Mutlak Tanrı Tasavvurunun Siyasal Alana Yansıması Olarak Tahakkümün Tehlikesi (Siyasal İlahiyat Açısından Bir Analiz)

16.2.2017

Güç tefessüh eder; mutlak güç, mutlak tefessüh eder”

I
Tanrı’nın varlığı, insanın kolayca kabul ettiği bir husustur. Tanrı’nın varlığını kabul etmenin başlıca iki saiki olduğu bilinen bir şeydir: 1- Korku, çaresizlik, fanilik, ölüm. 2-Minnettarlık, şükran duygusu ve mantıki (nedensellik) çıkarım. Tek bir Tanrıya inanmak ile birden çok Tanrılara inanmak, insanlık tarihi kadar eskidir. Tek Tanrıcılık, insanlığın tekâmülü ile paraleldir. Ancak, çok Tanrıcılık veya putperestlik henüz ortadan kalkmış değildir. Tanrı söz konusu olduğunda esas sorun, onun şahsiyetini, karakterini, kimliğini ve kişiliğini hakkı ile gereği gibi takdir edememektir. Bu da normaldir. Çünkü Tanrı ortalıkta yoktur. Mahiyeti, varlığı aşan (aşkın-münezzeh) olarak Ğayb’dır. İnsanlar, çoğunlukla kendi kafalarına, arzularına göre ona bir karakter yakıştırırlar. Dinler Tarihi, binlerce tek tanrı karakteri tasvirleri ile doludur. Değişik dillerde değişik özel isimleri (Nirvana, Tao, Hoda, Tengri, Yahwe, Allah, God…) vardır. Kutsal kitaplarda Tanrı kendini insanlara anlatmaya çalışmıştır. Ancak bu kitapların bir kısmı (Tevrat-İncil) tahrif edildiği için, oralardaki Tanrı tasavvurları pek güvenilir değildir.
En son Kur’an’da Allah kendini “Esmau’l-Hüsna” tabiriyle (7/180) ifade edildiği gibi -bir kısmı insana ait (Âlim, Basir, Semi’…)- değişik sıfatlar ile tavsif edilmiştir. İslami Kelam (Teoloji) Ekolleri, Kur’an’da varit olan Allah’ın İsim-Sıfat ve fiillerinden değişik Tanrı karakteri teorileri üretmişlerdir. Bunlardan başlıcaları Mutezilenin “Adalet” sıfatına vurgu yapan; Maturidiliğin “Hikmet” sıfatına vurgu yapan; Eş’ariliğin “Mutlak Kudret” sıfatına vurgu yapa; Tasavvufun da mutlak “Merhamet” (Rahman-Rahim) sıfatına vurgu yapan teorisidir. Zamanla bunlardan Eş’ariliğin ve onunla geç dönemlerde sentezlenen Tasavvufun teorileri Sünniliğin “Kader” teorisi ile İslam toplumlarına hâkim olmuştur. Kader teorisi, Allah ile İnsan arasındaki ilişkinin teorisidir. Bu ilişkinin teorik özü, Allah’ın “Hikmetinden sual olunmaz” tarzındadır. Araplarda: “El hayru fimâ vakaa= Her olanda bir hayır vardır.”  Ve Türklerde ise, bir halk deyimi olan: “Allah, insanı (isterse) it eder; kuyruk takar” ifadeleri, bu ilişkinin ahlaki doğasını ele verir. Oysa Allah, Kur’an’da mutlak gücünü Adaleti ve Merhameti ile sınırladığı halde (6/12, 115); Eş’arilikte Kudret/Güç, kayıtsızdır (mutlak); Tasavvufta ise, merhamet kayıtsızdır. Varoluşu bir ölçüye (takdir) göre yaratan Allah (25/2), İnsanlarla olan ilişkisini de ahlaki bir ölçüye göre (sünnetullah,33/38) yürütmektedir. “Allah’ı gereği gibi takdir edememek” (6/91) sadece müşriklerin bir zaafı değildir; muvahhitlerin de aynı oranda muhtemel bir zaafıdır ve insanın özgürlüğü ve ahlak kapasitesi (vicdanının dumura uğraması) açısından alabildiğince tehlikeli olabilir ve İslam toplumlarında filvaki olmuştur da.
İslam toplumunda Emeviler’den itibaren siyasal iktidar, kendini Allah’ın yeryüzündeki temsilcisi addederek (zıllulahi fi’l-ard) toplum ile ilişkisini, Eş’arilikteki Allah’ın insanla olan ilişkisi gibi vazetmiştir (“Hikmet-i Hükumet”, “İrade-i Şahane”, “Büyüklerimiz, daha iyisini bilir”). Buradaki ahlaki sorun iki boyutludur: 1-Siyasal erkin/güç kullanma yetkisinin Tanrı gibi teke indirgenmesi. 2-Yaptıklarından insanlara karşı –Allah’a karşı değil- hukuki-ahlaki sorumluluk duymaması; yetkilerinin sınırlanmaması ve hukuki denetlemenin bir mekanizmasının olmaması, oluşturulmamasıdır. Allah’ı mutlak (kayıtsız) Kudret olarak tasavvur eden Eş’arilik, O’nun insanlara kötülük yapmayacağı inancını içinde barındırır. Ancak sorun, insana ait fiillerin neredeyse tamamının Allah’a izafe edilmesinden dolayı (kader), insanlar tarafından işlenen ve aleni olarak insani düzlemde “kötülük” olarak nitelenen fiillerin de O’na iftira edilmesi tehlikesidir: “Allah’a yalan iftira edenden daha zalim kim olabilir?” (3/94) Oysa Kur’an’a göre İtikatta Tevhit, siyasette şirk esas olmalıdır: “Onların kamusal işleri (emruhum) aralarında ortaklaşadır (şura,42/38)”. Siyasal düzlemde Tevhit’in tehlikesi, istikrar yaratma avantajı yanında; verilecek yanlış kararların geniş kitleler için doğurabileceği kalıcı ve geniş erimli sonuçlarıdır.
Katoliklikte Kilise; Şiilikte Mehdiyet-İmamet; Tasavvufta Velayet (Gavs-Kutup); Sünnilikte ise Hilafet-Saltanat(onlar kadar olmasa da), siyasal düzlemde bu iki ahlaki sorunla karşı karşıya kalmışlardır. Yani Hikmetinden sual olunmayan Tanrılıktan “rol çalarak” insanlara “Tanrı Adına” adalet-merhamet ile hükmettikleri gibi; rahatça (kendi vehim ve zanlarınca) zulüm de edebilmişlerdir. Siyasal düzlemde eğer siyasi erk (devlet, lider) Tanrıya benzer yetkilerle donatılırsa(bu donatma zorla olabileceği gibi, halkın istemesi/oylaması ile de olabilir), siyasal erkin kendisi veya onun ajanları (bürokratlar-milletvekilleri, partililer…) kolayca Liderden rol çalarak –keyfi olarak- eylemlerde bulunabilirler.  Aristokrasi, Monarşi, Tiranlık ve Totaliter Tek parti rejimleri de aynıdır. Modern Hukuk Devleti, İnsan Hakları, Kuvvetler Ayrılığı, Demokrasi ve Laiklik aparatları, Batıda (kendi evlerinde) işte bu ahlaki sorunları azaltmak için geliştirilmiştir. Batı’nın, kendinden olmayanlara karşı “çifte standart”ı, gâvurluğundan kaynaklanır.
Türkiye, siyasal erkin (devlet-lider) yetkilerini artıran bir Anayasa değişikliği için referanduma gidiyor. Batının yukarda saydığım aparatlarına benzer mekanizmalar geliştiremediğimiz gibi; onları ülkemizde yerleştiremediğimiz için, sorunlarını (Eğitim, Ekonomi, Vatandaşlık (Kimlik-Kürt), PKK, FETÖ…) ortak akıl, kurum ve kurullar ile(şura) çözemeyen halkımız, 15 Temmuz meşum darbe girişiminden sonra umutsuzluğa-kaygıya düşerek mutlak güce meyletmiş gözüküyor. Örnek olarak, D. Bahçeli’nin ani karar değiştirmesi, ancak böyle açıklanabilir: “Bir toplum, içinde bulunduğu şartların çok güç olduğu, daha iyisini bulma ve yapma ümidinin kalmadığı hal ve durumlarda, insanların çoğunluğunun hayallere (Mehdi- Tek-adam. İG) kapılması ve onlara sahip çıkması beklenir. Çünkü gerçeğin bilinmesi, onları daha fazla rahatsız edecektir. Zayıf düşen toplumlar, hayallere en fazla bel bağlayan toplumlardır. Çünkü acı ve çözümsüz gerçeğin onlara kazandıracağı fazla bir şey kalmamıştır.” (E. Fromm. Çağımızın Özgürlük Sorunları, çev: B.Güvenç.İst.1973. s 155) Binaenaleyh, bazılarımız artık her kafadan bir sesin çıkmasını istemiyor; çift-çok başlılığı (akılları) zaaf-kaos olarak görüyor; çatal kazığın çakılması zor diyor… vs. Hikmet, başkalarının durumundan ders almayı ifade eder; Bilgede olsa insan, utanmamalı başkalarından yeni şeyler öğrenmeyi: “Hikmet, müminin yitiğidir.” Hikmetsizlik ise, aynı süreçleri yaşamayı gerektirir.  “Eleştirinin görevi, davayı reddetmek değil; davanın dönüştürüldüğü ideolojinin çarpıklıkları karşısına dikilmektir” (Fromm). “Eleştiri-sorgulama, düşünmenin dindarlığıdır.” (Heidegger)

II
15 Temmuz meşum darbe girişiminde ölen hainler için “Hinler Mezarlığı” oluşturulması istenmişti. Hatta yer tahsisi ve tabelası bile konuldu. Tepkiler üzerine sonradan vazgeçildi. Oysa İslam’a göre “düşmanlık” ölünceye kadardır. Cenaze, yakınları tarafından törenle defnedilmeyi hak eder; sen, katılmazsın. Kâbil, karganın kılavuzluğu ile öldürdüğü kardeşini Hâbil’in cenazesini defnetmişti (5/31). Bugünlerde de, Anayasa değişikliğine “Hayır” diyenler, başbakan ve cumhurbaşkanımız tarafından kendileri ile aynı düşünmedikleri için, PKK ve FETÖ ile “aynı” oldukları ima edilmeye çalışılıyor. Sayın Cumhurbaşkanımız: “Kişi sevdiği ile beraberdir” hadisini referandum ile bağdaştırabildi. Biri de çıkıp dese ki:  “Evet” diyenler de, FETÖ ve DAİŞ ile aynı dinden ve hatta aynı mezheptendirler; o halde, siz de onlarla “aynı”sınız; Hayırcılar, bir konuda PKK ve FETÖ ile paraleller; siz ise, -dini bağlamda- en az bin konuda onlar ile aynısınız; birkaç konuda farklısınız.” Bu mantık, birincisi ile “aynıdır” ve her ikisi de sakattır, fasittir, mugalatadır. Epistemolojideki anlamı, bir örnek ile “Tümevarım”dır. Oysa bin örnek de bulsanız, cinsin tümünü saymadıkça tümevarım özünde temelsizdir. Bu tutum, bu kişilerin Demokrasiye(hakkaniyete) inanmadıklarının, kendileri gibi düşünmeyenleri kolayca dinsel bilinçaltlarıyla “öteki”leştirdiklerinin yeni bir örneğidir: “…Birilerine (müşrikler) beslediğiniz kin, sakın sizi haddi aşmaya sürüklemesin. İyilik ve takvada yardımlaşın; günah ve düşmanlıkta değil.” (5/2)
Bu tutumlar, bana Sophokles’in “Antigone” adlı Trajedi oyununu hatırlattı. Oidipus’un oğullarından Polyeneikes, kardeşi kral olan Eteokles’ten iktidarı almak için, komşuları Argos kralı Andastros ile anlaşarak onu ülkesine saldırtır. Savaş esnasında yaptıkları düelloda birbirlerini öldürürler. Eteokles, devlet töreni ile gömülür. Polyeneikes ise, yeni kral olan dayısı Kreon tarafından vatana ihanetten yargılanarak cesedinin vahşi hayvanlar tarafından parçalanmak üzere kırlara bırakılmasına hükmedilir. Polyeneike’in kız kardeşi Antigone, ölüye/kardeşine bu muamelenin doğru olmadığına karar vererek ona gizlice bir dini tören yaparak gömer. Bunu haber alan Kral Kreon, bu kızı yani oğlu Haion’un nişanlısı olan Antigone’yi yakalatır ve diri diri bir mağarada ölünceye kadar hapse mahkûm eder. Sahnenin birinde Kreon’ un niçin bu (dini tören yapma) suçu(nu) işlediği sorusuna, Antigone şu cevabı verir: Çünkü Zeus öyle demiyor ve yer altı Tanrılarından Dike, öyle yasalar buyurmadı insanlara. Bir ölümlünün emirleri, tanrıların hatasız, yazıya geçirilmemiş, değişmez (evrensel) yasalarından önemli olamaz. O yasalar, dün ya da bugün yürürlüğe girmedi; ezelden beri vardılar ve kimse bilmiyor nereden geldiklerini; hep var olduklarına göre de, bir ölümlünün emrinden korktum diye, suç işleyemem tanrıların nezdinde. Öleceğimi biliyorum, nasıl bilmem? Ama senin emrinle olmasa da (bu suçu işleyeceğime) bir an önce ölmeyi tercih ederim… Toprağa vermeden bıraksaydım anamın oğlunu, içim paralanırdı. Başka hiçbir şey acı vermez bana. Yaptığıma “çılgınlık” diyorsan eğer; kim bilir, belki de bir çılgındır; bana “çılgın” diyen.” (Sophokles, Antigone. çev: A. Çokona.2017.İst.s 18)
Kral Kreon ve Antigone ile evlenmek isteyen oğlu Haimon arasında bu mevzu ile ilgili şöyle bir konuşma cereyan eder: “ K:Dünkü çocuktan sağduyu dersimi alacağım bu yaşta? H: Söylediklerimden sadece doğru olanları dinle. Yaşlarına değil, yaptıklarına bakılmalı insanların. K:İsyancıları savunmak erdem mi oldu şimdi? H: Aklımdan bile geçmedi kötüleri savunmak. K: Bu kızın yok mu öyle bir kusuru? Thebai halkı bir ağızdan olmadığını söylüyor. K: Nasıl emirler vereceğimi halk mı öğretecek bana? H: Çocukça konuştuğunun farkında mısın? K: Ülkeyi ben mi yoksa başkaları mı yönetecek? H: Hiçbir ülke, hiçbir kimsenin malı değildir. K: Onlara hâkim olanlarındır, ülkeler. H: Çölde güzel hüküm sürerdin tek başına. K: Açıkça kadının tarafını tutuyor bu oğlan. H: Senin tarafını tutuyorum, kendini kadın görüyorsan onu bilmem. K: Terbiyesiz! Sana mı kalmış babanı yargılamak? H: Sadece haksız olduğunu, yanlış yaptığını düşünüyorum. K: Suç mu iktidarın saygınlığını korumak? H: Koruyamazsın onu, tanrıların yasalarını çiğneyerek. K: Rezil herif! Kuklası olmuşsun bir kadının. H: Utanç verici baskılara boyun eğmekten iyidir. K: Bütün bunları, o kadın yüzünden söylüyorsun. H: Senin, benim ve yeraltı tanrıları için de. K: Evleneceğini çıkar aklından; ölecek o kadın. H: Ölürken, ardından birini de sürükleyecek. K: Şimdi de tehdit mi ediyorsun beni?  H: Tehdit etmek midir çarpık düşüncelere karşı çıkmak? K: Düşüncelerinle olmayınca, gözyaşlarınla mı ikna edeceksin beni_? H: Babam olmasaydın, aklı başında değil, derdim senin için. K: bir kadının kuklasısın işte; gevezelik etmenin âlemi yok. H: Sadece sen konuşuyorsun, kimseyi dinlemiyorsun. K: Öylemi? Olympos şahidim olsun; ileri geri konuşup hakaret edemeyeceksin daha fazla bana. Getirin o pespayeyi, nişanlısının önünde alın canını, o da görsün. H: Bunu yapmak nasip olmayacak asla sana. Ne o benim yanımda ölecek; ne de bir daha göreceksin yüzümü. Sana tahammül eden dostlarınla sürdür bundan sonra deliliklerini…” (Antigone,29-30)

