“Dinin Değer Kaybı – Dinde Çölleşme” konulu konferans, Türk Eğitim Derneği, Berlin, 22.07.2022
Samimiyet ve kötülük: 15 Temmuz’dan ders çıkarttık mı?
Niyetin samimi olması anlamında ihlas, dinde/İslam’da önemli bir ilkedir. Bundan dolayı Sünnîlik “İnneme’l-amelü binniyet=Ameller, niyetlere göredir” hadisini (Buhari- Sahih. Hadis no:1) şiar edinmiştir. Bu ilke, dindarlık için gerekli bir şarttır; ancak, yeterli değildir. Yeterlilik şartı ise, yine bir Buhari hadisine göre: “İnneme’l-umuru/amelü bi’l-havatim= Ameller, sonuçlarına göredir.” (Buhari-Sahih. Hadis no: 6493). Yani samimiyetle de olsa, yapılanların, edilenlerin sonuçları, dinin temel ilkeleri ile mütenasip ve maslahata uygun olmalıdır. Çünkü samimiyet, cehaletle birleşince, dinin asla kabul edemeyeceği kötülükler/felaketler, dindarlar tarafından gözünü kırpmadan –hem de aşkla-şevkle- rahatça işlenebilir. İslam’ın erken döneminde patlak veren iç savaşta (“Büyü Fitne”) tarafların birçoğunda samimiyetten ziyade, kabile-ganimet saikli ihtiras ve ihanet etkin olsa da; Hz. Ali ve Hariciler, bunun dışındadır. Onlar, herkesin kabul ettiği gibi, son derece samimi dindarlar idiler. Hz. Ali, kararlarının ve eylemlerinin sonuçlarını da hesaba katıyordu; ancak, Haricilerin samimiyetleri, cehaletleri ile birleşince, ortalığı kan gölüne çevirdiler. Hz. Ali’yi bile “kâfir” olduğu gerekçesi ile öldürdüler. Benzer bir durum, ortaçağlar boyunca Kilise tarafından işlenen cinayetlerde de mevcuttu. Örneğin: Aziz Bartholomew katliamında Katolikler, “Allah rızası için” bir gecede otuz bin Protestan öldürdüler. Ahlaki ve maslahata uygun kararlarda “ısrar etmek” ile kötülük, zulüm, zarar…doğuracak kararlarda “inat etme”nin farkını doğuran kibir ve cehalettir.
1 – SAMİMİYETİN TEHLİKELİ BİLEŞKELERİ
a- Cehalet durumu
Kur’an’da cehaletinin farkında olmadan kendilerini doğru sanan kişilerin örneklerine yer verilir. Bunlar, hevasını yani başıboş arzularını, keyfini, hayvanlık durumunu, tembelliğini ilahlaştıran yani onu nihaî hakikat/doğruluk/hüküm verme kriteri yapanlardır (25/43). “Onlara: “Yeryüzünde fesat çıkarmayın” denildiğinde; “Biz, sadece ıslah edicileriz” derler. Dikkat et; onlar, bozguncudurlar; fakat kendileri bunun şuurunda/farkında değildirler.” (2/71). “Sana amellerinde en büyük zarara uğrayacakları haber vereyim mi? Onlar, bütün çabaları, dünya hayatı peşinde koşarken heba olmuş kimselerdir. Fakat kendilerine sorsan, iyi ameller yaptıklarını söylerler.” (18/103-104). Firavun, Hz. Musa hakkında şöyle demişti: “Ben, onun, sizin dininizi değiştireceğinden ve yeryüzünde fesat çıkaracağından korkuyorum.” (40/26). Firavun, halka: “Ben, size kendi görüşümü söylüyorum; sizi doğru yola götürüyorum.” Demişti (40/29). “Cahilin sofusu, şeytanın maskarasıdır.” sözü, tam da bu tip kişileri tasvir eder.
b- Kör-inanç/dogma/taklit
Dinlerini mezheplere bölüp sonra da ona kör-inanç ile kesin ve samimiyetle bağlananların durumu böyledir. Kur’an, böyleleri hakkında şöyle diyor: “Dinlerini kendi aralarında param parça ettiler; her mezhep de, kendi görüşünden son derece emindir.” (23/53). Yahudilerin dinlerini yorum yolu ile tahrif edip, sonra da kendilerinin samimiyetle doğru yolda sanmalarını, Kur’an şöyle eleştiriyor: “Onlara deki: “Eğer iman ediyorsanız; imanınız, size ne kötü şeyi emrediyor?” (2/93).
c- Toplum-tarih-gelenek
Toplumsal vicdan, kamuoyu veya “Süper Ego (S. Freud)”, bireysel samimiyetin kolayca kendini eklemlediği yapıdır. Kur’an, inzal olmaya başladığında böylesi katı-muhafazakâr bir yapı ile karşılaşmıştır. Kur’an, onlardan, Allah’ın onları yaratışta her birine verdiği vicdan kapasitesini (30/30, 91/8) kullanarak hidayete ermelerini istediğinde, onlar: “Hayır, atalarımızı üzerinde bulduğumuz değerlere uyarız” (2/170); “ Atalarımızı üzerinde bulduğumuz değerler, bize yeter.” (5/104); “Kötü bir fiil işlediklerinde: “Atalarımızı böyle yaptığını gördük” (7/28) dediler. Kur’an ise, Müminlere şunu önerdi: “De ki: “Eğer imana karşı küfrü tercih ediyorlarsa; babalarınızı, oğullarınızı, kardeşlerinizi, eşlerinizi, hısım ve akrabalarınızı… dost edinmeyin.” (9/23). Samimiyetle: “büyüklerimize ve ileri gelenlerimize uyduk” diyenlerin mazereti, kabul edilmeyecektir (33/67).
2 – GÜNÜMÜZ İSLAM DÜNYASINDAN VE TÜRKİYE’DEN ÖRNEKLER
Yukarıda serdettiğimiz samimiyetin muhtemel tehlikeli bileşenleri aynıyla İslam dünyasında mebzul miktarda mevcuttur. Politik ihtiraslar, dindarlık maskesi ile kendini ortaya koyduğu gibi; samimiyetin cehaletle, kör-inançla, tarihsel/toplumsal gelenekle birleşmesi, bin bir çeşit olarak arz-ı endam etmektedir. Taliban, Boko-Haram, İŞİD ve FETÖ bunların en meşhurlarıdır.
15 Temmuzda darbe girişiminde bulunan “The Cemaat” nam-ı diğer “Hizmet Hareketi”, -yaygın olan kanaatin aksine-, İslam dinine, Türkiye’ye ve Türk toplumuna karşı taammüden girişilmiş bir “ihanet” değil; muhayyel bir dava için kör samimiyetin cehaletle birleşmesinin doğurduğu bir felakettir. Tıpkı “Hariciler”de olduğu gibi. Bu amel/olay, “inneme’l-a’melü bi’n-niyet” hadisine göre ortaya çıkmıştır; sorumluluğun diğer yarısı olan: İnneme’lumuru/a’malu bi’l-havâtım” hadisi dikkate alınmamıştır. Fetullah ve ona mutlak itaat edenler, Ak Parti ile ilişkilerinde; ABD ve CIA ile iş tutuklarında- işbirliği yaptıklarında; soru çaldıklarında; masum insanlara kumpaslar kurduklarında; siyaseti, “Takiyye” (kumpas, kurnazlık, kandırma, gizlilik, ikiyüzlülük, pusu, dolap çevirme…) olarak icra ettiklerinde; kendilerine göre, mevhum nihai gayeleri olan “Allah rızası” ve “İslam’ın muzafferiyeti” için bunları yapıyorlardı; Osmanlıya karşı Yunanlıların, Bulgarların ve Sırpları yapmış oldukları gibi, Türk milleti ve Türk devleti “yok olsun” diye değil. Bunlar, içimizden birileri idi. Bu hareket, mevhum idealleri uğruna ve kör samimiyetle onbinlerce Anadolu çocuğunu(kendi deyimleri ile “Kardelenler”), ABD-CİA’ya gönüllü-parasız hizmetçi yaptığı gibi; hatırı sayılır bir sermayenin, ülke dışında heba olmasını intaç etmiştir.
Mistik aşk meşrebinde olanların politik akılları mefluç olduğu için, her türlü güç ile ilişkiye girmekte ve hatta “ajanlık” yapmakta dahi bir beis görmeyebilirler. Nitekim Fetullah, Allah’ın, ABD’yi kendi emrine verdiğine inanıyordu (Said Nursi’den geliyor olmalı). Allah aşığı Mevlana hazretleri de (Allah’a âşık olunmaz; ancak saygı duyulur), Moğollara ajanlık yapmakta bir beis görmemiştir. Kur’an’ı iyi tanıyan İbn Teymiye ise, Moğollara karşı cihat fetvasını yayınlamıştı. FETÖ’nün, Ak Partiye/Erdoğan’a/meşru hükumete “ihanet” ettiği, taammuden onu iktidardan düşürmeye çalıştığı doğrudur. Çünkü onların içtihadına/inancına (kötü/yanlış zannına) göre, hükumet, “yanlış” yoldaydı ve onların mevhum ‘Yüce Dava’larına ayak bağı oluyordu: “Bir ipte iki cambaz oynayamazdı.”
FETÖ, Kişi kültüne bağlı, dinsel motivasyonlu politik hareketlerin ne tür felaketler doğurabileceğine dair iyi/kötü bir örnektir. Bunun yerine şuranın, demokrasinin, kuralın, kurumun, hukukun, konsensusun ve daha da önemlisi, politikada kamusal maslahat, makuliyet ve ahlak dili yerine, aleni “din diline” başvurmamayı öğrenmeliyiz artık.
İlişkilerde samimiyet, karşılıklı/bakışımlıdır, simetriktir. Uyanık/uykusuz, tetikte olmak ve gözünü dört açmak zorunludur. Diğer türlü, sonuç “kandırılma”dır yani felakettir. “Allah, affetsin” duası, mazeret olamaz. Fetö olgusunun ve darbe girişimi olayının sebepleri üzerine düşünme yerine; gelecekteki muhtemel sonuçlarını hesaba katarak: “Bu, Allah’ın bir lütfudur” yorumunu yapmak, doğru değildir. Şura/Demokrasinin (çoklu-akıl, icma, müzakere, oydaşma, konsensüs) fazileti, böyle durumlarda ortaya çıkar.
Kör samimiyeti, -sonuçları bakımından ihanetten daha ağır olan- bir“felakete” dönüştüren “The Cemaat”ın psikanalizini, Erich Fromm, şöyle ortaya koyar: ”Bir kişinin, içinde yer aldığı grubu/cemaati/kümeyi/partiyi eleştirel bir gözle değerlendirebilmesi için, ensest türü bağlarını koparmış olması lazımdır. İster ilkel kabilevi, ister ulusal/milli, isterse de dinsel yapıda olsunlar, toplulukların çoğu, kendi varlıklarını sürdürmek ve önderlerinin gücünü yüceltmek isterler. Üyelerini, grup/cemaat dışında yer alan ve kendileri ile çatışan başkalarına karşı ayağa kaldırmak için, üyelerinin doğasında var olan ahlak duygusunu sömürürler. Ama bir yandan da, üyelerinin ahlak duygusunu ve yargılama yeteneğini boğmak için, kişiyi kendi grubunun ahlaksal tutsağı durumuna getiren ensest türü bağlardan yararlanırlar. Böylece, kişiler, ahlak ilkeleri başkalarınca çiğnendiğinde, şiddetle karşı çıkarlarken; aynı ilkelerin, kendi gruplarınca çiğnenmesine ses çıkarmaz duruma gelirler. Bütün büyük dinlerin, bir din bürokrasisince yönetilen kitlesel kurumlar haline gelir gelmez, özgürlük ilkelerini çiğnemeleri ve saptırmaları, bu dinlerin bir trajedisidir. Dinsel örgütlenme ve bu örgütlenmeyi temsil eden insanlar, bir ölçüde ailenin, kabilenin ve devletin yerini alırlar. İnsanı özgür bırakmak yerine, tutsak ederler. Artık Tanrıya değil, onun adına konuştuğunu iddia eden (kişiye ve) topluluğa tapınırlar. Bütün dinlerde bu durum yaşanmıştır.” (Erich Fromm, Psikanaliz ve Din. Çev: Şükrü Alpagur. İst. 1990. s.82)
3 – ÇIKIŞ YOLU
Ölü veya diri karizmatik kişi kültüne körü körüne kesin bağlı olan dinsel yapılarda yukarıdaki durumlar kaçınılmazdır. Bundan kurtulmanın yolu, hasbi/samimi olmak kadar, muhasibi (eleştirel) olmaktır; yaptığımız fiillerin muhtemel sonuçlarını, -kılı kırk yararcasına- hesaba katmaktır. İki Buhari hadisi ile birlikte amel etmektir. Cemaatlerin oluşması, “sosyolojik” olarak eğer zorunlu/kaçınılmaz ise; FETÖ benzeri örneklerde olduğu gibi, başka felaketlerle karşılaşmamamız için, üyelerin/müritlerin/müntesiplerin, Allah’ın emrettiği gibi, tetikte/teyakkuzda (takva sahibi) olmaları da, dinen zorunludur; farzdır. İhanetin karşıtı, terör saçan kör samimi bir gurubun takipçisi/taklitçisi olmak değildir. Feraset, cesaret ve itidal ile hareket etmek, takvanın ta kendisidir: “Ahlak yolu dardır; tetik bas, önü yar/uçurumdur.” (Z. Gökalp).
