Hukuk ile Siyasetin Rahmaniliği ve Şeytaniliği

1 – HUKUKUN RAHMANİLİĞİ VE ŞEYTANİLİĞİ

Hukuk, hakkın çoğulu olarak ve etimolojik olarak hakkaniyetin ve Allah’ın fiillerinin (Allah’ın bir ismi de “Hakk”tır) yani ahlakın tecellisidir. Herkese ait ve devamlı olan maslahatların, menfaatlerin, güç/devlet ile güven altına alınması ve korunmasıdır. Rahmaniyet’in tecellisidir. Hududullahtır. “Makasidu’ş-Şeria”dır. Kulların haklarının (“İnsan hakları”?), Allah’ın da onayladığı hakları olarak görülmesidir. F. Basttiat’ın dediği gibi, “Hukukun amacı, Adaletin hükümranlığını sağlamak değil; adaletsizliğin hükümran olmasını engellemektir. Adalet, ancak adaletsizlik engellendiğinde gerçekleşebilir” (F. Bastiat, Hukuk. Çev: Y. Arsan-A. Yayla. Ank.2017. s. 35). Hz. Peygamberin buyurduğu: “Kimseye zarar vermek veya zarara uğramak yoktur” hadisi (Ebu Davut, Müsned, 5/56), hukukun genel prensibidir. Hukukun saptırılması kişisel veya zümresel, sınıfsal menfaatlerin, kişisel veya zümresel kinlerin, ihtirasların, zulümlerin “kanun” kılıfı ile yasal/meşru hale getirilmesi çabası olarak şeytanlıktır. İnsanlık tarihinde, her toplumda, her zaman sıkça başvurulan bir haldir, bir hatadır. “Hukuk Devleti” kavramı “Kanun Devleti”, “Polis Devleti”, “Parti Devleti”, “Totaliter/Otoriter Devlet” ve “Tek-adam Rejimi” nin tam karşıtıdır. “Anayasa”, Toplum Sözleşmesi olarak, siyasetin “Hukuk” sınırları içinde yapılmasını garanti eden bir belgedir. Bahsi geçen hukuksuzluklardan uzaklaşmanın yolu, hukuk yapıcıların – vicdanı hür-irfanı hür insanlar olarak-sürekli vicdanen tetikte, teyakkuzda olması, uykusuz-uyanık olması, eleştiriye açık olması ve kararların/kanunların/hukukun, -kimi ilgilendiriyorsa-, mümkün olan oranda onların oydaşması/icması/konsensüsü ile alınmasıdır (Şura-3/159, 42/38, 2/233). Kişilerin, samimiyetle veya güç istenciyle (müstağni) herkesi ilgilendiren mevzularda ve herkesi bağlayacak şekilde hakikat adına zorlama ve tenfiz teşebbüsleri, şeytani bir aldanma/ayartılmadır. “Minareyi çalıp, kılıf uydurmak”, marifet değildir. Hukuk, toplumsal ilişkilerde kalıcı olan, tekrar eden, rutinin, kimseye zarar vermeyecek bir şekilde hükme bağlanmasıdır. Hâkimin başı, göğe değmelidir; siyasal erkin eteklerine değil. Bu nedenle hukuk, siyasal erkten bağımsız olmalıdır (Kuvvetler Ayrılığı). Medeni bir toplum, hukuki kurumlar oluşturma kapasitesine haiz olmak kadar; bundan daha ehemmiyetli olarak, hukuka riayet etme kapasitesine haiz olmaktır.

Kur’an’ın bu konuda ne kadar titiz olduğu bilinmektedir. Allah ile insanlık ve peygamberler arasındaki ilişki “misak” üzerine kurulduğu gibi (7/172); insanların bir biri ile olan ilişkisi de özgür/gönüllü “ahit/akit” (9/1, 4, 100, 177…) ve “biat” (2/282, 48/18) ile “adalet” üzerine kurulmalıdır. Ekonomik konularda genel ilke şöyledir: “Mallarınızı, aranızda batıl bir şekilde yemeyin.” (2/188). Hukuk mevzularındaki genel ilke ise şudur: “Ey inananlar, kendiniz, ana-babanız, en yakınlarınız aleyhine de olsa; şahitlik yaparken, adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun. Adalet hususunda “zengin-fakir” ayrımı yapmayın; Allah, zengine-fakire sizden daha yakındır. Adaleti gerçekleştirmede keyfi arzularınıza uymayın.” (4/135).

2 – SİYASETİN RAHMANİLİĞİ VE ŞEYTANİLİĞİ

Siyaset, bir yerde-bir arada yaşamak zorunda olan (ülke/vatan/yurt/sınır/devlet) aynı dili konuşan, aynı dine inanan veya farklı dilleri konuşan, farklı dinlere inanan insanların (60/7-9), huzurunu ve güvenliğini sağlama çabasıdır. Bu faaliyet, “kimsenin burnunu kanatmadan” yapılabiliyorsa, Rahmanidir. Tersi zulüm, baskı, kibir, güç istenci, kin, ihtiras, fitne, kandırma, kumpas, pusu, takiyye, ikiyüzlülük… olarak şeytanlıktır. Siyasette alınan kararlar, o coğrafyada yaşayan herkesi etkilediği için, doğası gereği “Büyük Sevap” veya “Büyük Günah”lardır. Siyaset, İslami açıdan “Makasidu’ş-Şeria” olarak yani can güvenliği, mal güvenliği, kişilerin haysiyet/onur (namus) güvenliği, akıl sağlığı ve din ve düşünce özgürlüğünü koruma olarak dinin icrası ve uygulamasıdır. Bu faaliyet, üretme, ticaret yapma kabiliyetleri olmayan, mesleksiz muhterislerin, devlet dolayımı ile itibar; kamu malı/nüfuz hırsızlığı yaparak da zengin olacakları bir makam değildir; “Honourial Duty= Onursal Vazife” olarak icra edilecek bir ahlaki sorumluluktur.

Finansmanının hukuki, icraatlarının şeffaf olması asıldır. Maalesef, Türkiye’de günlük dilde “Siyasi olma” veya “Siyasi davranma” ifadeleri ikiyüzlülük, hile yapma, kandırma, yalan, takiyye yapma… anlamlarına kaymıştır.

Batının, birbirini yiyen iç savaşlar, Kilise tahakkümü, Tek kişi (Kral) ve Tek Parti diktatörlüklerinden sonra geliştirmiş olduğu Hukuk Devleti, Demokrasi, Laiklik, Kuvvetler Ayrılığı, Anayasa, Toplum Sözleşmesi, İnsan Hakları.., atılan ve yenilen kazıkların bileşkesi olarak tecrübe ürünü kurum ve kavramlardır. Batılı toplumlar, bu kurumları, kendi evlerini (ülkelerini) ıslah etmek için geliştirmişlerdir. Yöneticileri Dış politikalarında alenen veya gizli (istihbarat örgütleri) şeytanlığa devam etmektedirler. Doğu Despotizmleri (Çin-Rus) ve Ortadoğu rejimleri (Kral, Kaid, Ayetullah…) bu tecrübeden fersah fersah uzaktadır.