www.islamianaliz.com

Kur’an’a Göre Dinde Otorite

1.2.2017

“Şüphe, güven kadar; isyan, itaat kadar -yerine göre-değerlidir”

I-TEORİK ÇERÇEVE

1-Otoritenin Tanımı

Otorite, bir failin, kendine karşı çıkma imkânları olduğu halde eylemde bulunmayan kişiler üzerinde eylemde bulunma ve uzlaşma yapmaksızın eyleme geçme olasılığıdır. Otorite ile eylemde bulunan failin, kendisi karşı etkiye maruz kalmaksızın/değişmeksizin dışsal insani veriyi değiştirmesidir. Otoriteyi doğuran, onu elinde tutanın varlığı değil, nitelikleridir. Otoriteyi töz/cevher değil, yüklemler doğurur. Otoriteyi kuran temel husus, otoriterin, ona maruz kalanlar üzerindeki hayırhah edimi, onların da faile olan borçluluğudur (hakkı). Otorite ve hak arasındaki ilişki, otoritenin yasallığını veya meşruiyetini kurar. Otorite uygulamak, şiddet uygulamayı içermediği gibi, aslında onu dışlar. Otorite, saygıdan doğar, korkudan değil. Güç kullanmaksızın insanların yapmayacakları şeyi yaptırandır otorite. Otoritenin güç/iktidar kullanması (zorlama-cezalandırma), ancak kişilerin özgür ve gönüllü olarak salt hakkaniyet olan kural/yasa ve edimi kabul ettikten, tanıdıktan sonra haksızca (keyfi olarak) ona karşı çıktıklarında “meşru/yasal” olabilir. Salt güce/iktidara sahip olduğu için, muhatapları üzerinde keyfi olarak tasarrufta bulunmak, otorite değil, zorbalık-tiranlıktır. Borçluluk durumunu görmeme (nankörlük/küfür) ve herkesin “lehine” olduğu, gerekçeli olarak açıklanmış ahlaki-hukuki yasaları ihlal etme “suçu” (zulüm), cezayı gerektirir. Yasa/kanun, hakkaniyetsiz/hukuksuz, adil olmayan tarzda zorla/güçle konabilir. İtaati de ancak “zorla/güçle (boyun eğdirilerek)” sağlanabilir; gönüllü ve saygı ile değil.

Bu otorite tanımı, “Tanrı”yı yani O’nun kimliğini, kişiliğini, karakterini oluşturan temel niteliklerdir: Onun üzerinde karşı eylemde bulunma olasılığına sahip olmaksızın, benim üzerimde eylemde bulunabilme olasılığıdır. İnsanlar, Tanrı’yı en yüce otorite olarak tanır ve kendisi gibi fani varlıklara (devlet, parti, para, millet, toplum, sınıf…) ve kişilere de (din adamı, lider, maşuk) –çoğu kez haksız yere- Tanrısal (kutsal) otorite atfeder. Tanrısal otoritede insanın otoriteye karşı çıkması ahlaken mümkün olmadığı halde; insani otoritede bu mümkündür. Yalnız, bu yargı, mutlak anlamda böyledir; Teolojilerin Tanrı tasavvurlarını içermez. Otoritenin var olduğunu belirtmek yeterli değildir; onun varoluşunun nedenini, sebebini, gerekçesini, aklanışını belirtmek gerekir. Otoritenin, kendini ileri sürmesi de, -insani düzlemde- ona karşı gelinmesi de gerekçeli olmak zorundadır. Gerekçenin ve aklanışın olmadığı yerde “Otorite” değil; “zorba/tiran” var demektir. Dinlerde “kendinde” kör-inançların (hurafe) ve eylemlerin ortaya çıkmasının nedeni, en başında otoritenin gerekçesiz olarak, diğer deyimle Tanrı’nın salt-yoğunlaşmış “güç” olarak tasavvur edilmesi ve böyle konulmasıdır.

2-Otoritenin Çeşitleri

Yukarıda yaptığımız “meşru” otorite tanımı, insani düzlemde üç tarzda ortaya çıkar. Dördüncüsü ise zorbalıktır: 1- Babanın veya ebeveynlerin çocuk üzerindeki otoritesi. Gerekçe: Dünyaya getirme, bakma, koruma, kollama, şefkat-merhamet. 2- Reisin reaya/halk üzerindeki otoritesi. Gerekçe: Bilgelik, öngörü, kehanet, koruma, kollama. 3-Yargıcın Otoritesi. Gerekçe: Adalet, hakkaniyet. 4- Efendinin köle üzerindeki otoritesi. Gerekçe: Risk alma, zorbalık. Birinci teoriyi, Hıristiyan teologlar; ikinci teoriyi, Aristoteles; üçüncü teoriyi, Platon; dördüncü teoriyi ise Hegel, yegâne “meşru” otorite olarak savunmuşlardır. Ölü atalar, yaşlılar ve geleneğin yaşayanlar üzerindeki otoritesi, yazarın eseri üzerindeki otoritesi birinci tarza; yönetici, patron, kurmay, hoca, uzmanın… otoriteleri ikinci tarza; hakemin, senatonun, müfettişin, din adamının, sansürcünün… otoritesi üçüncü tarza; aristokratın, askerin halk üzerindeki, erkeğin kadın üzerindeki, galibin mağlup üzerindeki otoritesi, dördüncü tarza örnek olarak verilir. Efendinin köle üzerindeki otoritesi, insanın hayvan ve doğa üzerindeki otoritesine benzer. Şu farkla ki, doğa ve hayvan, insana bilinçsizce zorunlu olarak boyun eğerken; köle, efendisine bilinçli (korkusundan) dolayı, zorunlu olarak boyun eğer.(1)

II-UYGULAMA: KUR’ANDA OTORİTE

1-Allah’ın Otoritesi

Tanrı’nın otoritesi, Tevrat’ta yukarıda saydığımız otorite çeşitlerinin tümünü birden içerir. Tanrı Yahwe; aynı anda Baba, Reis, Yargıç ve Efendidir. “Orduların Rabbi” olan Tanrı, öfkesi hemen “alevlenen” (Yeşu-7/1) bir Efendidir. Yahudi olmayanlara karşı tavrı “Galip” in mağlup üzerindeki otoritesi gibidir. İncil’deki “Göklerin Kıralı” ise, ağırlıklı olarak “Yargıç” ve siyasal “Reis” olmaktan vazgeçmiş bir “Baba”dır. “Göklerdeki Babamız”dır. Kur’an’a geldiğimizde Allah, Halik (Baba), Melik (Reis), Hâkim (Yargıç) ve Rabbdir (Efendi). Yalnız “Efendi(Rabb)”ye zorba anlamı yerine, insanlar ile olan din ilişkisinde “sahip ve mürebbi”; “Abd”a da, “insan” anlamlarını vermek koşulu ile. O, yerlerin ve göklerin, insanların, hayvanların… Rabbidir. İradeli/özgür insanlar üzerindeki tasarrufu ahlaki-hukuki “Misak(sözleşme)” ve “Ahit/akit” iledir; gerekçelidir. Kur’an’da Allah ile insan arasındaki din ilişkisinin “Rabb-Abd” ilişkisi olarak ifade edilmesi, yukarda tasvir ettiğimiz otoritenin insani düzlemdeki “Efendi-Köle” içeriğinden ziyade, Araplarda mevcut olan sosyoloji ve sosyal bilincin hazır bulunuşluluğunu, iletişim olarak kullanmadır. İnsanlıkla olan genel ilişkisi, ahlaki-hukuki (siyasi) bağlamda “Velayet/Dostluk-Adavet/Düşmanlık” ilişkisidir(2/ 98,257; 6/51, 4/45, 8/60…)

a) Halik (Baba):

Yerin, göğün, insanların, hayvanların ve bitkilerin yaratıcısı Allah’tır. O, kâfir-mümin ayrımı yapmadan herkesi rızıklandırır. Rahmandır, Rahimdir. Her şey, varlığını ona borçludur. Bu in’am, ihsan, ikram, inayet, rahmet karşılığında ergin/yetişkin insanlardan, yaratılışlarında kendilerine verdiği vicdan kabiliyeti ile bu iyiliğin karşılığı olarak kendinin şükran duygusu ile keşfedilmesini(iman) ve saygı gösterilmesini(ibadet) beklemektedir. Bu durumu takdir edemeyenler, zalim ve nankördürler(kâfir).

b) Melik (Reis):

Rahmeti gereği, insanları eğitmek için tarihin bir döneminden sonra bazı halklara peygamberler gönderip, onları ekstradan eğitmek(hidayet) istemiştir. Onların başıboş, sorumsuzlukla kendi kendilerine icat ettikleri “dinsellik”lerin (şirk) yanlışlığını ortaya koymaya çalışmıştır. Bilgeliği gereği ve halkların geleceğinden sorumluluk duyarak vahiyleri ile onları uyarmıştır. Kendine, uyarılarına ve peygamberlerine isyan edenleri de cezalandırmıştır (helak tarihi). O, “Meliki’n-nas”tır(114/2). Allah, kendini son vahyinde Araplara bir Bilge Kral(Melik-Reis) olarak tanıtmıştır. O, Hikmet sahibi, Rahman, Rahim, Afuvv, Ğafur, Adil, Cabbar, Zu-İntikam ve Kahhardır (Merhametle Yoğrulmuş Adalet).

Müslümanların Mekke ve Medine dönemlerinde karşı karşıya kaldıkları politik durumlarda mazlum-mağdur ve hakkaniyetli pozisyonlarını sürekli desteklemiş, onları cesaretlendirmiş, mücadeleye-savaşa teşvik etmiş, onların yanında olmuş, onları kendi taraftarları (Hizbullah,5/56) olarak görmüş ve Yahudi-Müşriklerden oluşan karşı/düşman tarafı kendine de “düşman” olarak bellemiştir (8/60). Düşmanlaştırmayı, “küfür” üzerinden değil; “zulüm” üzerinden yapmıştır (60/7-9). “Bedir” savaş planını yapmış (8.Enfal suresi), savaşta müminlerin safında yer almıştır. Haddi aşma eğilimleri karşısında da müminleri sürekli uyarmıştır (2/194, 231; 5/2). Nankör (kâfir) ve zalimlere karşı “sert/adalet” sıfatları aktifleşirken; mümin ve adillere karşı merhametle yoğrulmuş adalet sıfatları işbaşında olmuştur. Kur’an’daki ve erken dönem İslam tarihindeki şiddeti (kıtal-cihat-cehennem tasvirleri-iç-savaş), Arapların cahiliyyeden-çölden gelen (Ficar Savaşları) antropolojik doğalarından ayrı düşünmek mümkün değildir. Allah’ın aslî “din” davasının barış/sulh-selamet olduğu Kur’an’da gayet açıktır (3/186, 42/43, 4/128, 5/28).

c) Hâkim (Yargıç):

Allah, İnsanların kendisi ve birbirleri ile ilişkisinde Adalete riayet etmelerini istemektedir. Merhamet, Allah’ın insanlar ile ilişkisinde kendinin bir erdemidir. Mutlak gücünü Adalet ve Merhamet ile sınırlandırmıştır. Ancak merhamet, Kur’an’da İnsanların birbirleri ile ilişkisinde sadece bir defa tavsiye edilmiştir (90/17). İnsanlar arasında esas olan adalettir. Yeryüzünde adaleti insanların temin etmesini istemektedir. Dünya hayatı “zorunlu” olarak adalet üzerine kurulmamıştır; Adaleti insanlar gerçekleştireceklerdir: “Adaleti ayakta tutanlar olun” (4/135, 5/8). İnsanların “denenmesi”nin esas muhtevası, konusu budur. Adaleti gerçekleştirenler, Ahirette adalet ile yargılanıp, hak ettikleri ceza (cehennem) ve ödülü (cennet) kazanacaktırlar. Orada kimseye zerre miktarı haksızlık edilmeyecektir.

