Siyaseti “At Terbiyeciliği” Veya “Çoban-Sürü” İlişkisi Olmaktan Çıkarmanın Zorunluluğu Üzerine

5.7.2017

(Karizma/Lider- Tağut- Put Yaratmanın Yakın Ahlaki- Psikolojik Fenomenolojisi)

“Onların kamusal-Siyasi İşleri(emruhum), aralarında(beynehum) ortak akıl-oylama ve ortak-kurumsal sorumluluk iledir (Şûra).”(42/38)

Başlıktaki kavramların ilk ikisi siyasi, diğer ikisi de dini olmasına rağmen, hepsinin ortak paydası, birbiri ile siyaset zemininde yakın olmaları ve “Ahlak yolu dardır; tetik bas, önü yardır” sözünde veciz olarak ifade edildiği gibi, kolayca bir birine girişmeleri ve karışabilmeleridir. Lider ve Karizma siyasette büyüleyici, etkileyici, cazip, olağanüstü, yaratıcı/akıllı-kurnaz, cesaretli-gözü pek/cesur yürek, dürüst-vefalı, fedakâr, ilahi yardıma mazhar sıfatlardan birine veya bir kaçına haiz olduğuna inanılan kişi demektir. Tağut ise, Firavun-Karun gibi siyasi-ekonomik gücü de olabilen “Şeytani Güç” demektir(M.Esed). Şeytan burada sıfat olarak hukuk ve ahlak dışılık olarak salt güç istencini(istiğna-istikbar) ifade eder. Put ise, insanın korku, güçsüzlük, yardım ihtiyacı, güç istenci ve daha da önemlisi “sığınacağı-sevileceği sıcak bir toplumsal çevre ve otorite”(29/25) oluşturma arzu ve ihtiyaçlarından(meveddetenbeynehum) kaynaklanan ve bir dönemler tahtadan, taştan yapılıp boyun eğilen, tapınılan sözde-ilahi varlıklardır. Psikanaliz, bize put yaratma ihtiyacının, modern dönemlerde kağıttan (para) ve etten/kandan (başarı, toplum, devlet, parti, para, cemaat, lider/karizma, papaz, şeyh… tarafından) doldurulduğunu, yani bunların da putlaştırıldığını söylemektedir. Erich From’un vukufiyetle tespit ettiği gibi, putperestliğin kriteri Tanrı sayısı değildir; insanın kendine yabancılaşmasıdır. İnsan tek Tanrı aracılığı ile de kendine yabancılaşabilir.(ErichFromm,Çağımızın Özgürlük Sorunları. Çev: B. Güvenç, İstanbul, 1973. s.76) İnsanı kendi vicdanına ve öz kabiliyetlerine yabancılaştıran ve onu kötürümleştiren her ne ise, “put” odur. Tehlike şurada: Lider/karizma yaratma veya olma ile, Put/Tağut yaratma veya olma arasındaki sınır, kıl kadar incedir. Put, Tağut, Şeytan, aslında her insanın içindeki heva yani arzu/içgüdü kaynaklı güç istenci ve kötülük kapasitesinin somutlaşmasıdır… Kötülük, bilindiği gibi, vicdana yabancılaşarak veya dogmatik bir dini tavırla(“iyilik” zannı ile) de yapılabilmektedir: “Yaptığı kötü amel, kendisine “iyi” görünen kişiye ne demeli?”(35/8).Dinler tarihi bunun şahididir.

Benzetme yönü her ne kadar “sorumluluk” olsa da, “siyaset”in, İslam toplumlarında “seyis=at bakıcılığı” ve “çoban-sürü” ilişkisi olarak tanımlanıp kodlanması, yani bu süreçte halkın/kitlenin, yönetileceklerin “hayvan(at-koyun)” yerine konulması, işaret etmiş olduğumuz tehlikeyi artırmaktadır. Nitekim “Sürüden ayrılanı, kurt kapar” sözü, bu politik zihniyeti yansıtır. Bu durumda Lider/Karizma, “seyis” ve “çoban” rolüne bürünmektedir; Krallık/Saltanat, bu siyasi tarzın pratiğidir. Lider/Karizma/Kral, ilahi yardıma mazhar, olağanüstü/büyülü/sihirli/ilahi bir haleye bürünmektedir. Saray, Protokol, Taç/Kavuk, Kırmızı Halı, Koltuk ve Tören bu “kutsama”yı temin eder ve koruyup sürdürür. ”Kral Çıplak” hikâyesinde olduğu gibi, onun böyle niteliklere haiz olmadığı, tersine sıradan bir insan olduğunu görmek, ancak “çocuk saflığı”na kalmaktadır. Yetişkinlerin hepsi, kralın “görünmez elbise” giydiğine inanır hale dönüşürler. İktidarda iken, dünya hayatının çekiciliği yanında bir de suret-i haktan(Allah) görünüp herkese musallat olabilen, herkese vesvese veren insanı Allah ile aldatan şeytan(ğarur) vardır.(31/33)

İslam tarihinde bu dönemin/kırılmanın Muaviye ile başladığı bilinmektedir. Böylece Arap vali/emir Muaviye, Bizans gelenek ve törenleriyle lider/karizma, kral/sultanlaştı. Bunun en önemli göstergesi, Lider/Karizmanın güç kullanımının(otorite oluş/yetki kullanma) kitlenin gerekçe(ahlak-hukuk-kural-yasa) ve makuliyet arayışına-sorgulayışına kapanması; diğer deyimle “kerameti kendinden menkul” hale gelmesidir(Hikmet-i Hükumet). Yani “otorite” oluşun mahiyeti, hakikat/hakkaniyet olmaktan çıkıp, “güç”ile dolmasıdır. Tağutlaşmanın veya putlaşmanın başlangıç noktası da burasıdır. Her iki taraf da, buna arzulu olmadıkça bu sonuç gerçekleşmez. Kur’an tarafından siyasi otoritenin(devlet) sorumluluk ve hukuk olarak kurulma çağrısı, kısa bir bocalama döneminden(dört halife) sonra, kayıtsız/mutlak güç olarak gaspına dönüşmüştür. Bin dört yüz yıllık İslam tarihi Dinî/İslamî Hakikat=Sünnilik=Hilafet/Saltanat olarak (üst üste/iç içe) geldi. Batıda bu durum: Dini Hakikat = Hristiyanlık = Kilise (Katoliklik, Ortodoksluk) =Krallık idi. Fransız Devrimi, Laiklik, Rönesans ve Reformla bu durum sona erdirildi. Bizde Saltanat/Hilafet ilga edildikten sonra, Sultan’ın yerini Kabile kralı(Suud-Körfez), Karizmatik liderler(Atatürk-Nasır-Burgiba), Ayetullahlar, Kaidler(Saddam-Kaddafi) aldı.

Muaviye öncesi dönemde siyaset, İslam toplumunda (iyi-kötü) “Emruhum şura beynehum”(42/38) tanımına göre yapılıyordu. Yani Müslüman toplumun kamusal işleri(siyaset-hukuk-ekonomi) aralarında ortak akıl ve herkesin sorumluluk alması(Emr-i bi’l-ma’ruf/Cihad) ile kurumsal olarak çözülüyordu. Bu gelenek, İslam’dan önce Yemen bölgesinde kurulmuş devletlere kadar geri gidiyordu: “Yemen bölgesinde(Ma’in’lilerde) kendilerine has ilahları ile anılan ve başkenti Main, diğer şehirleri Berakiş, Athlula, Beycan, Neşak, Rişan, Harim, Lûk, Kumne, Nesca, Nestum ve Magusum  olan, merkezi yönetime bağlı; ancak yerel sorunlarını şehir meclislerinde  çözüyorlardı. Devlet yöneticilerinin katıldığı ve ekonomik, siyasi ve hukuki sorunların görüşüldüğü “Müsedded” denen senato meclisleri bulunmakta idi.”(M. Kelpetin,İslam Öncesi Kuzey ve Güney Arabistan, İstanbul, 2016, s.33).

