Son zamanlarda ahlaki bir çürümenin içinde olduğumuza dair geniş bir konsensus mevcut. Bu olgunun, “çağın ruhu/zamanın kokusu” ile alakalı bir yanı olduğu şüphesiz. “Çağın ruhu”nun “sosyal karakteri”ni Güney Kore doğumlu ve Almanya’da felsefe tahsili almış olan Byung Chul Han’ın -Türkçeye de çevrilen- kitapları veciz bir şekilde ortaya koymaktadır.
“Neo liberal-kapitalist toplumun “haz-hız” girdabına kapılmış modern birey, “sürekli üretim-sürekli tüketim” sarmalında, (genellikle) performans, palyatiflik, pornografi, porföy, şeffaflık, narsizm peşinde, anlatı/hikâye yoksunu, ritüelsiz, ötekisiz, şiddete teşne, barbar, telefon-yapay zekâ esiri, hiper-kültürlü, enformatik-cahil, depresif, nihilist, akışkan/ele-avuca sığmaz/fırlama… biridir. Bu nitelikler, küresel olarak bütün insanlığın soluduğu atmosfer/havadır.” (Zeit-Geist/Çağın Ruhu/Zamanın Kokusu).
Ben bu yazıda, bu atmosfer içinde toplum olarak bizim ahlaksızlığımızın kültürel, sosyolojik, politik, teolojik, genetik kökleri üzerinde duracağım.
1. Kendini Kandırma
Bu kavramla genellikle kendilerini seküler/laik-çağdaş olarak niteleyen vatandaşlarımızın içinde bulunduğu psikolojiyi kastediyorum. Seküler bireyler, “vicdan” kavramını önemserler fakat bu kavramla genellikle kendilerini kandırırlar. Vicdanın ortaya çıkabilmesi için ciddi bir dikkat, farkındalık, kaygı, ihtimam, dinleme kapasitesi, tetikte ve teyakkuzda olma (“Ahlak yolu dardır; tetik bas, önü yardır.” Z. Gökalp) anlama ve idrak yetisi, öz-eleştiri kapasitesi; yani düşünme alışkanlığı ve eğitimi gerekir: “İşleyen demir (vicdan) ışıldar” Bu karakter özelliğinin tersi, içgüdü, alışkanlık, aşinalık, cehalet, taklit, narsizm ve düşüncesizliktir.
Cumhuriyet Devrimi, bir “kültür devrimi”dir. Çağdaş Batı’yı taklit etme/modernleşmedir. Ancak bu devrim, başlangıçta niyetlense de toplumda eğitim yolu ile bir bilimsel (“Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir”) ve ahlaki/vicdani düşünme seferberliği başlatamamış; kodlarında hazır olan taklitçiliğe yuvarlanmıştır. Cumhuriyetten çıka çıka bir “melon şapka” çıkmıştır. Bu, trajikomik bir durumdur. Kodlarında (özgür) düşünme (“Düşün, düşün; b…tur işin”, “kara kara düşünme”, “kara gözlüm, ‘efkârlanma’; gül gayri…”, “niye öyle düşüncelisin?) ve bilimsel keşif/icat çıkarma (“icat çıkarma”, “eski köye yeni adet getirme”, “doğru söyleyeni, dokuz köyden kovarlar”) olmayan bir toplumda bu durum da normaldir.
Sonuç olarak, politik, iktisadi ve sosyal alanlarda seküler vatandaşlarımızın mevcut ahlaki performansı, büyük ölçüde kendini kandırmadır. Son örnek olarak belediyelerdeki yolsuzluk durumlarını, bu gerçeklik ışığında değerlendirmek gerekir.
Avrupa Birliği’nde hukuk ve insan haklarının yerleşmesinin nedeni, “vicdan/ahlak” değil, uzun süren din-mezhep savaşları, ekonomik-sınıf savaşları ve ırkçılık savaşları sonucunda yorgun düşüp menfaatin altın kuralı olan “Sana yapılmasını istemediğin şeyi, başkasına yapma” üzerinde konsensus sağlamalarıdır. Politik “sol”, dünyada seküler bir vicdan kristalleşmesidir. Ancak, sigortası (tanrı) olmadığı için, patlamaya (şiddet) ve zorbalığa (totalitarizm) dönüşmüştür.
