Hayvanlar ve Şeytanlar Dinleyemez

Sözü dinleyip de, onun en güzeline uyanlar varya; işte onlar, Allah’ın hidayete erdirdiği kimselerdir ve İşte onlar, vicdani özü olanlardır.(39/18)

İnsanda iki kulak ve bir ağzın olması, dinlemenin konuşmadan önceliğini ve iki dinleyip, bir konuşmayı ima eder (Anam, öyle derdi). “Söz, gümüş ise; sükut (dinleme), altındır.” sözü de, aynı gerçeğe işaret eder. İnsan –ve de Müslüman- olmanın ön koşulu, dinlemektir. Erdem olan dinleme, duymak istediğini dinlemek değildir; duymak istemediğini, dinleyebilmektir. Çünkü duymak istediğin şey ön-yargılarını, çıkarını, ezberini, alışkanlığını, konforunu, arzularını pekiştiren şeydir. Duymak istemediğin şey ise,- genellikle vicdanın sesi olarak- bunlara karşı olan şeydir. Karşıdakini/muhatabını dinleyebilmek, en temel erdemlerden biridir. Dinlemeden, sürekli dırdır etmek, gevezelik yapmak, marifet değildir.

Varlığı-oluşu, olup-biteni, olayları-olguları, insanlık durumlarını gözleyerek, düşünerek anlamak, idrâk etmek, ibret almak, birinci vazifemiz ise; insanları, muhataplarımızı, etrafımızdakileri dinleyerek anlamak, ikinci ahlaki vazifemizdir. Atalarımız ne güzel demiş: Dinleyene, sivrisinek saz; dinlemeyene, davul-zurna bile azdır.”
Türkiye toplumu, son yıllarda giderek dinleme kapasitesini kaybetmiş; “Körler, sağırlar; birbirini ağırlar” deyiminin ima ettiği gibi, duymak istediğini dinleyen “Yankı odaları” oluşmuş; iletişim ortamı “Yer, demir; gök, bakır” dönüşmüştür. Başat aktivite haline gelen Siyaset konuşmanın, dırdırın, gevezeliğin sembolü haline gelirken; dinlemenin toplumsal formasyonları olan ahlak, hukuk ve adab-ı muaşeret alabildiğine gerilemiştir. Kartlaşmış seküler-muhafazakâr ideolojik kesimler ve ideologları, mezhepler-tarikatlar-cemaatler, ekonomik sınıfların birbirini dinlemeye, hatta görmeye büyük oranda tahammülleri yoktur. Ülkemiz söz dinlemeyen, burnunun doğrultusunda giden, burnu havada, bilmediğini bilmeyen (cehl-i mürekkeb), bildiğini sanan boru-düdük insanlarla dolu.

Çağımızın en büyük afetlerinden biri de “Gözün Egemenliği” dir. İnsanların kalbi ve kulağı değerden düşürülerek salt “Gözde” ve “Göz-önünde” olmaya teşvik edilmektedirler. İnternet, telefon ve sosyal medya aracılığı ile her şey göze sokularak, şeffaflaştırılarak ayan-beyan ortaya dökülmüştür. Teşhircilik, birinci doğamız haline gelmiştir. Mahremiyetin kıymeti kalmadığı gibi; dinleme ve düşünme de, alabildiğine gerilemiştir.
Dinleyememenin, iki temel nedeni vardır: Birincisi, içgüdü-cehalet yani hayvanlık eğilimi; İkincisi ise, istiğna/istikbâr/narsizm yani şeytanlık eğilimi. Kur’an’da “hayvanlaşma” ve “şeytanlaşma”, insanların ahlaki tutum, tavır ve davranış tarzları olarak eleştirilir (7/179,25/44, 6/112,2/14…).

Kur’an, dinlemeye haddinden fazla önem verir. Ahirette cehennemlikler, şöyle derler: “Şayet dinleseydik ve düşünseydik(akletseydik), cehennem ehli olmayacaktık.”(67/10). Allah, müminleri nitelerken: “Onlar, sözü dinleyip en güzeline uyarlar.”(39/18) der. Yine müminlere hitaben şöyle der: “Kur’an okunduğunda, kulak verin ve onu dinleyin ki, merhamet olunasınız.”(7/204). Dinleyemeyenler, kabirdeki ölülere benzetilmiştir: “Sen, kabirde olan ölülere dinletemezsin.”(35/22). Allah, muhatap aldığı toplumu ve her bir bireyi dinlemiştir: “Allah, kocası hakkında seninle tartışan ve kocasını Allah’a şikayet eden kadının sözünü işitmiştir. Allah, sizin tartışmanızı dinliyordu.”(58/1). Kıssaların Kur’an’da anlatılma gerekçesi: “ …uyanık ve duyarlı kulaklar, ondan ibret alsınlar” diyedir (69/12). Allah, 610-632 tarihleri arasında Arap toplumunu dinleyerek (Kalellezine keferu=Kafirler dediler ki… Yekulu’l- münafikun= Münafıklar diyorlar ki…, Kaleti’l-A’rabu=Bedeviler dediler ki…. ) onların sorunlarını çözmeye çalışmıştır. Allah, mutlak kudret sahibi olduğu halde; yaratmış olduğu kullarını anlayıp dinlemeye çalışırken; şeytanlaşmış veya hayvanlaşmış insanlar, bunu yapmıyorlar.
İlk Felsefenin Ontoloji değil, Ahlak felsefesi olması gerektiğini söyleyen ahlak filozofu Emmanuel Levinas’da, “Başkası/Öteki” ni (görme ve dinleme yolu ile) dikkate almanın, “Ben”i kurmanın ve ahlakın özü/temeli olması gerektiğini söyler:” Etik öznellik, ontolojinin (aynının) her şeyi kendine indirgeyen idealleştirici egoizminden kurtulur. Etik “Ben”, tam da “Başkası” önünde diz çöktüğü; kendi özgürlüğünü, Başkasının daha önde gelen çağrısına feda ettiği ölçüde özne (Ben) dir. Bence öznenin özgürlüğü, en yüksek veya ilksel değer değildir. Bizim, beşeri “Başka”ya veya mutlak “Başka” olan Tanrı’ya cevabımızın özgeliği/yad-erkliği, kişisel özgürlüğümüzün özerkliğinden önce gelir. Sorumlu olanın “Ben” olduğunu teslim eder etmez, özgürlüğümün, başkasına karşı bir yükümlülük tarafından öncelendiğini kabul ederim.”(E.Levinas, Sonsuz Tanıklık. Çev:Z.Direk. İst. 2003.s 276.)
Hasılı, hayvansı veya şeytansı bir iğva olan gevezeliği, dırdırı azaltıp, ötekine yaklaşmak, kulak asmak, kulak vermek, kulak kesilmek, -Koyunun, kaval dinlediği gibi değil-; can kulağı ile dinlemek zorundayız. İnsan olmak, böyle bir şeydir.

‘Otoriteyi Tanrılaştırmak’

Mülkiyet ve otorite arasındaki bağ, kesinlikle çok açıktır. İnsan, malik olduğu kadar kuvvet elde eder. Otoritesi arttıkça, kuvveti de artar. Otoritesi azalırsa, kuvveti de azalır. Kuvvet, otoritenin ve iktidarın bir ifadesi iken; durum ne olursa olsun, otorite ve iktidar yönetim için zorunludur. Ne var ki insan, kendisi dışındaki bir varlığın otorite ve iktidarına –bu, Tanrı’nın otoritesi bile olsa- kafa tutmaya başladığında, bu talebi ve arayışı şiddetlenir ve öyle bir düzeye ulaşır ki, cesur bir şekilde daha ileriye atılarak sınırları zorlar. Artık “vasıta” arayışından “gaye” arayışına evrilir. Bu ise, otorite ve iktidarın insanın yönetimi vasıta olarak aradığı bir şey olmaktan çıkar, bizatihi gaye olarak peşine düştüğü bir şeye dönüştürür. … Buna bağlı olarak yönetimde ve siyasi strateji çerçevesinde Tanrı’ya kafa tutma, giderek iktidar ve otorit6e alanında Tanrı’ya kafa tutmaya evrilir. Artık bu durumda iktidar sevgisi, insanın kalbini tamamen kaplar ve bu sevgi onun batınına yani iç dünyasına tamamen yerleşir. Artık insan, Tanrı’ya taptığı gibi iktidara tapmaya başlar. Bunun en iyi göstergelerinden biri, muktedirlerin, (çeşitli teknik, vitamin ve ilaçlarla-İG) ölümü alt etmeye çalışmalarıdır. İktidar, onun peşine düşenin kalbinde muhteşem bir olgu olarak Tanrı gibi tapınılan bir şeye dönüştüğünde seküler ahlak yanlılarının, (ve de Tanrı-Din adına yönettiğini iddia edenlerin-İG)otorite ve iktidar arayışına olan çağrısının, Tanrı’nın otoritesine ve iktidarına başkaldırı ve kafa tutma olarak ortaya çıktığı söylenmelidir…. Özetle, laik ahlak, insanı, buyruk ve otorite sahibi Tanrı’ya “kul” olmaktan uzaklaştırır uzaklaştırmaz, onu kendi iradesine göre karar veren kahredici (Kahhar) egemen bir yeni iktidarı tanrılaştırma tuzağına çoktan iter.”(Taha Abdurrahman, Seküler Ahlakın Sefaleti. Çev: Soner Gündüzöz. İst.2023. s 134-137