Batıda gelişen Demokrasi ve hukuk devleti, bu siyaset şeklinin kurumsallaşmış, teorileştirilmiş halidir. Bu tanımda “Devlet” denen tüzel kişilik, “Tanrının yeryüzündeki tezahürü”(Hegel)olmadığı gibi; Kral/Karizma/Lider(Sultan-Halife) de, Tanrının yeryüzündeki gölgesi(zıllullahifi’l-ard) değildir. Nacran’dan gelen bir heyet, Hz. Muhammed’inde aralarında bulunduğu gurubun huzuruna ulaşınca heyetin başı, topluluğa hitaben: “Hanginiz Muhammed?” diye sorduğu gibi; yine İran’dan bir heyet Hz. Ömer’i ziyarete geldiklerinde, onun ağacın altında korumasız yattığını görünce şaşırmışlardır. Yani Hz. Muhammed başta olmak üzere dört halife de saray, taç, koltuk, protokol, kavuk…kullanmamışlardı. Avrupa, Demokrasiye geçtikten sonra –Krallıktan/Monarşiden kalma- bu tür şeyleri oldukça azalttı. Örneğin, İngiliz başbakanları Londra’da “10. Sokak 47 no’lu daire” de oturuyorlar. Avusturya Cumhurbaşkanı da, Krallık sarayında oturmayı reddedip, normal bir dairede oturuyor. Krallıktan kalma saraylar, şimdilerde “Müze” konumundadır. İskandinav ülkelerinde siyasi ve bürokratik heyetin ayrıcalıklı bir jest ve davranışlarının olmadığı bilinmektedir. Devlet kutsal, giz’li, sihirsel, nüfuz edilmez, karanlık bir güç olmaktan çıkarılıp; şeffaf, denetlenebilir, toplumun hizmetçisi(gece bekçisi), toplum sözleşmesine(Anayasa) bağlı bir hukuki-siyasi aygıt/aparat haline getirildi. Devlette görevli siyasi ve bürokratik ekip de dokunulabilir, her an ulaşılabilir “içimizden birisi” haline geldi.

Dört halifeden üçünü “koruma” olmadığı için iç savaşta kurban vermiş bir ümmetin varisleri olarak elbette ki siyasi ekibin bazı dokunulmazlıkları ve ekstra korumaları olmak zorundadır. Ancak bu durum, kitlelerin onları putlaştırmasını; onların kendilerinin de, devlet/güç zırhı giymiş, hukuksuz “tağut”lara dönüşmesini doğurmamalı.

Tağut/Putlaşmanın olduğu otoriter siyasi yapılarda “Bağımsız/Tarafsız Yargı” olamaz. Çünkü yargıçlar karar verirken sürekli siyasi otoritenin gözüne bakarlar. Onun rızasını gözetmeye, onun gazabını üzerlerine çekmemeye veya onun gözüne girmeye çalışırlar. Tıpkı Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenlerin, O’nun nezdinde “Kâfir-Zalim-Fasık” oldukları gibi(5/44-47). Böylesi toplumlarda hukuk, siyasi iradenin “it”i olur; sevmediklerinin/muhaliflerin üzerine salınır. Sözde “Demokrasi”, gerçekte ise –kuvvetler ayrımının olmadığı- “Cumhuriyet” olan böylesi toplumlarda hukuk, futbol maçı şampiyonasında “hakem/hakim”in maç yapan takımlardan birisi tarafından atanmasına benzer. Bu hakemin “tarafsız/bağımsız” olabileceği düşünülemez. Genel olarak Türkiye’nin siyasal tarihi, bana biraz böyle gibi geliyor. Objektifliği veya siyasal iktidarın etkisinden bağımsızlığı hayli tartışmalı Osmanlıdaki “Kadı Adaleti” başta olmak üzere, İstiklal Mahkemeleri, Yassıada Yargılamaları, 12 Eylül Darbe Hukuku, 28 Şubat Süreci, Ergenekon-Balyoz Kumpasları, Vesayet Rejimi ve son Adalet tartışmaları, bu yargımın somut kanıtlarıdır.

Emlak Rantiyeciliği Politikası veya Kendi Etini Yemek

17.6.2017

Hz. Hud, toplumuna şöyle seslendi:
“Siz, her tepeye(aptalca/putperestçe)
tapınaklar/anıtlar mı dikiyorsunuz?
Sonsuza kadar yaşayacağınız kuruntusuyla
Saraylar/Rezidanslar mı yapıyorsunuz?
Başkalarının hukukuna el uzattığınızda,
hep böyle zorbalık mı yapıyorsunuz?”(26/127-129)

İmar bakanımız, eski belediye başkanı Mehmet Özhaseki: “En büyük hırsızlıklar, kötülükler, belalar imardan geliyor… O kadar rahatsız edici ki, hepimizin içi(midesi) dönüyor” dedi. İyi de, kendisi de Kayseri’de yirmi yıla yakın Belediye başkanlığı yaptı. Kayseri’ye gidip “şehircilik” ve “mimarlık” kriterleri ile baktığımızda, şehrin yarısının 30 katlı binalarla dolu olduğunu görüyoruz. Oradaki rantları kimler yediler? İmar rantından para kazanmanın kaynağı(Dikey Mimari) ve geleneği, ta 30 sene öncesine, sayın Cumhurbaşkanımız R. T. Erdoğan’ın İstanbul Belediye başkanı olduğu yıllara gider. İki bin ikide AK parti iktidar olduğundan beri de “İnşaat Ya Resulullah” diye hükümetin rutin ekonomi politikasıdır “Dikey Mimari”: Rezidanslar, TOKİ’ler, AVM’ler, Gökdelenler, Towerlar, Kuleler… Hiç kimse, sanayide Türkiye’nin yeni bir keşif/icad yaptığını, yeni bir ekonomik “ürün” veya “marka” ortaya koyduğunu bilmiyor. Osmanlı döneminde ekonomik olarak üretip de dışarıya bir şey satma(ticaret) yok denecek kadar azdı. Olanlar da gayri müslimlerin elindeydi. Şimdi, ne Osmanlıdaki gibi dışardan “ganimet” alabiliyoruz; ne de modern ekonomilerin yaptığı gibi orijinal bir sanayi ürünü üretip satabiliyoruz. Tarım-Tekstil ve bazı sanayi ara malları satmanın yanında, esas Emlak rantiyeciliği ile kendi bedenimizin etini yiyoruz. Kendi toprağımızı kendimize, -bazen de bizim gibi üretme özürlü petrol satan Körfezli Araplara- satarak para kazanıyoruz. Üretme, keşif/icat çıkarma, yaratma ve dışardan alıp dışarı satma anlamında “ticaret” yanında emlak rantiyeciliği biraz “ensest” bir ilişkiye benzemiyor mu?

İbn Haldun’un tespit ettiği gibi, rızıklarını oklarının gölgesinde arayan; taşlara sadece “ocak taşı”, ağaç ve tahtalara ise sadece “çadır direği” olarak ihtiyaç duyan göçebe yağmacı Araplar (İbn Haldun, Mukaddime. Çev: H.Kendir. İst.2004. c.I/205), Abbasiler döneminde ticaretin ganimetten daha fazla zenginlik getirdiğini keşfederek yeryüzünde ilk defa “Ticari Kapitalizm”in kurucularına dönüştükleri halde (Benedikt Koehler. İslam’ın Erken Döneminde Kapitalizmin Doğuşu. çev: İsmail Kurum, 2016, Ankara. Özellikle 139 vd.); Abbasilerden siyasal iktidarı devralan göçebe-asker Türkler, Arapların yağmacı geleneğini “fütuhat” ve “ganimet” tutkusu ile sürdürürlerken; 16. yüzyıldan itibaren Batı’da meydana gelen Sanayi devrimini algılayamadılar ve bu yağmacı/fütuhatçı gen bugün kendi devletini/kendi etini -emlak rantiyeciliği ile- yağmalıyor. Birinci Dünya Savaşı’nda Hintli Müslümanların gönderdikleri para ve altınlar ile Türkiye’yi sanayileştirmek için kurulan İş Bankası’ndan kredi alan tek parti dönemi bürokrat ve siyasetçileri(Affairler/aracılar), atölyelerde üretilen malları dışardan ithal ettirip, atölyelerin kapanmasına sebep olmuşlardır. Böylece Türkiye’nin sanayileşmesine destek verecek banka, tersinden sanayiyi kösteklemiştir.

“Salla başını, al maaşını.”, “Nerde beleş, orda yerleş”, “işi bil, iş yapma”, “Devlet malı deniz, yemeyen domuz”, “iş buldun sıvış; aş buldun giriş”… gibi deyimler, bu yağma/ganimet psikolojisinin, üretime dayalı rasyonel ekonomide büründüğü yeni ifadeleridir.

Şehir rantlarının nasıl dağıtılacağı, Avrupa’da ciddi bir hukuki mevzudur. Kişilere haksız yere kazanç sağlamanın kapısı değildir. Kamunun hakkı son derece titizlikle korunur. Merak edenler, ilgili mevzuata bakabilir. Türkiye’de son 15-20 yıldır Belediye Başkanlıkları ve doğal olarak ilgili partinin bürokratik-siyasi ekibi, imar rantlarını “Arpalıklar” olarak paylaşmaktadırlar. Burada da en fazla kazanç “Emsal” denen kat irtifasından yani göğün/havanın satılmasından elde edilir. Tek bir imza ile 350 daire sahibi olunabiliyor. Göğün hiç kimseye ait olmadığı, Allah’ın olduğu düşünülerek muhafazakâr Belediye başkanları ve Partilileri tarafından “daire-daire” parsellenip, satılıyor. Şehirlerin içindeki yeşil alanlar, belediye meclisleri kararları ile imara açılıp “emsal” ile göğe doğru sivriltip millete satılıyor… Şehirlerin içi ve civarı bitince, şimdilerde koylara, zeytinliklere göz dikildi. Bu, çok kötü bir hastalıktır; bütün “boş”lukları “arsa/emlak” olarak görme sapıklığıdır: 1999-2003 arasında İstanbul’da “Deprem Toplanma Alanı” sayısı 470 iken; bunların 300’ü, AVM ve Gökdelen’e dönüştürülmüştür. Türkiye’nin yarı doğusundan yarı batısına süren göç, 1950’den beri devam ediyor. Arz-talep dengesi, bu rantın daimi kaynağıdır. İmar yetkisinin ülke çapında hukuk veya meslek uzmanlarından oluşan denetim-bilirkişi kurullarına verilme yerine, Belediye başkanlarına veya siyasilere verilmesi, kurda kuzu teslim etmekten başka bir şey değildir.