3 – TÜRKİYE’NİN DURUMU VE SONUÇ

Türk Devrimi, Doğu ve Ortadoğu’dan koparak Batıya bir öykünme teşebbüsüdür. Kurucu Tecrübe, Tek-Adam (Atatürk) ve Tek Parti (CHP) olarak gerçekleşti. Fransız Devrimine bir öykünmeydi. Ancak özünde, Batı tarzı kurumsal yapılar kurmayı hedeflemiş olduğu da inkâr olunamaz. İngiliz Muhafazakârlığının başını çektiği Kuzey Avrupa’nın, Krallıklardan, Kilise yönetiminden, Feodalite (Derebeylik)den Demokrasiye-Laikliğe dönüşümü, Kilise ile “Partnership” lik yaparak parça-parça ıslah ile gerçekleşti. Zor, şiddet, savaş, devrim, baskı içermedi.

Türk Devriminin içerdiği zorlama (şeriat-hilafet ve tarikatların ilgası), mütedeyyin halk yığınlarında bir içerleme ve uçuklama yarattı. 1950’li yıllardan itibaren Demokrasiye geçişle birlikte iktidara gelen Demokratik Partinin iktidardan askeri darbe ile indirilmesi ve üç önderinin asılması, muhafazakâr halk yığınlarında ikinci bir içerleme ve uçuklama yaratmıştır. İki binlere gelinceye kadar, sağ-muhafazakâr iktidarlara karşı askeri darbeler devam etmiştir. İki binlerden itibaren de Demokrasi korunmuş; sek laiklik uygulamaları yumuşatılarak Kuzey Avrupa ülkelerine benzemeye çalışılmıştır. Dinsel bir cemaatin palazlanması sonucu giriştiği bir askeri darbe girişimi (Muhafazakârlığın günahı), halkın direnişi ile püskürtülmüştür (15-Temmuz). Sonrasında “Başkanlık Sistemi”ne geçilmiş, giderek de İktidar partisi, liderinin beden organlarına dönüşmüştür. “Demokratik Parti” hüvviyeti zayıflamış; -kör-topal yürüyen- mevcut devlet “kurum”larının içi hayli boşaltılmıştır.

Türkiye toplumunun kuruluştan gelen ideolojik “doğum lekesi” (Laik-Dindar), Osmanlı bakiyesi bir devlet olarak doğmuş olması hasebi ile, demografisinin dinsel olarak Sünni-Alevi; etnik olarak Anadolu’nun Türk, Kürt, Laz, Arap yerliler; Kafkaslardan ve Balkanlardan göç eden Çerkez, Gürcü, Arnavut, Boşnak…lardan oluşması, din/sünnîlik ortak paydasında ve tarihsel kader birlikteliğinden dolayı, bütünleşmeyi-birliği kolaylaştırırken; bazen de kırılganlıkların oluşmasına sebebiyet vermektedir.

Bu ülkeyi güven ve huzur içinde birlik, bütünlük ve dirlik içinde tutmanın ve yönetmenin yolu, Rahmani bir saik, akli-ahlaki kurum ve kavramlar ile yönetmektir. Aksi teşebbüsler, Ortadoğululaşmadır; yani kişi kültünün doğurduğu despotizm ve mafyalaşma, yani ortaçağ Avrupa’sına yani cehenneme dönüştür. Mütedeyyin olup siyaset yapmak isteyenlerin davası “dinsel” olabilir; ancak politik dilleri dinsel (Allah, Kur’an, İslam, Şeriat, Ayet, Hadis…) olamaz. Dinsel politik dilin bütün dinleri ve tarihlerini ortak olarak kesen ve bugün de hâlâ devam eden üç tehlikeli sonucu olmuştur: İç-savaş/şiddet, despotizm-dogmatizm/totalitarizm ve din istismarı. Gerekçeli, maslahata uygun, makul ve ahlaki bir dil, -ayetlerin ve hadislerin zemini olarak-özünde dinî bir dilin ta kendisidir.

Samimiyet ve kötülük: 15 Temmuz’dan ders çıkarttık mı?

Niyetin samimi olması anlamında ihlas, dinde/İslam’da önemli bir ilkedir. Bundan dolayı Sünnîlik “İnneme’l-amelü binniyet=Ameller, niyetlere göredir” hadisini (Buhari- Sahih. Hadis no:1) şiar edinmiştir. Bu ilke, dindarlık için gerekli bir şarttır; ancak, yeterli değildir. Yeterlilik şartı ise, yine bir Buhari hadisine göre: “İnneme’l-umuru/amelü bi’l-havatim= Ameller, sonuçlarına göredir.” (Buhari-Sahih. Hadis no: 6493). Yani samimiyetle de olsa, yapılanların, edilenlerin sonuçları, dinin temel ilkeleri ile mütenasip ve maslahata uygun olmalıdır. Çünkü samimiyet, cehaletle birleşince, dinin asla kabul edemeyeceği kötülükler/felaketler, dindarlar tarafından gözünü kırpmadan –hem de aşkla-şevkle- rahatça işlenebilir. İslam’ın erken döneminde patlak veren iç savaşta (“Büyü Fitne”) tarafların birçoğunda samimiyetten ziyade, kabile-ganimet saikli ihtiras ve ihanet etkin olsa da; Hz. Ali ve Hariciler, bunun dışındadır. Onlar, herkesin kabul ettiği gibi, son derece samimi dindarlar idiler. Hz. Ali, kararlarının ve eylemlerinin sonuçlarını da hesaba katıyordu; ancak, Haricilerin samimiyetleri, cehaletleri ile birleşince, ortalığı kan gölüne çevirdiler. Hz. Ali’yi bile “kâfir” olduğu gerekçesi ile öldürdüler. Benzer bir durum, ortaçağlar boyunca Kilise tarafından işlenen cinayetlerde de mevcuttu. Örneğin: Aziz Bartholomew katliamında Katolikler, “Allah rızası için” bir gecede otuz bin Protestan öldürdüler. Ahlaki ve maslahata uygun kararlarda “ısrar etmek” ile kötülük, zulüm, zarar…doğuracak kararlarda “inat etme”nin farkını doğuran kibir ve cehalettir.

1 – SAMİMİYETİN TEHLİKELİ BİLEŞKELERİ

a- Cehalet durumu

Kur’an’da cehaletinin farkında olmadan kendilerini doğru sanan kişilerin örneklerine yer verilir. Bunlar, hevasını yani başıboş arzularını, keyfini, hayvanlık durumunu, tembelliğini ilahlaştıran yani onu nihaî hakikat/doğruluk/hüküm verme kriteri yapanlardır (25/43). “Onlara: “Yeryüzünde fesat çıkarmayın” denildiğinde; “Biz, sadece ıslah edicileriz” derler. Dikkat et; onlar, bozguncudurlar; fakat kendileri bunun şuurunda/farkında değildirler.” (2/71). “Sana amellerinde en büyük zarara uğrayacakları haber vereyim mi? Onlar, bütün çabaları, dünya hayatı peşinde koşarken heba olmuş kimselerdir. Fakat kendilerine sorsan, iyi ameller yaptıklarını söylerler.” (18/103-104). Firavun, Hz. Musa hakkında şöyle demişti: “Ben, onun, sizin dininizi değiştireceğinden ve yeryüzünde fesat çıkaracağından korkuyorum.” (40/26). Firavun, halka: “Ben, size kendi görüşümü söylüyorum; sizi doğru yola götürüyorum.” Demişti (40/29). “Cahilin sofusu, şeytanın maskarasıdır.” sözü, tam da bu tip kişileri tasvir eder.