“(Karizmacı/Saltanatçı/Siyasal İslamcılardan ayrı olarak) “Arınmaya yönelmiş dindarlar”, insanların kamu yararına uymak, topluma hizmet etmek, vatani görevlerini yerine getirmek, toplumu yeniden inşa etmek, tarihe mal olmak, değişim vasıtalarını harekete geçirmek,, tarih yapmak ve insanlığın tecrübelerini harekete geçirmek…gibi cafcaflı sözler ile içlerinde sakladıkları iktidar sevgisinin, onların kalplerini bütünü ile ele geçirdiğini fark etmişlerdir. Bu gerçek niyeti kamufle eden kurnazlığın en iyi kanıtı, yönetim sorumluluğunu üstlenmeye talip kişilerin, çok geçmeden başkalarının gözünün yaşına bakmadan, onlara parmak sallaması ve sonu gelmeyen türlü çekişmelere girmeleridir. İktidar hırsı içinde yanıp tutuşan muktedirleri bütün bunlara yönelten şey, nefislerine çöreklenen ve herşeyi ele geçirmeye çalışan egemenlik şehvetidir. Elbette onlar, bu egemenlik şehvetinin, bütün davranışlarını içine alacak şekilde her şeyi kontrolü altına aldığının farkında bile değillerdir. Hatta onlar, bu gerçeği bazen tamamen inkâr edebilirler. Bu konudaki durumları, ağır hastanın, tedaviye karşı çıkmasına benzemektedir. Aslına bakılırsa, bu tür bir sorumluluğun, görevleri yerine getirmeye yönelik bir yarıştan çok, iktidarı ele geçirmeye yönelik bir tutum olduğunu, aklı başında hiç kimse inkâr edemez. Bundan dolayı, arınmaya gönül verenler, sorumluluk kılıfı altında iktidarı ele geçirmeye yönelik bu vahim başkaldırıya karşı şiddetli bir nefret beslerler. Buna mukabil onlar, meşakkatli olduğundan, maslahat ve menfaatlere ulaşmaya imkân vermediğinden ya da gözle görülür riskleri nedeniyle, çok fazla itibar edilmeyen sorumlulukları alma konusunda yarış halindedirler. İktidarı ele geçirmeye yönelten motivasyon, aslında gizli bir patolojik durumdur. Kişinin başkası üzerine tasallut kurmadan önce, anasından emdiğini burnundan getiren bu amansız hastalıktan kurtulması gerekmez mi?”(T.Abdurrahman, a. g.e. s269-27o)

*- Bu yazı, yakınlarda Türkiye’yi ziyaret edip seri konferanslar veren ve Faslı düşünür -ahlak ile din ve ahlak ile siyaset arasında ayrım yapmayı kategorik olarak reddeden- Taha Abdurrahman’ın “Seküler Ahlakın Sefaleti” adlı kitabından iktibas edilmiştir.

Artan ‘Facia/felaket’ler ve Yönetim ‘zaafı’

Facia” ve “Felaket” kavramları, Faillerini gizleyip “Fail-i Meçhul” e dönüştüren, sorumluluktan kaçmayı doğuran maske kavramlardır. Son yıllarda Türkiye’de artan felaket ve facialarda da durum böyledir. Örneğin: 13 Mayıs 2014’te meydana gelen Soma Maden ocağı faciasında 301 kişi, 8 Temmuz 2018 Çorlu tren kazası faciasında 25 kişi, 2019-2024 arasında faaliyet gösteren “Yeni Doğanlar Çetesi” faciasında en az 10 çocuk, 21 Ocak 2025 Kartalkaya Otel yangını faciasında 78 kişi öldü. 7 Temmuz 2025 mağara metan gazı faciasında 12 Askerimiz şehit oldu. Bu felaket ve facialara ek olarak, son yıllardaki orman yangınları felaketlerine ve 7 Şubat Kahramanmaraş depreminde bina denetimsizlikleri ve kurtarma faaliyetlerine anında etkin müdahale edilememesi sonucu ölü sayısının artması….

Bu felaket ve facialarda yönetim zaafı iki şekilde ortaya çıkmaktadır.

  1. Görevlilerdeki ehliyet/liyakat eksikliği;
  2. Faillerin ortaya çıkarılması ve etkin olarak cezalandırılmasındaki eksiklik.

Facia ve felaketlerde sorumluluk, genellikle “müşterek ve müteselsil”dir. Ciddi bir tahkikat yapılamadığı sürece tüm sorumlular hakkıyla ortaya çıkarılamaz. Bir veya iki tane “Günah Keçisi” bulunup sorumluluk onların üzerine atılır. Facia ve felaketlerden sonra yetkililer medyaya çıkıp: “Ucu kime dokunursa dokunsun, sorumlular bulunacaktır.” veya “Kimsenin gözünün yaşına bakılmayacak” yollu beyanatlar verir. Ama, kazın ayağı öyle değildir. İşleyen ilkeler: “Kol kırılır, yen içinde kalır.” veya “Kan kusup, kızılcık şerbeti içtim” denilir. Amaç, “zülf-i yâre dokunmamak”tır. Çünkü söylediklerini yaptıkları takdirde, oy kaybedeceklerini düşünüyorlar.

Oysa Kur’an, bu konularda gayet açık ilkeler koymuştur. İş/sorumluluk vermede asıl olan ehliyettir: “Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor.” (4/58). “Ey iman edenler, kendiniz, ana babanız ve en yakınlarınız aleyhine dahi olsa, Allah için şahitlik yaparak adaleti ayakta tutan kimseler olun. Davalılar, zengin veya fakir de olsa, tarafgirlik yapmayın; çünkü Allah, onlara sizden daha yakındır. Dolayısıyla, adaleti yerine getirmede arzularınıza uymayın; eğer gerçeği çarpıtırsanız veya adaleti yerine getirmeden cayarsanız, Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.” (4/135). Dikkat edilirse, bu mevzularda “Biz ve “Öteki” ayrımı ehliyet ve adalet üzerinden kurulmaktadır; inanç, akraba, zengin-fakirlik üzerinden değil.

Türkiye’de siyaset kimlik üzerinden yapıldığı için, “Biz” ve “Öteki”yi büyük ölçüde etnik köken, inanç-mezhep ve dogmatik ideoloji (çağdaş-dindar) belirliyor. İktidarda da muhalefette de “Kimlik Siyaseti” işliyor. Bu durumda “Ehliyet ve Adalet” neredeyse sıfıra müncer oluyor.
Facia ve felaket anında iş başında olanlar:

  1. Ehliyetsiz/liyakatsiz (cehalet),
  2. İhmalkâr,
  3. Üstleri/amirleri tarafından titizlikle denetlenmedikleri için, bu suçlar “müşterek ve müteselsil” sorumluluk/faillik olarak siyasi bürokrasiye ve iktidara kadar uzanır. Çünkü işler, memuriyetler, sorumluluklar, genellikle “Bizden”liğe göre dağıtılıyor.

Diğer taraftan, yargılamaların:

  1. Uzun sürmesi,
  2. Gerçek/Hakiki faillerin ortaya çıkarılamaması,
  3. Verilen cezaların yetersizliği, felaketlerin/faciaların sürmesini ve maşeri vicdanın yaralanmasını doğuruyor.

Örnek olarak Kartalkaya otel yangınında ortaya çıkan durum ibret vericidir.

  1. İşletmenin güvenli bir şekilde hizmetine devam etmesi için gerekli olan sorumlulukların kesin olarak tanımlanıp tevzi edilmemesi;
  2. Denetlemelerin yapılmaması veya ihmal edilmesi, “müşterek ve müteselsil faillik/sorumluluk” olarak bütün bürokrasiyi ve burayı da geçerek siyasal iktidara kadar (Turizm Bakanlığı) uzanır. Bu facia/felaket, ülkemiz ve milletimiz adına utanç verici bir hadisedir. Benzer durumu, diğer facialara-felaketlere de teşmil etmek mümkündür.