Paranın birkaç kat (azafen mudaafen/ Faiz) kazanması (3/130) Kur’an’da yasaklanmış iken; toprağın veya boşluğun(Havanın) bin kat para kazanması(emsal) nasıl haram olmuyor? “Emsal”, “faiz”den bin kat daha haram olması gerekmez mi? Faizde ezilen/sömürülen bir kişidir; emlakta gasp edilen ve satılan ise bütünü ile kamu malı veya mekânıdır. Faizde mağdur bir kişi; emsalde mağdur olan bir şehrin bütünüdür. Şehirleri “Güzelyurt” olmaktan çıkarıp “Metropol” denen canavarlığa/cangıl’a/kanser’e dönüştüren bir husus da, “emsal” denen şeytanlıktır.

Hz. Muhammed’in hanımı Ümmü Seleme, Hz. Muhammed’in Mekke’de olmadığı bir anı fırsat bilerek kendi odasına bir ilavede bulundu. Hz. Muhammed, bu durumu görünce bir “tüccar” olarak ona -“inşaat ya Resulullah” diyenlere inat- şöyle çıkışmıştır: “Bir müminin servetini yiyip tüketen en faydasız şey inşaattır” (Benedikt Koehler. Kapitalizmin Doğuşu. s.87). Çok doğru bir teşhis. Zira inşaat sektörü, sanayi veya tarım üretimi ve ticaret gibi yoktan veya dışardan ekonomik(artı) değer yaratan bir sektör değildir.

Şehircilikte, esas ve evrensel olan mimari kriterlere göre yerleşim yerlerinde en fazla 4-5 katlı binalar/apartmanlar/evler yapmak ise ve esas olan her şehir ve kasabanın güneş, gökkubbe-sema, yıldızlar, bulutlar ve ufukların(dağ-tepe-dere-ova) karartılmaması, kapatılmaması; havasının ve rüzgârının kesilmemesi; ağaç-toprak, park, bahçe-çiçek, kuş, börtü-böcekten uzaklaşılmaması ise; Müslümanlık da, -doğal “ayet”lerden “ibret almak” için- bunu gerektiriyorsa; dikey mimari, bütün bu kul haklarına saldırıdır, gasptır, haramdır. Dikey mimari, Allah’ın Kur’an’da sık sık saydığı ve nimet olarak nitelediği ve bizim imanımızın oluşmasını ve korunmasını sağlayacak “ayet”lerden bizi uzaklaştırmaktadır; “ayetlerden yüz çevirmektir.”(6/4,21/32,36/46) Ayağımızın yerden (doğadan)/ayetlerden kesilmesidir. İnsanları gökdelenler içinde “Daire” diye dikdörtgen hücrelere kapatmak veya onların arasındaki sokaklarda “akmaya” mahkûm etmek, insanları böcekleştirmek modernlik/refah diye insanlara satılıyor. Hud peygamberin, bugünkü şeylerin benzerlerini yapan kavmine vakti ile söylediklerini, biz de hatırlayalım: “Siz, her yüksek yere bir mabed (cami) veya kule yapıp boş şeylerle eğleniyorsunuz? İçlerinde ebedi yaşama ümidiyle saraylar, rezidanslar mı ediniyorsunuz? El uzattığınızda da, çok zorbaca uzatıyorsunuz.”(26/128-129)

Ünlü mimarimiz rahmetli Turgut Cansever’in, Bugünkü duruma gelmememiz için iki binli yılların başlarında mevcut iktidara adeta yalvardığını televizyonlardan hatırlıyorum. Kimse rahmetlinin uyarılarına kulak asmadı. Şehir mimarisi için hazırlamış olduğu raporun bürokraside sümenaltı edildiği bilinmektedir. Çünkü rant hırsı gözleri bürümüştü. Hoca 1943 yılında Şehircilik dersine girdiği Alman mimar hoca Prof. Oelsner’in kendisine: “Dua edelim, Belediyelerin kasalarında mevcut olan planları uygulayacak kimseler çıkmasın” diye serzenişte bulunduğunu söyler. Hoca bu modern şehircilik planlarının Tek parti dönemine ait olanlarını kastediyor elbet. Ancak, Ak Parti döneminde böylesine master bir plan da olmadan salt “rant içgüdüsü” şehirlerimizi bu hale getirdi. Turgut Cansever şöyle diyor: “Bu yeni şehircilik anlayışı, Türk toplumunu en yaygın şekilde ahlaki değerlerin dışına iten rüşveti, her türlü suistimal en ücra köşelere kadar götürdü. İnsanların birine iki kat yapı hakkı verirken, diğerine 8, ötekine 10 kat vermek, topraktan farklı şekilde yararlanmaya müsaade etmek, şehirlerden toplanan vergi ile vücuda getirilen altyapıdan kimisine 2 kat ölçeğinde, kimisine 30 kat ölçeğinde imkân vermek, hasedin doğmasına; hasedin arkasından: “Ben de aynı şeyi niçin yapmayayım?” diye düşünerek şeytanla kol kola giren bir toplumun ortaya çıkacağına sebep olacağı gayet açıktır. Ticaret sektöründe 2,5 milyon insan çalışırken; yaklaşık 15 milyon insan, inşa ettiği ve edeceği evle ilgili olarak rüşvetle karşı karşıya geldi. İnsanlar, şeytanla birlikte yaşamaya mahkûm edildi. 30 katlı binayı yapıp bütün daireleri satarak aradan ayrılmak isteyenler ise, yaptıkları tanıtım kampanyaları ile dünyanın en modern sitelerini yaptıklarını iddia ederek yalan söylüyorlar; ve bu yalanları sizin tekzip etme imkânınız yok.”(T. Cansever. Kubbeyi Yere Koymak. İst. 2002.s140.)

İnşaat ve Siyaset Kültür ve Sanat Yaratmaz

8.6.2017

Sayın cumhurbaşkanımız, Ensar Vakfı’nın 38. Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada şunları söyledi: “14 yıldır kesintisiz siyasi iktidarız; ama, sosyal ve kültürel iktidar olamadık. Medyadan sinemaya; bilim, teknolojiden hukuka kadar pek çok alanda en etkin yerlerde ülkesine ve milletine yabancı zihniyetteki kişilerin, ekiplerin, hiziplerin olduğunu görüyorum. Elimizde böyle (siyasi iktidar) bir imkân varken, hâlâ pek çok yeri boş bırakıyor olmamız, aklın ve vicdanın kabul edeceği bir durum değildir. Tek eksiğimiz, bunları hizmete dönüştürecek adanmış kadrolar.” Tayfun Atay, Cumhuriyet Gazetesi’nde sayın cumhurbaşkanımızın bu sözlerini yorumladığı yazısında bizim başlıkta dediğimizi dedi: 15 senedir temel kaygınız, inşaat/rant ve siyaset(hile/iktidarı uzatma) ise, yoksunluğunu/yoksulluğunu ifade ettiğin(sanat, sinema, bilim, teknoloji ve hukuk..vs) alanlarda olamazsın.

Ak Parti’nin ilk iktidara geldiği yıllarda biz 15-20 ilahiyatçı akademisyen, “İslamiyyat” diye kaliteli bir İlmi-İslami dergi çıkarıyorduk. Başka dergiler de vardı: Divan, Bilgi Hikmet, İslami Araştırmalar, Tezkire… Hepsi kapandı ve ekipleri siyasete-bürokrasiye taşındı/koşuştu. Bilim, Sanat, Teoloji, Hukuk bunların hiçbiri, adına “İslamcı” veya “Muhafazakâr” denen camianın temel merakı-ilgi alanını, tutkusunu, hayretini mucip olmamıştır. Olamazdı da. Sanatın önemli bir dalı olan Şiirde N. Fazıl, muhafazakârlara Seküler Kemalizm’e karşı politik muhalefeti ve iktidar olmayı yegâne ufuk olarak aşıladı: “Surda bir gedik açtık, mukaddes mi mukaddes; ey kahpe rüzgâr, artık ne yandan esersen es.” Sayın cumhurbaşkanımız da bu şiirleri okuyarak büyüyen nesildendir: Hamaset ve Siyaset.

