötekiler/Düşman”ı oluşturuyor: “Hak geldi, batıl zail oldu”. Böylece siyaset; adalet, özgürlük ve güvenlik arayışı olarak bir “rekabet” süreci olmaktan çıkarak; âdetâ -Sahabe arasında olduğu gibi- iç “savaş” havasına dönüşüyor.

Olması Gereken

Kur’an’ın önerdiği “Şura” ve “Biat”, siyasalın, yönetimin (güvenlik ve adalet arayışı) ahlaki ve hukuki gerekçeler ile halka devredilmesiydi. Batı da, bu işi, Yunan demokrasisine dönerek ve menfaatin altın kuralı olan: “Sana yapılmasını istemediğin şeyi, başkasına yapma”yı keşfederek başardı. Yoksa, Kur’an’ın önerdiği ahlaki gerekçeler (şura, biat, emanet, adalet, ehliyet) ile değil. Batı’nın, kendi evinde kurduğu barışı, dış politikada fesat çıkarma olarak icra etmesinin nedeni budur. Bugün Türkiye’nin yapması gereken, Kur’an’ın önerdiği ve Batı’nın da kendi evinde uyguladığını, hem iç politikada hem de dış politikada benimsemektir. Türkiye, dışarda yaptığını (Cihanda barış), içeride de yapmalıdır (Yurtta barış).