Kur’an, Ehl-i Sünnet, Siyaset Teorisi ve Tenkit Zihniyeti Üzerine Bir Söyleşi
Nuriye Özsoy ile 19 Temmuz 2022 tarihinde Frankfurt Goethe Üniversitesinde gerçekleştirilen Kur’an, Ehl-i Sünnet, Siyaset Teorisi ve Tenkit Zihniyeti konulu söyleşi.
Kul Hakkı ve Helalleşme
Konu: Kul Hakkı ve Helalleşme
Günümüz İslam Dünyasında Meseleler ve Çözüm Yolları Sempozyumu, 27-29 Haziran 2022, İstanbul
Müslüman Zihnin Sürüleşmesi
1- TEOLOJİK-POLİTİK TARİH
İmparatorluklar çağında politik hayat doğu toplumlarında (Doğu Despotizmi) “Çoban-Sürü İlişkisi” kodu üzerine kurulmuştu. Aynı periyotta Yunanda “Gemi-Kaptan İlişkisi” ne dayalı “Şehir Devletleri”, Ortaçağ Avrupa’sında ise “Derebeylikler/Feodalite/Krallıklar” mevcuttu. Burjuvazinin yükselmesi ile Avrupa, “Ulus-Devlet”e evrildi. Arabistan’ın güneyi olan Yemen’de Roma imparatorluğundaki “Senato” ya benzer bir kurumun oluştuğu krallıklar (Main-Sebe) mevcuttu. Davut ve oğlu Süleyman’ın kurduğu Yahudi krallığı, Belkıs’ın yorumu ile (27/34) tipik bir “Doğu Despotizmi” iken; Kendinin başında olduğu devlet, “Şura/Senato” tarafından yönetiliyordu (27/323-33). Kuzey Arabistan’da (çölde) ise, bir birinden bağımsız kabileler yaşıyordu. İslam bu bölgede doğdu. Bu bölge, Pers ve Bizans İmparatorluklarının politik nüfuzu altındaydı. Bağımsız kabileler, yarımadada politik nitelikli sorunlarını, yaşlılardan ve eşraftan oluşan “Şura” heyeti ile çözüyorlardı (Ehlu’l-hall ve’l-akd= sorunları çözen ve bağlayan). Kur’an, bu yolu, müminlere tavsiye etti (3/159, 42/38).
İslam, kabile dayanışmasının üzerine bir iman kardeşliği(millet), bir de bunun üzerine, -farklı dinden ve dillerden de olsa- adalet ve eşitliğe dayanan “Ümmet” birlikteliğini (Medine Anayasası-Sözleşmesi/Vesikası) birlikteliğini oluşturdu. Dört Halife döneminde “Şura” ilkesi ve kardeşlik, nispî olarak varlığını sürdürdü. Ancak, kurumsal bir yapıya dönüştürülemediğinden dolayı, Kabile Asabiyeti (Kureyşlilik) baskın geldi ve iç savaşa dönüştü (“Büyük Fitne”). Sonunda kabilecilik temelli “Çoban-Sürü” koduna dayanan imparatorluk (Emevi-Abbasi) yapısına geçildi. Şura ilkesi, politik alanda halka sorumluluk-yetki verirken; Saltanat-Hilafet yapısında yetkiler, sorumluluklar, Çoban’a devredildi. Halk da sürüleştirildi. İbn Teymiyye’nin yazmış olduğu: “es-Siyasetu’ş-Şeriyye beyne’r-Rai ve’r-Raiyye=Çoban-sürü arasında Şer’î Siyaset” isimli kitap, bu durumu/yorumu ifade eder.
Şiîlik, “Masum İmam” teorisi/teolojisi ile halkın yönetme ve denetleme yetkisini elinden aldığı gibi; Sünnilik de, sırası ile Allah, Peygamber, Kabile (Kureyş), Halife, Sultan=Devlet dolayımı ile halkın egemenlik yetkisini (Şura-Biat) devredilmez, bölünmez ve sınırlandırılmaz olmak üzere elinden almıştır. “Biat” kavramı, Kur’an’daki “gönüllü sözleşme” içeriğinden “zorunlu boyun eğme” ye dönüşürken; “ehlu’l-hall ve’l-akd” sayısı da bir kişiye kadar düşürülmüştür.Hadislerin mutlaklığı-Sahihliği ve sahabenin kutsallığı yorumu, bu sürecin epistemolojik meşruiyetini sağlamıştır.
İslam muttaki (tetikte-teyakkuzda-kül yutmayan) mesul, -mukallit değil- muhakkik, mücahit mü’minlerden oluşan bir toplum oluşturmayı hedeflemişti: Cami cemaati. Şu ayetler, bu gerçeği ifade eder: “Hakkında sağlam bilgin olmayan konuların peşine takılma/körü-körüne/mukallitçe kabullenme. Çünkü bilgi aktların (kulak-göz ve kalp), bundan sorguya çekilecektir.” (17/36). “… Peygamber, insanların üzerine (din adamları tarafından yüklenmiş) ağır yükleri kaldırır ve onların boyunlarına vurulmuş zincirleri çözer.” (17/157). Ahirette müşrikler, şöyle diyecekler: “Biz, önderlerimize ve büyüklerimize itaat ettik de, bizi doğru yoldan saptırdılar.” (33/67). Bu itiraf, mazeret olarak kabul edilmeyeceği için, kendi kendilerine şöyle diyecekler: “Keşke, filanı dost edinmeseydim.” (25/28). “Hakka yönelen bir kimse olarak yüzünü, -Allah’ın yarattığı fıtrat olarak- dine çevir. Allah’ın yaratmasında bir değişme olmaz. Bu, dosdoğru dindir; ancak, insanların çoğu bilmez.” (30/30). Kur’an, ilahi bir rahmet ve hatırlatma (tezkire) olarak, insanın vicdanını keskinleştirerek onları gelenek, tarih ve toplum zindanlarından özgürleştirmeye çalışır.
Saltanat rejimi ile halkın “şura” yolu ile politik sorumluluk üstlenmekten uzaklaştırılması, mü’minleri sürüleştirdi. Mü’minlerin, Hz. Muhammed’e “Bizi gözet-bizi güt (Raina)” demelerine, Allah, itiraz ederek, “Bize bak/bizi muhatap al (unzurna)” demelerini önermişti (2/104). Allah’ın oluşturmak istediği toplumu, Müslümanlar, kulak ardı etti. Güç kullanarak iktidara gelindi ve muktedirler, daima suikast veya siyaseten katl ile indirildiler. Hz. Osman’dan, en son Kaddafi’ye kadar bu durum hep böyle devam etti. Ulema da, bu durumu, “olması gereken” olarak meşrulaştırdı: “Ahkamu’s-Sultaniyyet” literatürü, budur.
İkinci yüz yılda oluşan Tasavvuf ’un, üçüncü yüzyıldan itibaren örgütlenerek Şeyh-müritlerden oluşan Tarikatlar, bu politik yapıyı iyice pekiştirdi. Çünkü şeyhler, müritler ile olması gereken ilişkiyi, “Ölü yıkayıcısı-cenaze” ilişkisi olarak vazettiler. Müritlerin, şeyhte veya Allah’ta yok olmalarını (Fena) talep ettiler.
2- GÜNÜMÜZ İSLAM DÜNYASI VE TÜRKİYE
Osmanlı imparatorluğu yıkıldıktan sonra, İslam dünyasında modern “Ulus-Devlet”ler; -Arap dünyası özelinde ise “Kabile Devletleri”- kuruldu. Avrupa’da kurulan ulus devletler, daha sonra –özellikle ikinci dünya savaşından sonra- demokrasiye ve hukuk devletine evrilirken; halkı Müslüman olan devletlerde tek parti, kabile/aile, Ayetullah/İmam ve askeri diktatörlükler kuruldu. Uzun süren “çoban-sürü” ve “şeyh-mürit” ilişkisi, buralarda şura veya demokrasiye dayanan yönetimlerin kurulmasını engelliyor. Böyle bir teşebbüs olan “Arap Baharı”, kısa sürede her yerde berbat bir kışa dönüştü. Bu sürecin, “Büyük Ortadoğu Projesi” ile Batı tarafından manipüle edildiği bilinmektedir. İran’da kurulan “mollalar teokrasisi”, halkın bir kısmının dinden çıkmasını intaç ediyor. Taliban rejimi ise, “tesettür” yorumu ile bütün kadınları “Burka” denen çuvalın içine sokmaya çalışıyor.
Türkiye Cumhuriyeti, tek parti/tek lidere dayanan seküler bir ulus-devlet olarak kuruldu. 1950’ye kadar da böyle devam etti. Çoban-sürü kodunun seküler bir versiyonu idi. 1950-2010 arası, bu kodun hâlâ etkin olduğu, Demokrasi/çok partili bir süreçti. Lider/çoban kültü (Menderes, Demirel, Erbakan, Ecevit, Türkeş, Özal) etkinliğini sürdürdü. Ancak “parti”ler, cemaat/tarikatlaşmamıştı. Bu süreçte Cemaatlerden biri (The Cemaat), palazlanarak başındaki kişi kültü (Fetullah) ve “takiyye (Paralel Yapı)” ile politikleşerek partneri olan meşru siyasal iktidara suikast teşebbüsünde bulundu.
İki binli yılların başlarında Recep Tayyip Erdoğan’ın öncülüğünde kurulan AK partisi, ilk on yılda demokrasi ve parti kurumsallıklarına bağlıydı. Daha sonra giderek tarihsel kodların işlenmesi-hortlaması ile kendisi çoban/halife/sultan/şeyhe; parti de, cemaat/tarikat ve sürüye dönüştü. Sürünün olduğu yerde çoban sonuçtur; neden değil. Temsilde hata olmaz: “Tencere yuvarlanır, kapağını bulur.”, “Kel başa, şimşir tarak”, “Eşek olana, semer vuran çok olur.”…
Çoban-sürü ilişkisine güzelleme yapanlar, bu kodu, çobanın “sorumluluk” duygusu açısından ele alırlar da; halkın ahlaki-politik sorumluluğundan kaçışından, türbinden sahaya inmekten, elini taşın altına sokmaktan kaçınarak sürüleşmesinden hiç bahsetmezler. Sürü, sorumluluğun ve özgür insan olmanın reddidir.
Seküler olsun; mukallit, muhafazakâr, mutaassıp olsun, ekonomik durumu ve üretme ve meslek kabiliyeti zayıf olan halkımız, menfaatinin nerde olduğunu da gayet iyi bilir. Parti’yi “İş ve İşçi Bulma Kurumu”na dönüştürür. Üst kademe, partiyi devletten ihale-rant, itibar devşirmenin aparatı/anonim şirketi olarak görürken; taban da, kendine verilene razı olarak, yukarının tasarruflarını: “Bal tutan, parmağını yalar”, “Harmana koşulan öküzün önünden alaf esirgenmez”, “Çalıyorlar, ama çalışıyorlar.” hikmetli deyimleri ile onaylar. Oysa Selçuklular döneminde tasavvuf kökenli lonca teşkilatları (Ahiler, Baciyan-ı Rum), “Dest be kâr; gönül be yar: Eli işte; gönlü, Allah ile” ve “el-Kâsibu habibullah= Rızkını emeği ile kazanan, Allah’ın sevgili kuludur.” sloganlarını üretmişti. Osmanlıda ise, bu ruh, “Tekkeyi bekleyen, çorbayı içer”e dönüşmüştür. Türkiye’de ise, “Köşe dönme”, “Salla başını, al maaşını”, “İşini bilme”, “Yolunu bulma”…deyimleri ile çalışmadan/üretmeden kazanç sağlamaya dönüşmüştür. Devletten “sosyal yardım” alan insan sayısının, 15 milyonu geçmesi, bu ruhun (onursuzluğun) bir sonucudur. Bu yardımların, yardım veren ele dönüşlerinin bir ederi de var mutlaka: “Elini uzatan, ayağını uzatamaz.”