Bu ahlaki durumu, Kur’an, “hevanın (arzu-içgüdü) ilahlaştırılması” (25/43) ve “istiğna” (96/7) olarak, yakınlarda vefat eden filozofumuz İoanna Kuçuradi ise ahlaki “doğru değerlendirme (Vicdan)” kapasitesinin yokluğu, “değer biçme (taklit)” ve “değer atfetme (içgüdü-çıkarcılık)” olarak kavramsallaştırmıştır. (İ. Kuçuradi, Etik. Ank. 1988.) Freud ise, “kendini kandırma”nın yani bireysel hakiki vicdansızlığın toplumsal/taklit boyutunu “süper-ego/toplum”, bireysel “değer atfetme” yanını ise ”id/bilinç-altı” olarak kavramsallaştırmıştı.
2. Tanrı’yı Kandırma
Kur’an, iman ve salih ameli (din), Allah’ın bizi yaratırken üflediği “ruh (vicdan)” (15/29, 38/72) kapasitesi üzerine kurar. Her insan teki bu kapasiteyi kıvamında tutmak, üstünü örtmemek ile mükelleftir (91/7-10). Vahiy/peygamber, ancak vicdanı diri olanları uyarabilir. (36/70). Kur’an, sıradan-sokak insanını din-iman-ahlak konusunda vicdanı diri-düşünür olarak yetiştirmeye çalışır. Hz. İbrahim ve Ashab-ı Kehf bunun örnekleridir. Dinde asıl olan tetikte-teyakkuzda (muttaki), dikkatli, farkında, ihtimam sahibi, endişeli/kaygılı yani düşünceli (tefekkür, taakkul, tezekkür, tafakkuh, tedebbür, teemmül, taabbur, nazar, rey) olmak, ötekini dinleme kapasitesini haiz olmaktır. Vahiy bitip ve peygamber de öldükten sonra, müminler düşen, sürekli içtihat ve icma ile dini hayatı tecdit/update (yenileme) etmektir. Bu sorumluluğu terk edip taklide, dogmatizme, mezhep dondurmaya, katı muhafazakârlığa tevessül etmek, sapıklıktır (23/53, 30/32). Kur’an, kitap ehlinin (Yahudiler ve Hristiyanlar) içine düştüğü bu durumu, müminlere hatırlatıp, kendilerinin öyle olmamalarını istemiştir (57/16). Maalesef, aradan uzun zaman geçince, Sünnilik ve Şiilik mezhepleri, şikâyet edilen bu duruma tekrar düşmüşlerdir.
Osmanlı İmparatorluğu’nda deruhte edilen dini hayat (Türk tasavvuf Sünniliği), “ilm-i hal Müslümanlığı” olarak, itikat (amentü) ve ibadet (İslam’ın beş şartı-32 farz) üzerine, yani taklide dayanan bir dindarlık tarzıdır. Dinin özü olan canlı iman ve diri-dinamik ahlakı ıskalayan bu dindarlık tarzı, Spinoza’nın dediği gibi “Tanrı’yı kandırma” girişimidir. Ölü (cenaze) itikadın/inancın, canlı iman olmadığının (49/149) anlaşılmaması; “inandık” demek ile zor ahlaki durumlarla (fitne) denenmeden kaçmaktır (29/2). Bu dindarlık tarzı, ilmihallerde yazılı dini vecibeleri (helaller-haramlar) yerine getirmeye çalışmış, ötesine/hayata bakmamıştır. Vicdan oluşturmanın ve düşünmenin yok olması, dini hayatta “hile-i şeriyye” ve “kitabına uydurma”yı doğurmuştur.