Türkiyeliler(Kürtler dahil), tarihi süreç içinde düşünmenin “mitolojik-din/mistisizm(Tasavvuf)” aşamasında kalmışlardır. Medreselerde devletin bürokrasi ihtiyacını karşılamak için okutulan Rasyonel Teoloji(Fıkıh, Kelam, Tefsir, Hadis), erken dönemde Arapça filizlenmiş olan ve içinde daha sonraları batıda “Bilim” olarak kristalleşen çabayı da barındıran ”Felsefi Düşünmeyi” zaten Nizamiye medreselerinde boğmuştu. Araplar, -İslami İlimleri yaratarak- “teolojik düşünme” aşamasına geçmişlerdir. Yani dini metinleri akıl ile açıklama çabası(Tefsir, Hadis, Fıkıh, Kelam, Felsefe). Ancak Batıda teolojik düşünme aşamasını “Felsefi Düşünme” aşaması takip etti(Aydınlanma-Rönesans). Sanat, kültür, teoloji/reform, hukuk işte bu aşamanın ürünleridir. Bunu da “Bilimsel Düşünme” aşaması takip etti. Batıda tekniği, sanayiyi ve ekonomiyi yaratan bu aşamadır. Finans Kapitalizmi, Sanayi kapitalizminin zorunlu devamıdır.

İslam dünyasında mevcut durum, Sünniliğin uzun süren kültürel-politik hegemonyasında taşımış olduğu potansiyelleri bütünüyle açımlaması, çiçeklenmesi, meyvelerini vermesi ve akabinde tükenmesidir. Son üç yüz yıldır Dünyanın hem alt yapısı(ekonomi-sanayi-teknoloji) hem de üst yapısı(İnsan Hakları, Milliyetçilik/Ulus Devlet, Demokrasi, Hukuk Devleti, Laiklik, Üniversite/Bilim…vs) Batı tarafından belirleniyor. İslam Dünyası(Şeriat), geçen yüz yılın başlarında kurumsal olarak, kültürel olarak, hem de fiziksel olarak çökmüştür; Milliyetçilik/Ulus Devlet benimsenerek yarı bağımsız diktatörlükler olarak yeniden kuruldu. Şimdi de özgürlük, sağlık, üretim, eğitim sorunları ile boğuşuyor. Batı kendini hayatın bütün alanlarında(Sanat-Kültür, Bilim-Teknoloji, Din/Teoloji, Hukuk, Ekonomi) yeniledi ve sonuç olarak da elde ettiği silah-ekonomik güç ile dünyaya –yarı gönüllü, yarı zorla- kendini kabul ettirdi; dünyayı kendine benzetti.

Şu anda Batı da, sahip olduğu potansiyelleri çiçeklendirerek tüketmiştir. Ancak hegemonya küresel ölçekte olduğu için bitiş görünmüyor. Post-modernizm(nihilizm), aslında bu bitişin bir semptomudur.

Sayın cumhurbaşkanımızın “iktidarsızlığını” itiraf ettiği alanlar, Sünniliğin yaşama ilişkin üretmiş olduğu kültürel-kurumsal kalıpların tükendiği alanlardır. İslam’ın genetik/tohum özünün sağlamlığı, tarihsel açılmış gövdesinin(Çınar/Sünnilik) yaşlılığını, meyve vermezliğini ve belki de çürümüşlüğünü ortadan kaldırmıyor. Yalnız bu alanların ikamesi veya doldurulması, ima ettiği gibi zorla veya “adanmış” kadrolar yani politik militanlık ile olmuyor. Oturup Avrupalının yaptığı gibi Felsefi ve Bilimsel olarak veya alternatif bir “düşünme tarzı” ile kafa patlatmak, dirsek çürütmek, göz nuru dökmek, alın teri silmek ile olacak alanlardır. Yoksa Tayfun Atay’ın dediği gibi, İstanbul’un Fethinin yıl dönümünde gâvurdan aldığın kamyonlardan 1453’nü “gösteri” amaçlı olarak bir yere toplamak veya reytingi 50. sırada izlenen “Kur’an okuma yarışması” düzenlemekle olmuyor.

Üniversite sayısını artırmak, mağaza zinciri veya AVM açmaya benzemez. Felsefi merak/düşünme, keşif/icad çıkarma ve bilimsel araştırma tutkusu yoksa; buralar “iş bulma” mekanlarına döner. “İcad çıkarma”nın  ve “eski köye yeni adet getirme”nın lanetlendiği bir kültürden geliyoruz. Şu anda birkaç özel üniversite dışında devlet ve vakıf üniversitelerinin yegâne misyonu, meslek edindirmek veya işsiz genç mezun etmektir. 15 yıldır devlet aracılığı ile çoğunlukla “inşaat/rant”tan para kazanan muhafazakâr burjuvazinin sanatsal hobileri oluşmadı. “Çukurambar” bunun kanıtıdır. Göğü delen dikey mimari ile “Havadan(emsal) para kazanma”; dört çekerli araçlarla kafe ve restoran önlerinde trafiği tıkamak, kafelerde iş bağlamak, nargile-okey masalarında duman altı olmak, hepsi bu kadar.

“Vicdansız Dindarlık” Olarak Güncel Müslümanlık

27.5.2017

“Hayır, insan bir takım mazeretler ileri sürse de; kendinin ahlaki görme yetisinin olduğuna şahittir”(75/14-15).

                                               “Vicdanın kınayan sesine and olsun”(75/2)

Peygamberlerin vahiy ile yapmaya çalıştıkları şey, yaratılışta Allah’ın insana vermiş olduğu ahlaki vicdan kapasitesini tahrik etmek, uyandırmak ve işler hale getirmektir. Çünkü insanlar toplum içinde tarih, gelenek ve kültürel etkiler ile mayalanarak taklit, alışkanlık ve içgüdü saikleri ile bu kapasitesini kaybeder. Kur’an’ın kitap, ilim, hikmet, nur, hidayet, tezkire, furkan, şifa, besair, rahmet, beyan… sıfatlarını olması, bu iddiamızın kanıtıdır. Vahyin yöneldiği muhatabın ise insandaki akıl, kalb-ı selim, lübb, ruh, basiret, fuad… yani şuurluluk, düşünme, duygu, sezgi, idrak, izan, ifham/anlama veya vicdan kapasitesi olması, ikinci bir kanıttır. Kur’an’da az sayıdaki “fetva isteme (yeselûneke 2/215, 219, 5/4, 8/1…)” anlamında soru sormanın ötesinde, düşünmeye teşvik anlamında soru sorma (E-raeyte? 25/43, 107/1, 6/46, 10/59…),- Heidegger’in dediği gibi- :“düşünmenin takvasıdır”. İnsanları soru sormaya teşvik eden bir kitap, – tarihsel bir bağlamda verdiği cevaplar mutlaklaştırılarak- Sünni Fıkıh Usulü sayesinde (Edille-i şeriyye) yeni sorular sormayı ve cevabını aramayı haram hale getiren bir kitaba dönüştürüldü. Kur’an’da Allah, kendini her bir insan teki ile daima “beraber/me’a= in relation with…” onu eğiten bir Mürebbi/Rabb/Pedagog olduğunu ifade ederken; Fıkıh usulü, bu canlı ilişkiyi koparıp,  nasslara kesin itaati “din” olarak vazetti. Birinci yol, mutasavvıfların kontrolsüz “Batınîlik”ine terkedilirken; ikinci yol, “Selefilik/Vahhabilik/DAİŞ”de ideal pratiğine kavuştu. Sözüm ona mutedil “Sünnilik” ise, bu iki ekstrem uç arasında gerili kalmıştır: “Bir o yana, bir bu yana; hem o yana, hem bu yana; ne o yana, ne bu yana.”

Dini bilinç, dinin kaynağında aşkın, mutlak ve kutsal bir Tanrı fikrine dayandığı için, bunun dış dünyada mevcut olmamasına dayanamaz ve onu daima tecelli, tezahür (İnkarnasyon ve hiyorefani) ile bir biçimde mücessem hale getirmeye çalışır. Putçuluk/Paganizm, tipik olarak budur. Hz. İbrahim, bu zaafı aştığı için “peygamberlerin babası” sayılmış; putperest kavmi tarafından ise: “Hanif (sapkın-dönek)” olarak nitelenmiştir. Tersinden o, Allah’a dönmüştü(tahannuf). Hz. Musa ise, bu yoksunluğa dayanamadığı için: “Tanrım, bana kendini göster”(7/143) deme zaafında bulunmuştur. Bu zaaf, Yahudilikte sık sık putçuluğa geri dönme (Samiri’nin Buzağısı, 7/148) ve muvahhit olduklarında ise “Ahit Sandığı” (Tabut-2/248) aracılığı ile tezahür etmiş; Hristiyanlıkta Hz. İsa’nın mucizevi doğumu, “inkarnasyon” (Teslis) şeklinde kutsalın/ulûhiyetin “tezahürü/tecessümü” olarak algılanmıştır. Daha sonra kilise, Hz. İsa’nın bedeni ve tecessümü olarak; papalar da kilisenin tecessümü olarak yorumlanmıştır.