3- SONUÇ
“Bir toplum, kendini değiştirmedikçe; Allah, onların durumunu değiştirmez.” (12/11). “Siz nasıl iseniz, öyle idare olunursunuz.” (Hadis-Acluni-1/146).
Mutlak ‘Hakikat’in Siyasetle Hukuku Katli
1 – TEORİK VE TARİHİ ÇERÇEVE
Siyaset, Aristo ve Platon’un tanımladığı gibi “Pratik ahlak” veya İslam Filozoflarının tanımladığı gibi “Tedbiru’l-menazil=Evlerin/Ülkenin idaresi” ve “Medinetu’l Fazıla=Erdemli şehir/ülke” inşa etme faaliyeti olduğu gibi; Kur’an’da geçtiği gibi Firavun, Karun, Mütref, Tağut tiplerinde kristalleşen güç istenci, tahakküm tutkusu, çıkar maksimizasyonunu da mündemiçtir. Siyaset, (insanın) doğası gereği, pratikte bu iki tutumun iç içeliğidir. Kur’an siyaset, iktisat ve hukuku, ahlak olarak, -Fakihlerin ifade ettiği gibi- “Makasidu’ş-Şeria” şeklinde vazeder: Canın, malın, özgürlüğün/onurun (Namus), aklın ve dinin korunması. Bir “Devlet” kurmanın veya Rousseau’nun kavramsallaştırması ile bir “Toplum Sözleşmesi” yapmanın veya “Yönetim” in meşruiyeti, bunlara dayanır. Siyaset ve Hukuk yaparken, Kur’an’a göre, bu faaliyeti “Şura” ile yapmak, bürokratik görevleri (emanet) ehline (uzmanlık/liyakat) vermek ve adaleti gözetmek esastır. Her iki faaliyet de açık, şeffaf, ahlaki gerekçeli, tartışma-diyalog ile kurallar ve kurumlar ile kamunun iştiraki, konsensus-icma ve uzmanlık/ehliyet ile yapılır. Sorunları çözmek, hakikati icra etmek, hakkaniyet duygusu ve düşünce çabası ile başarılır. Dogma/taklit/kör-inanç, kişi kültü/karizması, istiğnası, tekebbürü ile değil. Şura’nın, meşruiyet kaynağı olmasının gerekçesi, kamusal ve karmaşık olan sorunların çözümünde çok aklın sebebiyet verebileceği mefsedet/zarar veya yanlış olma ihtimalinin, tek aklın verebileceğinden daha az olmasıdır. Çoğunluğun, gönüllü oydaşması, kabulü, rızası, konsensusu, meşruiyetin temelidir. Bunun zıddı güç istenci, zorlama-zorbalık, tahakküm tutkusu, şiddet, baskı, sürüleştirme, zulüm veya kaostur. Hariciler örneğinde olduğu gibi, bu tür sorunların çözümünde salt samimiyet (hakikat zannı), yeterli değildir. Müslümanların siyasal tarihinin, genellikle birinci tarzda olmadığını biliyoruz. Dört Halife (Hulefa-i Raşidin) döneminde bu yönde bir çaba olmasına rağmen; Saltanat tarihi ile buna pek riayet edilmediği ortadadır. Bu tarih, daha ziyade sultan-vezir-paşa üçlüsüne, “siyaseten katl”e dayanır: “Ya, devlet başa; ya, kuzgun leşe”.
Politik faaliyet, kamu maslahatı gerekçesi ile yapıldığı gibi; aleni olarak güç istenci, tahakküm tutkusu ve çıkar maksimizasyonu amaçları veya suret-i haktan görünerek/ikiyüzlüce veya samimi olarak fakat cehalet, kör inanç, taklit, tekebbür, dogmatik olarak dini anlamda “hakikat”ın kendinde olduğu zannı/vehmi ve kişi kültü/karizması (Kaid, Lider, İmam, Ayetullah, Sultan, Padişah, Kral, Kağan, Hakan, Başbuğ, Führer…) ile de yapılabilir. Bu durumda siyaset, büyük ölçüde hukuku/hakkaniyeti/adaleti katleder. Batı’nın, hukuk alanını siyasetten ayırmasının, yani “Kuvvetler Ayrılığı” ve “Denge ve Denetleme” sistemlerini geliştirmesinin arkasında yatan saik budur. “Hukuk Devleti” , “Anayasal Vatandaşlık”, “İnsan Hakları” kavramları, bunu ifade eder. “Laiklik” ilkesi, Kilisenin, mutlak hakikat adına işlediği cinayetleri önlemek için geliştirildi.
Başlangıçta İslam toplumlarında hukuki yasama, müçtehitlerin uhdesinde ve siyasal erkten (Sultan) bağımsızdı; sivildi. Fakat zamanla Abbasilerden itibaren “Kadılık” kurumu, siyasal iktidarın kontrolüne girdi. Daha sonraları oluşturulan “Şeyhu’l-İslamlık” kurumu ise, dini, siyasal iktidarın kontrolüne soktu. Şiilik, bunu, ta başından itibaren “Masum İmam” doktrini ile yapmıştı.
Siyaset, iktisat ve Hukuk alanlarında “Hakikat” donmuş, sabit, mutlak ve inanç konusu bir mevzu değildir. İnsanlığın biriktirdiği ve peygamberlerin devamlı tavsiye ettiği bazı tümel ahlaki kurallar, hafızada tutularak/hatırlanarak (tezkire) yön tayini yapılabilir. Bu alanlar, sürekli yeni “olay”ların çıktığı dinamik, akışkan, değişen bir alandır. Tekil ve yeni sorunları doğru/ahlaki olarak çözebilmek için, 1- Hasbi ve muhasibi (eleştirel-diyaloğa açık) olmak, atılacak adımın doğurabileceği sonuçları hesap etmek, tetikte-teyakkuzda olmak, uykusuz olmak; 2- Şura’ya, kamuya, herkese, icmaya, konsensusa açık olmak. Kesinlik, Kişi kültü, Kör-inanç bataklığından kurtulmanın başka yolu yoktur. Bu yol, “Mutlak Hakikat”ı garanti etmez; sadece hakikat adına işlenebilecek kötülükleri, cinayetleri, işkenceleri ve zulümleri azaltabilir. Fransız filozofu A. Badiou, ahlak (siyaset-hukuk) alanlarında “Hakikat” adına işlenebilecek kötülüklerden kaçınmanın üç formülünü şöyle verir: 1- Sahte bir olayın terör saçan takipçisi olmak anlamında “taklit” etmek yerine; olayın özünü (hakikatini-İG) görmeye “devam et!”. 2- Salt kendi kişisel çıkarını gözetmek anlamında “ihanet” yerine; “vazgeçme!”. 3-Hakikatin bütüncül/tüketici gücüne inanmak/totaliterlik yerine; “itidalden vazgeçme!”. (Alain Bodiou, Etik, çev: Tuncay Birkan. İst. 2016. s. 92).
Kişi kültü ve kapalı “Cemaat” yapılarının, siyaset ve hukuk alanlarında ahlaki hakikat ile ilişkisini, Erich Fromm, şöyle tasvir eder: “İster ilkel kabilevi, ister ulusal (siyasal-parti-İG), isterse dinsel yapıda olsunlar, cemaatlerin çoğu kendi varlıklarını sürdürmek ve önderlerinin gücünü yüceltmek isterler; müntesiplerini, cemaat dışında yer alan ve kendileri ile çatışan başkalarına karşı ayağa kaldırmak için müntesiplerinin doğasında bulunan ahlak duygusunu sömürürler. Ama bir yandan da müntesiplerinin ahlak duygusunu ve yargılama yeteneğini boğmak için, kişiyi kendi cemaatinin ahlaksal tutsağı durumuna getiren ensest türü bağlardan yararlanırlar. Böylece kişiler, ahlak ilkeleri başkalarınca çiğnendiğinde, şiddetle karşı çıkarken; aynı ilkelerin kendi müntesiplerince çiğnenmesine ses çıkarmaz hale gelirler.”(Erich Fromm, Psikanaliz ve Din. Çev: Ş. Alpagut. İst. 1990. s. 82)
2 – İSLAM DÜNYASINDA DURUM
Yirminci yüz yılın son çeyreği ve yirmi birinci yüz yılın ilk çeyreğinde ortaya çıkan “İslamcılık” politik cereyanının, yukarda tanımladığımız bağlamda ahlaki/dini bir saiki olduğu gibi; pratikte siyasetin içerdiği negatif içerikleri de bünyesinde barındırdığı gözlemlenmektedir. Bu yapılar, kronik bir şekilde, tarihten gelen totaliter, mutlak hakikatçı ve kişi kültüne bağlı olma bagajını büyük ölçüde taşımaktadırlar. 1979’da İran’da bir devrim ile kurulan teokratik (Ayetullahlar-Mollalar) rejim, daha sonra Afganistan’da gelişen “Taliban”, Suriye’de oluşan “İŞİD” ve Türkiye’de gelişen “FETÖ”, bunun bazı örnekleridir. Türkiye’de gelişen “Milli Görüş” hareketi, -Türkiye’nin sek-seküler deneyiminden dolayı- demokrasi, laiklik ve hukuka nispi bağlılığı ile diğerlerinden ayrılır. Bu hareket, kişi kültüne (N. Erbakan) bağlılığını atamasa da; dinsel bir “cemaat” görüntüsü vermesinin yanında, demokratik bir “parti” olmayı deneyimlemiştir. 2003’ten itibaren evrildiği Ak Parti, ilk on yılda “Muhafazakâr” bir kimlik ile hukuka ve demokrasiye olan bağlılığını göstermiştir. Daha sonraları Recep Tayyip Erdoğan’ın karizması ve kişi kültü geliştikçe, “Parti”, demokratik (şura) inisiyatifini kaybedip, liderin vücut organlarına dönüşmüştür. 15 -Temmuz darbe girişiminden sonra ve “Cumhurbaşkanlığı” sistemine geçiş ile birlikte, sayın Erdoğan’ın dinsel (İmam-hatip) kimliğinden gelen mutlak hakikat motivasyonu ve zannı, onu, demokratik “Şura”dan uzaklaştırdığı gibi; giderek “Hukuk” un üstünlüğü idesinden de uzaklaştırarak, politik motivasyon ile kanun hükmünde kararnameler (KHK) ile yani “Tek-Adam”lığa evrildi. Son olarak Sayın Erdoğan’ın “Bu kardeşinize ve AK Parti’ye yapılmış her saldırı Türkiye’ye yapılmış bir saldırıdır.” cümlesi bu gerçeği doğrulamaktadır.
Bugün Türkiye’de siyasal erkten yani Sayın Erdoğan’dan “bağımsız” bir Hukukun işlemediğine ilişkin yaygın bir kanaat mevcuttur. Bütün kurumsal yapılar “hukuki” niteliklerini yitirerek siyasal tasarrufun nüfuzu altına girmiş durumdadır. “Ateş olmayan yerden duman çıkmaz.” Bu yolun çıkmaz olduğunu ve İslam ile bir ilişkisi olmadığını yukarda söyledik. Çözüm, siyaset ve hukuk yaparken sadakat aramak değil; emaneti ehline (layık olana-uzmanına) vermek; Şura’ya, çoğunluğun kararına, kuruma, kurala, icma’ya, konsensüs’e, tartışmaya, şeffaflığa, denetime ve hukukun siyasetten bağımsızlığına dönmektir. Zira en genel anlamda -siyaset yaparken dahi- “Hukuk” yönelimi ve kaygısı, Rahmaniyet’in tecellisidir.
Merî/pozitif hukukun, hakkaniyeti/adaleti yansıtmadığına inanabiliriz. Gerçeklikte böyle de olabilir. Bunu “düzeltme”nin yolu, kişi kültü ve onun mutlak hakikat zannı değil; şura, oydaşma, konsensüs, icma ve referandum yolları kamunun rızasını aramaktır. Bunun için de, iç-siyaseti, “dost-düşman ayrımı”(C.Schmit) ve savaş(hile-takiyye) olarak değil; eşit vatandaşlardan oluşan iktidar-muhalefet ve aleni “yarış” olarak görmek gerekir. FETÖ olayıından bu dersi çıkartmalıyız artık.