Buna bir örnek vermek gerekirse, Peygamberimizin fiili savaş ortamında “taktik-strateji” anlamında söylediği rivayet olunan. “Harp hiledir (El-Harbu hudatun)” hadisinden kalkılarak; siyaset, “savaş” olarak yorumlanmış ve –büyük ölçüde- takiyye, kurnazlık, hile, sahtekârlık, pusu, tükürdüğünü yalama, ikiyüzlülük, kumpas, yalan-dolan-dolap çevirme… olarak icra edilmiştir. “Daru’l-İslam-Daru’l-Harp” ayrımı yapıp, -ki, Daru’l-İslam-Daru’d-Da‘ve (davet edilecekler)/Daru’l-icabe (icabet edecekler) ayrımları, daha doğru idi-; Daru’l-Harp olarak görülen yerlerde her türlü naneyi yemenin “helal” olduğu “fetva”sı da, böyle bir “hile-i şeriyye” ve “Kitabına uydurma” edimidir. Oysa siyaset Platon, Aristo, Farabi… ve Kur’an’a göre “Pratik Ahlak”tır. Muaviye ve Makyavelli sonrası, bu ilkenin terkidir.
Dolayısıyla, Türkiye’de Sağcı-Muhafazakâr dindarların iktidarda ortaya koydukları dinsel-ahlaki performansın arkasında böyle bir teolojik geçmiş mevcuttur. Bu zihniyetin alamet-i farikası dürüstlük, hakkaniyet/hukuka bağlılık olmaktan çok, “kitabına uydurma” ve “hile-i şeriyye”, “minareyi çalıp, kılıfını uydurma”dır. Kendi adları olan Ahmet, Mehmet, Ali, Veli, Hasan, Hüseyin; Ayşe, Fatma, Hatice, Hayriye…yi yetersiz bulup, çocuklarına daha “İslami” (?) olduklarına inandıkları Elif, Merve, Betül, Seniye, Sümeyye… veya Taha, Talha, Yasin, Furkan, Muhammed, Mehmet Akif… adları koyan muhafazakâr aile çocuklarından bazılarının, deist, ateist, agnostik olmaları veya bazılarının adlarının, uyuşturucu veya fon skandallarına karışması, anlaşılmaz değildir.
3. Sonuç
İster seküler/laik çağdaş, isterse muhafazakâr dindar nitelemeler olsun, bunların pek fazla bir anlamı-içeriği yok gibi. Her iki kesim için de olmayan şey, diri vicdan ve derin düşünmedir. “Düşünme” derken, “Kur’an tarafından her bireye “farz-ı ayn/kişisel sorumluluk” olarak yüklenmiş “hasbi (samimi) ve muhasibi (eleştirel) düşünme”yi kastediyorum. “Hesabî (çıkarcı)” düşünmeyi değil. Hepimiz, zaten ordayız. Bu ikisi, canlı imanı (dini) ve aktif-dinamik ahlakı yaratır. Vicdanın sigortası olan Allah’tan (58/7, 59/19) “dua” ile yardım talebi, istikamet üzere olmayı garanti eder. Bunların olmadığı yerde de kendini veya Tanrıyı kandırma vardır. Bu durumlar, bir tarafta “kişisel”, diğer tarafta “kitlesel” değildir; her iki kesimde de kitleseldir.
Misafirperverlik (tanrı misafiri) ve yardımseverlik (yardım dernekleri, kermesler…) konusunda eline su dökülmeyecek halkımızın, güç/devlet ve kamu malı dolayımı ile ayarları hemen bozulmaktadır. Allah’a inandığını söyler fakat güce tapar. Güçlü hayırhah ise kendi de hayırsever olur. Güçlü olan şerli ise kendi de ona benzer. Dilimize yerleşmiş “baş, başa bağlıdır; baş da, Allah’a”, “Ya devlet başa; ya kuzgun leşe.”, Baş bağlama”, “Başın sağ olsun”… sözleri, birinci durumu; “Balık baştan kokar”, “İmam, bilmem ne yaparsa; cemaat da, bilmem ne yapar”, “başıbozuk”… deyimleri, ikinci durumu ifade eder.
Sonuç olarak, Kamu Yönetiminde liyakat, eşitlik, hukuk/kural yerine; sadakat ve aidiyet (bizden) kriteri, haksız çıkar elde etmek ve güç istenci olarak, ahlaksızlık veya kul hakkı yemektir.
Soruyu tekrarlayalım: “Neden Ahlaksızız?” Çünkü Allah’sızız. Biz, Allah’ı unuttuk; Allah da bizi. (59/19).