İslam dini, tevhide ve tenzihe aşırı vurgu yaparak mutlak ve kutsal olanın hiçbir surette tecelli ve tezahürünün/tecessümünün mümkün olmadığını ısrarla vurgulamıştır (112/1-4, 42/11). Bu bağlamda baştaKur’an olmak üzere Ka’be ve Hz. Muhammed, tamamen anlam-ahlaki duygu (maneviyat) taşıyıcısı araçlar(medya) olarak vazedilmiştir. Ancak zamanla Müslümanlar da bu soyutluğa katlanamamışlar ve Ka’be başta olmak üzere, Hacerü’l Esved ve Rıdvan Biatı’nın altında yapıldığı ağacı “kutsama”ya başlamışlardır. Hz. Ömer’in Hacerü’l Esved taşı (tavaf başlangıcını işaretlemek için konulmuş göktaşı) hakkında söylediği: “Senin kara bir taş olduğunu biliyorum; Hz. Muhammed seni selamlamasaydı, seni kaldırıp parçalardım” demesi ve bahsi geçen ağacı kestirmesi, kitlelerin bu zaafından duyduğu kaygıyı ifade eder. Bu tehlike zamanla ortaya çıkmış ve Kur’an başta olmak üzere (Kelam-ı Kadim) Ka’be, Hz. Muhammed; Tasavvufta “Veli-Şeyh” ve Şia’da “İmam”lar, hatta “Ayetullah”lar, kutsiyetin/ulûhiyetin nübüvvet üzerinden bir biçimde kendilerinde tecelli ettiği (Hiyorefani) kişiler olarak algılanmışlardır. Benzer bir algı, daha önce Yahudi ve Hristiyan din adamları olan “Ahbar” ve “Ruhban” sınıfının mutlak otorite olarak “Rabb” edinilmesi ve bu statü ile insanların mallarını yemelerinde ortaya çıkmıştır (9/31, 34). Oysa önce Yahudilikte (Rasihun, Rabbaniyyun, Ehlu’z-Zikr) ve İslam’ın Sünni geleneğinde teşekkül eden “Ulema” grubu (Muhaddis, Mütekellim, Müfessir ve Fukaha) otoritesini ilim ve takvadan alan açık, şeffaf, denetlenebilir, sorgulanabilir insani(ilmi-ahlaki) birer kategoridir. İslamiyet’i resmi “temsil” yetkisi olmayan “tebliğ” görevlileridir. Görevlerini yerine getirmedikleri takdirde –Yahudilikte olduğu gibi- ağır bir şekilde eleştirilmişlerdir(62/5). Ulemanın görevi, itikadı ve bilgiyi (epistemoloji) esas alan bir “Ortodoxi= doğru bilgi” üretmekten çok; Hz. Muhammed’e emredildiği gibi: “Sen, af yolunu tut; örfü emret; cahillerden olma.”(7/199) buyrukları doğrultusunda daima hakkaniyet üzere olmayı tavsiye etme, yani “ortopraxi”dir.

Kur’an, Allah’ın insan aklı, insan dili (Arapça) insan aracılığı (Hz. Muhammed) ile insanlara (Araplara) hitabıdır. Mutezile’nin ifade ettiği gibi, Allah’ın mahlûk/muhdes kelamıdır. Kutsalın (Hristiyanların sandığı gibi Hz. İsa’nın) aramızdaki tezahürü gibi değildir. Ka’be, aslında bir ibadet mekânı (Mabed, 2/125); ikincil olarak da, Hz. İbrahim’in tevhid mücadelesinden anılar taşıyan (Kurban, Safa-Merve arasında karısı Hacer’in çocuğuna karşı duyduğu şefkat ve merhameti ifade eden sa’y… vs.) sembolik bir mekândır. İnsanlar için emniyet, dayanak, destek (2/125, 5/97) merkezidir. Haccın menasikleri (rükünleri) de bağlı olarak tamamen sembolik anlamlılıklardır. Namaz, Allah’a karşı saygı/huşu ifade eden anlamlı davranışlardır. Oruç, nefis tezkiyesine yönelik bir temrindir. İbadetler, “antreman” yapmaya benzer; amaç, insanı yarışmaya (salih amel: adalet/dürüstlük/hakkaniyet-merhamet) hazırlamaktır. Günümüzde Hacc-Umre ziyareti, “miting” zevkine-turizme; Namaz, Allah’a karşı şükran ve saygıyı ifade etme ve insanı kötülüklerden alıkoymadan, kendinde/kendisi için “sevap/kontür aracı”na; Oruç ise, iftar sofrasındaki nefis yemeklere saldırma işlevine/şehvetine dönüşmüştür (hedonizm).

Dinsel bilincin zaafı, kökeninde tamamen “anlam” çerçevesinde konulan veya tezahür eden olgu ve şeyleri, zamanla anlamdan yoksun hale getirip “kendinde-kendisi için” şeylere veya eylemlere dönüştürmesi yani körleşmesidir. Bunun temel sebebi, düşünmeye-şuura dayanan soyutluğa (anlama) tahammül edememesi ve alışkanlık, tembellik ve içgüdü-taklit ile somuta (kendinde/kendisi için şeye) kaymasıdır. Dinlerde ahlak-vicdan ve şuur yerine ibadetlerin öne çıkması ve zamanla şuursuz halde taklit ve alışkanlığa kayması bundandır. Bugün İslam dünyasında Ka’be, Kur’an ve Hz. Muhammed, medyatik ve manevi unsurlarını kaybedip “pagan” benzeri hale dönüşmüşlerdir. Bundan dolayı da ibadetler hiçbir manevi ve ahlaki bilinç-şuur ve vicdan rikkati yaratamamaktadır. Bir Hac organizasyonu şirketinin reklamında, -otel odasının konforunu kasten- söylediği: “Ka’be, ayağınızın altında” cümlesi, bu durumu net olarak ifade eder. İbadet esnasında insanların anlamı kaybolmuş rükünleri yerine getirmek için bir birlerini ezmeleri ve zaman zaman telefatın ortaya çıkması, yine aynı ilkelliğin (pagan bilinç) tezahürüdür. Ahlak, hakkaniyet, liyakat, ehliyet yerine; kamu sorumluluk ve menfaatlerini yaptıkları ibadetten “gafil/bilinçsizce alnı secde gören”(107/5) kişilere “peşkeş çekilmesi”, aynı durumun (ritüel dindarlığı) başka bir tecellisidir. Beş vakit namazına müdavim dindar/muhafazakâr milletvekili, imar müdürünün bir imzası ile elli daireye birden sahip olabiliyor. Hem de günahını Allah’a iftira ederek: “Cenab-ı Allah’ın takdiri ile”.

Bu arada kitlelerin hayatına katılan binlerce insanı ahlaki bağlamda memnun etmenin zorluğuna katlanma yerine, dinin merkezinde olan Tanrıyı yani bir kişiyi –ibadetle- memnun ederek kısa yoldan zahmetsizce cenneti garantileme uyanıklığını da unutmamak gerekir. Oysa aslında ibadetlerin ikincil bir anlamı da, insanı hemcinsine karşı emin hale getirmektir. Fakat bu pratikte geri teper. İbadetler, müminleri ahlaklı olmaya karşı bağışıklı hale getirir. Vahyin buyruklarının zamanla müminler tarafından Tanrı’yı memnun edecek yegâne emirler ve hakikatler olarak görülüp mutlaklaştırılması, mumyalanması ve dondurulması, onlardaki hakikati sürekli görme vasıtası olan vicdan kapasitesini dumura uğratmasının, köreltmesinin en büyük vesilesi haline gelir (İşlemeyen demir pas tutar). Bazı dindarların, coşku ile (bağnazca-yobazca-fanatikçe/cahilce)  kötülük işlemelerinin nedeni budur.

Vicdanı dumura uğratan ikinci önemli bir durum, kişilerin ekonomik-politik veya kültürel süreçlerde güçlü, meşhur, önemli (iktidar) pozisyonlara gelmeleridir. Kur’an şöyle der: “Her ülkenin önde gelenlerini (Ekâbir) hile ve entrika peşinde koşan suçlular durumuna sokarız; ama çevirdikleri entrikalar, kendi aleyhlerine döner; fakat onlar bunu anlayamazlar.” (6/123). M. Esed, bu ayete şöyle bir yorum getirmiştir: “Önemli kimseler olmaları, onları az veya çok eleştiriye kapalı hale getirdiğinden, önde gelenler (Ekâbir), kural olarak kendi davranışlarının ahlaki yönlerini sorgulamakta diğer insanlardan daha az istekli olurlar. Bu durumun sonucu olarak, kendilerini daima haklı görmeleri, onları çoğu zaman büyük hatalar yapmaya sevk eder.” Hele buna bir de “İbadet dindarlığı” maskesi takılmış ise, vicdansızlık iki katına çıkacak demektir.