Sonuç olarak, medeni bir toplum kurmak istiyorsak, vatandaşlar arasında “Biz ve Öteki”nin ayırım kriteri “Ehliyet ve Adalet” olmadığı müddetçe, bu tür felaket ve facialar devam eder gider. Rahmetli anamdan kulağımda kalan bir “Mani”nin dörtlüğü şöyledir: “Dağlar evvelki gibi/Bağlar evvelki gibi/Ne olursa, ölene olur/Sağlar evvelki gibi.” Anasını sattığım memleketimde hiçbir şey değişmeyecek mi? “Dindar” olduğunu söyleyen yöneticilerimiz, neden dönüp, Allah’ın “ne” dediğine kulak asmazlar?

İki Siyaset Tarzı: Kurum-Kural veya Kişi-Karizma

Kurum-Kural Siyaseti

Kur’an, siyasi işlerin (Emr) içerde “Şura”(42/38); dışarda ise Sözleşme-Anlaşma (Ahit) ile (16/91,2/177) çözülmesini önermiş; Hz. Muhammed de bunu hayatında arkadaşları ile istişare (3/159) ve dışarda ise “Medine Sözleşmesi” ve diğer kabileler ile yaptığı ahitleşmeler ile uyguladığı halde; onun ölümünden sonra siyaset, kabile karizması (Kureyş) ve askerî bir kavram ile (Emire’l-Müminin) devam ettirilmiştir. Fazla zaman geçmeden buna bir de dinsel karizma (Hilafet) eklenmiştir. Hasılı, Kur’an’ın siyaset önerisi/tarzı rafa kaldırılmıştır. Kur’an’da siyaseti belirleyen temel, Alman düşünür Carl Schmit’in siyasetin temel modu olarak belirlediği “Dost-Düşman” ayrımı, ahlak üzerinden “Adalet ve Zulüm” çelişkisine bağlanmıştır (2/193,60/7-8). Dostluğu ve düşmanlığı belirleyen nitelik, etnik köken (kabile) dil, din/inanç ve çıkar birlikteliği değildir. Muaviye isyanı ile birlikte, bu kriter değişmiş; siyasetin raconu, büyük ölçüde güç/zor/savaş, kabile ve çıkar üzerine oturmuştur. Emevilerde ve Abbasilerde siyaset, Kabile/Kılan/Hanedanlık ve din (Hilafet/Zıllullah) karizması üzerine oturmuş; iktidar, halkın rızasını arama (şura) yerine; halkı zorla itaate (biat) zorlamıştır. Müslümanlar, kendilerini kimin yöneteceğini; hangi gerekçe ile yöneteceğini; yöneticinin nasıl tayin edileceğini; ne kadar süre ile yöneteceğini ve hangi yetkilerle donatılmış olacağını tayin edemediler. Bu anayasal (hukuki-ahlaki) boşluklar, 1.400 sene boyunca sürmüştür.

Kur’an’da Allah’ın kendisi de, insanlarla ilişkisini -Eş’arilerin sandığı gibi- : “Allah’dır; ne yaparsa yeridir” tazında –adetâ/haşa-  kaprisli bir “Kadir-i Mutlak, Alim-i Mutlak ve Mürid-i Mutlak”  imgesi/tasavvuru ile değil; kendini ahlaki isim-sıfatlar (Esmau’l-Hüsna) ile kayıt altına alarak (Sünnetullah/48/23, Kelime/10/19, Kitap/78/39) ve insanların özgür iradeleri ile bir sözleşme (misak) yaparak kurmuştur (7/172). Eş’arilerin ileri sürdüğü gibi, “Teklif-i Ma-la-yutak= insana güç yetiremeyeceği şeylerin teklif edilmesi” caiz değildir. Mutezile, bu görüşü reddetmiştir: “Allah, insanlara güç yetiremeyeceği şeyleri teklif etmez” (6/142). “Allah, hükmedenlerin en dürüst/doğru hükmedenidir” (95/8). Eş’arilerin, Allah’ın insana güç yetiremeyeceği şeyleri teklif edebileceğini de caiz gördükleri bilinmektedir. Allah, Kur’an’da insanların birbirleri ile olan -siyaset dahil- tüm ilişkilerini de ahlaki kurallara (“Hududullah”) bağlamasını istemiştir. Fakihlerin, “Had” kavramını, “Hikmetinden sual olunmaz” mutlak iradeye bağlamaları yanlıştır. (Fazlurrahman, The Concept of “Hadd” in Islamic Law. Islamic Studies. Vol:IV, September. 1965. No:3. S.37-251).

Siyaset tarihinde (Yunan’da ve Yemen’de) ortaya çıkan “Demokrasi” teorisi, siyaseti halkı işin içine katarak kurumsal, kurallı/hukuki (Anayasal) olarak çözme teşebbüsüdür. Bu bağlamda daha sonra Avrupa’da ortaya çıkan “Yasama-Yürütme ve Yargı” erklerini birbirinden kurumsal olarak ayırma teşebbüsü/teorisi de (“Kuvvetler Ayırımı”), yine toplumsal huzur, barış ve adalet motivasyonuna bağlıdır.

Güç istencini, doğrudan eylemi ve barbarlığı (“Sarışın Canavarlar”) “İyi Vicdan”ın nitelikleri olarak kodlayan Nietzsche, demokrasiye “Seküler sofuluk” dese de (Özgür Taburoğlu, Vicdan, Ankara. 2019. S.25 vd.); siyasette güç istencini/zoru değil; ehliyeti/liyakati, özgür iradeyi, onuru, oydaşmayı, barışı, uzlaşmayı, “kim”in dediğini değil; “ne” dendiğini önemseyen demokrasi, insanlığın lehinedir. Şura önerisinde de, aynı unsurlar mevcuttur. Kurum ve kural, ortak aklın konsensüsü olduğu için, yanlış-zarar doğurma ihtimali daha azdır ve telafisi-tashihi mümkün ve kolaydır. Kişi kültü ve karizma siyasetinde bunlar yoktur. Kurum ve kural siyasetinin “Hukuk/Adalet” doğurması, kuvvetle muhtemeldir. Çünkü aynı genetikten gelir. Oysa kişi/karizma siyasetinin, doğası/genetiği gereği zorbalık ve zulüm doğurması, daha muhtemeldir. “Bilge Kral/Kişi/Karizma”, binde birdir. (Anuşirvan, Hz. Ömer, Harun-i Reşid, Çiçero, Aliya İzzetbegoviç…)

Kişi Kültü-Karizma Siyaseti

Siyasette kişi kültünün veya karizmanın önemsenmesinin çeşitli ahlaki-psikolojik saikleri mevcuttur. Kişinin kendisi açısından muhtemel saikler güç istenci/istiğna, tağutluk, kutsiyet ve kendini feda etme duyguları ayrı ayrı veya birlikte olabilir. Tercih edenler (halk) açısından ise çıkar, zayıflık, korku ve kölelik bilinci olabilir: “Firavun, kavmini ezdi; onlar da, kendisine itaat ettiler. Çünkü onlar, yoldan çıkmış bir toplumdu” (43/54).

Karizmanın/kralın “çıplak” olduğunu görebilmek için, bir çocuk saflığında olmak gerekir. Keloğlan saflığında: “Lan haşmetlüm, bu yaptığın, boktan bir iş” deme cesaretini kimse gösteremez. Karizmayı kızdırmamak için kötü bir sofuluk hüküm sürer. Bu durum, zorunlu bir münafıklık ortamı yaratır: “Padişahım, çok yaşa!” Bu durumda ne söylendiği veya ne yapıldığı önemli değildir; kimin söylediği ve kimin yaptığı önemlidir. Karizmanın etrafında çıkar içgüdüsüne bağlı münafık bir “Biz” oluşur. Karizmadan (Kişi/Tek) yetki/güç alan herkes, kendi altına doğru -kendi çapında- putlaşır. “Biz”i oluşturan maya, dostluk değil; yalakalıktır.

Max Weber’in  geliştirdiği “Karizma “ teorisine, Freud’un geliştirdiği “Bilinç-altı” teorisini kullanarak Erich Fromm, şöyle bir psikanaliz yapar: “Daha başka bir örnek olarak savaşçı bir politika izleyen ‘Lider’ üzerinde durulabilir: Böyle bir lider, güttüğü politikanın ve aldığı kararların temelinde vatanseverlik duygusu ve yurduna hizmet sorumluluğu gibi yüce ülkülerin yattığına samimiyetle inanmasına karşılık; gerçekte, kendine onur sağlamak için böyle yapıyor olabilir” (Erich Fromm, Çağımızın Özgürlük Sorunlar. Çev. Bozkurt Güvenç.İst. 1973. S.111).

Sonuç

Türkiye toplumu rüştüne erip kurum ve kural ile siyaset yapma yeteneğine henüz yeterince sahip değildir. Demokrasi, salt oy verme/sandık (kral seçme) değil; sahaya/sokağa/meydana inme, elini taşın altına sokma, sorumluluk üstlenme, kurum ve kurallar rejimidir. Halkımız, sürekli -dinî veya seküler- “Tek-Adam”, “Lider”, “Karizma” arayışındadır. Hz. Muhammed: “Siz, nasıl iseniz; öyle yönetilirsiniz” demiş. Ayet de diyor ki: Siz, kendinizde olan (ahlaki) durumu değiştirmedikçe; Allah, size yardımcı olmaz” (13/11).