Dindarlığın İmkanı ve Tarzları
Dindarlığın İmkanı ve Tarzları, Server Vakfı Çarşamba Sohbetleri Programı, 18.05.2022, Ankara
Hukuk Devleti ve ‘Dâva’ Siyaseti
1 – HUKUK DEVLETİ VE AVRUPA
Avrupa’da “Hukuk Devleti” din-kilise/teokrasi, milliyetçilik-ırkçılık (Ulus-devlet) deneyimlerinden sonra bir çıkış yolu, barış-istikrar-huzur ortamı olarak, ikinci dünya savaşından sonra gelişti. Demokrasi, laiklik, insan hakları, Anayasa, kuvvetler ayrılığı (denge ve denetleme), Hukuk Devletinin organik bileşenleridir. Avrupa, Hukuk Devletini ahlaki saikler ile geliştirmedi; uzun süre birbirini yiyerek, didişerek, çekişerek, savaşarak yorgun düşüp; menfaatin altın kuralı olan “Sana yapılmasını istemediğin şeyi, başkasına yapma”yı keşfetti.
Hukuk Devleti yasa ile tanımlanmış görev, kurum ve kurallar rejimidir. Şeffaf denetlemeye dayanır. Hukuk devleti, tanımlanmış “Suç ve Ceza” mantığı ile işler. Hukukun bir kısmı uzmanlar tarafından yapılır, bir kısmı da halk oylaması ile yapılır. Her iki durumda kamu vicdanı, yapılan yasamayı meşru görür. Siyasal iktidarın, zümre-parti çıkarı için çıkarmış olduğu siyasi nitelikli “kanun” hükmündeki “kararname”ler, adil olmadıkları takdirde, “Hukuk” niteliği yani kamu nezdinde “meşruiyet” kazanamazlar. Ahlakın-vicdanın diri-dürüst olduğu toplumlarda, “Hukuk/Kanun”, özgürlüğün önünde engel teşkil ederken; ahlaksız-vicdansız toplumlarda “Hukuk/Kanun”, özgürlüğün bekçisi, kalesi, zırhı ve sığınağıdır. Hukuk devleti, kavramı, “Kamu Hukuku” kavramıyla özdeştir. Bu kavramı, kişi kültünün, dogmatik ideolojilerin, çoğunluğun, kolayca metafizikleştirilebilen “millet iradesi”nin, tek partinin, ekonomik veya askeri güç odaklarının yani siyasetin, devleti keyfi, hadsiz-hudutsuz/hukuksuz olarak kullanmasına bir tepki olarak – salt vicdanın değil-; ortak menfaatin/maslahatın korunması saiki ile ortaya çıkmıştır. Hukuk devleti, dayatmacı, dogmatik, katı/radikal ideoloji veya devrimler ile değil; parçacı ve ıslahçı politikalarla, uzlaşma, icma, konsensüslerle kurulur. Siyaseti, hukukun gölgesinde yapmaktır. Bu hali ile de, İslami “Şura” ilkesine ters değildir. Hukuk ve adalet idesi/telosu, Rahmaniyetin tecellisi iken; siyaset tutkusu, bir yanı ile güç istencinin, tuğyanın/tağutluğun, istiğnanın, tekebbürün (Firavun’luk-Karun’luk) tecellisidir.
Hukuk Devleti, Batıda “yakın (iç) tehlike”nin doğurduğu bir kurumdur. Yani dayanağı: “Ayağıma basma; ayağına basmayayım” veya “Sana yapılmasını istemediğin şeyi, başkasına yapma” kuralıdır. Genellikle İç politikada işler. Uzak tehlikenin olduğu yerde yani dış politikada pek işlemez. Dış politikada işleyen kural genellikle: “İnsan, insanın kurdudur” ilkesidir: “Kurtlarla dans”. Dış politikada egemen olan kandırma, kurnazlık, güç istenci, kârı ve gücü maksimize etme yani emperyalizmdir. Adalet ve merhamet değil.
2 – ‘DÂVA’ SİYASETİ VE TÜRKİYE
Türkiye Cumhuriyeti, bir kültür devrimi ile ve “Çağdaşlaşma” davası ile kurulmuş bir devlettir. CHP ve “Altı Ok”, bu davayı ifade ediyordu. Demokrasiye geçinceye kadar da bu dava, devlet eli ile halka zorla empoze edilmeye çalışılmıştır. Demokrasiye geçişe paralel olarak “çağdaşlaşma” davası/politikası, nispi olarak gevşemiş; muhafazakâr-sağ politikalar-partiler oluşmuştur. Türkiye, 1950-2000 arası, Askeri vesayet hegemonyasında (çağdaşlaşma) muhafazakâr-sağ siyasetle yönetilmiştir. İki binli yıllardan itibaren kurulan ve iktidara gelen Adalet ve Kalkınma Partisi, İslami bir dava siyaseti olan “Milli Görüş” hareketinin devamı olarak muhafazakâr-İslamcı bir “Dava” siyaseti izlemeye başladı. Bu dönüşüm (“Gömlek değiştirme”), kamu vicdanı tarafından, eski “mücahitlerin müteahhit olması” yani uhrevi “sevap” yerine veya yanında, dünyevi “rant” peşinde koşma olarak nitelenmiştir: “Biraz da biz ölelim”. Dava siyasetleri devlet, din, çağdaşlık, millet, vatan gibi soyut, gölgeli ve içeriği keyfi olarak herkese göre değişebilen-doldurulabilen gövdeleri savunurlar ve bilinçaltında olan güç istenci, çıkar, tahakküm tutkusu için bunları maske olarak kullanırlar-istismar ederler. Bu siyaset, daha ziyade iddia ve itham üzerine kuruludur.
1924-1950 arasında CHP’nin “Altı Ok” programı ile yürütmüş olduğu “Çağdaşlaşma” davası siyaseti, bir yanı ile samimi ve fakat “hukuksuz” yani “kanun” zoru ile olduğu gibi; bir yanı ile de taraftarlarına çıkar, güç, itibar sağlayan bir süreçti. Bir taraftan vatan, millet, devlet uğruna fedakârlıklarda bulunuluyordu; diğer taraftan da, bunlar maske yapılarak kişisel veya zümresel (partizanca) çıkarlar, itibarlar ve iktidarlar sağlanıyordu. Aynı durum, iki binli yıllardan itibaren Ak parti tarafından tekrar edilmeye başlandı: “Rabia”: (tek) Vatan, Millet, Devlet, Bayrak (ve de Din-Lider). Dava siyasetinde “Uğrundalık” ve “İçinlik (kişisel-zümresel çıkar, şan-şöhret, kibir/güç tutkusu, tahakküm)” iç içe, üst üste, alt alta, yan yanadır. Hukuk Devletinin gelişmediği (AB ve ABD’nin dışındaki) coğrafyalarda ve İslam dünyasındaki iç-siyasetlerin genel karakteri böyledir. Taliban, İŞİD ve FETÖ… siyasetleri, görünürde “Din Davası” siyasetlerinin tipik örnekleridir.
AK Parti ve Cumhur İttifakı siyaseti, içinde (tek) din/ezan, devlet, millet, vatan, bayrak ve lider söylemi olan bir siyasettir. Bu siyasette “uğrunda”lık ve “için”lik, beraber ve iç içe yürümektedir. Herkese ait olan ve herkesin ait olduğu bu değerlerin “bir” yorumunu tekellerine alarak, sahiplenerek savunurken; aynı zamanda semere (meyve) lendirmesini de yapmaktadırlar. AK Partinin ve Cumhur ittifakının oy tabanı ve siyaset erbabı, genellikle periferiden/çevreden, yoksul kesimden, taşradan geldikleri için; muhafazakâr oldukları kadar, kelime/gerçek anlamıyla iktidarı ve zenginliği (Devleti) “görmemiş” veya “sonradan görme” dirler. Çünkü bunlar, “çağdaşlık” davasını savunanlar tarafından uzun süre merkezden uzak tutuldular. Vatanı, milleti, dini, devleti, bayrağı önemsedikleri kadar; devlet dolayımı ile kendilerini (itibar-şöhret) ve çıkarlarını da (içinlik) gözetmektedirler. Devleti ehliyet-liyakat, tanımlanmış görev, uzmanlık/meslek, şeffaflık, hukuk (suç ve ceza) kurum ve kurallar ile yönetme yerine; partili, akraba, avâne (tarikat-cemaat), alnı secde gören, ahbap-çavuş, sadakat, kanun hükmünde kararname ve bazen mafyöz ilişkileri ile yönetiyorlar. Millete “Hizmet (Eser)” siyaseti yaptıkları kadar; kendilerine “Himmet (çıkar)” siyaseti yapıyorlar. Hizmet ve Himmet, muhafazakârların “Kitabına uydurma” ve “Hile-i Şeriyye” siyasetlerinin anahtar kavramlarıdır: “Hem sevap, hem kebap” siyasetidir. Kendileri için çalıştıklarında da vatan, millet, din, devlet, bayrak maskelerini elden bırakmıyorlar. Muhaliflerini kolayca dinsiz-imansız, vatan haini, millet düşmanı, işbirlikçi… iddiaları ile itham edebiliyorlar. Üretim ekonomisi yerine, rant ekonomisini benimsedikleri için; inşaata/betona aşıklar. Çünkü orada icatsız-emeksiz, “Emsal”dan/Emlaktan (havadan), ihaleden para kazanıyorlar. Bunun, kendi etini yemek olduğunu, kimse görmüyor. Fütuhat ve ganimet genetiği/tutkusu, -kılıç elden düştüğü için- ülke içinde devlet/kamu arazileri-işletmeleri üzerinden –hız kesmeden- devam ediyor. Kamuya ait iktisadi teşekküllerin (fabrika-şirket-işletme), yabancılara satılması ve dünyada en ucuz “Vatandaşlık” satan bir ülke olmamızın, vatan-millet-din-devlet-bayrak değerleri ile ilişkisini kurmak hayli zordur. “Dimyata pirince giderken, evdeki bulgurdan olma” deyiminin gerçekleşmesi olarak “Suriye Politikası” nın sonucu karşılaştığımız mülteci sorununa “Ensar-Muhacir” kavramları ile mukabelede bulunurken; kendi vatandaşlarına: “Giden gitsin” demenin vatan, millet, din, devlet, bayrak kavramları ve değerleri ile bir ilişkisi olamaz. Vatanseverlik, kalifiye elemanları(doktor-mühendis-bilim insanı) dışarı ihraç edip; niteliksiz işgücü(çoban-amele) ithal etmek değildir.
3 – SONUÇ
Türkiye’deki politik ve kültürel çalkantı, Cumhuriyetin kültürel-politik bir “devrim” ve “çağdaşlaşma davası” ile doğmuştur. 1950-2000 arası nispi bir durgunluktan sonra, “Mukaddesatçı-Milliyetçi (muhafazakâr-islamcı) bir dava siyaseti ile tekrar çalkalanmaya başlamıştır. Çalkalanma, dalgalanma (kimlik siyaseti) devam ediyor. Çok etnisiteli/dilli ve dinli(mezhepli) toplumlarda bu siyaset, “Cadı kazanı” gibi sürekli kaynar. Avrupa Rö-nesans, Re-form ve Aydınlanma kültür hareketleri ile ortak “Kanon” lar, “Klasik”ler ve konsensüsler yaratarak “Hukuk Devleti”ni kurmayı başardı. Bizim de, “Şark Kurnazlığı (kumpas-takiyye-kapan-desise-tuzak-hile (siyaset, Doğu’da bu anlamlara gelir)”yi terk ederek “Düello (açıktan meydan okuma)” kültürünü geliştirmemiz gerekiyor. Eşit ve onurlu vatandaşlardan oluşan medeni bir toplum kurmanın başka yolu yoktur. Avrupa ve Amerika’dan farkımız, dış politikada da aynı siyaseti uygulamak olmalı.