2- İslam Kelamında Allah’ın Otoritesinin Halleri

a) Mutezile

İslam Kelamında Allah’ın otoritesi üzerine ilk düşünenler Mutezile kelamcılarıdır. Onların “Beş Esas”ından ilk ikisi Tevhit ve Adalettir. İkisi de Tanrı’nın otoritesi ile ilgilidir. Onlar, Allah’ın otoritesini Yargıcın otoritesi (Adalet) ve Reis/Melik’in (Tevhit) otoritesi başta olmak üzere Babanın (Yaratıcı) otoriteleri bağlamında temellendirmişlerdir. Allah’ın insana güç yetiremeyeceği şeyleri (sorumluluk) ahlaken teklif edemeyeceği ve insanlar için en iyi/adil olanı (Aslah) yaratmak zorunda olduğu ve İnsanların Ahirette karşılaşacakları durumun, dünyadaki hak etmeleri (İstihkak) sonucu olacağı… görüşleri, onların teorisinin “Yargıcın otoritesi” olduğunun kanıtıdır. Buradaki “zorunluluk”ların ontolojik değil; ahlaki olduğuna dikkat etmek gerekir. İnsan, fiillerinde özgürdür. Ahlaki iyi ve kötü, Tanrı’nın buyruğu ile değil; kendiliğindendir ve insan aklı/vicdanı tarafından görülebilir. Vahiy/Tanrı, sadece iyiliği destekler; kötülüğü köstekler. (Kadı Abdulcabbar, Şerhu’l- Usili’l-Hamse, 1988, Kahire, s. 301vd.)

b) Eş’arilik

Eş’arilik, Mutezilenin tam tersine, Allah’ın otoritesini, “Efendi”nin otoritesi olarak teorileştirmişlerdir. O, “Hikmetinden sual olunmayan” Kadir-i Mutlak, Mürid-i Mutlak ve Âlim-i Mutlaktır. Fiillerinde asla bir “gerekçe” aranmaz. Bir şey veya bir eylem, Allah ona “iyi” dediği için iyi; “kötü” dediği için de kötüdür. Fiiller ve şeyler kendi zatlarında “iyi” veya “kötü” olamazlar. O’nun adaleti, mülkünde istediği gibi tasarruf etmesidir. Ahirette isterse kâfirleri cennete, müminleri de cehenneme koyabilir. Cennete ve cehenneme “istihkak” ile değil, Allah’ın dilemesi ile insanlar oralara gider. İnsanın fiillerinde bir dahli/payı yoktur. Allahtan başka fail, Allahtan başka yaratıcı yoktur. İnsan, görünürde hür; aslında fiillerine zorlanmıştır. İnsanların cüz-i iradeleri Allah tarafından yaratılmıştır… (Ebu’l-Hasan el-Eşari, Kitabu’l-Lum’a, Kahire, 1975, 47 vd.)

c) Maturidilik

Maturidilik, Allah’ın otoritesini, “Reis”, “Yargıç” ve “Baba”nın otoritesi olarak temellendirir. Onlar, Allah’ı “Hikmet” sıfatı ile açıklarlar. Allah’ın bütün fiilleri bir maksada, maslahata, hikmete dayanır. Onlar da Mutezile gibi, Allah’ın insanlara güç yetiremeyeceği tekliflerde bulunmadığını ve Allah’ın hikmetinden sual edilebileceğini savunmuşlardır. İnsanın özgür iradesini ve sorumluluğunu savundukları gibi, aklın kendi başına iyi ve kötüyü bulabileceğini de savunmuşlardır. (Ebu Mansur el-Maturidi, Kitabu’t-Tevhid, çev: B.Topaloğlu, 2002, Ankara, 22vd.)

d) Tasavvuf

Tasavvuf, Kelamda Eş’ariliğe bağlı olarak, Allah’ın otoritesini “Efendi” ve “Baba”nın otoritesinin karışımı olarak savunmuşlardır. Yargıcın “Hukuki” otoritesini önemsemedikleri gibi; Reisin “Siyasal” otoritesini de önemsememişlerdir. Hristiyanlığa yakın olarak “Baba”nın koşulsuz merhametini ve “Efendi” din mutlak (koşulsuz) hâkimiyetini, yani “Kaderciliği” savunmuşlardır. “Vahdet-i Vücut” teorisi, oluşun tümünün Allah’ın tekvini iradesinin bir tecellisi olarak “Efendi”nin otoritesini perçinler.

3) Otoritenin Aktarımı:

Otorite kalıtım, seçim ve atama yolu ile intikal eder. Otorite, özünde kişiye bağlı değildir. Onu temsil eden kişiler, onu cisimleştirir, gerçekleştirir, ona maddi dayanak sağlar. Bunun sebebi, otoriteyi doğuranın, onu elde tutanın varlığı değil; edimleri veya nitelikleridir. Otoriteyi kuran fiil ve nitelikleri taşıyan herkes, otorite olur. Otorite, Tanrı da mutlak/mükemmel olarak bulunurken; ondan intikal ettiği şahıslarda mükemmel olmamaları hasebi ile azalır. Peygamberler, atama yolu ile otoriteye sahip olurlar. Onlar, Allah’ın kendilerine vahyettiği önerileri halka duyurur (Elçilik) ve o önerilere uygun, onlarla çelişmeyecek önerilerde veya eylemlerde bulunmak zorundadırlar.

a) Hz. Muhammed’in Otoritesi:

“Hayır! Rabbine and olsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem yapıp verdiğin hükme içlerinde hiç bir sıkıntı duymaksızın tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olmazlar.”(4/65) “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, peygambere itaat edin ve sizden olan idarecilere itaat edin. Her hangi bir şeyde ihtilafa düşerseniz, -Allah’a ve peygambere inanıyorsanız- onu, Allah’a ve resulüne arz edin.”(4/59). “Kim, peygambere itaat ederse; Allah’a itaat etmiş olur.”(4/80).

Hz. Muhammed, fani bir insan olması hasebi ile kararlarında yanılabilir. Nitekim bazı kararlar, Allah tarafından kınanmış ve düzeltilmiştir(9/43, 17/74, 80/1-10). Hz. Muhammed’e devredilen otorite “Reis” ve “Yargıç”ın otoritesidir. Elçi(peygamber) olarak vazifesi: “Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütlerle, en güzel tartışmalarla insanları çağırmaktır”(16/125). O’nun vazifesi, “hatırlatmadır; zorbalık yapmak değil.”(88/22). Müminler topluluğunun politik Reisi olarak öndeyilerde bulunmuş, risk almış, stratejiler yapmış ve savaşmıştır.

Hz. Muhammed’in canlı şahsına (peygamber, Reis ve Yargıç olarak) aktarılmış bu otoritenin, onun ölümünden sonra gelecek müminlere müteaddiyeti (geçişkenliği), yani onun Hadislerinin ve Sünnetlerinin metaneti ve bağlayıcılığı Fıkıh Usulünde derin bir tartışma konusu olmuştur. Ahmet İbn Hanbel ve İmam Şafii, Hadis ve Sünnetlerin tümünün, bir kere ve bütün zamanlar ve insanlar için -Allah’ın otoritesi gibi- kesin bağlayıcı olduğunu savunmuşlar; İmam Malik ve Ebu Hanife ise, hükmün doğasına göre bazılarının bağlayıcı, bazılarının ise bağlayıcı olmadığını ileri sürmüşlerdir. Mutezile de bu kanaatte olmuştur.

Hz. Muhammed’in Allah’tan devraldığı “Reis”in otoritesi yani politik otoritesi, Sünnilikte Kureyş kabilesine aktarılarak rutinleştirilmiş; Şia’da “veraset” yoluyla “Ehli Beyt”ine intikal ettirilerek “imamet” kurumuyla sürdürülmüş; Haricilerde ise “Yargıç”ın otoritesi olarak algılanıp sürdürülememiştir.(2)

b) Ulemanın Otoritesi

“Ulema-i Beni İsrail” (26/197), “Ehlu’z-zikr”, (16/43), “Rasihûne fi’l-ilm”(3/7), “Rabbâniyyûn/Ahbar” (5/44, 63) ifadeleri, Yahudilerde otoriteleri Tanrı tarafından onaylanmış “ulema”ya tekabül eder. Bu otorite, “Yargıç”ın otoritesidir. Kur’an’da da “olayları değerlendirip hüküm çıkaracaklar” (4/83) ve “din konusunda derin kavrayış sahibi olanlar (9/122) ifadeleri, Kur’an’ın veya dini muhtevalı olguların yorumlanmasında dürüst ve uzman kişilere bir otoritenin aktarıldığını gösterir. Bu otoriteyi hakkı ile taşıyamayan (5/63) Yahudi âlimleri, “Kitap Yüklü Eşekler”e benzetilmiştir. (62/5) Ulemanın otoritesini gerekçelerinin makuliyeti, mukniliği, hakkaniyet ve maslahata uygunluğu ve delillerinin gücü belirler. Taşımak zorunda oldukları ahlaki nitelik (muttakilik) de eklenmeli.

c) Ümeranın/Yöneticilerin Otoritesi

“Ulu’l-Emr minkum= sizden sorumluluk sahipleri” (4/59, 83) ve “Emanete ehil” (4/58) ifadeleri, kamusal (politik-hukuki-iktisadi) sorunların çözümünü, ehliyet ve liyakat yani “nitelik/yüklem” olarak taşıyan kişilere de bir otoritenin intikal ettiğini gösterir. Buradaki otorite, Reisin ve Yargıcın otoritesidir. 3/159 da Hz. Muhammed’e kamusal sorunların çözümünde bir “otorite” olarak müminler ile “istişare” etmesi emrolunmuştur. 42/38 de ise, direkt müminlere kamusal sorunlarını kendi aralarında “danışma-oydaşma/ortak akıl (şûra)” ile çözmeleri istenmiştir. Bu ifade, otoritenin, çoğunluğun “seçimi/oylaması (icma)” ile de oluşabileceğini ifade etmektedir. Seçimde “Otorite”, seçenlerin “çok”luğundan izafi olarak kaynaklandığı gibi; seçilenin (ilkenin-çözümün) yüklem oluşu yani niteliğinden (doğruluğundan) da kaynaklanabilir. Çoğunluğun ortak iradesi, zorunlu olarak her zaman “doğru/hakkaniyet/adalet” olmayabilir. Şiilerin iddia ettikleri gibi, Allah’ın Otoritesi, Hz. Muhammed’in “veraset”iyle onun çocuklarına (Ehl-i Beyt) intikal etmiş değildir (imamet). Sünnilerin iddia ettiği gibi, -“İmamlar (Halife/Yönetici), Kureyştendir” hadisi(?) ile- onun otoritesini cahiliyeden gelen Kureyş kabilesinin karizmasına intikal ettirmek de mesnetsizdir. Bu iddia, düpedüz kabileciliğin onaylanmasıdır. Oysa Müslüman kimliğin kurucu unsurları, iman ve salih ameldir. Dolayısıyla, İslam’da herhangi bir “Teokratik” veya “Aristokratik” otorite oluşturma yolu yoktur. Yöneticiler, otoritelerini ahlaki “nitelik”lerinden ve eylemlerinin ahlaki “yüklem”lerinden alırlar. Otoritelerini kullanma, tenfiz yetkilerini de, Tanrı’dan değil; halkın teveccühünden (seçim-oylama-şûra) alırlar. Zulüm işledikleri takdirde de, halkın itaat etme sorumluluğu kalkar; kendileri de otoritelerini (meşruiyetlerini) kaybederler.

d) Vicdanın Bireysel Otoritesi ve “Ezeli Misak”

d.1) Yaratılışta İnsana Verilen Vicdan(İlahi Ruh) Kapasitesi

Yaratılışta Allah insana kendi ruhundan üflediğini söylemektedir (15/29). Başka bir yerde de insan yaratılınca ona “kötülük yapma ve ondan sakınma kapasitesi”nin verildiği belirtilmektedir (91/7-8). Bu her iki ifade de, otoritenin kaynağı olan ahlaki “nitelik” ve “hüküm/yüklem” kapasitesi olarak “Vicdan”ı kastetmektedir. Tanrı’nın Yaratıcılığı dışındaki insanla ilişkisinde onun fiillerini de nitelik ve yüklem olarak “otorite” olmaya layık kılan ve onu keşfeden kapasite vicdandır. Vicdanı yaratan Tanrı’dır; ancak, Tanrının kendisi de vicdan tarafından keşfedilir ve o vicdan terazisinde tartılır. Kendini Kur’an’da bu terazide tartarak bize sunmuştur. Şirke karşı “Esmau’l-Hüsna” ile Tevhit’in savunması, vicdan ile yapılmıştır. Tanrı ile insan arasında bir “ilişki” olarak din, bir metafor olarak “Ezeli Misak” ile kurulmuştur. Tanrı, insana bahşettiği sonsuz nimet, lütuf, ihsan, ikram, rahmet karşılığında insanın üzerine düşen minnettarlık, şükran (iman-ibadet) sorumluluğunu yerine getirmesi için: “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye insan vicdanına bir soru sorduğunda; insanların ruhu/vicdanı da: “Tabiiki Rabbimizsin” demişlerdir (7/172). Peygamberler ve onların gönderildiği kavimler ile de din ilişkisi, “misak/sözleşme” ilişkisi olarak devam etmiştir (2/27, 3/81, 4/21, 5/70…) Vicdan, insanın içinde yaratılışta verilmiş potansiyel bir nitelik ve ahlaki hüküm/yüklem oluşturan “öz/lübb” dür. Bu özü aktifleştirenler, “Ulu’l-el-bâb”dır (2/179, 3/190, 13/19,3 8/43…) “Basiret”, vicdanın diğer adıdır: “İnsan, mazeretler ileri sürse de; basireti, kendini bilir.”(75/14-15).

