Konu: İslamda Akıl
Tarih ve Yer:
18 Şubat 2018, Pazar, 19.30
İrene Kültür Evi, Bayındır 2 sok No:62/A, Ankara

Konu: İslamda Akıl
Tarih ve Yer:
18 Şubat 2018, Pazar, 19.30
İrene Kültür Evi, Bayındır 2 sok No:62/A, Ankara

“Rahmanî Siyaset ve Laiklik” konusu üzerine 31.01.2018 tarihinde ESAM’da yapılan konuşma kaydı.
Tek Tanrılı dinlerin(Yahudilik-Hrıstıyanlık ve İslam) teolojik yorumları olan ortadoxiler(mezhepler),“Hakikat”ın tekliği ve kendilerinde olduğu iddiasına dayanır. Bu dini tecrübelerin peygamberlerin hayatta olduğu kuruluş(Tanrı’dan vahiy alma) aşamaları ile daha sonrası/tarih arasında köklü bir fark vardır. Kuruluş aşamasında peygamber/vahy söylemi mütevazi, dinlemeye hazır, vicdanın aktif ve yorumsal olduğu dinamik bir süreçtir. Muhataplar, sağduyuya-akla, düşünmeye ve vicdana dayalı olarak iman ve ahlak mevzularına ikna edilmeye çalışılır. Kutsal kitaplarda bu açıkça görülür. Bunun delillendirmesine girmeyeceğim. Kuruluş aşamasından sonra(peygamberlerin ölümünden sonra) işlerin böyle gitmediği, katı ortodoxilerin (mezhepler) oluşması ile genellikle kendileri gibi düşünmeyen ve inanmayan kitlelerin “tekfir” edildiği bağnaz-fanatik, taklitçi ve dogmatik (kör-inanç) bir aşama oluşur. Dinin herhangi bir yorumu, siyasal iktidarla bütünleştiği takdirde bu “mutlak hakikat” duygusu/inancı ile şiddete başvurulduğu, yine dinler tarihinde binlerce örnek ile sabittir.
Aynı husus, Felsefi-Metafizik düşünce sistemleri için de geçerlidir. Platon’un “Devlet” ve “Kanunlar”adlı kitaplarında, ona öykünen Farabi’nin “Medinetu’l-Fadıla”sında, Hegel’in “Devlet(Prusya), Tanrı’nın yeryüzündeki tezahürüdür” diyen politik felsefesinde, Marx’ın “Proleterya Diktatörlüğü(Komünizm)” tezinde mevcuttur. H.Marcuse’nin dediği gibi: “Aklın metafizik gerçekliğe topyekun tabi kılınması, ırkçı(totaliter) ideolojiye zemin hazırlar.”(1)
Pozitivist bilim felsefesine eşlik eden ve Fransız Devrimi ile gelişen Cumhuriyet ve Demokrasi fikriyatında bu handikaptan çıkıldığı; politik hakikatın daha çoğul ve yorumsal olduğu şeklinde bir sanı/kanı egemen olmuştur. Ancak, Batıda gelişen Liberal-parlementer Kapitalist sistem de aynen dinlerde ve felsefi-metafizik sistemlerde olduğu gibi, bu “kesin hakikat” metafiziği(Huzur Metafiziği-Derrida) bilim organizasyonları olan Üniversitelerde ve kendilerini onlara yasladıklarını iddia eden politik faaliyetlerde derinden derine işlemektedir. Buradaki kesin hakikat, pozitivist bilim metafiziğinden gelmektedir. P.Bordiou,P.Feyarabend, T.Kuhn ve K. Popper…gibi düşünürler, bu paradigmayı şiddetle eleştirmişlerdir. Son elli yılda yine Batıda gelişen Post-modern ve Hermeneutik yorum gelenekleri, bu gerçeği su yüzüne çıkarmayı başarmıştır. Her iki akımın da temel kaygısı, “nesnelciliğin yanlış, belirsiz(röletif) ve asılsız olduğu inancı değil; aksine onun(mutlak hakikatçı özcülük), adaletsiz olup etik, özgürlük ve demokrasiye saldıran bir cani olduğu inancıdır.”(2)Her türlü “hakikat” iddiası, özünde “bir iyi niyet” taşısa da, “farklı dinsel, varoluşsal, ve sosyal varlığımızın çoğulluğuna/çeşitliliğine bakmaksızın, kendilerini zorla dayatma iddiasındadırlar. Çünkü şiddet, hakikatın politik anlamıdır. Bunun kaynağı, Heidegger’in vukufiyetle gördüğü gibi “Hakikat” varlıkla(insan varlığı Dasein ile de) ahlaki “ilişkimiz” olduğu halde; Pozitivist-Bilim metafiziği, onu, varlığı “açıklama”mıza indirgedi. Oysa önerme, hakikatın mekânı değildir; hakikat(ilişki), önermenin mekânıdır.”