b- Kör-inanç/dogma/taklit

Dinlerini mezheplere bölüp sonra da ona kör-inanç ile kesin ve samimiyetle bağlananların durumu böyledir. Kur’an, böyleleri hakkında şöyle diyor: “Dinlerini kendi aralarında param parça ettiler; her mezhep de, kendi görüşünden son derece emindir.” (23/53). Yahudilerin dinlerini yorum yolu ile tahrif edip, sonra da kendilerinin samimiyetle doğru yolda sanmalarını, Kur’an şöyle eleştiriyor: “Onlara deki: “Eğer iman ediyorsanız; imanınız, size ne kötü şeyi emrediyor?” (2/93).

c- Toplum-tarih-gelenek

Toplumsal vicdan, kamuoyu veya “Süper Ego (S. Freud)”, bireysel samimiyetin kolayca kendini eklemlediği yapıdır. Kur’an, inzal olmaya başladığında böylesi katı-muhafazakâr bir yapı ile karşılaşmıştır. Kur’an, onlardan, Allah’ın onları yaratışta her birine verdiği vicdan kapasitesini (30/30, 91/8) kullanarak hidayete ermelerini istediğinde, onlar: “Hayır, atalarımızı üzerinde bulduğumuz değerlere uyarız” (2/170); “ Atalarımızı üzerinde bulduğumuz değerler, bize yeter.” (5/104); “Kötü bir fiil işlediklerinde: “Atalarımızı böyle yaptığını gördük” (7/28) dediler. Kur’an ise, Müminlere şunu önerdi: “De ki: “Eğer imana karşı küfrü tercih ediyorlarsa; babalarınızı, oğullarınızı, kardeşlerinizi, eşlerinizi, hısım ve akrabalarınızı… dost edinmeyin.” (9/23). Samimiyetle: “büyüklerimize ve ileri gelenlerimize uyduk” diyenlerin mazereti, kabul edilmeyecektir (33/67).

2 – GÜNÜMÜZ İSLAM DÜNYASINDAN VE TÜRKİYE’DEN ÖRNEKLER

Yukarıda serdettiğimiz samimiyetin muhtemel tehlikeli bileşenleri aynıyla İslam dünyasında mebzul miktarda mevcuttur. Politik ihtiraslar, dindarlık maskesi ile kendini ortaya koyduğu gibi; samimiyetin cehaletle, kör-inançla, tarihsel/toplumsal gelenekle birleşmesi, bin bir çeşit olarak arz-ı endam etmektedir. Taliban, Boko-Haram, İŞİD ve FETÖ bunların en meşhurlarıdır.

15 Temmuzda darbe girişiminde bulunan “The Cemaat” nam-ı diğer “Hizmet Hareketi”, -yaygın olan kanaatin aksine-, İslam dinine, Türkiye’ye ve Türk toplumuna karşı taammüden girişilmiş bir “ihanet” değil; muhayyel bir dava için kör samimiyetin cehaletle birleşmesinin doğurduğu bir felakettir. Tıpkı “Hariciler”de olduğu gibi. Bu amel/olay, “inneme’l-a’melü bi’n-niyet” hadisine göre ortaya çıkmıştır; sorumluluğun diğer yarısı olan: İnneme’lumuru/a’malu bi’l-havâtım” hadisi dikkate alınmamıştır. Fetullah ve ona mutlak itaat edenler, Ak Parti ile ilişkilerinde; ABD ve CIA ile iş tutuklarında- işbirliği yaptıklarında; soru çaldıklarında; masum insanlara kumpaslar kurduklarında; siyaseti, “Takiyye” (kumpas, kurnazlık, kandırma, gizlilik, ikiyüzlülük, pusu, dolap çevirme…) olarak icra ettiklerinde; kendilerine göre, mevhum nihai gayeleri olan “Allah rızası” ve “İslam’ın muzafferiyeti” için bunları yapıyorlardı; Osmanlıya karşı Yunanlıların, Bulgarların ve Sırpları yapmış oldukları gibi, Türk milleti ve Türk devleti “yok olsun” diye değil. Bunlar, içimizden birileri idi. Bu hareket, mevhum idealleri uğruna ve kör samimiyetle onbinlerce Anadolu çocuğunu(kendi deyimleri ile “Kardelenler”), ABD-CİA’ya gönüllü-parasız hizmetçi yaptığı gibi; hatırı sayılır bir sermayenin, ülke dışında heba olmasını intaç etmiştir.

Mistik aşk meşrebinde olanların politik akılları mefluç olduğu için, her türlü güç ile ilişkiye girmekte ve hatta “ajanlık” yapmakta dahi bir beis görmeyebilirler. Nitekim Fetullah, Allah’ın, ABD’yi kendi emrine verdiğine inanıyordu (Said Nursi’den geliyor olmalı). Allah aşığı Mevlana hazretleri de (Allah’a âşık olunmaz; ancak saygı duyulur), Moğollara ajanlık yapmakta bir beis görmemiştir. Kur’an’ı iyi tanıyan İbn Teymiye ise, Moğollara karşı cihat fetvasını yayınlamıştı. FETÖ’nün, Ak Partiye/Erdoğan’a/meşru hükumete “ihanet” ettiği, taammuden onu iktidardan düşürmeye çalıştığı doğrudur. Çünkü onların içtihadına/inancına (kötü/yanlış zannına) göre, hükumet, “yanlış” yoldaydı ve onların mevhum ‘Yüce Dava’larına ayak bağı oluyordu: “Bir ipte iki cambaz oynayamazdı.”

FETÖ, Kişi kültüne bağlı, dinsel motivasyonlu politik hareketlerin ne tür felaketler doğurabileceğine dair iyi/kötü bir örnektir. Bunun yerine şuranın, demokrasinin, kuralın, kurumun, hukukun, konsensusun ve daha da önemlisi, politikada kamusal maslahat, makuliyet ve ahlak dili yerine, aleni “din diline” başvurmamayı öğrenmeliyiz artık.

İlişkilerde samimiyet, karşılıklı/bakışımlıdır, simetriktir. Uyanık/uykusuz, tetikte olmak ve gözünü dört açmak zorunludur. Diğer türlü, sonuç “kandırılma”dır yani felakettir. “Allah, affetsin” duası, mazeret olamaz. Fetö olgusunun ve darbe girişimi olayının sebepleri üzerine düşünme yerine; gelecekteki muhtemel sonuçlarını hesaba katarak: “Bu, Allah’ın bir lütfudur” yorumunu yapmak, doğru değildir. Şura/Demokrasinin (çoklu-akıl, icma, müzakere, oydaşma, konsensüs) fazileti, böyle durumlarda ortaya çıkar.

Kör samimiyeti, -sonuçları bakımından ihanetten daha ağır olan- bir“felakete” dönüştüren “The Cemaat”ın psikanalizini, Erich Fromm, şöyle ortaya koyar: ”Bir kişinin, içinde yer aldığı grubu/cemaati/kümeyi/partiyi eleştirel bir gözle değerlendirebilmesi için, ensest türü bağlarını koparmış olması lazımdır. İster ilkel kabilevi, ister ulusal/milli, isterse de dinsel yapıda olsunlar, toplulukların çoğu, kendi varlıklarını sürdürmek ve önderlerinin gücünü yüceltmek isterler. Üyelerini, grup/cemaat dışında yer alan ve kendileri ile çatışan başkalarına karşı ayağa kaldırmak için, üyelerinin doğasında var olan ahlak duygusunu sömürürler. Ama bir yandan da, üyelerinin ahlak duygusunu ve yargılama yeteneğini boğmak için, kişiyi kendi grubunun ahlaksal tutsağı durumuna getiren ensest türü bağlardan yararlanırlar. Böylece, kişiler, ahlak ilkeleri başkalarınca çiğnendiğinde, şiddetle karşı çıkarlarken; aynı ilkelerin, kendi gruplarınca çiğnenmesine ses çıkarmaz duruma gelirler. Bütün büyük dinlerin, bir din bürokrasisince yönetilen kitlesel kurumlar haline gelir gelmez, özgürlük ilkelerini çiğnemeleri ve saptırmaları, bu dinlerin bir trajedisidir. Dinsel örgütlenme ve bu örgütlenmeyi temsil eden insanlar, bir ölçüde ailenin, kabilenin ve devletin yerini alırlar. İnsanı özgür bırakmak yerine, tutsak ederler. Artık Tanrıya değil, onun adına konuştuğunu iddia eden (kişiye ve) topluluğa tapınırlar. Bütün dinlerde bu durum yaşanmıştır.” (Erich Fromm, Psikanaliz ve Din. Çev: Şükrü Alpagur. İst. 1990. s.82)