Yahudilerdeki “seçilmişlik”, Hrıstıyanlardaki “kurtulmuşluk” ve Müslümanlardaki “hakikat tekelciliği”, kendilerini müstağni bir pozisyona iterek, kendinden olmayanları sapık, aşağılık, zavallı varlıklar olarak görmeye sevk ediyor. Oysa bütün peygamberler, müntesiplerini hakikate karşı “kör, sağır, lal” (2/18, 171) yani kapalı/dogmatik bir “cemaat (hizip-şia)” (30/32) oluşturmaya değil; müntesiplerinin hakikate karşı daima “kulak kesilmelerini (üzünün va’iyeh)” (69/12), “kendilerini eleştirmelerini (nefs-i levvame/özeleştiri)” (75/2) yani “hidayet ve dalalet” te olma pozisyonlarının herkes ile eşit mesafede olduğunu kavramaları gerektiğini vazeder: “Ahlak yolu dardır; tetik bas, önü yardır.” İslam, diğer din ve mezheplerde olduğu gibi, okyanusta korunaklı bir gemide (Nuh’un Gemisi) yolculuk değil; antrenmanlı yüzücü olmayı başarmaktır. Herkesin “sürü” olması değil; Hz. Muhammed’in dediği gibi, herkesin “çoban/sorumlu” olmasıdır (küllüküm rain ve küllüküm mesulün an raiyyetihi).

Devlet Yönetimi: Kurumsal Siyaset mi Kahramanlık/Karizma mı?

17.5.2017

Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı İmparatorluğunun bakiyesi üzerine Modern bir “Ulus Devlet” Olarak kurulmuştur. Kanun-i Esası yerine Anayasa; Meclis-i Mebusan’ın devamı olarak “TBMM”;Askeriyye’nin yerine Ordu; Medresenin yerine Üniversite ve Milli Eğitim; Teşkilat-ı Mahsusa yerin MİT;Şeyhu’l-İslamlık yerine Diyanet; Kadılık yerine çeşitli Hukuk kurumları(Danıştay, Sayıştay, Mahkemeler…vs şeklinde kurumsal bir yapı olarak doğmuştur. Devletin ideolojisi “şeriat” yerine “sekülerlik” ile değiştirilmiştir. Kuruluşun, bir “Kültür Devrimi” içermesi(ideoloji), bürokratik kurumlar ile halk arasında bir ihtilaf yaratmıştır. 1950 den itibaren çok partili hayata geçmek, bu ihtilafı su yüzüne çıkarmış ve bürokratik oligarşi, siyasi iktidara karşı değişik zamanlarda “Darbe”lervurmuştur. Kuruluştaki ve kurtuluştakiM.Kemal Atatürk’ün Karizma ve Kahramanlığı, azınlık bir kesim tarafından onanırken; muhafazakâr kesim devlete belli oranda “küsmüştür”. Bu ideolojikliğe rağmen, adı geçen kurumlar, toplum nezdinde belli oranda zamanla saygınlık ve meşruiyet kazanmıştır. Kuruluş esnasında muhafazakâr kitlelerde oluşan mağduriyet(içerleme-uçuklama), “Nurculuk” ve “Milli Görüş” adlarında dinsel içerikli biri “Cemaat”, diğeri “Siyasi Parti” olan başlıca iki hareket yaratmıştır. Birinci hareket iki karizma/kahraman(S.Nursi-F.Gülen); ikincisi de iki karizma/kahraman(N.Erbakan-R.T.Erdoğan) yaratmıştır. Her iki hareketin birinci liderleri devlete ve kurumsal yapısına dokun(a)mazken; ikinci liderleri devletin kurumlarına dokunmayı ve içeriğini ideolojik olarak değiştirmeyi düşünmüşlerdir.Fetullah Gülen, “Takiyye” ile devletin kurumlarına “Paralel Yapı” olarak sızmayı tercih etmişken; Erdoğan, siyasi mücadele yoluyla açık olarak bu kurumları kendi muhafazakâr ideolojisi doğrultusunda değiştirmeyi tercih etmiştir. Bu “ideolojik mücadele” esnasında kurumların saygınlığı ve meşruiyeti oldukça zayıflamıştır. Siyasi/ideolojik kahramanlık/karizma(F.Gülen ve R.T.Erdoğan) yükseldikçe, devlet kurumları zayıflamış ve itibarsızlaşmıştır.S.Nursi ve F.Gülen, siyasi özü olan “dini” figürler iken; N.Erbakan ve T.Erdoğan, dini özü olan siyasi figürlerdir. Weber’in yaptığı analiz bağlamında birincilerde “karizma(dinsel esin ve yardım)” inancı ağır basarken; ikincilerde siyasi mücadeledeki “kahramanlık” ları ağır basar. Gandi ve Humeyni “karizma”nın ideal tipleri olduğu oranda, bizimkiler “sönük” kalır.

Kuruluş aşamasındaki kahraman/karizma, toplumun işlevsizleşmiş-eskimiş ve yer yer çürümüş dini kurumlarını(şeriat, tarikat ve hilafet) ilga ettiği için, ona karşı muhafazakâr kitlede bir kırgınlık, nefret ve hoşnutsuzluk doğmuştu. Yenilenmenin “Islah” yerine, “Devrim” ile gerçekleşmesi, bu durumu doğurmuştur. Son kahramanların yükselişinde bu açığa çıktı. Kurumlar, mantık ve hakkaniyet ilkeleri ile geliştirileceği yerde, bir “rövanş” duygusu ile itibarsızlaştırılmıştır.

Kurumlar, veya devlet, özünde “Makasidu’ş-Şeria”nın(mal, can, din, akıl ve namus/onurun korunması) yani kamunun “maslahat” ve “zarurat”ının karşılanmasıdır. Öngürülebilir gelecek perspektifleriyle toplumun kimliğini, devamını ve korunmasını sağlar. Kurumsal yapılar, biriktirdiği hafıza ve tecrübe ile -örf, töre, gelenek, sünnette olduğu gibi- toplumun kimliğini ve fiziki varlığını korur. Kitlelerin devlete olan güvenini kurumlar sağlar. Devlet çarkını kurumlar, yani ortak akıl, çoğunluğun kararına göre(oylama) yürütür. Kurumlar da hangi niteliklere(ehliyet-liyakat) haiz insanların istihdam edileceği yasa ve gelenek ile oluşturulur. Buralara salt siyaset kaygısı ile “bizden/partiden” adam atanması, kurumları çökertir.

Kurum ve hukuk, toplumun ortak ruhu, umudu, güveni ve geleceğidir. Kurumların ve hukukun zayıflaması, toplumu zaafa sürükler, toplumu böler ve dağıtır. “Devlet adamı”, ister bürokrat ister siyasetçi olsun, bu hususlara dikkat eden insan demektir. “Derin Devlet” kavramı ise, mafyatik bir tür illegaliteyi imlemektense, toplumun kriz anlarında onun var kalma sezgisi ve içgüdüsünün kurumlarda ve siyasal kategoride devreye girmesidir. Siyasetçi, kurumları rantabl işleten kişi demektir. Siyasetçi, kurumları ıslah edebilir; ancak onların itibarını sarsamaz. Siyasette kurum yerine kahramanlığa, karizmaya dönmek, riske girmektir. Kurumsal akıl yerine tek kişinin hata yapma oranı artar. İç politikada iktidarda kalma ihtirası uğruna, kamu/ülke zararına olabilecek kararlar alınabilir. Duygular ve ihtiraslar, devlet “iş”ine karıştırılabilir. Kahramanlık, savaşta ve ülkenin kurtarılmasında anlamlıdır; ancak, devletin kurumsal yapıya kavuşturulması ve kurumların karakteri, uzlaşma/icma ve konsensüs ile oluşturulmalıdır. Ebeveyn, çocuk üzerinde “sahiplik” hakkına haiz olmadığı gibi; bir kişinin toplumun kimliği, kaderi ve geleceği üzerinde insiyatif hakkına sahip olduğunu iddia etmesi, çılgınlıktır. Bu karar, bir kişiye/kahramana/karizmaya bırakılmayacak kadar karmaşık ve büyüktür. Güven, devletten/kurumdan “kişi”ye kayarsa, kurumlar itibarsızlaşır. Ehliyet, liyakat ve hakkaniyet kurumların karakteri iken; yalakalık, iki yüzlülük ve sadakat kahramanın hanesine düşer.

Son on beş yılda iki İslamcı siyasi kahramanın devleti ele geçirme mücadelesinde, hukuk kurumunun önce birilerini “suçlu” ilan ettiğini ve hakimler tarafından tutuklandığını; sonra, bu tutuklama kararını veren hakimin “suçlu” ilan edilip tutuklanmasını ve ilk suçlunun beratını; daha sonra, ikinci suçlunun beratına karar veren üçüncü hakimleri gördük…Böyle bir durumda halkın hukuk kurumuna karşı güveni doğal olarak sarsılır. “Diyanet” kurumunun vaktiyle yeni kurulan devletin ideolojik karakterine göre şekillendirilmek istenmesi, muhafazakâr halk kesiminde ona karşı benzer bir güvensizliği doğurmuştu. Güven/itibar oluşturmak zor ve uzun zaman alırken; güven kaybı anlık ve kolaydır: Bir bardağın yapılış ve kırılış süreci gibi.