(3) Yani “hakikat”, peşin peşin bizde “mevcut” olan bir husus değil; “ilişki”ile var-olan, çıka-gelen, açılan bir husustur. Pratiktir, dinamiktir. G.Vattimo’nun dediği gibi, “(mutlak) hakikatın sonu, demokrasinin ve (hermeneutiğin/yorumun.İG) başlangıcıdır.”(4) Epistemoloji veya bilim alanında mutlak hakikat yerine Hermeneutik(yorumsallık=tevazu/ihtiyat/teyakkuz/kül yutmama/tetikte olma/uykusuzluk…) ne ise; politik alanda da demokrasi odur. Pozitivistlerin iddia ettiği gibi insan varlığı, bir ayna gibi nesneleri kendinde a priori(Kant) yansıtan bir şey değil; bireysel çıkarları, beklentileri olan, dünyadan, kültürden ve dilden miras aldığı bilişsel enstrümanlara sahip bir varlıktır. Gadamer’in vukufiyetle belirttiği gibi: “Anlamanın ön şartı, önyargıdır.”
Özetle, Batıda iktidarda olan liberal-kapitalistler, kendilerinde bu pozitivist bilim metafiziğinden gelen bir “politik hakikat” öz-güvenine sahiptirler ve kendilerinden olmayan dünyanın diğer halklarına karşı bir aşağılayıcı-dışlayıcı-yanlışlık(barbarlık-ilkellikl9 imgesine sahiptirler. Hatta kendi içlerindeki periferide olanlar(yoksullar, mülteciler, varoşlar…) hakkında da aynı kanaate sahipler. Bundan dolayı da, başta ABD olmak üzere AB ülkeleri(Liberal-parlementer kapitalizm), Afganistan başta olmak üzere Ortadoğu, Latin Amerika, Afrika ve Balkanlarda buraların halklarına-devletlerine rağmen şiddet kullanma/“operasyon”larda bulunma “hakkı” görmektedirler.
İster dinsel, ister felsefi-metafizik, isterse de bilimsel olsun (ki “pozitivizm” olarak felsefi-metafizik hakikat algısına bağlıdır), politik alanda bu tutum, kesinlikle yanlıştır ve doğası gereği şiddet üretmektedir. Politik alanı Aristo’nun ve Kur’an’ın tanımladığı gibi, “Pratik ahlak” olarak tanımlayacak isek, burada barışı, adaleti ve hakkaniyeti hakim kılmak için mümkün olduğu oranda “yorumsal” bir tutum takınmak gerekir. Kur’an, politik alanda müminlere “şura” ilkesini yani kamusal sorunları çözmede bütün toplumun istişare-tartışma ve oydaşma ile katıldığı ve rızasının alındığı(ahit-akit-misak) bir porosüdür takip edilmesini önermektedir. Bu prosüdür(demokrasi) hakikatın kendisi değildir; hakikatın ortaya çıkarılması ve icra edilmesinin prosüdürürdür. Oysa İslam tarihinde bu ilkeden sapılarak adına hilafet veya saltanat denen “tek adam” yönetimlerine kayılmıştır. Politik alan, bir kişinin insafına bırakılmayacak kadar önemli ve herkesin ahlaki sorumluluk üstlenmesi gereken bir alandır. Kur’an, islam toplumunun, her türlü aşırılıklardan uzak “vasat” bir toplum olduğunu ifade eder(2/143). Allah, eğer isteseydi, Müslümanları “tek bir ümmet” yapacağı halde, bunu istemeyip, insanların kendi aralarında yorumsal çoğulculuk ile hakikatı bulmalarını istemesi(16/93) manidardır. Nihaî-dini bir kaygı olarak iman ve salih amel(ahlak) konularında Kur’an’ın binlerce kez “düşünme”yi tavsiye etmesi, hakikatın bu nazik-yaralanabilir tabiatından dolayıdır. Kaba-ham softalar/yobazlar ve demegog-dogmatik politik aktörler,kurnaz seyisler(siyasetçiler) bu “hakikatı” zor anlarlar.