Vicdanı Taklidin Tasallutundan Kurtarmak
Vicdan, Kur’an’da Allah’ın insanda yaratmış olduğu ahlaki duygulanım ile görme, işitme ve düşünme, tespit, tasvir ve tefrik kabiliyeti ve kapasitesidir. Tanrı tarafından insanda yaratılmıştır. Tanrı, vicdanın karesi veya küpü olarak (esmau’l-hüsna) insan için saygı, korku, utanma, minnettarlık, şükran, yaptırım mercii ve otoritesidir. Allah’a teslimiyet ve Allah ile peygamberine itaat, vicdanın ikna olması ile gerçekleşir (yakîn). Kur’an, beşeri vicdanın Allah tarafından kullanılmasıdır. Yaptığı da, insan vicdanının içinde uyuştuğu, donduğu, fosilleştiği mevcut tarihsel-geleneksel-kültürel yapıdan ve içgüdülerin ayartma ve baskısından (heva-ümniye) onun kurtarılmasıdır. Vicdanın ikna olması tefekkür, taakkul, tedebbür, tafakkuh, tezekkür yani hikmet ve ilim ile olur. Kur’an’da bunu gerçekleştirmeye çalışır. Tarih, tekerrürden ibarettir. Peygamberlerin ölümünden sonra, mü’minler, önceki zihinsel-geleneksel kodlara geri dönerler. Bunu da, suret-i haktan görünerek teolojik gerekçeler ile yaparlar. Bu yazıda Kur’an’ın vicdanı ayıktırma çabasını ve mezheplerin onu söndürme, öldürme, dumura uğratma gayretini tasvir etmeye çalışacağız. Vicdanı diriltmeye gelen bir kitabın, mutlaklaştırılarak nasıl vicdanı karartmak için kullanıldığını ortaya koymaya çalışacağız.
1- KURAN’IN VİCDANI DİRİLTME ÇABASI
Kur’an, yedinci yüzyılda Arap yarımadasının çadırını ve sokağını muhatap alarak davasını insanların anlayabileceği şekilde kolaylaştırmıştır: “Biz, bu Kur’an’ı insanlar anlasınlar diye kolaylaştırdık; ders almak isteyen yok mu?” (54/17, 22, 32, 40). Yaratılışta Allah’ın kendisinden insana üflediği ruh (21/91, 15/29), onun vicdan kapasitesidir. Allah, insanı yaratıp “Adam” edince yani mükellef olacak kıvama gelince, ona takva (vicdan) ve zıddı hayvan (fücur) kabiliyeti verip denenme için onu serbest bıraktı. Beklenen, takva kabiliyeti ile hayvan kapasitesini kontrol altına almaktır (91/7-10). Bu misyon, “Ezeli Misak” metaforu ile de tekrarlanır. Allah’ın insanlığa yaptığı: “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” çağrısına, insanlık: “Tabii ki Rabbimizsin” cevabını vermiştir (7/172). Binaenaleyh, peygamberler, sadece vicdanı diri olan kimseleri uyarabilirler (36/70). Cehennemlikler, Ahirette şöyle bir itirafta bulunurlar: “Şayet dinleseydik veya akledebilseydik burada olmazdık.” (67/10). Vicdanın denenmedeki kilit rolünü şu ayet gayet açık bir şekilde ifade eder: “Hakkında bilgin olmayan şeyin peşine körü körüne takılma/düşme; kulak, göz ve kalp, mutlaka bundan sorguya çekilecektir.” (17/36). Vicdanın, Allah nezdinde Ahirette kurtulmanın yegâne aracı olduğunu Kur’an şöyle ifade eder: “O gün ne mal ne de evlatlar insana fayda verir; sadece temiz bir kalp (vicdan) ile gelenler kurtulur.” (26/89). Hz. İbrahim’i önce düşünür, sonra da peygamber olmaya layık kılan hasleti, onun vicdanı idi: “O, Rabbine temiz bir vicdan ile yöneldi.” (37/84). Kur’an’ın 23 sene süren insana yönelmiş davasını: “Yaratılışta sana verilen vicdanını kullanma cesaretini göster!” olarak özetleyebiliriz. İman ve salih amel, ancak bu yeti ile alımlanacaktır. Allah’ın emir ve tavsiyelerine teslimiyet ve itaat, ancak bu yeti ile başarılabilecektir. Yoksa cahillerin sandığı gibi gözler kapatılarak veya düşünme iptal edilerek değil.
Kültürel-dinsel bağlamda mevcut toplum, tarih ve geleneğe taklit yolu ile dogmatik(mezhebi) itaatı, Kur’an düşünme, eleştiri, sorgulama, tecdit, tashih ve tenkit yolu ile reddeder. Örneğin, müşrikler, Hz. Muhammed’e karşı: “Hayır, biz, babalarımızı bir din/mezhep üzere bulduk ve onların izinden gideriz.” dediler. Senden(Hz. Muhammed) önce hiçbir memlekete bir uyarıcı göndermedik ki, oranın ileri gelen kanaat önderleri : “Şüphe yok ki biz, babalarımızı bir din üzere bulduk ve biz de onların peşinden gitmekteyiz” demiş olmasınlar. Uyarıcı, onlara: “ Ben size babalarınızı üzerinde bulduğunuz dinden daha doğrusunu getirmiş olsam da mı? bu yolda ısrar edeceksiniz.” dediğinde; onlar da: “ Biz, kesinlikle senin ileri sürdüğün iddiaları/davayı reddediyoruz.” dediler.”(43/22-24).
2- TEOLOJİNİN VİCDANI BOĞMA ÇABASI
İslam’ın erken tarihinde oluşan Hadis Ehli veya nam-ı diğer Seleflik yani Şafiîlik, Hanbelîlik ve Zahirîlik, Allah’ın ve Peygamberinin söylemiş oldukları sözleri, yapmış oldukları yorumların (Kur’an Ve Hadis-Sünnet) tamamını, son kere bütün insanlık ve bütün zamanlar için olduğu zannı (inancı) ile dondurdular. Bunu samimiyetle, iman ve ibadet aşkı ile Allah’ı tazim amacı ile yaptılar. Allah’ı ve peygamberinin iman, ibadet ve ahlak alanlarında herkes için her zaman geçerli olacak tümel önerileri (din) ile icâb-ı hale, adamına, muhatabına, duruma göre söylenip sonradan nesh edilmesi gereken emir ve tavsiyelerini (şeriat) birbirine karıştırdılar. Bu yaklaşım, genellikle Arap kökenli âlimlerin görüşü idi. Arap olmayan (Mevali) âlimlerin oluşturduğu “Rey Ehli” yani Hanefîlik ve Mu’tezile, Kur’an’ı ve Sünneti daha dinamik ve vicdan merkezli olarak yorumladılar. Daha sonra “Sünnîlik” olarak isimlendirilen birinci görüş, İlahi Kelam’ın “Kadim” olduğunu ileri sürerek, öyle olduğuna inanarak Kur’an ve Hadislerin mutlaklaştırılmasını ve kutsallaştırılmasını teyit etti. İkinci adım olarak, Kur’an ve Hadise/Sünnete mutlak itaat edilmeye çağrılarak söylenmiş sözlerin bağlamları, nüzul sebepleri, vürut hikmetleri yani “anlaşılmaları” yok edilerek, hepsi “iman” mevzusuna dönüştürüldü. Oysa Kur’an’da insanlara vicdanları ile söylenenleri idrâk ederek, anlayarak, içten gelerek samimiyetle teslim olmalarını ve itaat etmelerini istiyordu. Teolojilerin/Mezheplerin yaptıkları gibi dogmatik olarak körü körüne taklit etmelerini istemiyordu. Böylece mü’minlerin vicdanlarını kullanma ihtiyaçları kalmıyordu. Yavaş yavaş dumura uğrayabilirdi. Çünkü her şey Kur’an ve Hadisler tarafından sonsuza kadar çözüme kavuşturulmuş olarak görülüyordu. Yeni çıkan sorunlar, âlimler tarafından “içtihat/vicdan” ile çözüme kavuşturuldu. Bir müddet sonra bu çözümler de Kur’an ve Sünnet/Hadisler gibi mutlaklaştırıldı. Böylece “Edille-i Erbaa/Edille-i Şeriyye (Kitap-Sünnet-İcma-Kıyas)” ile ortaya konan çözümlerin (mezhep-teoloji) taklit yolu ile benimsenmesi, ideal Müslümanlık olarak kabul edildi. Pınarın/gözenin/kaynağın temiz olması, akarken ona kirli suların karışmayacağı anlamına gelmediği gibi; suyun akışını durdurup göl haline dönüştürünce, kokmayacağı anlamına da gelmez: “Akarsu su, pislik tutmaz.”
Bazı âlimler (Mu’tezile, imam Matürîdi, İbn Hazm), sokak insanı için de asgari olarak “tahkiki imanı” şart koşmuş ve taklidi caiz görmemiş olsalar da; âlimlerin çoğunluğu, -Kur’an’a açıkça ters olduğu halde ve bununla 23 sene boyunca mücadele ettiği halde-, âvam için taklidi imanı meşru görmüşlerdir. Taklidi imanı meşru görmenin, -diğer dinler için de geçerli olması gerektiğinden-, İslam’ın her hangi bir ayırt edici rüçhaniyetinin kalmadığının farkına varamamışlardır: “Neden “Müslüman” olmak zorundayım?”
Buradaki temel yanılgı, sağlık alanında hastalıklar için zorunlu (farz-ı kifâye) olan “Tıp Bilimi” ve “Doktorluk” mesleğinin gerekliliği, her bir birey için kendi bedenini tanıma ve sağlığını koruma sorumluluğunun-zorunluluğunu (farz-ı ayn) ortadan kaldırmadığının görülememesidir. Dinde-ahlakta ise bu yanılgı, mezhep/taklit ve dogmanın, vicdanın yerine geçirilmesidir. Yukardaki kaynaklar (Edille-i şeriyye), ”Dalalette (hasta)” olan şahıslar için “ilaç/şifa-hidayet” olarak lüzumludur; sıradan-sağlıklı-sokak insanı için ise, sadece rahmettir; zorunluluk değil. Asıl olan, mü’minin “Fetva”yı kendi vicdanından almasıdır. Allahtan ve kullarından utanmasıdır. “Kılıfına uydurarak”, “Kitabına uydurarak”, “Hile-i Şeriyye”ler ile pislik (haram-günah-kötülük) yapmak değil. Hz. Muhammed: “Beni, Hud Suresi ihtiyarlattı” demişti. Hud Suresinde Hz. Muhammed’e verilen direktif: ”Emr olunduğun gibi: dosdoğru ol.” (11/112) buyruğu idi. Verdiği kararlarda “Acaba isabet ettim mi?” kaygısı, onu ihtiyarlaştırmıştı, saçlarını ağartmıştı. Marifet, hesabî olmak değil; hasbî ve muhasibî olmaktır.
Sünnilikte vicdanı dumura uğratan hususlardan biri de, Eş’ariliğin ortaya koyduğu “Kadercilik” teorisidir. Bu teori, sıradan müminlerin sorumluluk için zorunlu olan özgür iradelerini felç ederek, Onu Allah’ın iradesi içinde boğarak, yok ederek (la faile illallah, la hâlike illallah), insandaki vicdanın sönmesine neden olmuştur. Mu’tezile ve Matürîdîlik, her ne kadar özgür iradeyi temellendirmeye çalıştılarsa da, Sünniliğin tarihinde –siyasal iktidarların desteği ile- cebri savunan Eş’ârîliğin görüşü, egemen olmuştur: Alın yazısı, kader, kısmet, nasip, talih, felek…
Sünnîliğin vicdanı tahrip eden önemli mekanizmalarından biri de, bir Şeyh’e –gassalın elindeki ölü gibi- teslim olan müritlerden oluşan “Tarikat” örgütlenmeleridir. Kendiliğe(nefse) kök söktürerek, doğal içgüdüleri öldürmeyi, elinden geliyorsa bir ideal olarak Şeyh’de veya Tanrı’da yok olmayı (Fena) salık veren; dünyadan yüz çevirerek zühd, riyazat ve çileciliği yaşam tarzı olarak öneren nihilist bir öneri.
3- SONUÇ
Gerek tarihi süreç içinde gerekse günümüzde, Müslüman bireyin yeterince özgür, gümrah, kahraman, ahlaklı, sorumlu, üretken, tetikte/teyakkuzda ve atılgan olamayışının nedeni, yukarda ortaya koyduğumuz “Kaynaklar” ve de “Kader” teorileri olsa gerek. Geleneğin güven veren yatağı, alışkanlık ve tembellik düşüncenin durmasının ve vicdanın dumura uğramasının önemli nedenlerindendir. Yerleşik kanaatlerin ömrünün uzunluğu (tarih), yaygınlığı (toplum) ve ölü temsilcilerinin gözden ırak olmaktan doğan devasa gölgeleri, müminlerin düşünceli ve vicdanlı olmalarını engelleyen bir başka husustur. Kur’an, insanları mevcut (cahiliyye), kökleşmiş, katı, dogmatik, taklitçi, gelenekçi bir dinsel-kültürel-ahlaki yapıdan çıkararak özgürleştirmek istiyordu. Müslüman birey, ne “Tağut”tur ne de “Zahit”. Ne mustazaftır; ne de müstekbir. O Mücahittir, Müçtehittir, Muhsindir, Muslihdir, Müşfiktir, Muksittir, Merhametlidir… Bu nitelikleri kazanmanın yolu da, Allah’ın tekvini ve tenzili ayetlerini okuyarak-düşünerek vicdanını sürekli diri tutmaktır: “Sen (Hz. Muhammed), ancak vicdanı diri olanları uyarabilirsin” (36/70). “Ahlak yolu dardır; tetik bas, önü yardır.” (Z. Gökalp).