“Kadiri Akaid”i ve Meal-Tefsir Toplatma Yasası

1- KADİRİ AKAİDİ

Diğer Abbasi Halifeleri gibi (zıllullah) Kendini Teokratik bir şekilde Allah’a nispet eden: “Kadirbillah”, 991-1031 yılları arasında halifelik yapmıştır. Mısır’daki Fatımî ve İran’daki Büveyhi Şii iktidarlarına ve Abbasilerdeki Şii-Batını ve Mutezili inançlarına karşı mücadele vermiş birisidir. Kendi adına devletin “Resmî İdeolojisi” olarak bir Sünni Akide metni (“Akaid-i Kadiri”) oluşturmuş, bu metni hutbelerde ve Divan’da okutmuş; bütün ulemayı bu metni kabul etmeye zorlamıştır. Mutezili alimleri tövbe etmeye zorlamış; onlardan yazılı belge almış; muhalefet edenleri de, cezalandırmıştır (Tenkil-Ukubat). Metnin bir cümlesi şöyledir:”Men kale: “İnnehu (Kur’an) mahlukun ala halin minelahval”, fehuva kafirun, helalu’d-demi=Kim, Kur’an’ın diğer mahlukat gibi, “mahluk” olduğunu söylerse; o, kafirdir ve kanı helaldir(öldürülür).”(Abdulaziz Muhammed, I’tikadu’l-Kadiri. “Mecelletu Camiatu Ummu’l-Kura. Cilt18.sayı:39. 2006. s 247.)

Ortaçağlardaki Kilise yönetimi ile Abbasilerin “Sünni” ve Fatımilerin-Büveyhilerin “Şii” yönetimleri, “Teokrasi” olmaları bakımından aynıdır. Yöneticiler, kendilerini Tanrı’ya/Allah’a nispet ettikleri gibi; yönetimlerini de mutlak/kutsal dini hakikat olarak görüyorlardı. Oysa, “Allah katındaki din olan islam”(3/19) ve “Easaslı din (dinu’l-kayyime)”(98/5), hiçbir fani tarafından “temsil” edilemeyecek ve “takva” ile tetikte ve teyakkuzda sürekli aranacak doğru iman ve salih ameldir.

Muhalif olanları cezalandırma(Tenkil-Ukubat) açısından Kilisenin, Müslüman yönetimlerden daha katı olduğu bilinmektedir. Yine de, İslam tarihçisi Prof.Dr. Mehmet Azimli’nin editörlüğünde yayınlanan: “Müslümanların Engizisyonu-1”(Ankara-2019), “Müslümanların Engizisyonu-2”(Ankara-2020), “Müslümanların Engizisyonu-3”(Ankara-2021), “Müslümanların Engizisyonu-4”(Ankara-2022) kitaplarında ortaya konan manzara, hiç de iç açıcı değildir.

Kur’an açısından meseleye (fikir beyan etme) bakacak olursak, “Dinde zorlama yoktur”(2/256) ve Gayri Müslimleri: “Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğüt ile çağır ve onlarla en güzel bir şekilde mücadele et.”(16/125) ilkeleri, gayet sarihtir. O halede, Müslüman olmayanlar ile ilişki böyle iken; Müslümanların kendi içlerindeki fikir ihtilaflarını, yasaklama ve cezalandırma mevzusu yapmak, bağnazlık, yobazlık ve cehalet ürünüdür.

2- MEAL-TEFSİR TOPLATMA YASASI

Hükumetin, Diyanet teşkilatına bağlı “Din İşleri Yüksek Kurulu”na Türkiye’de Türkçe yayınlanan Meal ve Tefsirleri “İslam Dininin Temel Kuralları Açısından” inceleyerek “doğru” bulmadıklarını toplatma yetkisinin verilmesi, bahsetmiş olduğumuz “Kadiri Akaidi”ni andıran bir uygulamadır. Aynı teşkilata bağlı “Mushafları İnceleme Kurulu” meşrudur. Arapça metnin (Mushafın) tahrif edilmemesi için gerekli dikkat gösterilmelidir. Ancak, “İslam Dinin Temel Kuralları” ifadesi, bilimsel açıdan “teolojik-mezhebi” bir ifade olup muğlaktır. Türkiye bağlamında “Sünnilik”e tekabül eder. Aslında ona da tekabül etmez; orada da ciddi su götürür. Bu kurul, şunu yapabilir: Bilimsel açıdan yani dil bilim, Arapça gramer kuralları, Belağat, Sentaks, Semantik, Sözlük…bağlamında yayınlanan Meal ve Tefsirleri inceleyip “yanlış”ları tespit ederek kamuoyuna duyurur. Aynı işi, İlahiyat Fakültelerindeki “Tefsir” Anabilim dalındaki akademisyenler de, bireysel olarak veya toplu halde yapabilirler.

Tahrif, kusal kitapların başına gelen bir olgudur. Allah, Yahudileri, müslümanlara şikâyet etmiştir: “Yahudiler, ayetleri çarpıtıyorlar, sözleri asıl bağlamlarından (mevadiihi) koparıp: “İşittik, ama karşı çıkıyoruz” veya” Dinleyin, ama kulak asmayın” derler.”(4/46 ve 5/41, 2/75). “Dinlerini param parça ettiler; her mezhep de kendi itikadından memnundur.”(23/53). “Te’vil” yolu ile tahrif etme, en yaygın başvurulan tahrif yöntemidir. Bundan dolayı Allah, Kur’an’da “Ğayb” aleminden(Allah, Ahiret, Melekler, Cin, Şeytan) “teşbih” yolu ile müminlere verdiği bilgileri “te’vil” etmemelerini istemiştir(3/7). Ancak, Taberi’nin, erken dönem kuşaklarının yorumlarını derleyen ve Zemahşeri’nin Arap dilinin belağat kurallarını gözeten “Tefsir” lerinin dışındaki Tefsirler (“Rey Tefsiri”), ciddi düzeyde “te’vil” yolu ile “tahrif” içermektedir. Düpedüz yanlış anlama veya tahrif iğvası, insanlara “Te’vil” veya “Anlam zenginliği” diye yutturulmuştur. Dindar bilincin, Tanrı’nın gözüne girmek için böyle bir köpürtme yanılsaması vardır. Oysa, erken dönem uleması, Kur’an’daki “Mecazlar” üzerine ciddi bilimsel çalışmalar yapmışlardır. Türkiye’de Bilimsel-Hernenötik bir yorum teorisi olan “Tarihselcilik”i benimseyenleri, “Kur’an’ı tarihe gömüyorlar” diye iftirada bulunan ve itham edenler, utanmadan “Te’vil” yolu ile onu kılları kıpırdamadan, gözlerini kırpmadan tahrif ederek Allah’a iftira etmekte hiçbir beis görmüyorlar. Kendilerine sorsan: ”orijinal/yeni anlam keşfettiklerini” söylerler.

3- SONUÇ

Hükumetin aldığı karar yanlıştır. Düşünce özgürlüğüne ve dine vurulmuş bir darbedir. Tahrif ile mücadele etmenin yolu, bilimsel kurallara bağlı akademik çalışmalar ile tahrifatı kamuoyuna teşhir etmektir. Ciddi ve kaliteli ürünlerin olduğu fikir pazarında tağşiş/tahrif edilmiş fikirler alıcı bulmaz. Alanlar varsa da, ona yapılacak bir şey yoktur.

Türkiye’de Siyasetin Kristalleşme Formları

1- PARTİLEŞME

Birer “Hukuk Devleti” olan Anayasal demokrasilerde “Parti”, devleti yönetecek “Hükümet”i oluşturacak ve politik yelpazede Sağ-Milliyetçi-Muhafazakâr, Sol-Sosyalist, Sosyal Demokrat, Merkez-Liberal ideolojilere sahip örgütlü bir toplumsal formasyondur. Motivasyonu ise, topluma hizmet (Honorial Duty) olabileceği gibi; temsil ettiği kitlenin sosyal, hukuki, kültürel, ekonomik çıkarlarını –hukuki çerçevede- korumak ve geliştirmek de olabilir. Avrupa demokrasilerinde partiler, büyük ölçüde böyledir. Türkiye’de de demokrasiye geçtikten (1950) sonra böyle partiler kuruldu, iktidara geldi ve ülkeyi yönettiler. Türkiye’nin Avrupa’dan farkı, “Devrim” ile kurulduğu ve imparatorluk bakiyesi çoğul bir demografiye sahip olduğu için, partiler, ülkenin sosyal-kültürel ve ekonomik sorunlarını çözmeye dönük düşünsel, teorik, ideolojik olmaktan çok; “seküler/çağdaşçı”, “dinsel” ve “etnik” ağırlıklı “kimlik” siyaseti yapıyorlar.