d.2) Görme-İşitme Olarak Vicdan

Vicdan kapasitesi, Kur’an’da görme ve işitme duyuları ile de mecazi olarak ifade edilmiştir. Tanrı’nın doğadaki “ayet”lerini (Güneş sistemi, Dünya ve içindekiler) görenler ve O’nun vahiy olan “ayet”lerini işitebilenler, can kulağı ile dinleyenler, vicdanlı insanlardır. Görme ve işitmeleri ile vicdanları keskinleşir. “Onlar, sözleri dinler ve en güzeline uyarlar.” (39/18). “Kur’an okunduğunda susun ve dinleyin ki, size merhamet edilsin (ilham gelsin İ.G.)” (7/204) Doğal olaylara ve şeylere işaret edip de “Görmüyor musunuz…?” diye başlayan yüzlerce ayet vardır.

d.3) Kalp (Lübb-Fuad)/Akıl ve Düşünme-Hikmet

Kur’an’da dini bağlamda düşünmenin faili vicdan anlamında “Kalp/Fuad”dır. İnsanın mantık ve ahlaki duygulanım kapasitelerini birlikte ifade eder. Dini aktın gerçekleşmesi için düşünme (tefekkür, taakkul, tedebbür, tezekkür, tafakkuh) olmazsa olmazdır. Taklit, atalara körü körüne inanç ve bağlılık otorite olarak reddedilmiştir. Böyle düşünme “Hikmet” olarak isimlendirilmiştir. Kur’an’daki düşünce “Hikmet-i Baliğa=Hikmetin Doruğu”dur (54/5). “Kime “hikmet” verilmiş ise; ona çokça hayır verilmiştir.” (2/269). Vahiy/peygamber, ancak vicdanı “diri” olanları hidayete erdirir (36/70). Akıl, Arapçadaki zapt (hafıza), rapt (bağlama), keff (çekinme) ve fark (ayırma-furkan) anlamları ile Latincedeki “Cause”, “Logos” veya “Ratio” (nedensellik) anlamlarından farklı olarak; fiziksel/ontoloji/doğal (mantık) bağlamında değil; daha ziyade, ahlaki-dini bir anlama/yorumlama içeriğine sahiptir. İman ve salih ameli doğuran bu aklın otoritesidir. Kur’an, “Bilim”den (gerçeklik/vakıa-gerçek olmayan) değil; “İlim”den (hakikat-batıl) bahseder. “Tohumu çelik olanın, meyvesi olmaz.”

4- Reddedilen Otoriteler

a) Nefs’in/Heva’nın (Egonun-Arzuların) Otoritesi

Burada yapacağımız tahlil, insanın biyo-psişik yapı bütünlüğünün en temel unsuru olan içgüdülerinin veya arzularının kategorik reddi değildir. Çünkü bunlar, insanı hayata bağlayan temel unsurlardır. İçgüdülere kök söktürme veya nefsi öldürme, Kur’an’ın değil, ancak bazı Mistik/Tasavvuf hareketlerinin dini davasıdır. Bunun yerine, insan olmanın en temel diğer bir yapı özelliği olan vicdanı ve ahlaki doğasını aktüelleştirmesini engelleyecek tarzda bu arzu ve içgüdülerin taşması ve bütün benliği kaplaması kritik edilecektir. Çünkü bir yabancılaşma süreci olarak bu durum, insanın kendine ‘self/nefs’ anlamında ahlakî/tutarlı, bütünlüklü bir benlik/kendilik inşa etmesini engeller.

İnsanlar günlük ilişkilerinde bu ilişkilerini değerlendirirken veya şahit oldukları insanlık durumlarını değerlendirirken genellikle ‘kendinin o eylemi kendisiyle rastlantısal özel ilgisinden -kendi özel koşullarıyla ilgisinden- dolayı değerli-değersiz (iyi-kötü) sayması olarak karşımıza çıkar. Bu, bir eylemin onu değerlendirenle ilgili sonuçları açısından değerlendirilmesidir. Eylemin değerlendirene sağladığı yarar ya da yol açtığı zarar, eylemin değeri olarak eyleme atfedilir… Değerlendirmede ilk adım –yani eylemin nedenlerine bakma- atlanarak, o eylemin değerlendiren için rastlantı sonucu doğurduğu yarar ya da zarar, yani eylemin dolaylı bir etkisi, değerlilik ölçüsü olarak kullanılır. Bir özel değer yargısında bulunulur; sonra da bu özel değer yargısı, eylemin özelliği olarak –“değeri” olarak- eyleme atfedilir’. (3) Ali Şeriatî de, insanın özgürlüğü ve ahlaki yaratıcılığının önündeki dört “zindan”dan (diğer üçü doğa, tarih ve toplumdur) en güçlü ve aşılması en zor olanını “Ego” olarak niteler. İnsan doğa, tarih ve toplum zindanlarından kritik düşünce ile çıkmayı başarabilse de, ego zindanından kurtulması oldukça zordur. Bu durumda insan: “Kendi”m dediğinde, bunun kendisinde gömülü bulunan özgür ‘ben’ (vicdan. İG) olduğunu algılayamamaktadır; salt ve genel bir insanı, ’kendi’ olarak algılayabilmektedir.’(4)

İnsanda yerleşmiş, tabiatının en temel yapısı olan ve daima kendilerini “normal” olarak sunan teşhisi zor içgüdü, iştiha ve kuvvetli arzular, Kur’an’da “Heva” olarak nitelenir.(48/14, 7/176, 25/43, 23/71…) İnsanın derininde olan vicdanının çeperinde olup, onu sarmalayan bu dış duvarın içeriye doğru aşılması oldukça zordur. Bu durum, bazen kendini şuurda norm ve ahlak olarak bile niteleyebilmektedir: “Onlara yeryüzünde kötülük/fesad çıkarmayın.” dendiğinde: “Biz sadece ıslah edicileriz” derler. Dikkat et, onlar bozguncudurlar, fakat kendileri bunun farkında/şuurunda değiller.”(2/71) “Sana amellerinde en büyük zarara uğrayacakları haber vereyim mi? Onlar, bütün çabaları dünya hayatı peşinde koşarken heba olmuş kişilerdir, fakat kendilerine sorsanız, iyi işler yaptıklarını söylerler.” (18/103-104) Medyen halkına/şehrine peygamber olarak gönderilen Şu’ayb peygamberin halkını uyarılarına karşı, halk ona şöyle diyordu: ‘Senin ibadetin/dinin mi bize babalarımızın taptığı ilahlardan ve mallarımızı istediğimiz gibi harcamaktan vazgeçmemizi emrediyor? Oysa sen, yumuşak huylu ve akıllı bir adamsın.’(11/87) Bu durum baskıcı, ayartıcı ve zorlayıcı içgüdü ve arzuların(heva) bencil zekâ tarafından araçsal olarak aklîleştirilmesi (hesabilik) ve toplumsallaştırılmasıdır (Araçsal akılcılık). Hevanın karşıtı hakikattir. Hakikat yerine hevanın kültür, yaşam tarzı veya dünya görüşü haline gelmesinin sonucunu Kur’an şöyle tasvir eder: ‘Eğer hakk, hevaya tabi olsaydı gökler, yer ve ikisinde bulunanlar bozulur giderdi.’(23/71)

Hesapsız çıkarlar, tutkulu arzular veya azgın güdüler toplamı olarak heva, şişerek benliği bütünüyle kaplayınca, doğru değerlendirme kapasitesi olan vicdanı örter (istikbar, 2/34, 7/146, 74/23…). Bu durumda kişi giderek kendini yeterli görmeye başlar (istiğna, 80/5, 92/8)). Her türlü ahlaksızlığın önemli bir kaynağı işte budur: “İnsan kendini yeterli görünce azar.” (96/6-7). Şeytan’ın trajedisi bu olduğu gibi (2/34)i; şeytanlaşmış bütün insanların durumu da aynıdır. İnsan hevasını ilahlaştırınca, bunun sonucu bilgi aktlerinden kulağı ve kalbinin mühürlenmesi, gözünün perdelenmesi sonucu dalalete düşer.(45/23) Yani kendine (özüne, vicdanına) yabancılaşır. Kur’an’ın ahlaki bağlamda vicdanını ve hakikati örtme anlamında “Küfür” ve “Günah” dediği şey budur.

b) Toplum/Kültür/Gelenek/Tarihin Otoritesi

İnsan toplumsal bir varlık olduğu için, erişkin hale gelen birey, doğal olarak içinde doğup-büyüdüğü toplumun kültürel ahlaki değer kalıplarını miras olarak alır ve bilinci, benliği, kişiliği bu değerlere göre şekillenir. Freud’un “Süper Ego” olarak kavramsallaştırdığı bu yapı, taşımış olduğu bütün değer kodlarını toplumun üyesi olan bireyde vicdan, benlik, kişilik olarak kristalleştirir. ’Genellikle halk, egemen sosyal düzeni sürdürerek, egemen hukuk düzenini ihlal etmeden, sosyalleşerek hareket eder. Bunlara karşı hareket ettiğinde kendini suçlu hisseder. İnsanın sosyal ve kültürel organizasyonlar aracılığı ile uygarlaşması gelişti ve devam etti. Bu yapılar bebeklik ve çocukluk çağından itibaren her bir bireyin içine nüfuz ederek onu belirler. Dolayısıyla, çocuk büyüdüğünde bu yapıları kırdığında suçluluk hisseder.’ (5) Sonuç olarak, toplumsal vicdan veya kamuoyu olarak süper ego, miras alınan vicdandır.

Bireyin içine doğduğu toplumun ahlaki değer yargılarını/kalıplarını kullanarak günlük yaşamda ahlaki değerlendirmelerde bulunmasını Kuçuradi şöyle tasvir eder: “Bir değer atfetmenin maskesi olmayan yerde, değerlendirenin grup üyeliğinin ağır bastığı ve karşısındaki kişinin eylemine –psikolojik nedenler bir yana-, “evet” dediği moralin (ahlakın) genel değer yargılarına uygun olması bakımından değer biçtiği değerlerdir. Böyle bir değerlendirmede yapılan, karşısında bulunulan tek davranışa değerliliği-değersizliği,-iyiliği-kötülüğü- peşinen belirlenmiş olan davranışlardan birinin adını-kavramını-takmak ve yalın bir akıl yürütmekle –hazır genel değer yargısına göre- sonuç çıkarmaktır. Çünkü bireyde bulunan özel değer yargısı, yani bir eyleme biçilen değer, bir mantık çıkarımından -tümdengelim- öte bir şey değildir… Bu değerlendirme tarzı, genellikle bağnaz kişilerin –yobazların- değerlendirme tarzıdır. Grupların (toplumların/kültürlerin) davranış belirleyen yerleşik değer yargılarını nihai, hakiki değerler sanarak/sayarak onlara en üstün değeri atfeden, dolayısıyla onları korumak ihtiyacını duyan ve grup üyeliklerini en değerli özellik sayarak/sanarak en üstün değeri ona atfedenlerde rastlanan değerlendirme tarzıdır.”(6) Dünyadaki farklı dinsel, kültürel ve etnik grupların, toplumların günlük değerlendirme tarzları ortalama böyledir.

“Genel bir tarzda, insanın ölümünden sonra yaşamında olduğundan daha çok otoritesi vardır. Vasiyetin, henüz hayatta olan bir insanın verdiği emirden daha çok otoritesi vardır. (“Ev danasından öküz olmaz.” “Ananın gözünde çocuk büyümez.”İ.G) Bir söz, vermiş olan kişinin ölümünden sonra daha çok bağlayıcı olur. Ölmüş babanın buyruklarına yaşadığı süre içinde verdiklerinden daha çok uyulur. Bunun sebebi, bir ölüye karşı eylemde bulunmanın somut olarak imkânsız olmasıdır. O halde ölü, tanım gereği otorite sahibidir. Ama ona tepkinin (karşı çıkmanın) imkânsızlığı, ölünün otoritesine Tanrısal/kutsal bir nitelik sağlar. Otoritenin, ölü tarafından icrası, kendisi için bir risk içermez. Bu otoritenin güçlülüğü veya zayıflığı, buradan gelir. Kısacası, bu, tanrısal otoritenin özel bir halidir.”(8) Gelenek, Tarih ve Toplumun otoritesi, “Baba”nın ve “Efendi”nin otoritesinin bir karışımı olarak gerçekleşir.