Teknolojinin Çerçevelediği Çağda Dindarlığın İmkânı
İnsan ruhu, tarihi süreç içerisinde kendinin/hayatın ve içinde yaşadığı dünyanın anlamının ne olduğuna ilişkin belli-başlı, büyük “Kültür Sistemleri”, “Dünya Görüşleri”, “Prototipler/Paradigmalar” üretmiştir. Alman filozof ve düşünce tarihçisi Walter Schubart, ritmik olarak birbirinin yerini alabilen başlıca dört kültür, kişilik, ruh veya prototipten bahseder. Bunlar, insanın dünya ile ilişkisini ele veren isimlendirilmeleri ile Kahraman, Uyumlu, Mesihçi ve Zahit ruh-kültür-kişilik-prototip-dünya görüşü ve paradigmalarıdır. Kahraman ruh, eski Yunanda ve 16’ncı yüzyıldan sonra tekrar Batı’da (Felsefe-Bilim-Teknoloji) egemen olmuştur. Uyumlu ruh, ana hatları ile Çin’de (Taoizm-Budizm-Konfüçyanizm); Mesihçi (vahiy/peygamber) ruh, Mezopotamya ve Akdeniz çevresinde (Yahudilik-Hristiyanlık-İslam); Zahit ruh, Hindistan’da (Hinduizm-Brahmanizm) egemen olmuştur. Bu ruhların egemenlik çağları değişik olduğu gibi; egemenlik çağlarında bütün alt-kültür sistemlerine (sanat, bilim, teoloji, ahlak, hukuk, siyaset, iktisat, mimari…) de kendi rengini/boyasını verir. Bir kültürün egemenlik çağlarında ve egemenlik coğrafyasında diğer ruh-prototip-kültürlerden lokal ve parçalar halinde unsurlar bulunabilir. Örneğin, Mesihçi ruhun egemenlik çağlarında ve coğrafyalarında Zahit ruhun (Kabbala-Manastır hayatı-Tasavvuf) lokal olarak bulunması gibi.
Biz bu yazıda şu an diğer kültürleri büyük ölçüde sönümlendirerek, gerileterek bütün dünyaya egemen olan “Kahraman” ruhun nitelikleri ve “Teknoloji” olarak açılan son halini tasvir ettikten sonra, “Mesihçi” ruhun bir alt şubesi olan İslam’dan (Osmanlı’dan) gelen-kalan Türkiye’nin hikâyesini ve hal-i hazır ruh-kültür-kişilik-prototip durumunu tasvir etmeye çalışacağız. Teknolojinin, -ipekböceği kozası gibi- insanlığı çepeçevre kuşattığı bu çağda, Türkiye’deki muhafazakârların “dindarlık” hallerini anlamaya çalışacağız.
Kahraman Ruhun-Kültürün Nitelikleri ve Hegemonyası
Walter Schubart, Kahraman ruhu şöyle niteliyor: “Kahraman kültür-zihniyeti ve insanı, dünyayı örgütçü çabasıyla düzene sokulması gereken kargaşa diye görür. Kahraman insan, dünya ile barışçıl olarak geçinmez; var olan biçimi altında ona karşı çıkar. Benlik güvenciyle, benlik gururu ve erk tutkusu ile doludur. Dünyaya bir köleye bakar gibi bakar; ona efendilik etmek ve onu kendi planları doğrultusunda şekillendirmek ister. Dünyaya kahraman insanın belirlediği amaçlar verilir. Bu insan, gözlerini yukarıya kaldırıp gökyüzüne saygıyla bakmaz; tersine, güç tutkusu ve gurur ile dolu olduğu için, aşağıya doğru, düşman ve kıskanç gözlerle yeryüzüne bakar. Tanrı’dan gitgide daha çok uzaklaşır ve deneysel şeylerin dünyasına gitgide daha çok gömülür. Laikleşme onun kaderidir; kahramanlık, başlıca yaşam duygusu; trajedya da sonu. Böyle bir dünyada, böyle bir kültür ve insan prototipinde her şey dinamiktir. Kahraman evrende hiçbir şey statik değildir. Prometheus gibi, Kahraman insan her güce ve her Tanrıya meydan okur; etkindir; gergindir ve alabildiğine enerjiktir. Buna uygun olarak Kahramanlık veya Prometheusçuluk çağları da özellikle dinamik, hareketli ve etkindir. Roma İmparatorluğu, gücünün doruğunda kendini böyle hissetmiştir. 16’ncı yüzyıldan sonraki Germen Roma Batısı’nda da bu prototip egemen olmuştur. Son 400 yılın Prometheusçu Batı kültürü, bu prototipin iyi bir örneğidir.” (P. A. Sorokin, Bir Bunalım Çağında Toplum Felsefeleri. Çev: Mete Tuncay, İstanbul, 1972, s. 117)
Martin Heidegger, metafizik bağlamda bu ruhu/kültürü/kişiliği/prototipi/paradigmayı: “Dünyanın kararması, Tanrıların kaçışı, yerkürenin tahribatı, insanların kitleselleşmesi, yaratıcı ve hür olan her şeye karşı nefretçi kuşku” olarak yorumlar. (M. Heidegger, Metafiziğe Giriş, çev: M. Keskin, İstanbul, 2011. S. 54) Maneviyatın yanlış yorumu olarak bu ruh, Ruh’un (geist) zekâ olarak farklı yorumlanmasıdır. Zekâ olarak tahrif edilmiş bu ruh, ele geçirilmesi öğretilebilir, kullanımlık bir “alet/araç” durumuna dönüşür. Ruh’un “alet/araç” olarak algılanması ile ruhun başlıca yordamları olan şiir, güzel sanatlar, din ve devlet, bilinçli bakım ve planlamanın çemberine alınır ve nihayet Ruh, şatafat ve ihtişam parçalarına dönüşür. (Heidegger, Metafiziğe Giriş, s. 56 vd.)
Teknolojinin Metafiziği
Son 400 yıldır önce Batı’ya, sonra bütün dünyaya egemen olan Sorokin’in isimlendirmesi ile Prometheusçu; Schubar’ın isimlendirmesi ile “Kahraman” kültürün son yüzyılda geldiği aşamayı Heidegger, Nietzsche’nin metafizik kavramları ile “Ebedi Dönüş” ve “Güç İstenci” olarak niteler. Var olan şeyleri tarihsel kavrayışımızı belirleyen metafizik, kendimizin ve herhangi bir şeyin “ne” olduğuna/ne anlama geldiğine ilişkin kabullerimizi belirler. Bu, geç modernitede kendini “teknoloji” olarak somutlaştırır. Teknoloji, artık insan hayatını kolaylaştıran araçlar toplamı olmaktan çıkar; dünyanın ve insanın anlamına, dünyanın ve insanın çerçevelenmesine/çepeçevre kuşatılmasına (Gestell) dönüşür. İpekböceği ve ördüğü koza arasındaki ilişkide olduğu gibi. Şimdi Heidegger’in bu yorumunu ve tasvirini biraz açalım.
“Günümüzde, Batı kültürünün bu Nietzscheci ontolojiye düşünülmemiş bağlılığı, bizi, kendimiz dâhil bütün entiteleri Bestand’a, yani optimize edilmesi, düzenlenmesi ve maksimum randımanla çoğaltılması gereken anlamsız pür kaynaklara/hammaddelere dönüştürmeye sürüklüyor… Varlık, önceden hesaplanabilir olandan başka bir şey değildir. Nitekim varlığı teknolojik kavrayışımız, bir ‘hesaplayıcı düşünme tarzı’ üretiyor. Bütün niteliksel ilişkileri, niceliksel ilişkilere; internetteki ‘pür dolaşım ağına’ girmeye hazır dijital verilere dönüştüren bir düşünme tarzı.” (Iain D. Thomson. Heidegger-Ontoteoloji. çev: H. Arslan, İstanbul, 2012, s. 94). “Aslında bizler, kendimizi bile dünyayı teknolojik yeniden şekillendirme tarzımıza temel teşkil eden, nihilistik terimlerle anlamaya çalışan geç modernleriz. Artık objektif dünya önünde/karşısında duran, bilinçli özneler değiliz; hatta ister kozmetik tarzda ister psiko-formotolojik, hatta ister sibernetik tarzda olsun, optimize edilmesi, düzenlenmesi ve maksimal randımanla artırılması gereken, doğası gereği anlamsız kaynaklarız.” (s. 95). “Çünkü post-Nietzscheci çağımızda giderek kontrol altına alınacak/kontrol dışı hiçbir özne kalmamıştır. Keza, ‘özne’ de, emre amade ‘rezerv’e dönüşmüştür; şirketlerdeki ‘insan kaynakları’ departmanlarında olduğu gibi.” (s. 101-102). “Çerçeveleme, bizi içine aldığı ölçüde, her şeyi kontrol etme güdüsü, kesinlikle kontrol edemeyeceğimiz bir güdüdür.” (s.104). “Üniversitelerin çağdaş teknolojizasyonu, onunla birlikte hocaların ve araştırmacıların online ‘içerik tedarikçilerine’ indirgenmesi, yeterlilik ve esneklik adına ‘part-time’ hocaların marjinalleşmesi, modern ‘özne’lerin, geç modern ‘kaynak’lara dönüşmesine yol açan temel mantığı yalnızca yaygınlaştırır ve böylece kristalleştirir.” (s. 102)
Mesihçi Kültür ve Türkiye’nin Hikâyesi
M.S. 7’nci yüzyıldan itibaren Mezopotamya, Orta Asya ve Akdeniz çevresinde aktüelleşen İslam İmparatorlukları (Emeviler, Abbasiler, Endülüs, Babürler, Selçukiler, Osmanlılar…), Schubart’ın “Mesihçi Kültür” olarak kodladığı kültürün son versiyonudur. (İlk versiyonları Yahudilik ve Hristiyanlık). Schubart, bu tipin/ruhun… karakterini şöyle tanımlıyor: “Kendilerini, tasarısını anlatılamayacak bir biçimde taşıdıkları üstün tanrısal düzeni yeryüzünde gerçekleştirilme görevine çağrılmış hissederler. Mesihçi insan, kendi içinde hissettiği uyumu, çevresinde de yeniden kurmak ister. Dünyayı olduğu gibi (Uyumlu kültürde olduğu gibi-İG) kabul etmez. Kahramanlık insanı gibi, o da bu dünyayı değiştirmek ister; ama kendi benlik iradesi ya da benlik doyumu/gurur için değil; ona Tanrı tarafından verilen ödevi yerine getirmek için değiştirmek ister. Uyumlu insan gibi, o da dünyayı sever; fakat olduğu gibi değil; olması gerektiği gibi dünyayı sever. Uyumlu insanın ereğine erişilmiştir; Mesihçi insanın ereği ise, çok uzakta, gelecektedir (Ahiret-İG). Ancak, Zahit insanın/prototipin aksine, o, bu ereğe ulaşılabileceğine kesinlikle inanmaktadır…” (Sorokin, Bir Bunalım Çağında Toplum Felsefeleri, s.119).
Schubart’ın Mesihçi ruhun nitelikleri olarak saydığı hususlar, Hz. Nuh’tan itibaren Hz. Muhammed’e kadar bütün peygamberlerin tekrarladığı; Tanrı’nın “denenme” için yarattığı insandan beklentilerini, yani yeryüzünü imar ve insanlığı ıslah etme misyonunu (Halifelik) ifade eder.