2- ŞİRKETLEŞME

Türkiye, Endüstri devrimini kaçırdığı ve Tarımda da makinalaşmaya geç kaldığı için, Osmanlı imparatorluğundan beri ekonomik hayat, üretim, emek, kazanç ve teknolojik bir proses olmaktan çok; “Politik” bir kategoridir. Yani fakirlik ve gelir dağılımı sorunu olan bir ülkedir. Böyle ortamlarda, “Parti”, siyasal-ideolojik bir kategori; üyeleri de “partizan” veya “militan” (Türkiye bağlamında bir zamanlar olduğu gibi: Mücadeleci, Ülkücü, Devrimci, Akıncı, Mücahit, Islahatçı…) olmaktan çok; parti, ekonomik bir kategoriye (şirket), üyeler de iş/rant alan-veren, iş-memuriyet bulan ortaklara dönüşür. Parti, -büyük ölçüde-çıkar ilişkisine dayanan bir “Biz”e dönüşür. İktidar olmak, nüfuz hırsızlığının aracına dönüşür: “Bal tutan, parmağını yalar.” “Rüşvet” ve “Yolsuzluk”, norm haline gelir: Şık şık eden nalçadır; işi bitiren akçedir.” “Varsa pulun, olurum kulun; yoksa pulun, kapıdır yolun.” “Selam verdim, rüşvet değil deyü almadılar” (Fuzuli). “Biraz da biz ölelim”, “Çalıyorlar; ama, çalışıyorlar”.

3- TARİKAT VE CEMAAT

Doğuşu itibari ile ve sosyolojik olarak “Tarikat”, Selçuklu ve Osmanlı toplumlarında oluşmuş, pür/salt dinsel (takva, züht, riyazet) bir oluşumdur. Osmanlının ortalarından itibaren “Politik” ve “İktisadi” bir veçheye bürünmeye başlar. Tarihçi-akademisyen Zekeriya Işık, kaleme aldığı “Tekkedeki İktidar” (Konya. 1017), “Şeyhler ve Şahlar” (Konya.2015) ve “Devlet ve İktidar” (Konya.2016) adlı çalışmalarında müdellel olarak bu yapıların illegal olarak siyaset ve iktisatla olan ilişkilerini inceler. Devrimle birlikte yasaklanan bu yapılar, yeraltına çekilerek faaliyetlerini sürdürmüşlerdir. 1950’den sonra da yavaş yavaş su yüzüne çıkarak sağ iktidarlar ile simbiyoz ilişkilere girmişlerdir. 2000’li yıllardan sonra da tamamen politikleşerek iktisadi holdinglere dönüşmüşlerdir. Din, -büyük ölçüde- politik ve iktisadi mevzi kazanmak için “istismar” aracına dönmüş durumdadır. Kişi kültüne (şeyh, veli, kutup, gavs…) bağlı bu yapılar, sorumluluğunu müdrik fertlerden oluşan, akli ve düşünme kapasitesini kullanabilen bireylerden oluşmuş Müslüman toplum (ümmet) veya modern toplum (Cemiyet) oluşturmanın önünde birer engeldir. Bunlara demokrasilerdeki “Sivil Toplum Kuruluşları (NGO)” gözü ile bakmak, yanlıştır. Tarikatın Sosyolojik gerçekliği, teolojik ve ahlaki tartışmalılığını engelleyen bir gerekçe oluşturmaktadır. Bu sosyoloji, demokrasinin bir unsuru olan “Parti”yi de kendine benzeterek Türkiye’de etkinliğini sürdürmektedir: Halife-Sultan/Padişah kodu, Şeyh-Gavs kodu ile birleşince, kişi tapınımı kültü-kültürü-karizması doğmaktadır: “Balık, baştan kokar.”, “İmam,…..sa; çemaat…”, “Başın sağolsun”, “Baş, başa bağlıdır.”…

Cemaatlere gelince, devrimden sonra dinin halı altına süpürülmesine aksülamel olarak ortaya çıkmış, halkın dini ihtiyaçlarını karşılayan oluşumlardır. Başlangıçta, hepsi fedakârlığa dayanan pür dinsel oluşumlardır. 1950’lerden sonra, onlar da giderek politikleşerek Sağ iktidarlar ile simbiyoz ilişkiler geliştirmişlerdir. Bunların en meşhuru olan “The Cemaat” iki binli yıllardan itibaren Şi^, nitelemesi ile “Takiyye”; Sünnî nitelemesi “İlm-i Siyaset” yolu ile politikleşerek, holdingleşerek beraber yol yürüdüğü seçilmiş meşru iktidara “Darbe” vurmaya kalkıştı (15-Temmuz). Diğerleri de, hala politik ve iktisadi faaliyetlerini sürdürmeye devam ediyorlar.

4- MAFYALAŞMA

Devlet hesap-kitap, hukuk-kurum, şeffaflık ve denetle(n)medir. Mafya ise, Hegel’in “Köle-Efendi Diyalektiği”ni izah etmek için söylediği: “Çatışmada/savaşta yaralanmayı ve ölümü göze alan “Efendi”; bunu göze alamayan, “Köle” olur” prensibi gereği, şiddete dayalı, illegal olarak yaratılmış karanlık bir karizma üzerine kurulur. Mafya veya çete ile “Devlet”i birbirinden ayıran temel husus, Devlette şiddet kullanımının hukuka bağlanmasıdır. Devlet, yasaya bağlı olarak hareket eder; yaptıkları, hukuk kurumları tarafından denetlenir. Mafya ise, illegal olarak “Racon keser.” Türkiye’de uzun süreden beri siyaset ve iktisat alanlarında mafyöz ilişkilerin oluştuğu gözlemlenmektedir. Meşhur mafya grupları ve liderlerinin isimleri, kamuoyu tarafından bilinmektedir. Son dönemlerde hukuka olan güvenin azalmasına paralel olarak, çeteleşmelerde ve bireysel/kişisel sokak infazlarında artış gözlemlenmektedir.

5- SONUÇ

Marxist Felsefe, siyaseti, ekonomik “Sınıf Çatışması” olarak görür. Felsefe ve Din ise, siyaseti genellikle “Pratik ahlak” olarak niteler (Platon, Aristo, Farabi, Kant; Hristiyanlık, İslam). Demokrasi teorisyenleri ise, ekonomik ve etik kaygıyı eşit düzeyde uzlaştırmaya çalışırlar. İslami açıdan siyaset, toplumun tümünün sorumluluğu olarak “adaleti ayakta tutmak” (4/235,5/8); kamu işlerini deruhte eden kişiler için de bu işleri birer “emanet” (4/58) olarak görmek ve ona ehil/liyakat sahibi olmaktır. Halkın güvenlik, huzur ve refahını deruhte etme çabasıdır. Demokrasi ve Parti, siyasetin Güç İstencine yaslı Şeytansı doğasını, “Ehven-i Şer” olarak konsolide etmeye çalışır. Demokrasinin, “fazilet”i ortaya çıkarmak için elverişli bir aparat olduğu doğrudur. Ancak, rezil insanlar tarafından içi her türlü boşaltılabilir. Avrupa ve Türkiye’nin demokrasi tarihinde bunun çokca örneklerini bulmak mümkündür.

Neden Hırsızız?

“Minareyi çalan, kılıfını uydurur”

“Haydan gelen, Huya gider”

TEOLOJİK-POLİTİK ZEMİN

Yazıya ser-levha yaptığım bu iki “Atasözü”, Osmanlı-Türk Teo-Politik iktisadının özünü ele verir: Din İstismarı/Ganimet Ekonomisi. Birinci söz, çalmanın büyüklüğünü/cesametini ve çalınanın aidiyetini (din) gösterir iken; ikinci söz, ganimetin, kimin adına alındığını (Hayy) ve kimin adı(Hu) kullanılarak israf edildiğini ima eder. Örneğin: “Vakıf” kurumu, özünde özel mülkiyeti kamu hizmetine tahsis etmek iken; Osmanlı’da ve Türkiye Cumhuriyetinde –büyük ölçüde- kamuya ait mülk, mal ve menfaati özele transfer etme pratiğine kaymıştır. Verilen ihale karşılığı çift minareli cami “rüşveti”, ikinci bir “Minare Kılıfı” örneğidir.