Kur’an’ın nazil olduğu toplum, her toplum gibi, bireylerin bireysel bilincini, derin vicdanını yok etmiş, örtmüş, geleneğin, müşrik bir dinin ve yerleşik bir kültürün egemen olduğu bir toplumdu. Kur’an’ın bireysel bilinci özgürleştirme ve derin vicdanı diriltme çabasına karşı onlar: “Hayır, atalarımızı üzerinde bulduğumuz değerlere uyarız.” (2/170), “Atalarımızı üzerinde bulduğumuz gelenek ve değerler bize yeter.” (5/104), “Kötü bir iş yaptıklarında (fahişeten), ‘Atalarımızın böyle yaptığını gördük.” (7/28) derlerdi. Kur’an, kendi çağrısına karşı müşrik Arapların geçmişten, tarihten devraldıkları hazır kültürlerini, geleneklerini koşulsuz doğru ölçü olarak görmelerini (2/170, 5/104, 7/28, 95; 10/78, 21/35, 26/84, 31/21, 43/22-23) kesinlikle reddetmektedir: “Deki: “Eğer imana karşı küfrü tercih ediyorlarsa babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz ve hısım-akrabalarınızı dost edinmeyin.” (9/23-24) Ayrıca, sorgulamasız ve koşulsuz olarak ‘Büyüklerimize ve ileri gelenlerimize uyduk.”(33/67) diyenler, denenmeyi kaybeden cehennemliklerdir.

Genelde sıradan insanın korunma ve koruma (güvende olma) saikinin veya tembellik halinin yönlendirdiği bu eğilimi H. Bergson, dinsel ve ahlaki bağlamda “Statik Din” ve “Statik Ahlak” olarak kavramsallaştırmıştır. Bu tip ahlak ve din, içtimai, muhafazakâr, gayri şahsi ve alışkanlıktan doğmuştur. Bu din ve ahlak kapalı toplumların bir meziyetidir: “Grup tek başına yaşayan ferdin benliğinde hazır ve nazırdır, onu teşvik veya tehdit eder; kendisini dinlemesini, buyruğuna boyun eğmesini ister. Cemiyetin gerisinde de grubun bağlandığı ve ferdin hareketinden cemiyeti sorumlu tutan tabiatüstü kuvvetler vardır…”(9) Bireyin çoğu kez kendine ait olduğunu sandığı düşüncelerin aslında topluma ait olduğu gerçeğini E. Fromm şöyle ifade etmektedir: “Düşüncenin yabancılaşması, kalbin veya duyguların yabancılaşmasından hiç de ayrı değildir. Kişi çoğu zaman bir fikir bulduğunu, bu fikrin kendi keşfi ve ürünü olduğuna inanır; oysa gerçekte benliğini kamuoyunun, gazetelerin veya devletin yarattığı putlara ya da bir lidere kaptırmış, düşüncesini onlara aktarmıştır. Bu putların kendi inançlarını simgelediğini sandığı halde, gerçekte, bu simgeleri bilgi ve bilgelik tanrıçaları olarak benimsediği için onların düşüncelerini kendi düşünceleri olarak kabul etmektedir. Ve salt bu nedenle tanrılarına bağımlı bir köle durumuna gelir. Çünkü kafasını, düşüncelerini onlara aktarmıştır.”(6) Dikkat edilirse Fromm, geleneksel kapalı toplumlardan değil, modern sözüm ona ‘açık’ toplumdaki bireyin içinde bulunduğu vicdan durumundan bahsetmektedir. Bireyin kişisel, bireysel vicdanını aktüelleştirememesi bakımından modern toplumların geleneksel toplumlardan geri kalır hiçbir yanı yoktur.

Kur’an’ın “Ataların yaşam yollarına uyma”, Kuçuradi’nin “Değer biçme”, Freud’un “Süper ego”, Bergson’un “Statik Din” ve “Statik Ahlak” olarak isimlendirdiğini, Fromm “Otoriter Vicdan” olarak isimlendirmektedir. Otoriter vicdanı Fromm şöyle tanımlıyor: “Otoriter vicdan, içselleştirilmiş bir dış otoritenin, ana-babanın, devletin, toplumun ya da içinde yaşanılan kültürdeki başka bazı otoritelerin sesidir. İnsanların otoritelerle olan ilişkileri, ahlaksal yaptırımlar olmaksızın dışsal kaldıkları sürece vicdandan söz edemeyiz. Böyle bir davranış, cezalandırma korkusu ve ödüllendirilme umudu aracılığı ile yönlendirildiğinden, sadece caydırıcı olup, her zaman söz konusu otoritelerin varlığına, onların insanın ne yapmakta olduğuna ilişkin bilgilerine, cezalandırılma veya ödüllendirilme güçlerine bağlıdır.”(10) Otoritenin ahlaki niteliğine bağlı olarak “otoriter vicdan”da tesadüfen iyi veya kötü şeyler yapmaktadır. Çünkü bu davranışların içeriği otoritenin emir ve buyruklarından çıkarılır; kişinin kendi vicdanından değil. Vicdan rahatlığı, içselleştirilmiş dışsal otoritenin memnun edilmesi; vicdan azabı ise, onun memnun edilmemesidir. Bireyin en büyük doyumu, otoritenin sevgisi ve beğenisidir.(11) Bu ‘iyi’ler, kendi erdemini kendi vicdanı ile keşfedenleri çarmıha gererler. Ali Şeriati’nin insanın bireysel vicdanını, özgürlüğünü ve yaratıcılığını engelleyen “zindan”lar olarak saydığı dört unsurdan iki tanesi “tarih” ve “toplumdur” (kültür): “Demek istediğim, bir ‘canlı’ türü olan insan toplumun, doğanın ve tarihin esiridir. “İnsan’ olma sürecine girmiş ise, giderek ve aşamalı olarak bu baskılardan(zindanlardan) kurtulur ve özgür olur.” (12)

c) Putlar ve Tağut’un Otoritesi

Putlar, müşriklerin kendilerinin kendilerine yabancılaşarak ve atalarının uydurdukları “boş” isimlerden başka bir şey değildir. (53/23) Allah, onlara herhangi bir “otorite (sultan)” vermiş değildir (3/151, 6/81, 22/71, 30/35). Müşrikler, onları Tanrı ile kendileri arasına “torpilci aracılar (şüfeâuna, 6/94)” olarak koymuşlardır. Tağut ise, “Şeytani Güçler” anlamında Hz. Musa’nın mücadele ettiği ekonomik(Karun), politik (Firavun) ve dini (Hâman) güç odakları(29/39) ve Ondan sonra gelen ve Hz. Musa’nın din davasını sürdüren kral Süleyman, oğlu Davut ve komutanı Tâlut’un mücadele ettiği aynı şeytani güç odağı olarak Câlut’tur (2/246-251). Bugün, Uluslararası şirketler (Kapitalizm) Karun’un; ABD-NATO, BM’nin 5 Daimi Üyesi ve İsrail, Firavun’un; Vatikan, Haman’ın rollerini oynamaktadırlar. Buralarda aktüelleşen otorite, “Efendi”nin zorba/tiran otoritesidir. Hukuktan, Adaletten, denetimden, sorgulamadan-gerekçeden (vicdan) kaçmaya çalışan her otorite taslamanı, -adı-sanı ne olursa olsun- sıfatı zorba/tirandır (Tağut).

d) Din Adamları ve Kilise’nin Otoritesi

Ulemanın şeffaf, anlama, iknaya, takvaya, delile (gerekçeye) dayanan otoritesinden farklı olarak; Yahudilik ve Hristiyanlıkta Tanrının dışında O’nu “temsil (Rabb)” ettiğini iddia eden Haham ve Ruhban sınıfı (Kilise), kendinde Tanrısal bir yetki vehmedip insanları sömürmüşlerdir (9/31, 34). Bunlar, bir takım özel kisve ve giysiler ile bu yetkiyi taşıdıklarını ima etmişlerdir. İslam’da aynı yetkiyi İmam, Veli, Şeyh, Mehdi, Gavs, Kutup… gibi şahıslar iddia etmişlerdir. Burada aktüelleşen otorite, Yargıcın (ulema) otoritesi değil; “Baba”nın otoritesinin istismarıdır.

5-Sonuç:

Otorite, -Tanrı dâhil- salt kişide, varlıkta (ontoloji-fizik-güç) değil; onun niteliklerinde ve eylemlerinin yüklemindedir. Kaynağı da, -Tanrı yaratmış olsa da- kendinin de onda tartıldığı vicdandır. Tanrı ise, kendi yarattığı vicdanın sigortasıdır. Tanrı, varlığın; vicdan, insanlığın tuzudur. Teolojiler, trajik olarak bu tuzu daima kokutur; varlık ve insanlık da bozulur. Tarihte ve günümüzde olduğu gibi…

KAYNAKLAR:

1-Bu teorik çerçeve, Alexandre Kojeve’nin Otorite Kavramı, çev: M. Erşen, 2004. İstanbul adlı kitabının 13-66 sayfalarında yaptığı otorite analizine dayanılarak yapılmıştır.

2-Hz. Muhammed’in ölümünden sonraki Otoritesinin Sünnilik, Şia ve Haricilikteki kristalleşme şekilleri için bkz: Hamit Dabaşi, İslamda Otorite, çev: S. Gündüz, 1995, İstanbul. Ayrıca Bkz: Ali Mebruk, Teolojiden Tarih Felsefesine Nübüvvet, çev: M. Coşkun, 2014, İstanbul.

3-Kuçuradi, İonna, Etik, 1988, Ankara, s. 8.

4-Şeriati, Ali, İnsanın Dört Zindanı, çev: H. Hatemi, İstanbul, 1984, 78vd.

5-Roth, Prıscılla, The Superego, Cabridge, 2001, 17.

6-Kuçuradi, Etik,18.

7-Bergson, H. Ahlak ile Dinin İki Kaynağ, çev: M. Karasan, İstanbul, 1986, s.86.

8-Kojeve, Otorite Kavramı, s.21.

9-Fromm, Erich, Çağımızın Özgürlük Sorunları, çev: B. Güvenç, İstanbul, 1973.73.

10-Fromm, Kendini Savunan İnsan. çev: N.Arat, İstanbul, 1991, s.145-146.

11-Fromm, a.g.e.148.

12-Şeriati, İnsanın Dört Zindanı. 69,56.vd.

http://islamianaliz.com

Başkanlık ‘Arzusunun’ İtiraf Edilmeyen Bireysel ve Toplumsal Saikleri Üzerine (Psikoanalitik bir yaklaşım)

5.1.2017

“Size kimlerin hükmettiğini öğrenmek istiyorsanız, sadece kimleri eleştirme izniniz olmadığını bulun”

Başkanlık sistemini gündeme getirip savunanlar, bize temel gerekçe olarak siyasi istikrar ve hızlı hizmet vâdinde bulunuyorlar. El hakk doğru. Karar alma süreçlerinin tekleşmesi, bu beklentileri verir. Fakat bu talepte bulunanların ve bu talebi onaylayan muhafazakârların yegâne gayeleri bunlar mıdır? Yoksa söylenmeyen başka saikler yok mudur? Veya bu sistemin dillendirilmeyen sakıncaları nelerdir? Psikoanalitik bir analiz yapmak gerekiyor.

Sayın Cumhurbaşkanımız R. Tayyip Erdoğan’ın parlamasının/kahramanlığının/karizmasının arkasında yatan temel saikin seküler cumhuriyet devrimlerinin muhafazakâr-dindar çoğunlukta yarattığı mağduriyetin sözcülüğünü fedaice/cesurca (ölümü göze alarak) yapmış olmasıdır. Cesaret, tehlike karşısında şerefli olan davranışı seçme eğilimidir. Doğru bildiğimiz uğruna korkuyu yenebilme eğilimidir. Uğruna korkuyu yendiğimiz eylem veya ilişki, ahlaki doğru değilse, “Mafya” ortaya çıkar.

Muhafazakâr-dindar kitle, İdeallerini ve de menfaatlerini onda gördüğü ve iktidarında bulduğu için, iki binden itibaren onun arkasında durmaktadır. Liderin karizması kadar, devletin “rant dağıtımı” aracı ve “velinimet” oluşu, muhafazakâr kitleyi bloklaştıran temel iki saiktir. Seksenlere kadar “Milliyetçi-Mukaddesatçı” olan bu kitle, İki binlere kadar (T. Özal’lı yıllar) İslami kodlardan gelen “kanaatkârlık”ı terk ederek sınırsız Kapitalist tüketim kalıplarına alıştırılmasından sonra, büyük ölçüde “Muhafazakâr-Maddiyatçı” bir sosyal karaktere evirilmiştir. “Haram”ları domuz, faiz, zina ve içki olarak; farzları ise namaz, oruç, hacc-umre ve zekât olarak kodlayan birçok “dindar”, -Alev Alatlı’nın vukufiyetle vurguladığı gibi- günlük hayatta birçok “haram”ı “kitabına uydurarak” veya “hile-i şeriyye”ler ile” yasa”llaştırmakta/”mubah”laştırmaktadır.

Kur’an’ın, devlet yönetiminde veya siyasal aksiyonda salt inanç aynılığı (5/2) ve akrabalık aidiyeti (aile-kabile-etnisite) veya kişisel çıkar saiki ile değil (4/135); adalet ve zulüm kriterlerine göre davranılmasını tavsiye ettiği (60/9) bilinmektedir. Sünni muhafazakârlığın (inanç aynılığının), istikrar ve toplumsal çıkar sağlamanın ötesinde, devlet yönetiminde “güvenilir” bir kod olmadığını, bu ideolojinin kendi iç teolojik-ideolojik çatışması (The Cemaat-Ak Parti ayrışması) ile ülkeyi yıkılmanın eşiğine getirmesi ile gördük. Umarım, bundan bir ders çıkarılabilir.