Dipnotlar:
1-Vattimo.G,Santıago.Z,Hrmeneutik Komünizm: Heidegger’den Marx’a. Çev: E.Kuçlu. İst. 2012. s.32
2-Vattimo.G, Santıago.Z, a.g. e,35.
3-Vattimo.G, Santıago.Z, a.g.e, 38-39
4-Vattimo.G, Santıago.Z, a.g.e,41
Yeni çıkan kitabım. İlgililere

Ankara Şehir ve Medeniyet Derneği Dernek Merkezinde 16.12.2017 tarihinde yapılan “Kesin – Kör İnancın Kötülüğü” başlıklı seminer kaydı.
Kesin ve Kör İnancın Kötülüğü-1
Kesin ve Kör İnancın Kötülüğü-2
Kesin ve Kör İnancın Kötülüğü-3 (Soru ve Cevaplar)
4.12.2017
Vahy/peygamber din geleneği, tarihte ilk defa “ideolojik toplum” oluşturma projesidir. İlkel dinler, genellikle tek dilli kabile dinleridir. Vahy/peygamber geleneği, bunu aşarak farklı dillerden, kavimlerden insanları aynı dava altında toplanmaya çağırır. Yahudilik, özünde böyle bir din davası idi. Ancak İbraniler, onu “seçilmişlik” iddiası ile kendi milli dinleri haline getirdiler. Hristiyanlık, doğuş anı olarak kozmopolit bir din davası olarak doğdu: Roma imparatorluğu. İslamiyet de öyle. Ancak zamanla bu dinlerin müminleri/müntesipleri, “dinlerini parçalayıp, mezheplere ayrıldılar; her bir gurup da kendi yorumu ile mutlak doğru olduğu vehmine kapıldı.”(30/32). Yahudiler, kendi bönlükleri yüzünden kıyamete kadar sürecek kin ve düşmanlık ile maluldürler(5/64). Oysa Allah, müminlerin kendi aralarında “düşmanlık” değil; iyilik ve takva üzere yarışmalarını istemiştir (5/2). Kur’an, müminlerin kendi aralarında “kardeş” olduklarını ve eğer iki mümin gurubun arasındaki ihtilaftan dolayı bir “savaş” çıkarsa; aralarının bulunması ve düşmanlığın giderilmesi önerilmiştir (49/9-10). Ayrıca Kur’an, Müslümanlar ile aralarında düşmanlık bulunan gurup arasında –tekrar dostluk oluşabileceği ihtimalinden dolayı- kinleşmeye gidilmemesini önermiştir (60/7).
Emevi, Abbasi, Selçuklu, Osmanlı ve diğer İslam devletleri, Müslümanların birinci sınıf; gayri müslimlerin de “cizye” ödedikleri ve “zımmi” olarak “ikinci sınıf” statüye sahip oldukları siyasal imparatorluk yapıları olarak kuruldu. Bana göre cizye, o günkü koşullarda düşmandan bir kereye mahsus olmak üzere alınmış “savaş tazminatı”dır (9/29). Buradan bir “vatandaşlık hukuku” çıkarılması yanlıştı. Buna rağmen, İslam imparatorluklarında gayri müslimlerin can, mal/mülkiyet, namus, dil ve din özgürlükleri ve hakları güven altına alınmıştır. Roma ve Bizans İmparatorluğunda(Katoliklerde ve Ortadoxlarda) kendilerinden olmayanlara bu hakların verilmediği bilinmektedir. Tarihi süreç içinde bu üç büyük dinin gerek kendi aralarında, gerekse bu dinlerin içinde oluşan mezhepler arasında yoğun-kanlı iç çatışmalar ve katliamlar yaşanmıştır. Dinler tarihi buna şahittir. Bugün de bu çatışmalar -İslam dünyasında yoğunlaşmış olduğu halde- devam ediyor.