Önce Araplar, sonra da Türkler’in İslam ile ilişkileri, “Tebliğ ve İrşat”tan ziyade, “Fütuhat ve Ganimet” ilişkisi olmuştur. Kur’an’ın nüzulü dönemindeki meşru savaşlarda bir yan ürün olarak meşru görülen “Ganimet”, Hz. Muhammedin ölümünden sonra giderek asıl gaye, amaç, hedef haline dönüşmüştür. “Fütuhat” kavramı, Kur’an’daki (Fetih Suresi-Hudeybiye Anlaşması) İslam’ın yayılması için anlaşma ile kapı açma anlamından, Arapların şedit, çapulcu ve kabileci doğalarının politik praxisine evrilmiş; “Ganimet” güdüsü ise, bunun yakıtını sağlamıştır. İslam ile müşerrefe olan Türkler ise, “Asker-Göçebe” doğaları ile politik hakimiyet mefkurelerini “Nizam-ı Alem” ve “Kızıl Elma” kavramları dolayımı ve İslam yakıtı ile “Gaza”ya dönüştürmüşlerdir. Gaza da, doğrudan ganimet getiriyordu. Saltanat rejiminde “Devlet”, din ile dolayımlandığı (Hilafet) için; Sultan da (Vezir ve siyasi bürokrasi dahil), din ile dolayımlanıyordu. Bu durumda mülk olarak toprak ve hazine de, “Herkes”in değil; “Hiç kimse” nin yani “Allahlık” oluyordu. Bu da, Sultana veya Halifeye –Zıllullah olarak- mülkü istediğine “Arpalık” veya “Miri Malı” olarak “peşkeş çekme”; hazineyi de, “Talan etme” imkânı tanıyordu. Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer’ın “Kamu malı”na karşı belli bir hassasiyet gösterdiklerini ayrı tutmak lazımdır. Bu arada kamu malının, “Tüyü bitmemiş yetimin hakkı” veya “Kul hakkı” olduğu da,- edebiyat olarak- dillerden düşmüyordu.

OSMANLIDA POLİTİK İKTİSAT

İktisat tarihçimiz rahmetli Sabri Ülgener, “Din, İslam, Tasavvuf ve Çözülme Devri İktisat Ahlakı” ve “İktisadi Çözülmenin Ahlak ve Zihniyet Dünyası” adlı çalışmalarında Osmanlı döneminde siyaset, iktisat ve din arasındaki ilişkileri dikkatli bir şekilde analiz etmiştir. Siyaset ile iktisat arasındaki ilişki bağlamında şöyle diyor: “İnkâr edilmez ki, konak veya malikâne hayatında yahut yüksek payeli devlet memurlarının elinde biriken servet, sabırlı ve devamlı bir tasarruf sonunda üremiş/üretilmiş, yoktan var edilmiş değil; bilakis, mevcut bir servet yığınının başkası sırtından (elinden-İG) alınması, yani sadece el değiştirmesi suretiyle meydana çıkmıştır. Mal, servet, içtimai paye ve mevki -öyle görünüyor ki- yan yana yürüyen, biri diğerini tamamlayan iki faktör vaziyetindedir. Refah seviyesi, emek ve istihsal ölçüsü ile değil; belki muhtelif sınıf ve zümrelerin üst üste tabakalanmaları, içtimai ehramın (piramit) kaide veya zirvesine yakın bir noktada yer almak sureti ile tayin edilir…” (Ülgener, İktisadi Çözülmenin ahlak ve Zihniyet Dünyası. İst. 1981. S. 177) …”Şu dağınık müşahadeleri birbirine ekleyerek, umumi bir neticeye varmak mümkündür: Servet, her şeyden evvel politik bir kategori olduğuna göre; gelir dağılımında gündelik maişet haddini aşan bir pay sahibi olabilmenin en emin ve kestirme yolu, üst kademelerden birine çıkmak; yahut daha kolayı, oradakilere intisap (yalakalık-yanaşma-İG) etmektir.” (Ülgener, a.g.e, 178.). “Türklerde üst tabaka, göçebe karakterinden çok şeyler muhafaza etmiştir. Türk köylüsü, tipik bir köylü olduğu halde; şehirli, şehir iktisadına yabancı bir efendi tabakası, bir muharip ve memur kastı vücuda getirmiş; kibirli, kazanma ve çalışmaya fazla ehemmiyet vermeyen, iş hayatını hor gören bir sınıftır.” (Ülgener, a.g.e. 201). Osmanlıda Yahudilerin Bankerlik, Kuyumculuk, Tüccarlık; Ermenilerin Mimarlık, Zanaatçılık; Rumların, Esnaflık yaptıkları bilinmektedir. Türkler ise, genellikle Çoban, Manav Rençber/Çiftçi ve Asker (Yeniçeri) idi. Ülgener, “Din/İslam/tasavvuf ve Çözülme Devri İktisat Ahlakı” adlı çalışmasında da Osmanlıdaki Tasavvuf-Tarikat örgütlenmesinin, Devletin iktisaden çözülmesinde ve çökmesindeki olumsuz ahlaki rolünü analiz eder. Günümüzden örnek vermek gerekirsek, Menzil Tekkesinin(çorba), Holdingleşmesinin Politik-iktisadının teolojik genetiği; Ve 34 GVH(Gavs Hazretleri) pilakalı çakarlı aracı ile güvenlik şeridini ihlal eden bir müridenin pratiği.

TÜRKİYE’DE POLİTİK İKTİSAT

Cumhuriyet dönemi toplumu, bu kültürel arka planı, genetiği olduğu gibi miras olarak devralmıştır. Kılıç elden düştüğü; “Tüfek icat oldu, mertlik bozulduğu” için, ganimet güdüsü, kendi bedenine yönelmiş; kendi etini yemeye başlamıştır. Cumhuriyet kadroları, rasyonel endüstri toplumuna, ekonomisine geçiş için bir düzine adım atmışlardır. Ancak, şuuraltındaki “ganimet” kodu, fazla geriletilememiştir. Tek Parti döneminde Ekonomi, Ülgener’in dediği gibi, hâlâ/büyük ölçüde “Politik bir kategori” olarak kalmıştır. İcat çıkarmaya/teknolojiye, emeğe, üretime, endüstriye/sanayiye dayalı modern bir ekonomi oluşturulamamıştır. Ganimet genetiği, seküler-muhafazakâr ayrışmayı yanlamasına keserek devam edip sürmüştür. Muhafazakâr halk, destekledikleri iktidar için: “Çalıyorlar; ama, çalışıyorlar” yargısını üreterek “ehven-i şe”re tav olmuştur. Devlet aygıtı, “nüfuz hırsızlığının” makinası olmuştur (“Bal tutan, parmağını yalar”) ve halk, buna razı olmuştur. Bu güdü, Kartal güdüsü değil; Çakal güdüsüdür: Çökme, kapma, vurgun, mafya, çalma. -Silah teknolojisi-Selçuk Bayraktar hariç- “Üretim” yapanlar, adetâ cezalandırılmaktadır. Bir bardak çayın, yüz metrelik bir mesafe içinde 15tı ve 100 tl olması, orada artık “fiyat/ücret/paha” diye bir normun kalmadığını; aleni “vurgun”un norm haline geldiğini; hatta şikayet ettiğimiz “Hır-sızlık”ın yani “gizliden alma”nın da kalmadığını gösterir. Fason/merdiven-altı mal üretiminde, Çin ile yarışırız. Avrupalıların, “Dünyada Balı iki topluluk üretir: 1- Arılar, 2- Türkler” sözü, doğrudur. Süte su katma(tağşiş) ikinci tabiatımız haline geldi.

Son yirmi beş yılda Ekonominin “inşaat/rant”a dayanması, devlete ait toprağın ve özel mülkiyete ait tarlaların, “emlak” ve “arsaya (ranta)” dönüştürülerek ve “Emsal” ile de hava/gök (ufuk-güneş-rüzgâr) gasp edilerek para kazanmaktır. Sermaye, -Osmanlıda olduğu gibi- siyaset yolu ile el değiştirmektedir. Diğer taraftan, “Gecekondu” ile kamu arazisini gasp eden köy-taşra kökenli yurttaşlarımız, göğü (minareyi) çalan siyasetçiler ve müteahhitler sayesinde, “Kat Karşılığı” havadan para kazanmaktadır. Şehirlerdeki “Mahalleler ve “Çarşı-Pazar” -ki Müslümanlığın icabı olan komşuluğun ve sosyalleşmenin tezahür mekânlarıydı- TOKİ ile yok edildikten sonra; köyler, mahalleye dönüştürülerek imara/ranta açıldı. “Kanal İstanbul” projesi de böyle bir rant projesidir. Hâsılı, Türkiye’de iktisat, politik bir kategori olarak hâlâ siyasete bağlıdır. Halkımız, hırsızlığa karşı değildir; çalınanın, kendisiyle paylaşılmamasına karşıdır. Türkiye’de depremlerin yüksek sayıda ölüme ve ağır seviyede yıkıma dönüşerek “felaket” ile sonuçlanmasının nedeni, halkımızın, müteahhitlerin, Belediyelerin ve siyasi erkin müşterek ve müteselsil hırsızlıklarıdır. Suçu ve sorumluluğu da, utanmadan götürüp Tanrının üstüne atarlar: “Kader”. Muhafazakârlar, hırsızlığı “Kitabına uydurarak” ve “Hile-i Şeriyye” ile çalacakları minareye “Fetva” ve “Kanun” ile kılıf uydurarak yaparlar: Kurul üyeliklerinden dört-beş maaş, iş yapmadan-işe gitmeden “Kızakta” kalarak maaş alma…vs. Sekülerler, çalma işini ellerine-yüzlerine bulaştırırlar. Diğerleri kadar profesyonel(“kitabına uydurm”a) değildirler.