Sayın Cumhurbaşkanımız Erdoğan, Platon’un ve Farabi’nin siyasal teorilerinde önerdiği ve günümüzde A. İ. Begoviç ve R. Gannuşi örnekliklerinde olduğu gibi “Bilge” bir figür değildir. Humeyni gibi salt dini bir karizmatik (Ayetullah) lider de değildir. Mısırda M. Mursi, Filistinde Halit Meşal örneklerinde olduğu gibi, inanmış cesur bir kişiliktir. M. Akif, N. Fazıl ve S. Karakoç’tan ezberlediği bazı mısralar ile hamasi/şiir-seven bir liderdir. Bu şairlerin teolojisini-düşüncesini detaylı olarak bildiği kanaatinde de değilim. Akılları ikna etmekten (hikmet) çok, duyguları idare etmesini iyi biliyor. Karakterindeki “Kasımpaşalılık” yanında, fikri beslenmesinde “İmam-Hatip” lisesinde aldığı kültürün dışında, felsefi-teolojik bir derinliği yoktur. Pratik siyasetten geldiği için, onu iyi becermesine rağmen; “Devlet adamlığı” tecrübesi  -rahmetli Erbakan ile mukayese edildiğinde- biraz zayıftır. Köprüler yaptırıyor; ama kalpleri telif edemiyor, kıtaları birbirine bağlıyor; ancak insanımızın tümünün kalplerini birbirine bağlayamıyor. Dışarıdan ülkeye yapılan büyük saldırılar esnasında “milli birlik”ten bahsederken; kendini güçlü hissettiği zamanlarda muhalefet olan diğer  % 50’yi aşağılamayı devamlı sürdürüyor.

Son on beş sene boyunca seküler(CHP) Türkler ve seküler Kürtler(HDP-PKK) yönetimden uzak durumdalar. Devletin “rant dağıtıcı” ve “velinimet” imkânlarından yoksunlar. Başkanlık sistemi ile bu durum kalıcı hale getirilmek istenmektedir. CHP, geçmişte yaptıklarından; HDP ise, ilerde yapacaklarından (ülkeyi bölmek) dolayı, iktidar ortağı olma imkânları ellerinden alınmış olacak. İki partiye dayanan “Başkanlık” sistemi, muhafazakâr-milliyetçi blokun %65’lik kemikleşmiş oy oranı (Tarihsel Blok) dikkate alındığında, fiilen “Tek Parti” yönetimine geçeceğimiz kesin gibidir. Gelişmiş ülkelerin deneme yanılma yolu ile acı çekerek ve “Tümevarım” ile geliştirdikleri ve toplumsal güvenlik ve adaleti temin eden “Kuvvetler Ayrılığı” ve temel hakları garantiye alan “Fren ve Denge” sistemine büyük ölçüde son verip, devlet gücünün neredeyse tümünü bir elde toplamak, bir akıl tutulması değil midir? “Gemide bir kaptan vardır/Gerisi, mürettebat. Vücutta bir kalp vardır/Gerisi, teferruat” anlayışı, gemiyi ve vücudu bir kişiye bağlayarak onları tehlikeye atmıyor mu? Bu anlayış, derinden bakıldığında sorumluluktan kaçan bir tür kurnazlık ve eşitlikten kaçan bir tür kölelik zihniyeti değil midir? Bin küsur seneden beri saltanat siyasetinden, İttihat ve Terakkiden, Tek parti dönemlerinden hiçbir şey öğrenemedik mi?

Mutlak gücünü Kur’an’da “adalet” ve “rahmet” ile sınırlandırmış (6/12, 5/8) bir Allah tasavvuru yerine; Eş’ariler tarafından “Hikmetinden sual olunmaz” kontrolsüz bir güç tasavvurunun ikame edilmesi, “Kadercilik” adı altında Müslümanların özgürlüğünü-öz güvenini felç ettiği gibi; yetkileri yasa/hukuk tarafından sınırlandırılmamış veya aşırı yetkilendirilmiş bir “Başkan”ın Devlet gücünü topluma karşı kullanmasından emin olmayan bireyler, kendilerine “oto-sansür” uygulayarak yanındakinden veya Sultandan korkarak benlikleri-özgürlükleri/özgüvenleri felç olabilir. İki tane güç gösterisi, her şeyi bitirebilir. Tersinden, isyana da sebebiyet verebilir. Böylesi durumlarda devlet, “Polis Devleti”ne dönüşür.

Ak Parti iktidarı, sivil toplumun alabildiğine zayıf olduğu ve devletin “rant dağıtım aracı- velinimet” olduğu Türkiye’de son on beş sene boyunca bunlardan uzak kalan bu kesimlerde(CHP-HDP) sayın Erdoğan’a karşı -hem ideolojik, hem de ekonomik saikler ile- bir kin ve nefret yarattı. Bu durum, tersinden sayın Erdoğan’da doğal bir korku yaratmış olabilir. Parlamenter sistemde İktidardan düşmesi halinde başına neler gelebileceğinden emin olmadığı için, sayın Erdoğan, iktidarda kalmak istemekte gibidir. 2010’lardan itibaren “İslamcılık” politikaları, ABD ve AB nezdinde de bir nefret yarattı. Başkanlık sistemi, onlara karşı da kendisi için bir sigorta niteliğindedir. Bu sonucun oluşmasında muhalefetin politik zaafiyeti ve ABD-AB’nin Türkiye’nin bağımsızlaşması-güçlenmesinden (ve de “İslamlaşma”sından) rahatsızlıklarını unutmamamız gerekir.

Devlet olmanın en doğal ve doğru yolu kurallara bağlı kalıcı kurumsal yapılar oluşturmak iken(Şura); İslam toplumlarının tarihinde olduğu gibi, devleti bir kişi kültü ile dolayımlamak, onu tesadüflere ve risklere açık hale getirmektir. Bir kişinin kararları veya onun geleceğinin bütün bir toplumu mutlak olarak ve geniş boyutlarda etkilemesi, maslahat açısından “Bütün yumurtaların bir sepete konulması” gibi akıllıca olmayan bir yoldur.

Ak Partili siyasetçi ve bürokratlar, sayın R. T. Erdoğan’ı “koçbaşı” olarak kullaharak, -kurumsal yapılar yerine- onun gururunu okşayacak şekilde ona “sensin yiğidim” diyerek, onu ileri sürerek-arkasına gizlenerek, sorunların çözümüne kurumsal yapılar içinde kendi katkılarını yapmak yerine; kararları ona bırakarak hem onu –içte ve dışta- hedef haline getirip sorumluluktan kaçmaktadırlar; hem de ülkenin kaderini bir kişinin arkasına/iradesine bağlayarak ülkeye kötülük yapmaktadırlar. Bireysel bilinçlerini tek kişiye mutlak olarak teslim etmenin sonucunun ne olabileceğini –değişik bir tecrübe ile- 15 Temmuz gecesi toplum olarak gördük. Tek adam idaresinin seküler biçimi ile dinsel biçimi arasında büyük bir fark vardır. Seküler tarzda/durumda bir şekilde bu kişiye karşı çıkma, eleştirme, dönme/pişmanlık, isyan, ayıkma imkânları bilinç düzeyinde bir nebze daha kolaydır. Ancak dinsel biçiminde bu imkânlar hayli zayıftır. Çünkü seçmenler, müritler veya bağlılar, Tanrısal desteğin bu kişi ile birlikte (karizma) olduğuna inanırlar; yaptığı hatalar, tevil yoluyla daima temize çıkarılır. En önemlisi de, rasyonel eleştiri imkânları bütünü ile ortadan kaldırılır. Gerekçelendirme, seküler politik dilde olduğu gibi “doğru-yanlış” veya “kâr-zarar” üzerinden (muhalefet) değil; “hak-batıl” ve “ihanet-sadakat” söylemi üzerinden yürür hale gelir. Siyasi, entelektüel ve teolojik alanlar, liderin bütün bu alanlara (nahak yere) nüfuz etmesinden sonra anlamsız, işlevsiz, etkisiz hale gelir; söz, biter. Liderin yedeği olmadığı ve siyasi alan boşaltıldığı için, liderin ölümü ile –Allah geçinden versin- toplum kaosa sürüklenebilir. Siyasi söylemin din üzerinden kurulması(İslamcılık), aslında “fani” ve “bizim gibi/içimizden biri” olan siyasi lidere Tanrı, Kur’an, İslam’ın taşımış olduğu manevi-yüce-mutlak-kutsal havayı sessiz veya sesli olarak onun etrafında oluşturur. Hele buna “Milliyetçilik” saiki/motivasyonu da eklemlenmiş ise(MHP), söylemin gücü iyice ağırlaşır/güçlenir. “Kral çıplak” hikâyesinde olduğu gibi, bu gerçeği, ancak bir çocuk saflığı görebilecek hale gelir.

Ak Partili seçmen, bir yandan Tayyip beyi koçbaşı olarak mağduriyetinden sorumlu tuttuğu kesimlere karşı kullanırken; aslında feminen bir psikoloji ile de ona teslim olmaktadır. “Gelene ağam, gidene paşam” diyen Anadolu halkının, böyle bir tarihsel-siyasal kurnazlığı/tecrübesi vardır. Muhafazakâr taban, geleneksel sürü psikolojisi ile kendine bir “çoban”  bulmuştur(sayın cumhurbaşkanımız, sarayda çiftçilere çobanlığın felsefesini yapmıştı). Çocuk psikolojisi ile kendine bir “Baba” bulmuştur. İdeolojik olarak kendinden olmayan efendilerin “parya”sı olmaktan kurtulmak için, kendinden yeni bir “efendi” yaratmıştır: “Reis var; yeis yok.” Vatan savunmasında dişini tırnağına takarak ölmeyi bildiği halde;  kamusal sorunların çözümünde sorumluluk alarak taşın altına elini koyma, gövdesini siper etme yerine; işleri bir Patrona ihale etmiştir. Politik sorunların çözümünün, kolektif ve kurumsal bir zekâ gerektirdiğini unutarak, salt “yiğitlik”  ve “saflık/dürüstlük” ile çözüleceğini sanmıştır. Liderimiz, -Allah var- yiğitlikten, inşaattan, altyapıdan (otoyol – hastane – havaalanı – tüp geçit…), seçim kazanmaktan/siyasetten, müteahhitlikten anlıyor; ancak, modern toplumun zorunlu gerekleri olan eğitimden, bilimin öneminden, sanayi ve teknoloji yaratmanın gerekliliğinden ve öneminden, , mimariden, teolojiden, sanattan, kendinden olmayanları “idare etmekten (yönetişim)” fazla bir behresi yok. Bir insandan bunların tümünü beklemek de haksızlıktır. Önemli olan, kurumsal/ortak akıl ile (Şura) bu alanları ihya etmektir. Bu arada “Dost acı söyler” deyişini dile getiren yine bu halkı, bu keşfinden dolayı tebrik etmek gerekir.

EK

İtibar edenler için, son olarak sözü kitle psikolojileri üzerinde ciddi çalışmaları olan psikanalist Erich Fromm’a bırakmak istiyorum: “ Freud, içimizdeki gerçeklerden büyük bir kısmının bilinçli olmadığını, buna karşılık, bilinçli olanların da “gerçek” olmadıklarını fark etmiştir. Derindeki bu içsel gerçeğin araştırılması çabası, gerçeğin yeni bir boyutunu ortaya çıkarmıştır. “Bilinç dışı” olgusunu bilmeyen birisi, bildiklerini söylediği zaman, tüm gerçeği dile getirdiği kanısındadır. Bildiklerimiz, sezdiklerimiz veya kısaca farkında olduklarımız konusunda samimi (hasbi) olsak bile; söylediklerimiz yalan, yanlış olabilir. Çünkü içimizdeki gerçek yaşantıları yansıtmayan bilincimiz, bizi kolayca yanıltabilmektedir. Örnek olarak, savaşçı (biz “aktif” diyelim. İ.G.) politikalar izleyen bir lider, güttüğü politikaların ve aldığı kararların temelinde vatanseverlik duygusu ve yurduna hizmet sorumluluğu gibi yüce ülkülerin yattığına samimiyetle inanmasına rağmen; gerçekte kendine onur sağlamak amacıyla böyle davranıyor olabilir” (vurgu Fromm’a ait). “Bir toplumun içinde bulunduğu şartların çok güç olduğu; daha iyisini (mevzumuzda Demokrasi-Şura. İ.G.) bulma veya yapma ümidinin kalmadığı hallerde, insanların çoğunluğunun “hayallere” kapılması (mevzumuzda “Başkanlık” İ.G.) ve onlara sahip çıkması beklenir. Çünkü gerçeğin bilinmesi (sorunların çözümünün zor ve karmaşık oluşu. İG), onları daha fazla rahatsız edecektir. Zayıf düşen ve çöken sınıf ve toplumlar, hayallere en çok saplanan ve bel bağlayan guruplar olarak bilinir. Çünkü acı ve çözümsüz gerçeğin onlara kazandıracağı fazla bir şey kalmamıştır.”… “Şüphesiz ki kişiler, sosyal sansürün kuvvetli olduğu durumlarda kendi hayatları ile ilgili realiteleri bilinçdışı tutmaya özel bir dikkat ve gayret sarf edeceklerdir. Sözgelişi, güçlüye saygılı olmayı öğreten bir sistemde –ki burada eleştiri bilincinin bastırılması gerekir- oğullar, babalarını daha az eleştirmekten ve daha çok “sevmekten-saymaktan” yana görüneceklerdir.”… “Rasyonalizasyon, belli bir eylemin mantıklı ve haklı bir temele dayandığını göstermek, aslında eylemin kişisel ve bilinçli düşünceye ters düşen güdülerin eseri olduğunu “gizleme” çabasıdır. Rasyonalizasyon, kişiye yanlış hareket ettiği izlenimini vermeden kişinin akıldışı hareket etmesine izin veren bir aldatmacadır…” (E. Fromm, Çağımızın Özgürlük Sorunları. Çev. B. Güvenç. İst.1973. s 110-111; 155,156, 157)

http://islamianaliz.com

Dinin İnsanı Kendine ve Dünyaya Karşı Yabancılaştırması (Psikoanalitik Bir Yaklaşım)

24.12.2016

Aldatıcı(Şeytan), sizi Allah ile Aldatmasın”(31-Lokman/33)

1-Teorik-Teolojik Çerçeve

“Teslis” sapmasını dışarda tutarsak, Tevhit inancı semavi/ilahi vahiy/peygamber dininin(Yahudilik-İslam) temel ilkesidir. Hırıstıyanlık ve İslam versiyonlarını/fraksiyonlarını veya reformlarını göz önünde tuttuğumuzda da “Ahiret” inancı ikinci temel ilkedir. Her iki ilke de Metafizik/Ğayb alanına aittir. Yani dışarda/evrende olmayan, yoktur; “olması gereken” hakikatler olarak vardırlar. Tevrat, Tanrı(Yahwe) ile İbranilerin arasındaki din ilişkisinin hikayesini ve Tanrının onlara buyruklarını ve yaptıklarını anlatır. Tevrat’ta ve İbranilerde Ahiret inancı yok gibidir. İnsanı eğitmeye karar veren İlahi pedagojinin “çocukluk” aşamasına tekabül ettiği için, mevzu açılmamış olabilir(A.Lessing). İncil’de ve Kur’an’da ise yoğun olarak vurgulanmıştır.