3 – ÇIKIŞ YOLU

Ölü veya diri karizmatik kişi kültüne körü körüne kesin bağlı olan dinsel yapılarda yukarıdaki durumlar kaçınılmazdır. Bundan kurtulmanın yolu, hasbi/samimi olmak kadar, muhasibi (eleştirel) olmaktır; yaptığımız fiillerin muhtemel sonuçlarını, -kılı kırk yararcasına- hesaba katmaktır. İki Buhari hadisi ile birlikte amel etmektir. Cemaatlerin oluşması, “sosyolojik” olarak eğer zorunlu/kaçınılmaz ise; FETÖ benzeri örneklerde olduğu gibi, başka felaketlerle karşılaşmamamız için, üyelerin/müritlerin/müntesiplerin, Allah’ın emrettiği gibi, tetikte/teyakkuzda (takva sahibi) olmaları da, dinen zorunludur; farzdır. İhanetin karşıtı, terör saçan kör samimi bir gurubun takipçisi/taklitçisi olmak değildir. Feraset, cesaret ve itidal ile hareket etmek, takvanın ta kendisidir: “Ahlak yolu dardır; tetik bas, önü yar/uçurumdur.” (Z. Gökalp).

Müslüman Zihnin Sürüleşmesi

1- TEOLOJİK-POLİTİK TARİH

İmparatorluklar çağında politik hayat doğu toplumlarında (Doğu Despotizmi) “Çoban-Sürü İlişkisi” kodu üzerine kurulmuştu. Aynı periyotta Yunanda “Gemi-Kaptan İlişkisi” ne dayalı “Şehir Devletleri”, Ortaçağ Avrupa’sında ise “Derebeylikler/Feodalite/Krallıklar” mevcuttu. Burjuvazinin yükselmesi ile Avrupa, “Ulus-Devlet”e evrildi. Arabistan’ın güneyi olan Yemen’de Roma imparatorluğundaki “Senato” ya benzer bir kurumun oluştuğu krallıklar (Main-Sebe) mevcuttu. Davut ve oğlu Süleyman’ın kurduğu Yahudi krallığı, Belkıs’ın yorumu ile (27/34) tipik bir “Doğu Despotizmi” iken; Kendinin başında olduğu devlet, “Şura/Senato” tarafından yönetiliyordu (27/323-33). Kuzey Arabistan’da (çölde) ise, bir birinden bağımsız kabileler yaşıyordu. İslam bu bölgede doğdu. Bu bölge, Pers ve Bizans İmparatorluklarının politik nüfuzu altındaydı. Bağımsız kabileler, yarımadada politik nitelikli sorunlarını, yaşlılardan ve eşraftan oluşan “Şura” heyeti ile çözüyorlardı (Ehlu’l-hall ve’l-akd= sorunları çözen ve bağlayan). Kur’an, bu yolu, müminlere tavsiye etti (3/159, 42/38).

İslam, kabile dayanışmasının üzerine bir iman kardeşliği(millet), bir de bunun üzerine, -farklı dinden ve dillerden de olsa- adalet ve eşitliğe dayanan “Ümmet” birlikteliğini (Medine Anayasası-Sözleşmesi/Vesikası) birlikteliğini oluşturdu. Dört Halife döneminde “Şura” ilkesi ve kardeşlik, nispî olarak varlığını sürdürdü. Ancak, kurumsal bir yapıya dönüştürülemediğinden dolayı, Kabile Asabiyeti (Kureyşlilik) baskın geldi ve iç savaşa dönüştü (“Büyük Fitne”). Sonunda kabilecilik temelli “Çoban-Sürü” koduna dayanan imparatorluk (Emevi-Abbasi) yapısına geçildi. Şura ilkesi, politik alanda halka sorumluluk-yetki verirken; Saltanat-Hilafet yapısında yetkiler, sorumluluklar, Çoban’a devredildi. Halk da sürüleştirildi. İbn Teymiyye’nin yazmış olduğu: “es-Siyasetu’ş-Şeriyye beyne’r-Rai ve’r-Raiyye=Çoban-sürü arasında Şer’î Siyaset” isimli kitap, bu durumu/yorumu ifade eder.

Şiîlik, “Masum İmam” teorisi/teolojisi ile halkın yönetme ve denetleme yetkisini elinden aldığı gibi; Sünnilik de, sırası ile Allah, Peygamber, Kabile (Kureyş), Halife, Sultan=Devlet dolayımı ile halkın egemenlik yetkisini (Şura-Biat) devredilmez, bölünmez ve sınırlandırılmaz olmak üzere elinden almıştır. “Biat” kavramı, Kur’an’daki “gönüllü sözleşme” içeriğinden “zorunlu boyun eğme” ye dönüşürken; “ehlu’l-hall ve’l-akd” sayısı da bir kişiye kadar düşürülmüştür.Hadislerin mutlaklığı-Sahihliği ve sahabenin kutsallığı yorumu, bu sürecin epistemolojik meşruiyetini sağlamıştır.

İslam muttaki (tetikte-teyakkuzda-kül yutmayan) mesul, -mukallit değil- muhakkik, mücahit mü’minlerden oluşan bir toplum oluşturmayı hedeflemişti: Cami cemaati. Şu ayetler, bu gerçeği ifade eder: “Hakkında sağlam bilgin olmayan konuların peşine takılma/körü-körüne/mukallitçe kabullenme. Çünkü bilgi aktların (kulak-göz ve kalp), bundan sorguya çekilecektir.” (17/36). “… Peygamber, insanların üzerine (din adamları tarafından yüklenmiş) ağır yükleri kaldırır ve onların boyunlarına vurulmuş zincirleri çözer.” (17/157). Ahirette müşrikler, şöyle diyecekler: “Biz, önderlerimize ve büyüklerimize itaat ettik de, bizi doğru yoldan saptırdılar.” (33/67). Bu itiraf, mazeret olarak kabul edilmeyeceği için, kendi kendilerine şöyle diyecekler: “Keşke, filanı dost edinmeseydim.” (25/28). “Hakka yönelen bir kimse olarak yüzünü, -Allah’ın yarattığı fıtrat olarak- dine çevir. Allah’ın yaratmasında bir değişme olmaz. Bu, dosdoğru dindir; ancak, insanların çoğu bilmez.” (30/30). Kur’an, ilahi bir rahmet ve hatırlatma (tezkire) olarak, insanın vicdanını keskinleştirerek onları gelenek, tarih ve toplum zindanlarından özgürleştirmeye çalışır.