“Kentsel Dönüşüm” adı altında Fikirtepe’de (İstanbul) inşa edilen –benzerleri Ankara ve Bursa başta olmak üzere metropollerde de mevcut- “Beton Ormanı”, Türkiye’de halkı ve siyasetçisi ile nasıl bir şehir, ev/mesken/mekân, insan(medeniyet) anlayışına sahip olduğumuzun kanıtıdır: Korku filmi gibi, barbarlık.

SONUÇ

Hırsızız, çünkü fıtrî-kültürel olarak genlerimizde var( konma, kapma, ganimet, çökme-çökertme); daha sonradan da bunu, teoloji ile dinselleştirdik. İtikat(“iman” değil) ve ibadet(“ahlak” değil) ile oluşturduğumuz bir “Din” ajandası ile hırsızlık yapıp haram yiyoruz. İmanımız ve/veya ahlakımız olsaydı, tammuden veya kılıf uydurarak(“Kitabına uydurma”/”Hile-i şeriyye”) minareyi çalmayacaktık, haram yemeyecektik. Siyaseti ahlak ve ibadet(“Halka hizmet, Hakka hizmettir”) olarak görmeyip; onu “Güç istenci” ve “Kurnazlık” olarak gören her dindar(“İslamcı”?), çalar; hem de “Deveyi hamudu ile birlikte” çalar.

İslamcı Siyaset veya Dinle Meşrulaştırılmış Hile ve Ganimet

1-TARİHİ GENETİK: İKİ “ASLİ GÜNAH”

Siyaset, Müslümanların tarihinde tâ başından beri iki “Asli Günah” ille maluldür. Bunlardan biri “Allah Yolunda” Cihat ve Fütuhat adı altında ganimet ve gasp siyaseti; ikincisi ise, peygambere atfedilen “Harp Hiledir” hadisine dayanarak siyasetin “Hile(kârlık)” olarak dinen meşrulaştırılmasıdır. Önce “Ganimet” siyasetinden başlayalım. Kur’an’ı nüzul döneminde Müslümanları yurtlarından çıkaran ve onları yok etmek isteyen (To be or not to be) müşriklere karşı yapılan savaşlar “Allah Yolunda” ve “Cihat” olarak nitelenmiş ve bu savaşlarda galibiyet halinde alınan “Ganimet”ler helal olarak görülmüştür. Bedir savaşının raporu olan “8. Enfal Suresi”, bu gerçeği ortaya koyar.

Savaşlara bazı müminler salt ganimet için; bir grubu da, Allah rızası veya Ahireti kazanmak için (Allah yolunda) katılıyordu: “Bir kısmınız dünyevi karşılık; bir kısmınız da Ahirette karşılık almak için katılıyordunuz.” (3/145). “Ortada garantili ve kazancı bol bir sefer (ğazve-savaş) olsaydı; kuşkusuz arkandan gelirlerdi; fakat, yol uzun, hava sıcak ve ölüm tehlikesini görünce: “Gücümüz olsaydı, mutlaka sizinle savaşa gelirdik” diyecekler. Oysa Allah, onların düpedüz yalan söylediğini biliyordu.” (9/43). Ayrıca, ganimetlerin dağıtılmasında peygambere yapılan itirazlar, bu çapul yapma/ganimet tutkusunun, Araplardaki gücünü gösterir (9/57-59).

Yani İslami açıdan düşmanlık ve savaş, kurucu dönemde (610-632) fiilen müşriklerin veya Yahudilerin başlattığı bir durum olmuştur. Savaşta zafer (fetih) kazanıldığı gibi; ganimet de kazanılabiliyordu. Kur’an açısından “Ganimet”, savaşın bir yan ürünüdür; asıl değil, asıl olan Müslümanların korunması ve İslam’ın tebliğ edilmesiydi. Oysa birçok sahabe için o, gerçek amaç/gaye/hedefti. Örneğin Bedirde: “Siz, -sadece- kervanı vumak istiyordunuz; oysa Allah, hakikatın tezahürünü ve kafirlerin kökünün kesilmesini istiyordu.”(8/7)

A)GANİMET EKONOMİSİ

Hz. Ömer ile başlayan “Fütuhat” döneminde giderek ganimet, “yan ürün” olmaktan çıkıp; asıl amaç-gaye, hedef haline geldi. Bunun sebebi, Arapların şiddete teşne tabiatları ve çapulcu tıynetleridir. Allah, peygamberi Araplara tebliğci ve örnek olmasını; Arapların da ”diğer insanlar için tebliğci ve örnek olmasını istiyordu (3/110, 2/143). Araplar, Hz. Muhammed’in ölümünden sonra, ilmî tebliğ heyetleri oluşturup etrafa gönderecekleri yerde; kılıçlarını çekip birbirini boğazlamaya (Cemel, Sıffın, Harre, Kerbela…) ve etrafa saldırmak için ordular oluşturmaya başladılar: Kalem yerine, kılıç; tebliğ yerine, işgal. Oysa Hz. İsa’nın “Havari”leri, onun ölümünden sonra pagan Roma imparatorluğunun yüz yıllar süren baskı, işkence, katliam ve zulümlerine rağmen; yılmadan ve de silaha/şiddete başvurmadan dinlerini etrafa yayarak, tebliğ ederek, Roma’nın Hristiyanlaşmasını başarmışlardır. Müslümanlar ise şöyle davranıyorlardı: Ordu teçhiz edip ülke sınırlarına/kapılarına dayanıp: 1- “Müslüman ol” teklifi yapıyor, karşı taraf: “Olmuyorum” deyince; 2- “O halde, boyun eğ ve vergi/haraç öde” teklifi yapılıyordu.

Bu da reddedilince; 3- “O halde, savaş/kılıç” deniliyor ve karşı taraf yenilince; 4- karıları-kızları cariye, erkekleri köle ve malları ise ganimet oluyordu. “Fi sebilillah”, “Cihat” ve “Fütühat” kavramları ile İslam, istismar ediliyordu(semere, ürün, zenginlik, mal-mülk, cariye-köle…). Yahudi ve Hristiyan din adamları olan Ahbar ve Ruhbanlar da, daha önceden, Arapların yaptığına benzer şekilde, dini kullanarak insanların mallarını-mülklerini yiyorlardı (9/34): “Din sömürüsü”.

Böylece Müslümanların kurmuş oldukları devletlerde Hazinenin birinci gelir kaynağı “Ganimet” oluyordu: Yani durduk yerde ümüğü sıkılarak, çökülen, gasp edilen, gayri müslimlerden alınan mal: “Ganimet Ekonomisi”. İşgal edilen ülkenin halkı, Müslüman olunca, “vergi/haraç” gelirleri düştüğü için, Emevi valilerinin, halkın Müslüman olmasını istemediği, etek/sünnet kontrolleri yapıldığı dillere destandır.

“Hay’dan gelen Hu’ya gider” sözünün (Hay ve Hu’nun Allah’ın sıfat ve zamiri olduğuna dikkat!) politik iktisadi anlamı şudur: Ganimetten/elden gelen zenginlikler (Hazine) politik erk tarafından avanesine, yakınlarına, kendine payanda olanlara Ulufe, Arpalık ve Vakıf… adları altında peşkeş çekilir. Çünkü bu zenginlikler, “Hiç kimsenin=Allahlıktır.” Çünkü, “Devlet” in kendinde taşahhus ettiği Sultan-Halife, modern Ulus Devlette ve Burjuva demokrasilerinde olduğu gibi, Halkın/herkesin/kamunun temsilcisi değil; Allah’ın ve Peygamberinin “Hilafeti ve Halifesi”dir. Abbasiler döneminde de, her biri, Allah’ın bir şeysiydi (zıllullah, kaim biemrillah, muiz lidinillah, adudullah…). Müslüman toplumlarda Devlet erkinin yani siyasi ve bürokratik heyetin, hazine arazilerini ve malını-mülkünü gasp etmesi, har vurup harman savurması, işte buradan geliyor.