İbrahimî-Monoteis, Semitik vahy/peygamber geleneği bağlamında din, insanın Tanrı ve hemcinsi ile olan, daha doğrusu “olması gereken” ilişkisinin tanzimidir. Yani Hz. İsa efendimizin İncil’de dediği gibi: “Tanrının hakkını Tanrı’ya; insanın hakkını insana vermek”tir. Tanrının hakkı, ona iman ve ibadet; insanı hakkı ise, ona adalet ve merhamettir. Ahiret ise, bu ahlaki denenme/din sürecinin ahlaki-hukuki ve ekonomik sonucudur. İnsan bu süreci, Tanrının kendine bahşetmiş olduğu özgür irade, vicdan, akıl, düşünme ve edimde bulunma süreçleri ile gerçekleştirir.

a)Dinsel Yabancılaşma

“Yabancılaşma, insanın kendini düşünen, hisseden, duyumsayan ve seven bir varlık olarak göremiyor; kendi eylemlerinin bir öznesi olarak göremiyor; fakat kendisini yarattığı şeylerde ve yaratma gücünün tezahürlerinin bir nesnesi olarak görüp algılıyor ve ancak kendi yaratıcılığının ürünlerine boyun eğdiği oranda kendisi ile ilişki kuruyor hale gelmesidir. Yabancılaşmanın en önemli araçları emek, düşünce, duygu/aşk ve dindir. Dinde yabancılaşmanın en önemli aracı da Tanrıdır. Dini yabancılaşmada Tanrı inancı, insanın kendi güçlerini kendi dışındaki bir güce aktarmasından(kadercilik) kaynaklanmaktadır. İnsan, ancak tanrısına sığınarak kendi gücüne ulaşabilmekte; Tanrı’sının güçlülüğü oranında da kendi yoksullaşmaktadır.”(E.Fromm. Çağımızın Özgürlük Sorunları. Çev: B.Güvenç.İst.1973.s61) “Dini yabancılaşmada insan kalbinin(vicdanının) ve beyninin/aklının çalışması, kendiliğinden/özgürce değil; (tek taraflı/dogmatik-taklidi olarak)tanrıların veya şeytanların kontrolündedir”(Fromm, a.g.e.63)

Dini yabancılaşmanın özü, putlar yaratıp onlara tapmaktır. Yabancılaşma açısından paganizme baktığımızda önemli olan, tanrıların sayısı/çokluğu değildir; önemli olan, -tek tanrıya inanıyor olsa dahi-, bu inancının/tanrısının kendini kendine yabancılaştırıyor olup olmadığıdır. “İnsan enerjisini ve yaratıcı gücünü, kendi insanca çabasının ürününden başka bir şey olmayan bir tanrı(imgesi/tasavvuru) yaratmak ve sonra o tanrıya tapmak için harcar. Bireyin yaşama gücü kendi dışında bir “şey”de toplanır ve bu “şey”, bir tanrı(lider, şeyh, para, kadın/aşk, parti, başarı, ulus…İG) olduktan sonra, artık kişi onu kendi yaratma gücünün bir ürünü olarak değil de; onu, bir tanrı(put) olarak algılar.”(Fromm.a.g.e.76)

Hz. İbrahim, kavminin putperesliğini, kendi sevme kapasitelerinin fiiliyata geçmesini iptal edip; putlar üzerinden bir sahte sevgi yaratma süreci olarak yorumlar(29/25). Kur’an ise, putperestliği bir tür dini yabancılaşma olarak insanın kendi görme, işitme, duyma, hissetme ve akletme kabiliyetlerinin felç edilmesi olarak yorumlar(2/18,8/22, 10/42, 11/24,27/80,43/40…) Hz. Muhammed’e Kur’an vahyolunurken, bilincinin kaybolup edilgen bir halde yabancılaşmaya düşmemesi için ona Tanrı tarafından: “Rabbim, ilmimi artır” diye dua etmesi tavsiye edilmiştir(20/114).

Dinde yabancılaşma, Tanrı’nın -mutlak otorite olarak- insanın bölgesini işgal etmesi ve Ahiretin de Dünyayı ilga etmesi ile olur. Tanrı, eğer teolojilerde insanın zeka ve duygularının, vicdanının karşıtı olarak, onları hesaba katmadan “mutlak otorite” olarak teorileştirilirse/teolojileştirilirse, insanın zeka/akıl ve duygu/vicdan kabiliyetlerini felç ederek bireyi solucanlaştırır, böcekleştirir. Tanrı tasavvuru totaliter/mutlak yetkeci ise, onun -kendince anladığı- kesin/kategorik/dogmatik buyruğuna girerek, O’nun eli-kolu-kılıcı(seyfullah) olmak isteyen mümin, hasbî olarak zombileşir/canavarlaşır. Aktif nihilizm olarak terör-şiddet-intihar saldırısı-mezhep/din savaşı üretir. Kur’an’da kalbin katılaşması, körelmesi, taşlaşması, paslanması ve hastalanması, bu (kendine ve Tanrıya) yabancılaşmanın ahlakî-psikolojik süreçlerini ifade eder. Yukarda alıntıladığımız ayet de, bu süreci “şeytan işi” olarak niteler(31/33). İnsanın kendine, kendi yeteneklerine yabancılaşması, Tanrı yerine put, para, parti, kilise, devlet, aşk, millet/ulus, kabile, başarı, (dini-politik) lider… aracılıkları/dolayımları ile de olabilir.

b)İbrahimi Monoteist Din ve Yabancılaşma

Tanrının otoritesi, vahy/peygamberler aracılığı ile insanlara meşru/saygın, onlara varlıklarını ve sahip oldukları her şeyi borçlu oldukları, onları kendilerine bahşeden, onlara yol gösteren; kabiliyetlerini açmaya/aktüelleştirmeye çalışan; onlara yardım eden; kendini, ahlak yani merhamet-adalet ile “mukayyet” hale getirmiş bir otoritedir. Merhametle yoğrulmuş bu adalet timsali(Rahman) ile olan ilişkide insanın yaratıcı zeka ve duygusal kabiliyetleri/vicdanı daimi olarak işbaşındadır/aktiftir: “Allah, aklını kullanmayanları pisliğe/cezaya mahkum eder.”(10/100)

İnsanın denenmesi, onun özgür iradesi ve akıl-vicdan yetenekleri ile dünyada, yani nimetlerin içinde olmaktadır. Tanrı, peygamberleri aracılığı ile insanlara iletmiş olduğu “Vahy”lerinde kendisi ile olan din ilişkisini böyle vazetmiştir. Ancak müminler, bu ilişkiyi yorumlarken işgüzarlık, yalakalık yapıp, Tanrının iradesi karşısında kendi iradelerini felç(Kadercilik), vicdanların iptal etmeyi(taklit) ve dünyadan vazgeçmeyi(Zühd) “dindarlık” olarak vazedebiliyorlar. Böylece Allah ve Ahiret inançları, insanı kendi yeteneklerine, kabiliyetlerine, şuuruna, içgüdülerine ve en önemlisi hemcinsine yabancılaştıran aracılar haline dönüşebiliyor. İnsan böylece kötürümleşiyor, felç oluyor, kavruk hale geliyor veya canavarlaşıyor. Dinler tarihinde Tanrı veya Ahiret uğruna yapılan insan kıyımlarının, işkencelerin ve katliamların azameti/korkunçluğu bilinmektedir.

Mistik dini akımlar olan Hinduizm, Maniheizm, Hermescilik, Yeni Platonculuk… ve bunun İlahi dinlerdeki tezahürleri olan Yahudilikteki “Kabbalizm”, Hristiyanlıktaki “Ruhbanlık/Manastır Hayatı” ve İslam’daki “Tasavvuf”, dinin hem Tanrı(aşk-kader) hem de Ahiret(zühd) ile insanın kendine ve dünyaya yabancılaşmasının teolojik versiyonlarıdır; pasif nihilizmlerdir.

İlahi/semavi/kitabi/peygamberi dinin tarihsel, teolojik versiyonları olan Yahudilik(Tevrat), Hristiyanlık(İncil) ve İslam(Kur’an)’da insanın kendine yabancılaşması, ilkin Tanrının iradesi karşısında insanın iradesini inkâr etmek ile(Kadercilik); ikinci olarak da, Tanrının buyrukları veya sözü(Kitap) karşısında kendi aklını ve vicdanını inkâr ederek(Taklit/Dogma) gerçekleşiyor. Şehadet ideali ise, olmadık yerlerde mümini hayata karşı yabancılaştırmanın aracına dönüşebiliyor. Din, doğru anlaşılmadığı takdirde, alkol ve uyuşturucunun(afyon) doğurduğu sonuçlar gibi, insanı aptallaştırır veya onu kolayca katile-maktule dönüştürebilir.

Kur’an’da “Şehitlik”, müminler topluluğunun salt o dine inandıkları için(Rabbimiz “Allah” dedikleri için,22/40) veya durdukları/yaşadıkları yerden, yurtlarından sökülüp çıkarılmaları için kendilerine saldırılması durumlarında yani onur(kimlik) ve özgürlüklerini korumak için savaşırken öldürülenlere verilmiş bir payedir. “Allah yolunda/Fisebilillah” kaydı, bunu ifade eder. Ancak bu şartlarda ölme veya öldürme “haklı”laştırılabilir. Din veya mezhep ayrılığının yaratabileceği düşmanlık(küfür) kin ve nefret, ölme veya öldürmenin gerekçesi olamaz.

Dinlerdeki “Şehadet Şerbeti İçme” payesi, -yeri-zamanı ve davası doğru tayin edilemediği takdirde- dinler arasında veya din içinde mezhep çatışmalarında veya etnik kökenli savaşlarda en fazla istismar edilebilecek hususlardan biridir. İnsanı Ahiret ideali ile kendine yabancılaştırmanın bir aracı haline getirilebilir. Şehitlik payesi ile “Cennet”in elde edilmesi, müminleri olur olmadık yerlerde/durumlarda “kefenini koltuğunda taşıyarak”, bu şerbeti içme arzusu ile kolayca “intihar bombacısı” haline getirebilirler. Siyasi liderler de, -Hariciler ve Hasan Sabbah örneklerinde olduğu gibi- kendi davalarını veya hegemonyalarını sürdürmek için bağlılarını kolayca şehadet/cennet motivasyonu ile ölüme gönderebilir. Siyasi erkin vazifesi, hayatı korumak ve kutsamaktır; siyasi erkin “şehadet”i övmesi ve teşvik etmesinde rahatsız edici bir yan bulunabilir: Güçsüzlüğü-güç istenci veya beceriksizliğinin sonucu ortaya çıkan ölümleri, yüceltme yoluna gidebilir. Bu yüzünden, Şehitlik durumlarını halkın vicdanı ve dindeki sivil-çoğul ilmi otorite karara bağlar. Din dışı yabancılaşma araçları da(ulus, parti, devlet, lider…) aynı sonucu doğurabilir. “Ölümün öldürülmesi” olarak şehadet arzusu, -bir afyona dönüşerek- dinin esas amacının sanki hayatı korumak değil de(5/28,32); ölüme gitmek ve öldürmek olduğu zehabını doğurabiliyor. Hristiyanlıkta Hz. İsa’nın “Keffaret” olarak çarmıha gittiği dogması ve Şiilikte Hz. Hüseyin’in Kerbela’da öldürülmesi, asli gayesi hayatı korumak olan(“Öldürmeyeceksin!”) dini, “ölüm”ü yani ölmeyi ve öldürmeyi kutsar hale getirebilmektedir.