Avrupa’da Rönesans-Reform ve Aydınlanma ile birlikte din savaşları yanında Milliyetçilik-Irkçılık savaşları oldu. Uzun süren bu savaşlardan sonra “Ulus Devlet” denen siyasal bir kategori yaratıldı. Burjuva sınıfının hâkim olduğu değişik coğrafyalarda sınırlar içinde bu sınıfın dışındaki etnik-dilsel guruplar asimile edilerek, hatta yer yer katliamlar yapılarak “Laik” karakterli ulus devlet yapıları kuruldu. Bugünkü Avrupa ve ABD böyle doğdu. Bu oluşum, bütün dünyayı etkiledi, imparatorlukların yıkılmasından sonra, sanayi devrimine paralel olarak bütün dünyada “ulus devlet”ler kuruldu.
İslam imparatorluklarında gayri müslimlerin “ikinci sınıf” sayılması ve “Ulus Devlet”lerin hâkim/burjuva sınıfının ait olduğu etnisite dışındaki etnik yapıları asimile etmesi, bugünün ahlaki/vicdani bilinci tarafından onaylanmamaktadır. İnsan Hakları, Hukuk Devleti, Anayasal Demokrasi ve Laiklik ilkeleri, bir coğrafyada/devlette yaşayan bütün vatandaşların eşit onura ve hukuka sahip olmaları gerektiğini söylüyor. AB ve ABD’nin, dış politikada gavurluk yapmaları ile içerde uzun süre birbirlerini yemenin sonucunda keşfetmiş oldukları toplumsal barışı ve adaleti tesis eden sistem yaratmalarını birbirine karıştırmamak gerekir. Bu ikinci durum, İslam’ın “Rahman” olan Allah’ın insanlıkla ilişkisi anlayışına uygun olduğu kanaatindeyim. Coğrafya, İbn Haldun’un dediği gibi, insanlar için eğer büyük oranda zorunlu bir “kader” ise; bir ülkenin içinde yerleşik olarak bulunan/kalan insanların adil bir tarzda yönetilmesinin temel ilkesi “eşit yurttaşlık” olmalıdır. İletişim ve ulaşım ile “çoğul” hale gelmiş(küreselleşmiş) modern toplumlarda bu kaçınılmazdır. Devlet, Rahmaniyetin tecellisi olarak, o ülkede bulunan bütün insanlara karşı dil, din, ırk, sınıf… ayırımı yapmaksızın, onlara “İ’yalullah (Allah’ın ailesi) muamelesi yapması gerekir. “Ümmetçilik” -Medine Anayasasında olduğu gibi- benim nezdimde de dincilik(milletçilik) değil; Rahmaniyetin tecellisi olarak “Adalet/Hakkaniyet Devleti”dir. Devletin dini adalettir. Mazlumun dini sorulmaz. Zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur(2/193). Bu devlet, sadece yeryüzündeki Müslümanlar ile değil; bütün mazlum/mağdur ve madunlar ile ilgilenir. İmam Şafii’nin: “Beden bilimleri, din ilimlerinden öncedir” fetvası gereğince, vatanın/milletin-vatandaşların varlığının korunması, tebliğ ve din davasından öncedir; daha doğrusu, öncelikli “din davası” budur.
Avrupa’da bugünlerde tekrar hortlamış olan İslam düşmanlığı ve ırkçılık tutumu gerekçe gösterilerek, yukarda saydığım ve kendi içlerinde geliştirmiş oldukları kurumsal yapının doğruluğu bir birine karıştırılmamalıdır. Müslümanlığın teorisi/teolojisi ile bugün içinde bulunduğu mezhep savaşlarının karıştırılmaması gerektiği gibi.