Saltanat rejimi ile halkın “şura” yolu ile politik sorumluluk üstlenmekten uzaklaştırılması, mü’minleri sürüleştirdi. Mü’minlerin, Hz. Muhammed’e “Bizi gözet-bizi güt (Raina)” demelerine, Allah, itiraz ederek, “Bize bak/bizi muhatap al (unzurna)” demelerini önermişti (2/104). Allah’ın oluşturmak istediği toplumu, Müslümanlar, kulak ardı etti. Güç kullanarak iktidara gelindi ve muktedirler, daima suikast veya siyaseten katl ile indirildiler. Hz. Osman’dan, en son Kaddafi’ye kadar bu durum hep böyle devam etti. Ulema da, bu durumu, “olması gereken” olarak meşrulaştırdı: “Ahkamu’s-Sultaniyyet” literatürü, budur.

İkinci yüz yılda oluşan Tasavvuf ’un, üçüncü yüzyıldan itibaren örgütlenerek Şeyh-müritlerden oluşan Tarikatlar, bu politik yapıyı iyice pekiştirdi. Çünkü şeyhler, müritler ile olması gereken ilişkiyi, “Ölü yıkayıcısı-cenaze” ilişkisi olarak vazettiler. Müritlerin, şeyhte veya Allah’ta yok olmalarını (Fena) talep ettiler.

2- GÜNÜMÜZ İSLAM DÜNYASI VE TÜRKİYE

Osmanlı imparatorluğu yıkıldıktan sonra, İslam dünyasında modern “Ulus-Devlet”ler; -Arap dünyası özelinde ise “Kabile Devletleri”- kuruldu. Avrupa’da kurulan ulus devletler, daha sonra –özellikle ikinci dünya savaşından sonra- demokrasiye ve hukuk devletine evrilirken; halkı Müslüman olan devletlerde tek parti, kabile/aile, Ayetullah/İmam ve askeri diktatörlükler kuruldu. Uzun süren “çoban-sürü” ve “şeyh-mürit” ilişkisi, buralarda şura veya demokrasiye dayanan yönetimlerin kurulmasını engelliyor. Böyle bir teşebbüs olan “Arap Baharı”, kısa sürede her yerde berbat bir kışa dönüştü. Bu sürecin, “Büyük Ortadoğu Projesi” ile Batı tarafından manipüle edildiği bilinmektedir. İran’da kurulan “mollalar teokrasisi”, halkın bir kısmının dinden çıkmasını intaç ediyor. Taliban rejimi ise, “tesettür” yorumu ile bütün kadınları “Burka” denen çuvalın içine sokmaya çalışıyor.

Türkiye Cumhuriyeti, tek parti/tek lidere dayanan seküler bir ulus-devlet olarak kuruldu. 1950’ye kadar da böyle devam etti. Çoban-sürü kodunun seküler bir versiyonu idi. 1950-2010 arası, bu kodun hâlâ etkin olduğu, Demokrasi/çok partili bir süreçti. Lider/çoban kültü (Menderes, Demirel, Erbakan, Ecevit, Türkeş, Özal) etkinliğini sürdürdü. Ancak “parti”ler, cemaat/tarikatlaşmamıştı. Bu süreçte Cemaatlerden biri (The Cemaat), palazlanarak başındaki kişi kültü (Fetullah) ve “takiyye (Paralel Yapı)” ile politikleşerek partneri olan meşru siyasal iktidara suikast teşebbüsünde bulundu.

İki binli yılların başlarında Recep Tayyip Erdoğan’ın öncülüğünde kurulan AK partisi, ilk on yılda demokrasi ve parti kurumsallıklarına bağlıydı. Daha sonra giderek tarihsel kodların işlenmesi-hortlaması ile kendisi çoban/halife/sultan/şeyhe; parti de, cemaat/tarikat ve sürüye dönüştü. Sürünün olduğu yerde çoban sonuçtur; neden değil. Temsilde hata olmaz: “Tencere yuvarlanır, kapağını bulur.”, “Kel başa, şimşir tarak”, “Eşek olana, semer vuran çok olur.”…

Çoban-sürü ilişkisine güzelleme yapanlar, bu kodu, çobanın “sorumluluk” duygusu açısından ele alırlar da; halkın ahlaki-politik sorumluluğundan kaçışından, türbinden sahaya inmekten, elini taşın altına sokmaktan kaçınarak sürüleşmesinden hiç bahsetmezler. Sürü, sorumluluğun ve özgür insan olmanın reddidir.

Seküler olsun; mukallit, muhafazakâr, mutaassıp olsun, ekonomik durumu ve üretme ve meslek kabiliyeti zayıf olan halkımız, menfaatinin nerde olduğunu da gayet iyi bilir. Parti’yi “İş ve İşçi Bulma Kurumu”na dönüştürür. Üst kademe, partiyi devletten ihale-rant, itibar devşirmenin aparatı/anonim şirketi olarak görürken; taban da, kendine verilene razı olarak, yukarının tasarruflarını: “Bal tutan, parmağını yalar”, “Harmana koşulan öküzün önünden alaf esirgenmez”, “Çalıyorlar, ama çalışıyorlar.” hikmetli deyimleri ile onaylar. Oysa Selçuklular döneminde tasavvuf kökenli lonca teşkilatları (Ahiler, Baciyan-ı Rum), “Dest be kâr; gönül be yar: Eli işte; gönlü, Allah ile” ve “el-Kâsibu habibullah= Rızkını emeği ile kazanan, Allah’ın sevgili kuludur.” sloganlarını üretmişti. Osmanlıda ise, bu ruh, “Tekkeyi bekleyen, çorbayı içer”e dönüşmüştür. Türkiye’de ise, “Köşe dönme”, “Salla başını, al maaşını”, “İşini bilme”, “Yolunu bulma”…deyimleri ile çalışmadan/üretmeden kazanç sağlamaya dönüşmüştür. Devletten “sosyal yardım” alan insan sayısının, 15 milyonu geçmesi, bu ruhun (onursuzluğun) bir sonucudur. Bu yardımların, yardım veren ele dönüşlerinin bir ederi de var mutlaka: “Elini uzatan, ayağını uzatamaz.”

3- SONUÇ

“Bir toplum, kendini değiştirmedikçe; Allah, onların durumunu değiştirmez.” (12/11). “Siz nasıl iseniz, öyle idare olunursunuz.” (Hadis-Acluni-1/146).