Türkiye, böyle bir kültür-ruh-kişilik-paradigmanın “İslam” fraksiyonunun, “Osmanlı” bedenlenmesinin yıkılmasından sonra kurulmuş “Modern” seküler bir ulus-devlettir. Bilim ve teknoloji, 19’uncu yüzyılda siyasal ve iktisadi olarak hayatta var kalmanın ön-koşulları olduğu ve bu yüzden Osmanlı yıkıldığı için, yeni Türkiye, varlığını sürdürebilmek gayesi ile kurumsal dini (Hilafet/Saltanat-Şeriat-Tarikat) ilga ederek çağdaş (Prometheusçu-Kahraman) Batı kültürüne öykünen bir devlet kurdu. Çağdaş Türkiye’de yardımseverlik, misafirperverlik ve akrabalık bağlarının güçlü oluşu, “Mesihçi” ruhun tipik tezahürleri olarak hâlâ devam etmektedir. Buna rağmen, “Kahraman” kültürün geç-modern açılımı olan “Teknolojik” çerçeveleme (Gestell-İpekböceği kozası), Anadolu insanını da -seküler-muhafazakâr kesimleri ile- etkisi altına almıştır. Kahraman kültür, Mesihçi ruhu Anadolu coğrafyasında artık bir “kap” olmaktan çıkarıp, “kalbur”a çevirmiş durumda. Şimdi, bunun göstergesi olarak kendilerini “Muhafazakâr” olarak niteleyen kesimlerin “dindarlık” hallerine bakalım.
Mesihçi Ruhun Kahraman Ruh ile Sentezlenişi: Muhafazakârlık
Mesihçi ruh (İslam), devrimden (1923-30) sonra, 1950’lere kadar yeraltında; sonraları su yüzüne vurarak 2000’li yıllara kadar cemaat-tarikat ve siyaset olarak bir varoluş gayreti gösterdi. Kendini gerçek kimliği ile ifade edemediği için, politik “Sağcılık” olarak kodladı. 1980’lerden itibaren de, ABD/CIA ile simbiyoz bir yaşam tercih eden “The Cemaat/Hizmet Hareketi” ve 2000’lerden itibaren Batılı bir kavram olan “Muhafazakâr Demokrat” AK Parti olarak farklı bir faza geçti. 2015’e kadar iş birliği halinde Türkiye siyasetine hükmeden muhafazakârlar, daha sonra politik-teolojik bağlamda anlaşmazlığa düşüp kavga ettiler; Cemaat, AK Parti’ye saldırdı ve çatışmada yenildi. 2015’ten itibaren AK Parti, tek başına ülkeyi yönetiyor. Kahraman ruhun, belli oranlarda Mesihçi beden içinde -bir nevi- enkarne olmuş bir afazi durumunu yaşıyoruz. Bu yenilmiş Mesihçi bedende, -gösterişler olarak- Kahraman ruhun semptomlarını şöyle sıralayabiliriz:
Rant tutkusu ve siyasal güç istenciyle yeşili çiğneyerek, beton aşkı ile “devasa (gigantic-gösterişçi)” mimari yapılar üretme: Yassı Ada (Haksız bir idamla adı çıktı; “Anıt” olsun diye yüzde 95’i betona gömüldü). Tepelere cami dikme, şehir hastaneleri, adliye binaları, TOKİ, köprüler, tüneller, oto-yollar, her ile havaalanı vs. Muhafazakârlığın belirtisi olarak da bu yapılara tarihsel şahsiyetlerin isimlerini verme (Fatih-Yavuz, Osman Gazi, Menderes…). Bunların “ihtiyaç” olduğuna hiç kimsenin şüphesi olmaması. Nasyonal Sosyalist Partisi, siyasal “Güç İstenci”nin sembolizmi olarak Almanya’da dev mimari binalar ve oto-yollar inşa etmişti. Benzer bir durum, ABD de gerçekleşti. Mesihçi kültür/ruh tarafından Kahraman ruhun bu semptomuna karşı eleştirisi şöyledir: “Siz her yüksek yere sembolik bir anıt yapıp onunla övünecek misiniz? Sonsuza kadar yaşayacakmış gibi, müstahkem malikâneler/saraylar mı ediniyorsunuz? Başkalarının hukukuna el uzattığınız zaman, böyle zorbalıkla mı yapıyorsunuz?” ( Kur’an-26/128-130).
Maden cevheri uğruna ormanların ve zeytinliklerin sökülmesi. Enerji uğruna nehirlerin, derelerin, çayların barajlarla ve HES’ler ile doldurulması. Akdeniz ve Ege sahillerinin her metresinin potansiyel “turizm-rant” alanı olarak görülmesi. Dünyanın gelişmiş ilk 10 ekonomisi içine girme hedefi: “Güç İstenci” (Nietzsche). Ekonominin maksimi olarak GSMH’yı, yani kişi başına düşen yıllık geliri artırmayı (zenginliği-vahşi kapitalizmi), sınırsız büyümeyi, -adil veya karşılıksız paylaşım, kanaatkârlık, yerine- Allah’ın emri gibi nihaî gaye olarak koyma. Ankara’daki “Çukurambar” semti örneğinde olduğu gibi, ülkenin her yerinde yapılan yüksek katlı binaları (kuleleri-rezidansları) -yenilmişliğin, aşağılık psikolojisinin semptomu olarak- İngilizce isimler ile onurlandırma. Örneğin: Armada, Mövenpick, Farilya, Next-Lewel, Green Office, Grand Mercure, Pasific, Point… Muhafazakârlığın emaresi olarak da bir tane tarihe rüşvet (“1071-Usta”); bir tane de dine rüşvet (“Me’va”) olarak isim koyma (Bu arada Kur’an’da geçen “Me’va” kavramı, nihaî varılacak yer olarak “cennet” olabileceği gibi; cehennem de olabilir). Kaldırımları yürünemeyecek halde reklam ikonları ile doldurup; içgüdünün taşması olan çok katlı binalar arasına rüşvet kabilinden bir iki cami koyma. Başörtüsünü politik bir simgeye dönüştürürken; tesettüre de -marka ismi olarak- yine İngilizce bir onuru yükleme: “Setrms”
Siyaseti “Dâvâ”, uğrundalık, fedakârlık, hizmet, adalet, kalkınma kavramları gölgesinde (bunlar ile birlikte); aynı zamanda harp (hile), kurnazlık, rant, müteahhitlik, yalan/kandırma, tahakküm, güç istenci, “win-win”, iktidar tutkusu, itibar ve kin olarak icra etme. Vatandaşın deyimi ile: “Çalıyorlar; ama çalışıyorlar”. Ruh’un zekâya veya kabın kalbura çevrilmesinin ibadet-i mersumedeki yansımaları: Hacc: Günahları dökme. Umre ziyaretinde beş yıldızlı otelde konaklama: “Kâbe, ayağınızın altında” (Umre-Tur şirketinin mottosu). Oruç: Aç kalmanın intikamını, mükellef iftar sofralarında alma; ziyafet için aç kalma. Namaz: Cenneti garantilemenin ödeneği (sevap kazanma). Kurban: “Hem sevap; hem kebap”. Kandil: Yıllık sevap “bonus”ları… Bu durum, bu ibadetleri yerine getirenlerin tümünün halet-i ruhiyesini ifade etmez. İbadetleri, vazediliş amacına uygun ifa eden muttaki müminler de çok sayıda mevcuttur. Ancak, bir kısmının böyle olduğunu iddia ediyoruz.
Sonuç
Avrupa’nın icat ettiği Prometheusçu-Kahraman Kültür/kişilik/ruh/prototip/dünya görüşü/paradigma, Mesihçi ruhun ortaçağlardaki parantezinden sonra (16’ncı yüzyıldan sonra) tekrar aktüelleşerek önce Avrupa’da, sonra da ABD’de egemenliğini tesis etti. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra da, Faşizmle birlikte bağrından çıkarmış olduğu materyalist Marksizm (Komünizm) ile Rusya’yı ve Çin’i etkisi altına aldı. Rusya, Mesihçi ruhun; Çin, Uyumlu ruhun yurtlarıydı. Osmanlı’nın parçalanması ile Mesihçi ruhun son fraksiyonu (İslam) da etki altına alınmış oldu. İngilizlerin Hindistan’ı işgali, Zahit ruhun sakatlanmasını ve sönümlenmesini doğurmuştu. Bu kültürün son aşamasını, Heidegger, Nietzscheci “Güç İstenci” ve “Ebedi Dönüş” metafiziği/onto-teolojisi bağlamda Teknolojik “Çerçeveleme (Gestell)” olarak nitelemişti. Bizim kullandığımız metafor ile “İpekböceği Kozası” veya “Elleri (ve de kalbi-kafası) ile yaptığının/kazandığının/ortaya koyduğunun rehini olma.” (Kur’an-74/38). Bu gelinen son noktayı “Tarihin Sonu” (Fukuyama), “Postmodernizm (Nihilizm)”, “Trans Hümanizm”, “Homo Deus” (Hariri), “Tanrı Tutulması” (M. Buber), “Tanrı’nın Ölümü” (F. Nietzsche), “Tanrıların Kaçışı” (Hölderlin), “Kutsal Kubbenin Çöküşü” (M. Weber), “Katı/Kutsal olan her şeyin buharlaşması” (K. Marx), “Çölün Büyümesi” (F. Nietzsche), “Çorak Ülke” (T.S Eliot) … olarak isimlendirenler oldu. Özetle Çağın Ruhu (Zeitgeist), Rahmani değil; Şeytani. Atmosfer zehirli gazlarla dolu. İklim, kurak ve kıtlık. “Yer demir; gök, bakır”. Bu çağdaki “dindarlık”lar, “Cahilin sofusu, şeytanın maskarasıdır” fehvasınca, biraz kavruk-yamuk, paçoz, anakronik, yer yer psiko-patolojik ve komik görünüyorlar. Yine de Allah’tan ümit kesilmez. “Allah’tan başkasını dost edinenlerin durumu, kendine bir ev ören örümceğin durumu gibidir; oysa evlerin en zayıfı örümcek evidir. İnsanlar, keşke bunu bilebilseler.” (29/41). İnsanlık, Tabiata (tekvini ayetlere) dönmedikçe; Güneş sistemini ve Ekosistemi ibretle düşünmedikçe; Allah’ın tenzili ayetlerini (Kur’an’ı) hikmetle okuyup düşünmedikçe ahlaka-dine (Mesihçi ruh) dönemeyecek.
Din ve Felsefe İlişkisi
Prof. Dr. İlhami Güler, Din ve Felsefe İlişkisi, Ankara Us Okulu Konferansı, 24.03.2022
Hermenötik/Yorumsal Süreç Olarak Kur’an
Fiziksel varlığın, evrenin, dünyanın, gerçekliğin, vakıanın “Beş Duyu” ile elde edilen bilgisine, yani “Bu nedir?” ve “Bu nasıl oluyor? sorularının cevabına “Açıklama-Bilim”; “Bu niçin var?” ve “Bu niçin böyle (oluyor)?” sorularının cevabına da “Anlama” veya “Yorumlama” diyorum. Yani hikmet ve rüşd ile hüküm/karar vermek. Felsefe ve Din, bunu yapar. Yorumlar ya doğrudur ya da yanlıştır. Yorumların maddi bir ölçüsü (terazi) yoktur. Açıklanan entitelerin/şeylerin/varlıkların/cisimlerin, olay ve olguların total anlamının ve kaynağının ne olduğu, anlamanın ve yorumlamanın konusudur. Açıklamanın konusu, “gerçeklik”; anlama ve yorumlamanın konusu dinde Tanrı, Ahlak ve Eskatoloji (Ahiret) olarak “Hakikat”; felsefede yorumsal çeşitliliği ile “Metafizik”tir. Açıklama, ispat ve ilzam edici, yani zorlayıcıdır: “Biz dilesek onlara gökten bir mucize indiririz de, ona boyun eğmek zorunda kalırlar.” (26/4). Açıklama, mevcut olan şeyleri/entiteleri, entite olarak isimlendirerek tefrik eder. Olay ve olguların nedenselliğini, mantıki olarak tasvir eder. İddia, gözlem ve deneylerle nesneye gidilerek ispat edilir: Görülür, işitilir, koklanır, tadılır, dokunulur. Olay ve olgular özdeşlik, çelişmezlik, üçüncü halin imkânsızlığı ve nedensellik olarak “mantık” kurallarına uygun bir şekilde tasvir edilir. Teknoloji, bilimlerin ispatıdır. Bilimlerde ispat edilemeyen bölüm, “teori” olarak kalır. Bu söylenenler, fizik/tabiat bilimleri için geçerlidir; sosyal/beşerî disiplinler, genellikle yorumsal/hermenötiktir.