Türkiye bağlamında konuşacak olursak, “Milli Görüş”, “Cemaat” ve “Muhafazakarlık/İslamcılık” adları altında dinin/mezhebin siyasete tekrar sokulması, FETÖ olayı ve Ak Partisi(Sünni)-CHP(Alevi) ayrışmasını doğurmuştur. Buradan derhal çıkılması ve “Vatandaşlık” ortak paydasında “hizmet/maslahat” eksenli siyaset yapılmasına dönülmesi gerekiyor. Aksi halde, “15 Temmuz Darbesi” gibi, yeni dinsel içerikli iç-savaşlar yaşamamız mukadderdir. Dinî saik ile siyaset yapacak olanlar, dillerini dine sokacakları yerde(çünkü bu durumda riya, istismar, bağnazlık, totalitarizm, dogmatizm ve iç-savaş ihtimali artıyor), vicdanlarını, akıllarını ve ahlaklarını siyasete soksunlar. Ahirette umdukları Allah rızasını ve mükâfatı kazanacaklarına ben garanti veririm: “Allah, sizin dillerinize(ayet-hadis), isimlerinize ve yüzünüze bakmaz; kalplerinize ve yapıp-ettiklerinize bakar.”
Din Dilinin Tabiatı ve Düşünmenin İki Farklı Genetiği konuları üzerine 10.11.2017 tarihinde Sivas Kuran Okulu’nda yapılan konuşma kaydı.
1-Düşünmenin İki Farklı Genetiği
2-Şükreden ve İbret Alan Düşünce
3-Soru Cevap Bölümü
Yüzleşme Programı, KRT TV, Tarih: 25.10.2017
Konu: Sünniliğin Sorunları ve Eleştirisi
Konu: Sünniliğin sorunları ve eleştirisi
Tarih ve program: 25 Ekim, Saat 22.00, KRT TV Yüzleşme Programı

10.10.2017
Hukukun yeryüzündeki Tanrılık benzeri bir şey(son sığınak) olduğunu, Tanrının bir sıfatının da “Adalet” olduğunu herkes bilir. Pozitif hukuk, mutlak adaleti yansıtmasa da; onun peşinde olduğunu yine herkes bilir. İslam dini, “Şeriat” kavramı ile hukuku icra etmeye çalışmıştır(“Şeriatın kestiği parmak, acımaz”). İslam toplumlarında Şeriat doktorlarının(Fukaha), devletten bağımsız olarak görevlerini yapmaları, siyasal iktidarın şeytansı bir parça taşımasından dolayı da son derece isabetli olmuştur. Modern devletler, hukuku önce siyasal iradeye bağlamış; sonra da bunun mahzurlarını gördükten sonra, onu bağımsız bir erk olarak devletin içinde konuşlandırmıştır: Hukuk Devleti. Hatta siyasal erki bile mutlak monarşi olmaktan çıkarıp hukuka bağlamıştır: Anayasa/Toplum Sözleşmesi. İnsan Hakları, modern devletlerin hukuka verdiği önemin başka bir göstergesidir. Osmanlı, monarşiden “Kanuni Esasi” aracılığı ile modern devlet yapısına geçmeye çalıştı. Türkiye Cumhuriyeti 1924 Anayasası ile modern bir devlet olarak kuruldu. Tek parti döneminde Hukuku bağımsız bir erk olarak kuramadı. Çok partili hayata geçtikten sonra bazı adımlar atıldı. Askeri ihtilaller, gerçek bir hukuk devleti kurmamızı engelledi. İki binlerden sonra Avrupa Birliğine uyum yasaları ile hukuk alanında epeyce mesafe alındı. 2010’dan sonra siyasal iradenin güçlenmesi, karizmasının pekişmesi ile “siyasi” tasarrufları arttı. Devrimle kültürel ve ekonomik olarak mağdur olmuş muhafazakâr kitleler, gerçek temsilcisini çıkararak merkeze taşındı. Bu periyotta iç siyasi faaliyetin yoğunlaşması normaldir. Gezi olayı ve 15 Temmuz, bu siyasi güce karşı illegal, yine siyasi atraksiyonlardı. 15 Temmuz sonrası ve Başkanlık halk oylamasından sonra, siyasal güç ve onun temsilcisi Cumhurbaşkanı ülkede, devlette ve siyasette fiili olarak neredeyse tek güç haline geldi. Gücün mutlaklaştığı yerde insanlar, kendiliğinden kendilerini mutlak güce göre ayarlarlar. Mutlak güç olmanın tehlikesi, aslında budur: Oto-sansür. Mutlak gücün iradesi okunur ve ona göre tavır alınır. Açık emre gerek yoktur.