Mutlak ‘Hakikat’in Siyasetle Hukuku Katli

1 – TEORİK VE TARİHİ ÇERÇEVE

Siyaset, Aristo ve Platon’un tanımladığı gibi “Pratik ahlak” veya İslam Filozoflarının tanımladığı gibi “Tedbiru’l-menazil=Evlerin/Ülkenin idaresi” ve “Medinetu’l Fazıla=Erdemli şehir/ülke” inşa etme faaliyeti olduğu gibi; Kur’an’da geçtiği gibi Firavun, Karun, Mütref, Tağut tiplerinde kristalleşen güç istenci, tahakküm tutkusu, çıkar maksimizasyonunu da mündemiçtir. Siyaset, (insanın) doğası gereği, pratikte bu iki tutumun iç içeliğidir. Kur’an siyaset, iktisat ve hukuku, ahlak olarak, -Fakihlerin ifade ettiği gibi- “Makasidu’ş-Şeria” şeklinde vazeder: Canın, malın, özgürlüğün/onurun (Namus), aklın ve dinin korunması. Bir “Devlet” kurmanın veya Rousseau’nun kavramsallaştırması ile bir “Toplum Sözleşmesi” yapmanın veya “Yönetim” in meşruiyeti, bunlara dayanır. Siyaset ve Hukuk yaparken, Kur’an’a göre, bu faaliyeti “Şura” ile yapmak, bürokratik görevleri (emanet) ehline (uzmanlık/liyakat) vermek ve adaleti gözetmek esastır. Her iki faaliyet de açık, şeffaf, ahlaki gerekçeli, tartışma-diyalog ile kurallar ve kurumlar ile kamunun iştiraki, konsensus-icma ve uzmanlık/ehliyet ile yapılır. Sorunları çözmek, hakikati icra etmek, hakkaniyet duygusu ve düşünce çabası ile başarılır. Dogma/taklit/kör-inanç, kişi kültü/karizması, istiğnası, tekebbürü ile değil. Şura’nın, meşruiyet kaynağı olmasının gerekçesi, kamusal ve karmaşık olan sorunların çözümünde çok aklın sebebiyet verebileceği mefsedet/zarar veya yanlış olma ihtimalinin, tek aklın verebileceğinden daha az olmasıdır. Çoğunluğun, gönüllü oydaşması, kabulü, rızası, konsensusu, meşruiyetin temelidir. Bunun zıddı güç istenci, zorlama-zorbalık, tahakküm tutkusu, şiddet, baskı, sürüleştirme, zulüm veya kaostur. Hariciler örneğinde olduğu gibi, bu tür sorunların çözümünde salt samimiyet (hakikat zannı), yeterli değildir. Müslümanların siyasal tarihinin, genellikle birinci tarzda olmadığını biliyoruz. Dört Halife (Hulefa-i Raşidin) döneminde bu yönde bir çaba olmasına rağmen; Saltanat tarihi ile buna pek riayet edilmediği ortadadır. Bu tarih, daha ziyade sultan-vezir-paşa üçlüsüne, “siyaseten katl”e dayanır: “Ya, devlet başa; ya, kuzgun leşe”.

Politik faaliyet, kamu maslahatı gerekçesi ile yapıldığı gibi; aleni olarak güç istenci, tahakküm tutkusu ve çıkar maksimizasyonu amaçları veya suret-i haktan görünerek/ikiyüzlüce veya samimi olarak fakat cehalet, kör inanç, taklit, tekebbür, dogmatik olarak dini anlamda “hakikat”ın kendinde olduğu zannı/vehmi ve kişi kültü/karizması (Kaid, Lider, İmam, Ayetullah, Sultan, Padişah, Kral, Kağan, Hakan, Başbuğ, Führer…) ile de yapılabilir. Bu durumda siyaset, büyük ölçüde hukuku/hakkaniyeti/adaleti katleder. Batı’nın, hukuk alanını siyasetten ayırmasının, yani “Kuvvetler Ayrılığı” ve “Denge ve Denetleme” sistemlerini geliştirmesinin arkasında yatan saik budur. “Hukuk Devleti” , “Anayasal Vatandaşlık”, “İnsan Hakları” kavramları, bunu ifade eder. “Laiklik” ilkesi, Kilisenin, mutlak hakikat adına işlediği cinayetleri önlemek için geliştirildi.

Başlangıçta İslam toplumlarında hukuki yasama, müçtehitlerin uhdesinde ve siyasal erkten (Sultan) bağımsızdı; sivildi. Fakat zamanla Abbasilerden itibaren “Kadılık” kurumu, siyasal iktidarın kontrolüne girdi. Daha sonraları oluşturulan “Şeyhu’l-İslamlık” kurumu ise, dini, siyasal iktidarın kontrolüne soktu. Şiilik, bunu, ta başından itibaren “Masum İmam” doktrini ile yapmıştı.

Siyaset, iktisat ve Hukuk alanlarında “Hakikat” donmuş, sabit, mutlak ve inanç konusu bir mevzu değildir. İnsanlığın biriktirdiği ve peygamberlerin devamlı tavsiye ettiği bazı tümel ahlaki kurallar, hafızada tutularak/hatırlanarak (tezkire) yön tayini yapılabilir. Bu alanlar, sürekli yeni “olay”ların çıktığı dinamik, akışkan, değişen bir alandır. Tekil ve yeni sorunları doğru/ahlaki olarak çözebilmek için, 1- Hasbi ve muhasibi (eleştirel-diyaloğa açık) olmak, atılacak adımın doğurabileceği sonuçları hesap etmek, tetikte-teyakkuzda olmak, uykusuz olmak; 2- Şura’ya, kamuya, herkese, icmaya, konsensusa açık olmak. Kesinlik, Kişi kültü, Kör-inanç bataklığından kurtulmanın başka yolu yoktur. Bu yol, “Mutlak Hakikat”ı garanti etmez; sadece hakikat adına işlenebilecek kötülükleri, cinayetleri, işkenceleri ve zulümleri azaltabilir. Fransız filozofu A. Badiou, ahlak (siyaset-hukuk) alanlarında “Hakikat” adına işlenebilecek kötülüklerden kaçınmanın üç formülünü şöyle verir: 1- Sahte bir olayın terör saçan takipçisi olmak anlamında “taklit” etmek yerine; olayın özünü (hakikatini-İG) görmeye “devam et!”. 2- Salt kendi kişisel çıkarını gözetmek anlamında “ihanet” yerine; “vazgeçme!”. 3-Hakikatin bütüncül/tüketici gücüne inanmak/totaliterlik yerine; “itidalden vazgeçme!”. (Alain Bodiou, Etik, çev: Tuncay Birkan. İst. 2016. s. 92).

Kişi kültü ve kapalı “Cemaat” yapılarının, siyaset ve hukuk alanlarında ahlaki hakikat ile ilişkisini, Erich Fromm, şöyle tasvir eder: “İster ilkel kabilevi, ister ulusal (siyasal-parti-İG), isterse dinsel yapıda olsunlar, cemaatlerin çoğu kendi varlıklarını sürdürmek ve önderlerinin gücünü yüceltmek isterler; müntesiplerini, cemaat dışında yer alan ve kendileri ile çatışan başkalarına karşı ayağa kaldırmak için müntesiplerinin doğasında bulunan ahlak duygusunu sömürürler. Ama bir yandan da müntesiplerinin ahlak duygusunu ve yargılama yeteneğini boğmak için, kişiyi kendi cemaatinin ahlaksal tutsağı durumuna getiren ensest türü bağlardan yararlanırlar. Böylece kişiler, ahlak ilkeleri başkalarınca çiğnendiğinde, şiddetle karşı çıkarken; aynı ilkelerin kendi müntesiplerince çiğnenmesine ses çıkarmaz hale gelirler.”(Erich Fromm, Psikanaliz ve Din. Çev: Ş. Alpagut. İst. 1990. s. 82)