B) HİLE OLARAK SİYASET

İkinci “Asli günah”, peygamberimizin gerçek savaş hakkında söylediği “Harp, hiledir” sözünü –ki bugünkü karşılığı: “strateji” ve “taktik” demektir-, alıp siyasete uygulanması, yani siyasetin, sünnî paradigma tarafından sürekli “savaş” olarak algılanması ve icra edilmesidir. Şiîlik, bilindiği gibi, erken dönemlerinde sürekli muhalefette olduğu/kaldığı için, siyaseti “Takiyye” olarak teolojileştirdiler ve öyle yaptılar. Ancak, Sünnilik, siyaseti, ta başından beri iktidarda, iç-savaşta hile olarak icra ettiler.

Arapların sahip olmakla övündükleri dört “Dâhi” lerinin (Duhat’l-Arab) tamamı, siyasette yani kabile savaşlarında “kurt-tilki-çakal” niteliklerine sahip olmalardır. Hatta Sünnilik, “hile” ve “savaş” olarak siyasete “ilim” payesi vermiştir (“İlm-i siyaset”). Dolayısıyla siyasette kurnazlık, pusu kurma, kumpas, kandırma, ikiyüzlülük, sözünde durmama, dek-dubara-dolap çevirmenin hepsi, peygamberimizin hadisine dayandırılarak – daha doğrusu, hadis çarpıtılarak- meşrulaştırılmaktadır.

Savaşın/düşmanlığın sebebi, Kur’an’da olduğu gibi zulüm (2/193) ve işkenceye(fitne-2/191)karşı savunma-korunma çabası (Cihat-Fetih) olmaktan uzaklaştırılmıştır. Ulema, savaşın ve düşmanlığın sebebini “küfür” veya “şirk” olarak yeniden vazedip; dünyayı “Daru’l-İslam” ve “Daru’l-Harp” olmak üzere “sürekli savaş-düşmanlık durumu” olmak üzere ikiye bölmüştür. Hanefi fıkhı da, -bilindiği gibi- Daru’l-Harpte her türlü naneyi yemeyi mübah/meşru görmüştür. Oysa Allah, müşriklerden/Mekke’den kaçıp müminlere/Medine’ye sığınan mümin kadınların, müşriklerden aldıkları mihirlerini, geri iade etmelerini istemişti (60/10).

Hasılı, tarih boyunca Müslüman hakanlar, beyler, padişahlar, sultanlar, halifeler…, kendilerini genellikle “Saldıray” pozisyonunda görmüşlerdir. “O devirlerde dünyanın raconu öyleydi; herkes öyleydi” denerek bir savunma yapılacaksa; o zaman, Allah’ın farklı ve doğru bir görüşü yok muydu? diye sorabiliriz.

Yukarda değindiğimiz gibi, Kur’an’da böyle bir altarnatif yol vardı. Benim Araplara karşı özel/sübjektif bir gıcıklığım yoktur. İrite olduğum şey, Yahudilerin nadanlığına benzer şekilde, kendilerine yükleneni “tebliğ “görevini üstlenme yerine; genellikle ganimeti, ekonomi; hileyi, siyaset olarak içselleştirip, ellerine kılıç alarak sağa-sola sallamalarıdır.

2-TÜRKİYE GERÇEĞİ

Osmanlı imparatorluğunun yıkılması ile İttihat ve Terakki partisinde toplanan Türkçü ve Batıcı elitler, İstiklal savaşından sonra bir “Devrim” yaparak eski rejimi (Hilafet-Şeriat-Tarikat) ilga edip, yerine “Tanzimat” ve Meşrutiyet” geçmişi olan modern bir ulus devlet kurdu.

Devrimin, “dinsel” olduğu(Hilafet-Şeriat-Tarikat) iddia edilen bir rejimi yıkması, muhafazakâr-mütedeyyinlere, devrimciler ile aralarındaki sınırı yani “Biz” ve “Onlar” veya “Dost” ve “Düşman” sınırını “din” yani iman ve küfür veya hak-batıl üzerinden çekme ihtimali verdi. Oysa devrimciler de Anadolu’yu gayri Müslimlerden boşaltarak %99 Müslüman olan ahali üzerine bir Müslüman-Türk (Hanefi-Maturidi) devleti kurmuşlardı. TBMM, 1921’de M.Kemal’e -kendi isteği üzerine-“Gazi” lik ünvanı(Osman Gazi- Orhan Gazi) vermiştir.

Devrimin önderi başta olmak üzere diğer ileri gelenlerinden aleni olarak “Müslüman” olmadığını söyleyen kimse de yoktu. Onlar da, din mevzusunda sohbet açıldığında, rahatça: “Benim dedem de hacıydı”, “Annem-nenem başı örtülü idi”… diye sohbeti sürdürürlerdi.

Prof. Dr. İlber Ortaylı hocanın bir tv programında anlattığına göre, ünlü Müslüman alim Fazlurrahman, ABD’de bir konferansta Türklerin, devrim ile İslamiyet’i terk ettikleri şeklindeki Filistinli bir Arab’ın iddiasına karşılık olarak: “Türklerin yaptığı “devrim”, fıkıh alanında kendilerinin yaptığı serbest bir içtihattır ve meşrudur; ayrıca Türkler, hala “Seyfullah” olmayı da sürdürüyorlar demiştir. Bu yargı, bence de doğrudur. İçtihat hatası ile taammüden irtidat ayrı şeylerdir.

Sünnilik, erken dönem sahabe arasındaki iç-savaşlarını “içtihat hatası” olarak yorumlamıştır; kimseyi “tekfir” etmemiştir. Türk Devriminin içtihat hataları mevcuttur. Geç kalmış olsak da, onlar, zamanla düzeltilir. Yeter ki muhafazakâr/mütedeyyinler, dipte içgüdü ve istiğna yatan “Daru’l-Harp Fıkhı” maskaralıklarına girişmesinler.

Devrimin ikinci adımı olan “Demokrasi”de (birinci adım Cumhuriyetti) ülke sınırları içinde yaşayan insanlar, “vatandaş” lar olarak Anayasada eşittirler. Devlet bütçesi de, büyük bölümü vergilerden müteşekkil olarak herkesin hakkıdır. Din dili ile söyleyecek olursak “Kul Hakkı”dır; “Tüyü bitmemiş yetimin hakkıdır.” Siyasi erk, -kim olursa olsun- kamudan aldığı yetki ile bütçeyi hakkaniyetle-hukukla yönetir; keyfine göre yakınlarına/yandaşlarına, partililerine, kendi mezhebinde-meşrebinde olanlara peşkeş çekemez. Bu, yasaktır veya haramdır.

Devlet, sosyal yardımı vatandaşlarına tüzel kişiliği adına hakkaniyetle yapabilir; sultan, hakan, lider, karizma… kendi adına “lütuf” olarak, karşılığında o(na)ylarını satın almak üzere dağıtamaz. Demokraside siyaset, kişi kültünün (lider-karizma) insafına (merhamet-zulüm) ve idrakine (zekâ-hamakat) bırakılmaz. Kurum, kural, hukuk, ortak akıl, oydaşma/şura sigortaları asıldır.

Siyaset yapmak, Demokratik rejimlerde bir tür hizmet yarışıdır. Din dili ile söyleyecek olursak: “Halka hizmet, Hakka hizmettir.” Sahtekârlık yapmaya, yalan söylemeye, seçmenleri veya muhalefeti düşman yerine koyup “Hile” yapmaya gerek yoktur. Her şeyi kamu önünde aleni olarak tartışmak, “Açık Toplum” olarak demokrasinin erdemidir. İçerde siyaseti, savaş mantığı ile “Hile” olarak yapmak, tek kelime ile ahlaksızlıktır.

3-SONUÇ

1950 sonrasında merkez sağ olarak Menderes, Demirel, Erbakan, siyaseti demokrasi kurallarına göre yapmaya çalıştılar. Oysa Fetullah Gülen (The Cemaat) ve “İslamcılık”, Demokrasiyi alet/araç; ekonomiyi “ganimet”; hukuku sopa; siyaseti de “Hile/Savaş” mantığı ile yapıyorlar. Soru çalma ve mülakat, ganimet ve hile genetiğine dayanır. Türk-Tasavvuf İslamcılığı, Mehmet Âkif’te olduğu gibi, Ayet(Allah)-Hadis-Sünnet(Peygamber), Teoloji-Tartışma(Hikmet-İlim, Örf-Maruf) üzerine değil; N. Fazıl’da olduğu gibi İrfan-Batın, şeyh-şatahat, Veli-İbn Arabi, türbe- torba, tekke-çorba, vakıf-konma, ellem-kullem üzerine kurulmuştur. O, -muhaliflerini kasederek- şöyle demişti:” Ey düşmanım! Sen, benim ifadem ve hızımsın; gündüz, geceye muhtaç; bana da sen lazımsın.” M.Akif’in yazmış olduğu “Safahat” ve “İstiklal Marşı” ise, “Hakka tapan” Anadolu halkının bütünü tarafından coşkuyla hâlâ okumaya devam ediyor.