Peygamberlerin Tanrıdan aldıkları vahye ve kendi söylem ve edimlerine dikkatle bakıldığında esas davalarının insanı kendi iradesi-vicdanı ve düşünme kapasitesi/aklı ile Tanrı ve hemcinsleri ile aktif-üretici ve dayanışmacı bir sosyal ilişkiye sokmak istedikleri görülür. Dinin özünü oluşturan “denenme” aksiyon, irade, insaf, izan, inisiyatif… gerektiren; bundan dolayı da “risk” barındıran bir süreçtir. Bazı dindarlar, Tanrıyı ve kendilerini kandırma teşebbüsüne girerek bu zorlu süreçten kaçınarak kendi arzularına, zaaflarına ve cehaletlerine göre bir dindarlık ajandası oluştururlar. Bu bağlamda sözü bir müddet büyük psikanalizci Erich Fromm’a bırakmak istiyorum: “İnsan zihninin en iyi, ama aynı zamanda en şeytanca dışavurumları, onun bedeninden değil, onun “ülkücülüğü”nden/ruhundan kaynaklanır. Bu nedenle, bir ülküye ya da dinsel inanca sahip olmanın başlı başına bir değer taşıdığı yolundaki geçici anlayış, tehlikeli ve yanlış bir anlayıştır… Yönelecek ve bağlanacak bir amaca sahip olma anlamında “dinsel” gereksinimi olmayan hiçbir kimse yoktur. Ama bu yargı, bu gereksinmenin açığa vurulduğu özel koşullar hakkında bize hiçbir şey anlatmaz. İnsan hayvanlara, ağaçlara, altından ya da taştan yapılmış putlara, görünmez bir Tanrıya, ermiş bir kişiye, ya da şeytanca özellikleri olanlara tapınabilir. Atalarına, ulusuna, sınıfına, ya da partisine, paraya, ya da başarıya tapınabilir. Sarıldığı din yıkıcılığın veya sevginin, baskının ya da kardeşliğin gelişmesine elverişli olabilir. İnsanın akıl yeteneğini geliştirebilir ya da kötürümleştirebilir… Bu noktada “din mi, değil mi” sorusu önemli değildir; önem taşıyan, “ne tür bir din” sorusudur. Bağlanılan din, insan gelişimini, yalnızca insana özgü olan yeteneklerin açılıp serpilmesini sağlamakta mıdır; yoksa bunları kösteklemekte midir?”(E.Fromm. Psikanaliz ve Din. Çev: Ş.Alpagut.İst.1990.s 34-35) Zira, dindarlık ilişkisi akıl, bilgi, hikmet, yorum ve ahlakî yani teolojik bir süreç olduğu kadar; aynı oranda psikolojik, içgüdüsel, toplumsal-bireysel bilinç dışı, bilinç altı süreçleri ile de ilgili karanlık bir olgusallıktır da.

Bu tahlil bağlamında İslam dini, temel kaynağı olan Kur’an ve Hz. Muhammed’in hayatını dikkate aldığımızda görünmez(Ğayb) bir Allah’a ve gelecekte gerçekleşeceği vaad edilen Ahiret hayatı üzerine bina edilmiş bir dindir. Temel kaynaklarında da(Hırıstıyanlıkta olduğu gibi) sevgi ve merhametten ziyade adaleti, paylaşmayı(infak-zekat-sadaka) kardeşliği, insanın düşünme, akıl ve vicdan yeteneğini geliştirmeye çalışan bir dindir. Kur’an’da beş değişik düşünme fiili(tefekkür, tafakkuh, tezekkür, taakkul, tedebbür) ile binden fazla dini-ahlaki bağlamda doğrunun ne olduğunun görülmesi, bulunması için düşünme tavsiyesi vardır.

c)İslam ve Yabancılaşma

Erken dönemde teşekkül etmiş -daha ziyade Arap olmayan müslümanlardan yani “mevali”den oluşan yorum ekollerinden “Rey Ehli”(Mutezile, Malikilik, Maturidilik ve Hanefilik), bu ruhu devam ettirmeye çalışmıştır. Kur’an’ı bir dogma olarak değil; örnek bir eylem kılavuzu olarak görmüşlerdir. Ancak, Cahiliyyeden gelen ve son derece katı gelenekçi(Sünnetçi) olan Arapların ruhu, kısa bir süre sonra geri gelmiş ve adına “Hadis/Sünnet/Eser Ehli” denen bir ekol yaratarak(Şafiilik, Hanbelilik, Eşarilik, Selefilik) insanın düşünme, akıl ve vicdan kapasitesini kötürümleştiren, onu Allah ve O’nun sözü(Kur’an) ve sözcüsü Hz. Muhammed(Hadis-Sünnet) aracılığı ile -onları mutlaklaştırarak-dondurarak-mumyalayarak- kendine, yeteneklerine, bilincine ve vicdanına yabancılaştıran katı, donuk, dogmatik bir dini teoloji/doktrin(Şeriat) inşa etmişlerdir. Bu ekole Selçuklulardan itibaren eklemlenen Tasavvuf/Tarikat(Gazzali) ve Vahdet-i Vücut(İbn Arabi) öğretileri, İnsanı tamamen kendine yabancılaştırarak onu Allah’ta(kader-aşk-vahdet) ve Ahirette(zühd-uzlet-inziva-fena-fakr…) boğmuşlardır. Siyasal iktidarlar yani Sultanlar, bir taraftan mevcut “Sünni-Tasavvufî” din anlayışı ile kitleleri sürüleştirirken(Çoban-sürü ilişkisi); diğer taraftan, Kur’an yaygın kitle eğitimi ile din konusunda halkın seviyesini yükseltmeye çalışırken(9/122); ulema, otoritesini mutlaklaştırarak halkı avamlaştırmış; şeyhler ise, müritlerini “ğassalın elindeki ölü” durumuna düşürerek bireyleri kendilerine yabancılaştırmışlardır. Sünni dünyadaki insan malzemesinin bugünkü akli/düşünsel ve ahlaki zayıflığının temel sebebi bunlardır. Aklı/düşüncesi köreltilmiş ve vicdanı dumura uğratılmış teslimiyetçi/taklitçi, itaatkâr/boyun eğen, yaratıcı kabiliyetleri felç olmuş yığınlar. Kurum/kural geliştirme yerine, kişi kültüne(veli-şeyh-efendi-baba-dede-lider) tapınan kitleler.

II- Son Örnek Olay: FETÖ

Son olarak başımıza gelen “FETÖ ve 15 Temmuz Darbe Olayı”, aslında böylesine yeni bir dini “yabancılaşma” örneğidir. Bir şeyh(hoca efendi), Sünni-Tasavvuf kültüründen beslenmesi ile geliştirdiği bir Allah ve Ahiret teolojisi/teorisi ile müritlerini Allah ve Ahiret aracılığı ile kendilerine ve dünyaya yabancılaştırarak, onları zombileştirerek, canavarlaştırarak bu meşum teşebbüste bulunabilmiştir. Fetullah’ın vaazlarını, kitaplarını tahlil edenler, bunu rahatça görebilirler. Bu hareketin “İslami olmadığını” veya “gayri dini” olduğunu iddia edenler, yanılmaktadırlar. Doğrusu, E.Fromm’un dediği gibi bu harekette “ne tür bir din?”in istihdam edildiği sorusunu sormalıdırlar.

Cemaat, başlangıçta “nihai gaye” olarak meşru(İslami) bir şekilde Allah rızası ve “ebedi kurtuluş(cennet)”u koymuştur. Bunların elde edilmesi için Kur’an, iman ve salih amelin yanında “tebliğ” faaliyetini “dava” olarak koymuş iken; Fetullah Gülen, kendince oluşturduğu Allah tasavvurunda yabancılaşarak yani normal insan olmaktan çıkarak kendini O’nun mümessili(Mehdi) sanarak ve müritleri de kendinde(Mehdide) yabancılaşarak birlikte kendilerini İslam’ın “temsilcileri” olarak görüp, temsil yolu ile İslam’ı dünyaya kabul ettirmeyi kendilerine ideal, ülkü ve ütopya olarak koymuşlardır. Kırılma noktası burasıdır. İslam’da hiçbir kişinin veya kurumun Tanrıyı veya dini “temsil” yetkisi yoktur. Bu, korkunç bir vehim-zandır. Müminlerin yükümlü oldukları, tebliğdir(Emr-i bi’l ma’ruf). Cemaati, ideal/ülkü ve ütopyanın büyüklüğü ve bu temsil vehmi yoldan çıkarmıştır. Bu bağlamda gerçekleştirmiş oldukları dini “hizmet” ve toplumdan gördükleri “himmet”te bir sorun yoktur. Ancak, bu ütopyanın gerçekleşmesi için Fetullah kendini “kainat imamı/mehdi”, müritlerini de bu “Mehdiyetin/Temsilin” bir parçası olarak “altın nesil/meleklerden bile üstün/kardelenler/seçilmişler/sahabe olarak görmeye başlamışlardır. Bu yüceltim de(Yahudilikte ve Şiilikte olduğu üzere), -insanın doğasını-zaaflarını göz önünde tutarsak- İslami açıdan temelsizdir. Daha sonra “büyük hedef” in gerçekleşmesi için gerekli olan imkansız gücün elde edilmesi için kendilerine ve bağlı oldukları İslam’ın temel ilkelerine “takiyye” yolu ile yabancılaşarak(soru çalma, şantaj, kumpas..) Vatikan ve ABD(CİA) ile işbirliğine girerek ve kaderci bir bakış açısı ile Allah’ın Amerika’yı “Hizmete” e koşacağına inanarak düşmanlaştırdıkları/ötekileştirdikleri, kendilerine “engel” olarak gördükleri Ak Parti’ye/Erdoğan’a karşı saldırıya geçtiler. Sonuç olarak, gerek Cemaatın kendisi, gerekse sonunda kalkıştığı meşum olay, politik ve teolojik bir “olay” olduğu kadar; psiko-patolojik bir “olay”dır da. İnsanımızın kendine ve dinine yine din aracılığı ile yabancılaşması olarak bir ruhsal “hastalık” olayıdır. Bu olayı, teolojik bir “sapıklık” olarak nitelemek, hiçbir şeyi izah etmez.

III-Uyarı

İslam’ın kurucu zamanında(Kur’an’da/610-632) Allah’ın ve sözünün otoritesi, insanın hikmet, ilim, nur, basiret, beyyine, burhan ve vicdan kabiliyetleri ile tesis edildiği ve bu kapasitelerin kendileri de “Ulema” aracılığı ile iknaya-gerekçeye, ekole-mezhebe dayalı çoğul otorite olarak sürdüğü halde; düşüncenin durması ve daralması sonucu, Allah’ı-İslam’ı-Kur’an’ı “temsil” ettiğine inanılan kişiler(İmam, Ayetullah, Veli, Şeyh, Mehdi, Baba, Lider…) veya dogmalaşmış Mezhep-Tarikat-Cemaat veya siyasi partiler, “FETÖ” kontenjanına ikinci, üçüncü… adaydırlar. Kendiliklerini(Biz) ve ötekilikleri(düşman), zor olan vicdan/ahlak(insaniyet) üzerinden değil de; kolay olan etnisite, ırk, dil ve din üzerinden kuran yüceltim ve nefret söylemleri de tarihin gösterdiği binlerce şahitlikle aynı kontenjanın adaylarıdır.

Barış, özgürlük, onur, hakikat, adalet, bağımsızlık veya hain, düşman, kafir, batıl, zalim… kavramlarının içeriklerinin doğru doldurulabildiği gibi; şeytanca da(istiğna ve kendini kandırma) doldurulabildiği yine tarihin binlerce şahitliği ile önümüzde duruyor. Duygunun, -şayet ona acımasız-kritik/mantıki bir dil eşlik etmediği sürece- yanılgıya karşı hiçbir güvence veremediği de gayet açıktır. Bu süreçlerde dinin yani duygunun-inancın rolünü, içine düşebileceği durumları öğrenmek isteyenler, Kutsal kitap okudukları kadar, din-iman sorununu psikolojik-sosyolojik-antropolojik açılardan ele alan Marx, Freud, Jung, Spinoza, Nietzsche, Fromm, Lacan, Feuerbach… da okuyabilirler. Tabii, eğer bunların içinde neden bir tane Müslüman isminin olmadığını merak ediyorlarsa veya bilgide dogmatik “Kafir” kuşkusu veya “Pozitivist” inancı/takıntıları yoksa şayet.

IV-Çözüm

İmanımızın veya kanaatimizin daima tarihsel-toplumsal ve öznel bir “yorum” olduğunun bilincinde olarak; onları, daima ötekinin kritiğine açık tutarak “dinsel/kapalı/dogmatik” bir dil yerine, Allah’ın ve peygamberinin yaptığı gibi akla, vicdana ve ahlaka dayalı bir dil kullanmak. Hasbi ve muhasibi olanların, -müçtehit, isabet edince iki; edemeyince bir sevap alacağı fehvasınca- kesinlikle kurtuluşa ereceklerine inanmak: Hem bu dünyada, hem de ötekinde.

http://www.islamianaliz.com

“Kuş Bakışı” Çıktı..!

Kuş Bakışı

“Kuş Bakışı”, yaşadığımız coğrafyaya, ürettiğimiz kültürel dünyaya ve yaptığımız tarihe –çıkabildiğimiz– tepeden, tırmanabildiğimiz yükseklikten/yukarıdan, dışarıdan bakmaktır. İçinde olduğumuz veya içimizde olan mekâna ve değerlere dışarıdan, onları kuşatarak ve konumlandırarak bakmaktır. Alışık olduğumuz gelenek, norm ve törelere belli bir “mesafe” koyarak bakmaktır. Kroki çizmeye, harita yapmaya benzer. Detay ve bilgi vermez; yön, tasavvur, kanaat, perspektif ve konum verir. Tümdengelimden ziyade, kesin olmayan tümevarıma yaslanır. Müellifin aklının (düşünmenin) yiyebildiği fırın ekmeklerinin/somun’un sonucu olan “ilham”lardır. İlham/sezgi, Sufilerin bizi kandırmaya çalıştıkları gibi “dışarıdan” gelmez; kendilerinin de ifade ettikleri gibi “içimizden” (batın) gelir.

Sipariş Adresi:

http://www.kitapyurdu.com