Hukuk kurumlarına Fetö’nün sızması ile Askeriyeye karşı giriştiği “Ergenekon-Balyoz” kumpas davaları ile zaten itibarı sarsılmıştı. 15 Temmuzdan sonra çıkarılan “OHK” ile de bu sarsıntı pekişti. Giderek toplumda Hukuka karşı güvensizlik hat safhaya ulaşmış durumda. Hukukçuların arasında yapılan bir araştırma sonuçlarına göre, hukuka güven oranı %15’lere düşmüş durumdadır.
Türkiye’nin temel sorunlarından biri, hukuk kurumları oluştursa da, Hukuk Felsefesi ve Hukuk Eğitiminin zayıflığı yüzünden “Hukuk Nosyonu” olan elemanlar yetiştirememesidir. Hukukçu yetiştirmek, Tanrı benzeri insan yetiştirmek gibi zor ve önemli bir şeydir: Hukukçular, “vicdanı hür-İrfanı hür”, adil-insaflı, tarafsız ve doğru karar verme yetisine haiz insanlar olmak zorundadır. Siyasi görüşe sahip olmasına rağmen, kararlarında onu yansıtmaması gerekir; beklenir. Eşitlik ve adalet idelerine birden sahip olması gerekir; beklenir. Din, dil, ırk, akraba, yakın, parti… ayrımı yapmaması gerekir; beklenir.
Televizyon haberlerinde ve gazetelerde son yıllarda giderek Türkiye’de kişisel infazların-heaplaşmaların arttığını görüyoruz. Sosyal medyada yayınlanan “işkence” videoları, şehir magandalarının gün ortasında saldırı sahneleri, trafik magandalarının yol ortasında kavgaları, meydan dayakları, uyuşturucu çetelerinin sokaklarda kol gezmesi, cinayet haberlerinin artması, vatandaşların “Devlet/Hukuk”a olan güveninin kaybolduğunun semptomlarıdır. Hukuka güvenin olmadığı yerde mafyalaşmanın artacağı aleykel-beyandır. Hukukun, özerk olmadığı toplumlarda o, siyasi erkin sopası-köpeği haline gelir.
Siyaset de bir tür Tanrılık iddiasıdır. Yoktan hüküm koyma, insiyatif alma, icraat yapmaktır. Ancak, Allah gibi, kendini adalet ve merhametle sınırlamak zorundadır. Eğer başıboş, serbest ve mutlak olursa(Hikmetinden sual olunmaz”, “Hikmet-i Hükumet”), oradan Rahmaniyet değil; şeytanlık(firavunlık) çıkar. Siyasetin, kendini dinsel otorite olan Tanrıya(İmamet-Hilafet) veya onu temsil eden bir kuruma (Kiliseye) yaslaması, “Teokrasi” olarak tarihte totalitarizm-dogmatizm ve din istismarı doğurmuştur. Siyasal iktidar, siyasal tasarruflarına paralel, bütün vatandaşlarını ikna edecek(güvendirecek) kendinin dışında bir hukuk erki çıkarmak zorundadır. Hatta bu hukuki erk, gerektiğinde siyasal erki de denetlemeli(Anayasa Mahkemesi) ve yargılamalıdır.
Tanrı’da hukuk yetkisi ile siyasal yetki birleşmiştir. Ancak, insanda bu yetkilerin ayrılması, insanlığın tecrübeyle bulduğu bir yoldur. Tanrı, mutlak adil ve merhametlidir; oysa insan “zalim-cahil”(33/72) ve “zayıf”(4/28)dır. Tarih, bu iki yetkiyi kendinde birleştirmiş Tiranların yarattığı acılarla doludur. Birçoğu da samimiyetle; hatta “Allah rızası” için.
Facebook Ankara Okulu – Tarihselci Okuma grubu ile röportaj.
“Yüzleşme” Programı, Tarih: 23 Ağustos 2017
Konu: Cemaatler, Tarikatlar ve Fetö