Bir “Makina-Örgüt”e Dönüşmüş Olarak Ak Parti’nin Son Hali

3.5.2017

“Dost, acı söyler”

Ak Parti, 10 milyondan fazla “üye”si olan bir örgüttür. Ancak bu örgüt, Demokrasilerde olduğu gibi kendi aklı, iradesi, inisiyatifi olan bir örgüt değildir. Kurulduğunda böyle değildi; giderek bu hale geldi. Bugün aklını, iradesini ve inisiyatifini bir kişiye (R. T. Erdoğan) bağlamış ve devretmiş bir örgüttür. Demokrasilerde “Parti”, bir toplumsal (iktisadi-kültürel/ideolojik) kesimin taleplerini iktidara taşıyan siyasi bir aparat ve aygıttır. Parti, oluşturduğu tartışma ve seçim kurumları/kurulları ile kendisi düşünür, ortaya program, öneri, çözüm ve sorun koyar. Parti aklı, organlarının aktif çalışması ile oluşan; parti başkanı da, bu aklın sözcüsü ve temsilcisidir. Bunun sebebi, partinin talip olduğu “yönetim” işinin çoğul bir toplumda çoklu ve sofistike bir süreç olmasıdır. Yönetim işleri, uzmanlık ve –kamuyu ilgilendirmesi dolaysıyla da- ahlaki bağlamda hakkaniyet ve dürüstlük gerektiren alanlardır. Parti, ekonomideki “şirket” yapısına benzer. Ortakların her birinin şirkette hissesi olduğu gibi; partide de üyelerin her birinin kurullar-kurumlar yoluyla sözünü (fikrini), talebini ifade ve icra etmenin kanalları ve yolları vardır. Demokrasilerde “Parti” ve “Devlet”, Tevhit esasına göre değil; “Şirk” esasına göre dizayn edilmiştir. Yani otoriteleri birbirine indirgenemeyen (Kuvvetler ayrılığı-Fren ve Denge) kurumlar vardır. Kamusal sorunları istişare (şûra) ile çözmek (3/159, 42/38) ve görev dağılımı yaparken “emanet” olarak nitelenen kamusal sorumlulukları “liyakat”a göre dağıtmak (4/58) ve emanetlere hıyanet etmemek (8/27), İslam dininin de siyasal prensipleridir. Siyasal alanda “Tanrı/Tevhit” ilkesinin geçerli olmamasının nedenlerinden biri, insanın Tanrı gibi “mükemmel” olmaması, tersine “zayıf” olması (4/28); ikincisi ise, yönetim işlerinin doğası gereği uzmanlık ve çok akıl gerektirmesidir. İnsanda Tanrısal bir akıl olamayacağına göre, evrende olduğu gibi devlette/yönetimde “Tevhid” geçerli değildir. Müslümanlar, ta başından beri bu İslami ilkeyi ihlal etmiş ve Muaviye’den itibaren çağın/komşularının ruhu olan “saltanat/krallık” rejimini taklit etmişlerdir. Kur’an’da Hz. Muhammed’e transfer edilen ve mutlak olmayan ilahi otorite, Allah’ın gözetiminde devam ediyordu. Yanlış yapıldığında da Allah tarafından ikaz edilerek düzeltiliyordu (17/74, 80/1-10). Kaldı ki, Hz. Muhammed döneminde de kamusal/siyasal sorunların çözümünde sadece Hz. Muhammed’e yetki verilmemiştir. Doğru hüküm verecek ehliyet/liyakat-hakkaniyet sahibi (yestenbitûna) başka yetkililerin/uzmanların olduğu da vurgulanmıştır (4/83). Oysa Saltanatta, “Lailahe illellah” (Tevhit) ilkesi, metafizikten “siyasi” alana sirayet etmiştir. İslam toplumu, bu durumu “kurumsal” olarak önleyemediği için, sadece “tavsiye” ile yetinmiştir: “Gururlanma padişahim; senden büyük Allah var.” Sultanlar da halka “hesap verme” yerine, Tanrısal otoriteyi “temsil” ettikleri veya kendilerine “intikal” ettiği vehmi ile “sübjektif” olarak Allah’a hesap vereceklerini söylemişlerdir.

Ak partinin örgütlenme tarzı bir “makine-örgüt” haline dönüşmüş durumdadır. Örgüt, Karizmatik (Tanrısal/Mistik) bir Liderin aklına/kararına bağlı olarak işlemektedir. Bunu söylemek, yönetim sürecinde bütün kararların lider tarafından alındığı anlamına gelmiyor; sadece genel/büyük kararların alıcısı ve “nihai” merciinin o olduğunu ifade etmektir. İcra yetkisi olan siyasi ve bürokratik ekip, “İrade-i Şahane”nin ima, ihbar ve işaretine bakarlar. İrade-i Şahane, her ne kadar Fetö, PKK, Obama ve Davutoğlu tarafından kandırılabilen bir “fani” olduğu ispat edilmiş olsa bile, bu böyledir. Lider “İstişare” yapıyor olabilir; verilecek önemli kararların oluşturulacak kurum ve kurullarda çoğunluğun (oy çokluğu) kararı ile alınıp alınmadığıdır önemli olan. Makine, bir insan tarafından çalıştırılan ve işletilen mekanik bir yapıdır: Bir şoför tarafından kullanılan “otobüs” gibi. Makinanın aksamlarının her birinin bir “işlevi” vardır; ancak parçaların kendi başına bir irade-karar ve inisiyatifi yoktur. Partide bu parçaların inisiyatifsizlik durumunu bireylerin, kurulların veya tarikat/cemaat yapılarının Lidere “sadakat”e dayalı itaatleri ifade eder: “Reis var; yeis yok” sözü, bu koşulsuz/kesin sadakati ifade eder. Hatta “Pelikancılık” ve “Karadenizcilik” gibi değişik tarzlarda “Reisçilik” mezhepleri bile oluşmuş (A. Hakan. Hürriyet. 24.4.2017). Sadakat, doğru bir şeydir. Ancak, koşulsuz olması yanlıştır. Hudeybiye Anlaşması’nın yapıldığı anda Hz. Ebubekir, Hz. Muhammed’e karşı “sadakat”i seçmişti. Ancak Hz. Ömer ve Hz. Ali, sonuna kadar sorgulamayı ve itirazı seçtiler ve Allah, onların bu tutumunu eleştirmedi. Dönüş yolunda “Fetih” suresi nazil olduğu haberi Hz. Ömer’e ulaştırıldığında: “Ne fethi?” diye çıkışarak radikal muhalefetini sürdürmüştür. Hz. Muhammed’in bu kararının doğruluğu, onun kendi başına verdiği her kararın doğruluğunu gerektirmez. Nitekim –insan olması hasebi ile- başka bazı kararları da yanlış olduğu için uyarılmıştır: “Eğer seni tutmasaydık, az kalsın müşriklere biraz meyledecektin. Eğer bu durum gerçekleşseydi; hayatta ve ölümden sonra sana kat kat azap ederdik ve bize karşı hiçbir yardımcı da bulamazdın.”(17/74-75)

Ak Parti’de –seküler partilerden- farklı ve fazla olan bir husus daha vardır: Partinin ideolojisinin ve tabanının “Türkiye İslamı” (Tarikatçılık) bağlamında “din”e dayanması hasebi ile yetkilerin partide ve devlette (yönetimde) lidere devredilmesi, Lideri -teşbihte hata olmaz- “Lâyüsellik/Tanrı-benzerlik” pozisyonuna/rolüne kendiliğinden itmektedir. Lider, “Hikmetinden sual olunmaz”, adeta mutlak bir pozisyona gelmektedir. Bu Tanrılık rolünün, -liderin farkında olmadığı- bir göstergesi, kendi görüşüne uymayan her uzman ve otoriteyi: “profesörmüş…, sanatçıymış…, hukukçuymuş…,” diye aşağılayıp, her konuda kendinin “nihai otorite” olduğunu ortaya koymasıdır.