2 – İSLAM DÜNYASINDA DURUM

Yirminci yüz yılın son çeyreği ve yirmi birinci yüz yılın ilk çeyreğinde ortaya çıkan “İslamcılık” politik cereyanının, yukarda tanımladığımız bağlamda ahlaki/dini bir saiki olduğu gibi; pratikte siyasetin içerdiği negatif içerikleri de bünyesinde barındırdığı gözlemlenmektedir. Bu yapılar, kronik bir şekilde, tarihten gelen totaliter, mutlak hakikatçı ve kişi kültüne bağlı olma bagajını büyük ölçüde taşımaktadırlar. 1979’da İran’da bir devrim ile kurulan teokratik (Ayetullahlar-Mollalar) rejim, daha sonra Afganistan’da gelişen “Taliban”, Suriye’de oluşan “İŞİD” ve Türkiye’de gelişen “FETÖ”, bunun bazı örnekleridir. Türkiye’de gelişen “Milli Görüş” hareketi, -Türkiye’nin sek-seküler deneyiminden dolayı- demokrasi, laiklik ve hukuka nispi bağlılığı ile diğerlerinden ayrılır. Bu hareket, kişi kültüne (N. Erbakan) bağlılığını atamasa da; dinsel bir “cemaat” görüntüsü vermesinin yanında, demokratik bir “parti” olmayı deneyimlemiştir. 2003’ten itibaren evrildiği Ak Parti, ilk on yılda “Muhafazakâr” bir kimlik ile hukuka ve demokrasiye olan bağlılığını göstermiştir. Daha sonraları Recep Tayyip Erdoğan’ın karizması ve kişi kültü geliştikçe, “Parti”, demokratik (şura) inisiyatifini kaybedip, liderin vücut organlarına dönüşmüştür. 15 -Temmuz darbe girişiminden sonra ve “Cumhurbaşkanlığı” sistemine geçiş ile birlikte, sayın Erdoğan’ın dinsel (İmam-hatip) kimliğinden gelen mutlak hakikat motivasyonu ve zannı, onu, demokratik “Şura”dan uzaklaştırdığı gibi; giderek “Hukuk” un üstünlüğü idesinden de uzaklaştırarak, politik motivasyon ile kanun hükmünde kararnameler (KHK) ile yani “Tek-Adam”lığa evrildi. Son olarak Sayın Erdoğan’ın “Bu kardeşinize ve AK Parti’ye yapılmış her saldırı Türkiye’ye yapılmış bir saldırıdır.” cümlesi bu gerçeği doğrulamaktadır.

Bugün Türkiye’de siyasal erkten yani Sayın Erdoğan’dan “bağımsız” bir Hukukun işlemediğine ilişkin yaygın bir kanaat mevcuttur. Bütün kurumsal yapılar “hukuki” niteliklerini yitirerek siyasal tasarrufun nüfuzu altına girmiş durumdadır. “Ateş olmayan yerden duman çıkmaz.” Bu yolun çıkmaz olduğunu ve İslam ile bir ilişkisi olmadığını yukarda söyledik. Çözüm, siyaset ve hukuk yaparken sadakat aramak değil; emaneti ehline (layık olana-uzmanına) vermek; Şura’ya, çoğunluğun kararına, kuruma, kurala, icma’ya, konsensüs’e, tartışmaya, şeffaflığa, denetime ve hukukun siyasetten bağımsızlığına dönmektir. Zira en genel anlamda -siyaset yaparken dahi- “Hukuk” yönelimi ve kaygısı, Rahmaniyet’in tecellisidir.

Merî/pozitif hukukun, hakkaniyeti/adaleti yansıtmadığına inanabiliriz. Gerçeklikte böyle de olabilir. Bunu “düzeltme”nin yolu, kişi kültü ve onun mutlak hakikat zannı değil; şura, oydaşma, konsensüs, icma ve referandum yolları kamunun rızasını aramaktır. Bunun için de, iç-siyaseti, “dost-düşman ayrımı”(C.Schmit) ve savaş(hile-takiyye) olarak değil; eşit vatandaşlardan oluşan iktidar-muhalefet ve aleni “yarış” olarak görmek gerekir. FETÖ olayıından bu dersi çıkartmalıyız artık.

Hukuk Devleti ve ‘Dâva’ Siyaseti

1 – HUKUK DEVLETİ VE AVRUPA

Avrupa’da “Hukuk Devleti” din-kilise/teokrasi, milliyetçilik-ırkçılık (Ulus-devlet) deneyimlerinden sonra bir çıkış yolu, barış-istikrar-huzur ortamı olarak, ikinci dünya savaşından sonra gelişti. Demokrasi, laiklik, insan hakları, Anayasa, kuvvetler ayrılığı (denge ve denetleme), Hukuk Devletinin organik bileşenleridir. Avrupa, Hukuk Devletini ahlaki saikler ile geliştirmedi; uzun süre birbirini yiyerek, didişerek, çekişerek, savaşarak yorgun düşüp; menfaatin altın kuralı olan “Sana yapılmasını istemediğin şeyi, başkasına yapma”yı keşfetti.

Hukuk Devleti yasa ile tanımlanmış görev, kurum ve kurallar rejimidir. Şeffaf denetlemeye dayanır. Hukuk devleti, tanımlanmış “Suç ve Ceza” mantığı ile işler. Hukukun bir kısmı uzmanlar tarafından yapılır, bir kısmı da halk oylaması ile yapılır. Her iki durumda kamu vicdanı, yapılan yasamayı meşru görür. Siyasal iktidarın, zümre-parti çıkarı için çıkarmış olduğu siyasi nitelikli “kanun” hükmündeki “kararname”ler, adil olmadıkları takdirde, “Hukuk” niteliği yani kamu nezdinde “meşruiyet” kazanamazlar. Ahlakın-vicdanın diri-dürüst olduğu toplumlarda, “Hukuk/Kanun”, özgürlüğün önünde engel teşkil ederken; ahlaksız-vicdansız toplumlarda “Hukuk/Kanun”, özgürlüğün bekçisi, kalesi, zırhı ve sığınağıdır. Hukuk devleti, kavramı, “Kamu Hukuku” kavramıyla özdeştir. Bu kavramı, kişi kültünün, dogmatik ideolojilerin, çoğunluğun, kolayca metafizikleştirilebilen “millet iradesi”nin, tek partinin, ekonomik veya askeri güç odaklarının yani siyasetin, devleti keyfi, hadsiz-hudutsuz/hukuksuz olarak kullanmasına bir tepki olarak – salt vicdanın değil-; ortak menfaatin/maslahatın korunması saiki ile ortaya çıkmıştır. Hukuk devleti, dayatmacı, dogmatik, katı/radikal ideoloji veya devrimler ile değil; parçacı ve ıslahçı politikalarla, uzlaşma, icma, konsensüslerle kurulur. Siyaseti, hukukun gölgesinde yapmaktır. Bu hali ile de, İslami “Şura” ilkesine ters değildir. Hukuk ve adalet idesi/telosu, Rahmaniyetin tecellisi iken; siyaset tutkusu, bir yanı ile güç istencinin, tuğyanın/tağutluğun, istiğnanın, tekebbürün (Firavun’luk-Karun’luk) tecellisidir.

Hukuk Devleti, Batıda “yakın (iç) tehlike”nin doğurduğu bir kurumdur. Yani dayanağı: “Ayağıma basma; ayağına basmayayım” veya “Sana yapılmasını istemediğin şeyi, başkasına yapma” kuralıdır. Genellikle İç politikada işler. Uzak tehlikenin olduğu yerde yani dış politikada pek işlemez. Dış politikada işleyen kural genellikle: “İnsan, insanın kurdudur” ilkesidir: “Kurtlarla dans”. Dış politikada egemen olan kandırma, kurnazlık, güç istenci, kârı ve gücü maksimize etme yani emperyalizmdir. Adalet ve merhamet değil.