Kutsal kitaplarda söz konusu edilen “Mucize”ler, Tanrı’nın haber vermesi olarak bizim için “yorumsal”; tabiat kanunlarının ve mantığın temel ilkelerinin “göz göre göre” askıya alınması olduğu için de, muhatapları nezdinde “açıklama”ya benzerdir. Burhan-ı katidir. Mucizelerin, muhataplarının bir kısmını ilzam etmemesi, toplumlarda mevcut olan “sihir”e benzetilmesinden dolayıdır (5/110, 6/7, 10/76, 34/43…). Hz. Musa ile Firavun’un sihirbazları arasında gerçekleşen mucize-sihir düellosunda sadece sihirbazlar, Hz. Musa’nın gösterdiği mucizenin bir “açıklama” olduğunu anlamış ve ona iman etmişlerdir. (26/30-51).
Allah, Kur’an’da tabiat olaylarını yani Güneş sistemini, Ekosistemi ve İnsan mükemmelliğini, kendi varlığının ve varlığı yaratmasının işaretleri (Ayât) olarak “yorumlar”; mucizeye başvurarak “açıklama” yapmaz. Örneğin, “Deve”, beş duyunun algıladığı deve (entite/şey/canlı cisim) olmanın ötesinde, Allah’ın yaratıcılığının da bir göstergesidir (88/17); bu, ilahi bir yorumdur. Allah-Kur’an, Peygamberler tarihini yorumladığı (Kıssalar) gibi; 610 ile 630 arasında Mekke-Medine-Taif ve çevresinde Müslümanlar ile muhalifleri arasında yaşanan olayları-ilişkileri, insanlık durumlarını, insanların tutum ve davranışlarını, kanaatlerini de ahlaki bağlamda: “hak-batıl”, “iman-küfür” “hayır-şerr”, “takva-heva”, “helal-haram”, “hizbullah-hizbuşşeytan”, “günah-sevap”, “tayyib-habis”… olarak yorumlar.
Müşrik Arapların bir kısmının, Hz. Muhammed’in “peygamber” olduğunu kabul etmemelerinin bir gerekçesi, -inat ve istiğnalarının ötesinde- maddi “mucize” taleplerine (25/7-8) cevap verilmemesi (17/59) ve Kur’an’ın edebi üslubunu, kendilerinde son derece gelişmiş olan şiire; Hz. Muhammed’i şaire; Kur’an’ın içeriğini de, kendilerinde mevcut olan masal/mitoloji ve geçmişin hikâyelerine, yani “esatiru’l-evvelin”e benzetmeleridir. (6/25, 8/31, 16/24, 35/5, 27/36, 52/30…). Kur’an’ı yanlış yorumlamalarıdır.
İnsanın “Denenme” Sorumluluğu
Kur’an’ın yorumları, insanın duyu aktları (beş duyu), düşünme kapasitesi (mantık kuralları), ahlaki duygulanım ve sezgi bütünlüğü olarak vicdanına (lübb, fuad, kalp, basiret, şehid) dayanır/yaslanır, hitap eder. Yaratılışta (fıtrat) insana verilmiş (30/30) bu kapasiteyi, yine yaratılışta verilmiş zıddı olan heva-içgüdü (hayvanlar ile ortak), istiğna, tuğyan, küfran, zulüm, şeytanlık kapasitesine galip getirmek, insanın “denenme” sorumluluğudur: “Kendini temizleyen, arındıran kurtuluşa ermiş; kendini kötülüklere gömüp kirleten ise ziyana uğramıştır.” (91/9-10). Bu, yorumlama ve irade kapasitesi ile ilgili bir durumdur. İman, bireysel tecrübe ve güçlü bir ikna olmanın ürünüdür. Kör inanç veya taklit yolu ile edinilen inançlar, böyle değildir. Ahlaki doğruyu bulma; ya derin düşünmeye, tartmaya, muhakemeye, sorgulamaya (doğru yorum) dayanır ya da geleneğe, alışkanlığa, zanna-vehme yani yanlış yoruma dayanır: “Onlara Rablerinin bir ayeti hatırlatıldığı zaman, konuya kör ve sağır olarak (dogmatik-taklitçi olarak) üşüşmezler.” (25/73). “Hakkında ilmin olmayan şeyin peşine körü körüne takılma; kulak, göz ve kalp, bundan sorumlu tutulacaktır.” (17/36).
Denenme, âkil-baliğ olan herkesin, her yerde ve her zaman ahlaki bir soru olan “Bu değirmenin suyu nereden geliyor?” sorusunu sorarak, İbn Rüşd’ün Kur’an’da da varit olduğunu söylediği “inayet” ve “ihtira (yaratma)” delilleri ile (İbn Rüşd, Faslu’l-Makal (İbn Rüşd’ün Felsefesi) çev. Nevzat Ayasbeyoğlu, Ank. 2021. s. 84-110) bilinmeyene (ğayb=Allah-Ahiret) iman edip etmeme (2/3, 5/94, 21/49…); toplumsal-insani bağlamda da etrafında olup biten olaylar ve ilişkiler hakkında ahlaki hüküm (adalet-merhamet) verip verememedir. Yani hasbî (dürüst) ve muhasibi (eleştirel) olup olamamadır. Allah nezdinde evrensel ve ebedi kurtuluşun şartları bunlardır: “Kim mü’min olarak bir salih amel işlerse, bu, asla inkâr edilmez; şüphesiz, biz onu yazmaktayız.” (21/94). “Kim, zerre miktarı iyilik yaparsa, karşılığını görür; kim de zerre miktarı kötülük yaparsa, yine karşılığını görür.” (99/7-8). “İnsanın yaptığı iyi ve kötü amellerin mutlaka karşılığı vardır.” (53/39). Peygamberlik, vahiy, din, istisnaî bir lütuftur. İnsanlığa bir maya çalmadır. Yaklaşık olarak M.Ö 3500-4000’lerde Mezopotamya’da-Doğu Akdeniz’de Hz. Nuh (Nuh Tufanı-Gılgamış Destanı) ile başlayıp M.S 7’nci yüzyılda Hz. Muhammed ile sonlanmıştır.
Kur’an’ın isim-sıfatları da, -yine yorumsal bağlamda, -yorumu çağrıştıracak şekilde- şöyledir: Hikmet, ilim, kitap, nur, ziya, ruh, tezkire, hidayet, rahmet, furkan, tabsira. Kur’an’daki yorumlar mübin, beliğ, burhan, delil olarak gerekçeli, ikna edici ve güçlüdür. Ancak, ispat ve ilzam edici (zorlayıcı) değildir. İnsanın vicdani-ahlaki anlama, düşünme, yorumlama kapasitesine, özgürlüğüne bırakılmıştır. Kur’an’ın sözlü hitabı, muhatapları tarafından doğru ve yanlış olarak iki şekilde yorumlanmış ve bunlara uygun tutum ve davranışlara dönüşmüştür. Bu yorumsal tutumlar, Kur’an tarafından ikili olarak şöyle nitelenmiştir: Hak-batıl, hidayet-dalalet, iman-küfür, adalet-zulüm, görme-körlük, duyma-sağırlık, karanlık-aydınlık, güneş-gölge, ölü-diri, heva-takva, hizbullah-hizbuşşeytan, ashabu’l-yemin-ashabu’ş-şimal, tuğyan-itaat, tasdik-tekzip, gaflet-yakin… Müşriklerin yorum kapasitesini Kur’an şöyle niteliyor: “Yoksa sen onların çoğunun söz dinleyeceklerini veya akıllarını kullanacaklarını mı sanıyorsun? Onlar, hayvanlar gibidir; belki de yol/yorum açısından daha da şaşkındırlar.” (25/44). Kur’an, kendi yorumunu da şöyle niteler: “Onlar sana hiçbir yorum (mesel) getirmezler ki; biz, buna karşılık, onun hakikatine ilişkin daha güzel/doğru bir yorum (tefsir) getirmeyelim.” (25/33).
İnsanların vicdani hazırbulunuşluğuna göre Kur’an çift yönlü etki yapar: “Biz, Kur’an’da müminler için şifa ve rahmet olacak şeyler indiriyoruz. Bu indirilenler, zalimlerin ise, ancak zararını (sapkınlığını-kinini) artırır.” (17/82).
Müşriklerin dünya-hayat konusundaki yanlış yorumlarını, Kur’an şöyle niteler: “Onlar, dünya hayatının ancak görünen yüzünü bilirler; Ahiret konusunda da tamamen gaflettedirler.” (30/7). İnsanların hakikat konusundaki yorum zaafları şöyle nitelenir: “Eğer yeryüzündekilerin çoğunluğuna uyarsan, seni Allah yolundan saptırırlar. Onlar, ancak zanna uyuyorlar; sadece yalan uyduruyorlar.” (6/116). Müşriklerin dinsel bir yorumunu Kur’an şöyle eleştirir: “Diyorlar ki: Eğer Allah dileseydi, biz ve babalarımız, ortak koşmazdık; hiçbir şeyi de (yalan yere) haram kılmazdık.” Onlardan öncekiler de, mesajı böyle yalanlamışlardı. De ki: “İddialarınızı doğrulayacak bir deliliniz/gerekçeniz var mı? Çıkarıp bize gösterin. Siz, ancak kuruntuya/zanna uyuyorsunuz ve sadece yalan söylüyorsunuz.” (6/148). Benzer şekilde: “Eğer Rahman isteseydi, biz putlara tapmazdık” dediler. Bu konuda hiçbir bilgileri yoktur, sadece zannediyorlar.” (43/20). Kur’an, insanların tabiat olaylarını ve kendi etraflarında gerçekleşen olayları ve olguları, ilişkileri “İbret alma” kavramı ile doğru yorumlamalarını tavsiye eder. (3/13, 16/66, 23/21, 79/26). Örneğin, bir yerde şöyle deniyor: “Allah, geceyi gündüze döndürüp duruyor; şüphesiz bunda basiret (vicdan) sahibi olanlar için “ibret” vardır.” (24/44).
Riski Göze Almak
Allah, meleklerin itirazına rağmen, insana -özgürlük vererek- yeryüzünde onu “Halife”lik misyonu ile görevlendirip riske girdiği gibi (2/30-33); insan da göklerin, yerin ve dağların yüklenmekten çekindikleri “Emanet”i (denenme sorumluluğu) üstlenerek (33/72) büyük bir riske girmiştir. Hedef, doğru yorum ve eylem ile Allah’ın rızasını elde edip, Ahireti kazanmaktır. Allah’ın “risk”e girmesi, kendinin bir sıfatı olan “özgürlüğü” insan ile -sınırlı da olsa- paylaşması ve insanın, Allah’ın beklentisi doğrultusunda ortaya davranış koyup koymamasını önceden belirlememesidir. Beklentisinin, gerçekleşmeyebilmesidir: “Hayır, hayır! İnsan(lık), kendine emredileni/kendinden bekleneni henüz yerine getirmedi.” (80/23). Sonucunu önceden bildiği ve belirlediği düzenek kurmak, “oyun” oynamaktır. Oysa Allah, oyun oynamaz: “Biz, yeri, göğü ve arasındakileri, oyun olsun diye yaratmadık.” (21/16, 44/38). “Sizi abes olsun diye yarattığımızı; bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?” (23/15). Risk alamayan “Tanrı” olamaz. Riski göze almak, mükemmelliğin bir tezahürüdür; zaafın ve eksikliğin değil. Risk, özgürlüğü ve iradeyi “fani” bir varlıkla paylaşıp, onun, -sınırlı da olsa- kendine benzemesini beklemektir. Sonuç, beklentiye uymayabilir. Sorunu “Ezeli ilim” mevzusu yapmak, yanlıştır. Sorun, irade mevzusudur.
Hz. Muhammed de peygamberliği süresince yorumlar yapmıştır (Hadis-Sünnet). Müslümanlar da, yaşarken Allah’ın ve Peygamberlerin yorumları doğrultusunda yorumlar yapmakla mükelleftirler. Allah, yorumlarında yanılmaz. İnsanlar, -peygamber de olsalar- yanılabilirler. İman konusu olan hakikatler (Tevhit- Ahiret-Nübüvvet), doğası gereği veya “haber” konusu olduğu için değişmezler. Olgusallığa, değişime bağlı ahlaki hakikatler, yani bunların hükme bağlanması, anlaşılması, yorumu değişebilir. Kur’an’da bu gerçeklik, “Nesh (2/106)”, “İbdal (16/101)” ve “İmha-İsbat (13/38-39)” olarak ifade edilir: “Sizin her biriniz için ayrı bir şeriat, yol-yorum-yordam yaptık.” (5/48). “Sonra da din konusunda sana bir yol/şeriat (yorum) yaptık.” (45/18).