Liderin bu “Tanrılık” durumunu, onun kendinin ve temsil ettiği kitlenin varsayılan “düşmanları” ile girdiği çatışmalarda ölümü göze alması, savunduğu kitle ile aynı dini/mezhebi değerlere sahip olması ve kitlenin tarihi mağduriyet ve zayıflığı (mustazaf) durumu doğurur. Lider, muhafazakâr kitlelerin duygusuna (İslam-Osmanlı) ve dürtülerine(menfaat) hitap eden bir dil ile bu kitleyi konsolide etmektedir. Türkiye’de bu konsolidasyonun oluşmasında tarihten gelen haklı sebepler olduğu gibi; örgütlenme yapısının böyle oluşmasında tarihi-kültürel (teolojik) ve pratik-psikolojik nedenler mevcuttur. Bunu biraz açmak gerekirse, muhafazakâr çoğunluk, cumhuriyetin kuruluşundan sonra yirmi beş yıllık yaşadığı –din bağlamında- yoğun aşağılanmadan (irtica) sonra, ilk serbest seçimlerde sadece “Allah” diyen (Ezanın Türkçeleştirilmesi) birini (A. Menderes) seçti. Onun 1960’da asılmasından sonra, bir içerleme ve uçuklama modunda kendinden “görünen” devşirilmiş birini seçti (S. Demirel). Daha sonraları ondan bir “tık” daha kendine yakın olan T. Özal’ı seçti. Kendine daha yakın olan başka birine (N. Erbakan), -hem onu korumak hem de kitlenin kendi korkaklığı yüzünden- fazla desteğini vermedi.  Şartlar müsait olunca, kendinden olan çatal yürekli bir yiğidi uzun süreliğine ve sahici olarak destekledi (R.T. Erdoğan). Sorun, Muhafazakârların hâlâ sorumluluk alma makamında olmayıp, kendine bir “bodyguard(korucu)” veya “Çoban” tutma sorumsuzluğunu(sürü) sürdürmeleridir. Ayrıca bu partide düşünen, eğitimli-şehirleşmiş orta sınıf seçmen ve siyasetçinin olduğunu da biliyorum. Ancak, ortaya –lidere rağmen- bir inisiyatif koyamadıkları da bir gerçek. Şimdiye kadar, özgül ağırlığı olan herkes lider tarafından harcandı. Bu “makine-örgüt”ün “canlı/ortak akıllı-örgüt”e dönüşmesi gerekiyor(Parti); başı/beyni olan “canlı organizma”ya değil(“Vücutta bir kalp vardır; gerisi teferruat/Gemide bir kaptan vardır; gerisi mürettebat”). İnsanı-seçmeni sadece oy veren-onaylayan-destekleyen-itaat eden değil; aynı zamanda akıl veren-yaratan-icad çıkaran, soru soran, sorun çıkaran-çözen bir varlık olarak görmek gerekir. Doğu ile Batı arasındaki “fark” biraz bu olsa gerek.

Muhafazakârların sayın R. T. Erdoğan’ın arkasında durmalarının sebebi, seküler asker-sivil bürokratik oligarşiye karşı verdiği mücadeledir (Milli İrade-Demokrasi). Bu irade ve bu mücadele genel olarak doğru olsa da, bu iradenin “Parti” aracılığı ile (ortak akıl) verilmesi gerekir. Kahramanlık, kurumsal hale dönüştürülmelidir. Birinci Dünya savaşını yürüten “TBMM” de olduğu gibi. Kahramanlıktan kararların tekleştirilmesi (KHK) çıkarılmamalıdır. Türkiye’nin stratejik konumu, siyasi sosyolojisi, demografik ve ekonomik ağırlığı, bir kahraman ile taşınamayacak kadar “ağır”dır.

Dindarlar (partililer), Tanrı’nın (Liderin) iradesine uygun hareket eder hale geldikleri gibi; kendiliğinden bir “münafıklar” gurubunun oluşması da kaçınılmazdır. Tanrı’nın otoritesinden ve hoşnutluğundan “pay” alan parti veya devlet yönetiminde görev verilen birileri, Tanrı’nın adına veya onun gözüne girmek için kendi zannınca amel etmeye başlar. Tanrılık rolü, başta muti siyasi ekip olmak üzere bürokratik ekibinin bir kısmına –yetkisi oranında- sirayet eder. Ak Partisi, çekirdeğinde “Parti” değil, bir dini cemaatler koalisyonu ve Şeyhi/lideri (Gavs’ı?) olan bir “Tarikat”; kabuğunda/periferisinde ise menfaat talebi olarak “Parti”dir. Müritler/mutiler ise Liderden emir, devletten/kamudan iane/iaşe alırlar/temin ederler.

Son referandumda “Din-Millet-Vatan-Devlet” diye bütün “ortak” değerler kullanılmış olduğu halde; toplumun ancak % 50’sinin ikna edilebilmiş olması, toplumun bu değerlerin “anlamı” hakkında bölündüğünü ortaya koyar. Bu bölünmeyi görmeden, sonuçları “Maç kazanma” ve daha da kötüsü, -hiç ilgisi yok iken- “gasp” ima eden “Atı alan, Üsküdar’ı geçti” sözleri ile yorumlamak, tek kelime ile talihsizliktir. Niyazî Mısrî’ye atfen (Nadânı terketmeyen, yarânı bulamaz) kendine oy verenleri “Yarân”; vermeyenleri de “Nadân” olarak nitelemek, 1950’lerin “soğuk savaş” dilini iç politikada sürdürmektir. “Cumhur”un başı olan bir siyasi figürün, böyle cümleler kurması, toplumu parçalamaktadır.

Tanrının ve müminlerin bir “açık” –iç ve dış- düşmanları vardır: müşrikler ve Yahudiler; bir de “görünmeyen” düşmanları vardır: Şeytan. Benzer şekilde, siyasal düzlemde Ak Parti’nin açık düşmanları PKK, DAİŞ, DHKP-C, Batı ve kısmen CHP’dir. Dış ve görünmeyen Şeytan mesabesindeki düşmanı “Üst Akıl”, iç düşmanı ise FETÖ’dür. FETÖ’nün ihaneti açık ve kesindir; ancak bu örgütün tabanında “ibadet” kastıyla bulunmuş insanları, tepedekilerle aynı tutup şeytanlaştırılması doğru değildir.

Partide “Gemisini yürüten, Kaptandır” sözünün “oportünist” iması fehvasınca her dönemde profesyonelce adapte olma kabiliyetine haiz (hesabî), dini dille bir “münafık/ikiyüzlü” gurubun oluşması da gayet doğaldır.

Başarısızlıklar, zaman zaman kolayca dış (Üst Akıl) ve iç düşmana (FETÖ) izafe edilmektedir. Karizmatik lider, kendini Tanrının davasının “temsilcisi” olarak gördüğü veya bağlıları tarafından öyle göründüğü için (şeyh uçmaz; müritler uçurur) “yanlış/hata/günah” işlemesi düşünülemez. Her yaptığında bilinmeyen bir “hikmet” aranır.

Nisa Suresi’nin 94. ayeti şöyle der: “Ey müminler, Allah yolunda sefere çıktığınızda (ilişkiye girdiğiniz kişiler hakkında) gerekli araştırmaları titizlikle yapın. Size selam veren bir kimseye menfaat (ganimet) tutkusu ile: “Sen, mümin değilsin” demeyin (onu ötekileştirmeyin). Hâlbuki Allah katındaki menfaatler daha çoktur. Hatırlayın, daha önce de siz, güç bakımından zayıf durumdaydınız; Allah size lütufta bulundu. O nedenle, sizden olmayanlara karşı titiz davranın…” FETÖ’nün daha önce kendilerinden olmayanlara karşı nasıl hoyrat davrandığı bilinmektedir. Akıbetleri de, bu suçun cezası olsa gerek. Ak Parti, kendinden olmayanlara karşı tutumunu, FETÖ’yü göz önünde bulundurarak, bu ayetin önerileri doğrultusunda ayarlamalıdır. Sadakat ve Lidere bağlılık noktasında da, Hz. Ömer ve Hz. Ali’nin Hz. Muhammed ile ilişkisini örnek almalılar. Partiyi ve Devleti, Demokrasilerde olduğu gibi “çok başlı/çok akıllı” yani “Şura” ve “Şirk” esasına göre, yani “ortak akıl” (kuvvetler ayrılığı) ve kurumsal akıl ile yönetmeliler. Aksi tutum (kuvvetler birliği), “Bütün yumurtaların bir sepete konulması” saflığıdır. Kara sevda (liderin partiye, partinin lidere) ve aşk (“Bana her şey seni hatırlatıyor”), aşığı da maşuğu da yer bitirir; matah bir şey değildir. Esas olan sevgidir. Din ve imanın ön şartı, herkesin ve her kesimin -duygularını kontrol ederek- aklı başında ve sorumluluğunu müdrik olmasıdır. Siyasette bu, daha da böyledir. Kurtlarla (Türkiye düşmanları?) dansı (siyaset) bir kişinin kontrolüne vermek veya seksen milyonun taleplerinin karşılanmasını ve sorunlarının çözümünü bir kişiye havale etmek haksızlıktır. Bunu, bu kişi –velev ki samimiyet ile- isteme “gafletinde” ve “güç istencinde” bulunsa da (bu nitelikler kesindir; diğerleri zann olduğu için kullanmıyorum) onu sevenlerin, buna razı olma hakları yoktur. Birini gerçekten sevmek, onu, kendine (nefsine) karşı korumayı da içermelidir.