2 – ‘DÂVA’ SİYASETİ VE TÜRKİYE

Türkiye Cumhuriyeti, bir kültür devrimi ile ve “Çağdaşlaşma” davası ile kurulmuş bir devlettir. CHP ve “Altı Ok”, bu davayı ifade ediyordu. Demokrasiye geçinceye kadar da bu dava, devlet eli ile halka zorla empoze edilmeye çalışılmıştır. Demokrasiye geçişe paralel olarak “çağdaşlaşma” davası/politikası, nispi olarak gevşemiş; muhafazakâr-sağ politikalar-partiler oluşmuştur. Türkiye, 1950-2000 arası, Askeri vesayet hegemonyasında (çağdaşlaşma) muhafazakâr-sağ siyasetle yönetilmiştir. İki binli yıllardan itibaren kurulan ve iktidara gelen Adalet ve Kalkınma Partisi, İslami bir dava siyaseti olan “Milli Görüş” hareketinin devamı olarak muhafazakâr-İslamcı bir “Dava” siyaseti izlemeye başladı. Bu dönüşüm (“Gömlek değiştirme”), kamu vicdanı tarafından, eski “mücahitlerin müteahhit olması” yani uhrevi “sevap” yerine veya yanında, dünyevi “rant” peşinde koşma olarak nitelenmiştir: “Biraz da biz ölelim”. Dava siyasetleri devlet, din, çağdaşlık, millet, vatan gibi soyut, gölgeli ve içeriği keyfi olarak herkese göre değişebilen-doldurulabilen gövdeleri savunurlar ve bilinçaltında olan güç istenci, çıkar, tahakküm tutkusu için bunları maske olarak kullanırlar-istismar ederler. Bu siyaset, daha ziyade iddia ve itham üzerine kuruludur.

1924-1950 arasında CHP’nin “Altı Ok” programı ile yürütmüş olduğu “Çağdaşlaşma” davası siyaseti, bir yanı ile samimi ve fakat “hukuksuz” yani “kanun” zoru ile olduğu gibi; bir yanı ile de taraftarlarına çıkar, güç, itibar sağlayan bir süreçti. Bir taraftan vatan, millet, devlet uğruna fedakârlıklarda bulunuluyordu; diğer taraftan da, bunlar maske yapılarak kişisel veya zümresel (partizanca) çıkarlar, itibarlar ve iktidarlar sağlanıyordu. Aynı durum, iki binli yıllardan itibaren Ak parti tarafından tekrar edilmeye başlandı: “Rabia”: (tek) Vatan, Millet, Devlet, Bayrak (ve de Din-Lider). Dava siyasetinde “Uğrundalık” ve “İçinlik (kişisel-zümresel çıkar, şan-şöhret, kibir/güç tutkusu, tahakküm)” iç içe, üst üste, alt alta, yan yanadır. Hukuk Devletinin gelişmediği (AB ve ABD’nin dışındaki) coğrafyalarda ve İslam dünyasındaki iç-siyasetlerin genel karakteri böyledir. Taliban, İŞİD ve FETÖ… siyasetleri, görünürde “Din Davası” siyasetlerinin tipik örnekleridir.

AK Parti ve Cumhur İttifakı siyaseti, içinde (tek) din/ezan, devlet, millet, vatan, bayrak ve lider söylemi olan bir siyasettir. Bu siyasette “uğrunda”lık ve “için”lik, beraber ve iç içe yürümektedir. Herkese ait olan ve herkesin ait olduğu bu değerlerin “bir” yorumunu tekellerine alarak, sahiplenerek savunurken; aynı zamanda semere (meyve) lendirmesini de yapmaktadırlar. AK Partinin ve Cumhur ittifakının oy tabanı ve siyaset erbabı, genellikle periferiden/çevreden, yoksul kesimden, taşradan geldikleri için; muhafazakâr oldukları kadar, kelime/gerçek anlamıyla iktidarı ve zenginliği (Devleti) “görmemiş” veya “sonradan görme” dirler. Çünkü bunlar, “çağdaşlık” davasını savunanlar tarafından uzun süre merkezden uzak tutuldular. Vatanı, milleti, dini, devleti, bayrağı önemsedikleri kadar; devlet dolayımı ile kendilerini (itibar-şöhret) ve çıkarlarını da (içinlik) gözetmektedirler. Devleti ehliyet-liyakat, tanımlanmış görev, uzmanlık/meslek, şeffaflık, hukuk (suç ve ceza) kurum ve kurallar ile yönetme yerine; partili, akraba, avâne (tarikat-cemaat), alnı secde gören, ahbap-çavuş, sadakat, kanun hükmünde kararname ve bazen mafyöz ilişkileri ile yönetiyorlar. Millete “Hizmet (Eser)” siyaseti yaptıkları kadar; kendilerine “Himmet (çıkar)” siyaseti yapıyorlar. Hizmet ve Himmet, muhafazakârların “Kitabına uydurma” ve “Hile-i Şeriyye” siyasetlerinin anahtar kavramlarıdır: “Hem sevap, hem kebap” siyasetidir. Kendileri için çalıştıklarında da vatan, millet, din, devlet, bayrak maskelerini elden bırakmıyorlar. Muhaliflerini kolayca dinsiz-imansız, vatan haini, millet düşmanı, işbirlikçi… iddiaları ile itham edebiliyorlar. Üretim ekonomisi yerine, rant ekonomisini benimsedikleri için; inşaata/betona aşıklar. Çünkü orada icatsız-emeksiz, “Emsal”dan/Emlaktan (havadan), ihaleden para kazanıyorlar. Bunun, kendi etini yemek olduğunu, kimse görmüyor. Fütuhat ve ganimet genetiği/tutkusu, -kılıç elden düştüğü için- ülke içinde devlet/kamu arazileri-işletmeleri üzerinden –hız kesmeden- devam ediyor. Kamuya ait iktisadi teşekküllerin (fabrika-şirket-işletme), yabancılara satılması ve dünyada en ucuz “Vatandaşlık” satan bir ülke olmamızın, vatan-millet-din-devlet-bayrak değerleri ile ilişkisini kurmak hayli zordur. “Dimyata pirince giderken, evdeki bulgurdan olma” deyiminin gerçekleşmesi olarak “Suriye Politikası” nın sonucu karşılaştığımız mülteci sorununa “Ensar-Muhacir” kavramları ile mukabelede bulunurken; kendi vatandaşlarına: “Giden gitsin” demenin vatan, millet, din, devlet, bayrak kavramları ve değerleri ile bir ilişkisi olamaz. Vatanseverlik, kalifiye elemanları(doktor-mühendis-bilim insanı) dışarı ihraç edip; niteliksiz işgücü(çoban-amele) ithal etmek değildir.

3 – SONUÇ

Türkiye’deki politik ve kültürel çalkantı, Cumhuriyetin kültürel-politik bir “devrim” ve “çağdaşlaşma davası” ile doğmuştur. 1950-2000 arası nispi bir durgunluktan sonra, “Mukaddesatçı-Milliyetçi (muhafazakâr-islamcı) bir dava siyaseti ile tekrar çalkalanmaya başlamıştır. Çalkalanma, dalgalanma (kimlik siyaseti) devam ediyor. Çok etnisiteli/dilli ve dinli(mezhepli) toplumlarda bu siyaset, “Cadı kazanı” gibi sürekli kaynar. Avrupa Rö-nesans, Re-form ve Aydınlanma kültür hareketleri ile ortak “Kanon” lar, “Klasik”ler ve konsensüsler yaratarak “Hukuk Devleti”ni kurmayı başardı. Bizim de, “Şark Kurnazlığı (kumpas-takiyye-kapan-desise-tuzak-hile (siyaset, Doğu’da bu anlamlara gelir)”yi terk ederek “Düello (açıktan meydan okuma)” kültürünü geliştirmemiz gerekiyor. Eşit ve onurlu vatandaşlardan oluşan medeni bir toplum kurmanın başka yolu yoktur. Avrupa ve Amerika’dan farkımız, dış politikada da aynı siyaseti uygulamak olmalı.